03 Aralık 2008

Kentsel Ölçekte Markalaşma Yahut Nedir Şu Marka Kent

30.11.2008
Geçen hafta içinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen “Kentsel Ölçekte Markalaşma Toplantıları”nın 13.süne, “Marka Kent Konya” ayağına izleyici olarak katıldım. Bakanlıkça “Marka Kent” olarak tespit edilen 15 şehirde yapılması planlanan toplantılar, Trabzon ve Şanlıurfa ile sona erecek. Bakanlık yetkilileri, bu kentlerin seçiminde kültürel ve tarihi geçmişin kıstas olarak alındığını ve Adıyaman, Amasya, Bursa, Edirne, Gaziantep, Hatay, Kars, Konya, Kütahya, Manisa, Mardin, Nevşehir, Sivas, Şanlıurfa ve Trabzon şehirlerinin seçildiğini ifade ettiler. Bu toplantılar vasıtası ile Bakanlık, mesajını daha çok yerel yönetimlere vermek istiyor. Değilse şehir şehir gezmek yerine o mesajı oturdukları yerden verirler, kimseler de üzerine alınmazdı.

Toplantıların amacı; “kültür turizminden daha fazla gelir elde edebilmek için şehir yönetimleri tarafından Bakanlığın stratejisine uygun bir eylem planı çıkarılması, valilikler bünyesinde kurulacak komite tarafından gereğinin yapılması ve nihai planın 6 ay içinde merkeze gönderilmesi” olarak açıklandı konuşmacılar tarafından. Söz konusu kültür turizmi olunca, hiç yabancısı olmadığım bu konuyu kişisel anlamda fotoğraf ve yazı ile anlatmaya çabalayan biri olarak, Konya adına umutla baktım geleceğe.

Nedir şu “marka kent”?
Marka, “tüketicinin zihninde oluşturduğu o benzersiz şey, kendini ispat etmiş olan, …” gibi anlamlara geliyor. Bu tanımlama, konuşmacılardan Pelin Bengisu’ya ait. Bengisu, akılda kalıcı marka örnekleri verirken, dünyanın en sağlıksız içeceklerinden biri olan Coca Cola’nın nasıl olup da bu kadar satabildiğinin izah edilemediğini ve daha iyi futbol oynayan başka futbolculara rağmen David Backham’ın hangi özellikleriyle marka haline geldiğini detaylandırdı konuşmasında. Ülke ve şehirleri markalaştıran hususlara değinirken, söz gelimi Almanya’nın dayanıklılık, İsveç’in esneklik, İtalya’nın estetik, Japonya’nın mimari stil ve İspanya’nın çok renklilik tarafının öne çıktığını anlattı. Bunların marka ülke tanımına güzel örnekler olduğunu düşündüm. Fransa’yı yılda 72 milyon kişi ziyaret ediyor ve ortalama 1000 Euro bırakıyor. Çok kültürlü yaşamın izlerini süren yabancılar, geçen yıl 78 milyar dolar para bırakmışlar İspanya’ya. Türkiye’yi, 1978 yapımı “Midnight Expess” (Geceyarısı Ekspresi) filmi ile hatırlayan yabancılar geldi aklıma. Filmin senaristi Oliver Stone, özür dilemiş olsa bile 30 yıldır kalbimizi kırmaya devam etmiyor mu?

Marka kent örneklerine gelince; Paris’in romantizm, Milano’nun moda ve moda tasarımı, New York’un enerji, Washington’un güç, Rio’nun eğlence ile zihinlerde duruşuna bakarak alınacak çok yolumuz olduğunu düşünebilirsiniz. Barcelona’nın markalaşma süreci taa 1980’lerde başlamış. Paris’e neden “Işık Şehri” adı verilmiş dersiniz? Şanzelize’sini aydınlatan 11 bin lamba sebebiyle elbette. Adam, “I love NY” logosu ile bir yılda New York’ta 40 milyon turist ağırlamayı başarmış. Dubai’li yatırımcı, gün gelir de doğal kaynaklarım tükenir endişesiyle akla hayale gelmeyen turizm yatırımları yapıyor. Müşteri gittiği yerde özgünlük arıyor öteden beri. 1173 yılında yapılan katedral muhteşem ama turist, bunun yakınındaki Pisa Kulesi’ni görmeyi tercih ediyor.

Toplantının en dinlenir sunumunu yapan Bengisu, marka şehir kavramının olumsuz örneklerini de verdi konuşmasında. Berlin yerel yönetimi, Berlin Duvarı’nın olumlu ve olumsuz tarafını birlikte değerlendiren çalışmalar yaparak tercihinde isabet edememiş. Linden’in en kalabalık yerlerinden biri, özgün Einstein Café’si olacağı yerde, şu şöhretli “Starbucks” onun yerine geçmiş mesela. Bizde hala bir “Türk Kahvesi” zinciri yok. Neden olmasın? Şimdilerde var mı bilmem, Bursa’daki meşhur İskender’in camında bir yazı görmüştüm. Başka şubemiz yoktur diye. Siz müze misiniz ki, başka şubeniz olmasın demiştim. Dünyada büyük düşünenlerin icadı olan bir “franchise” modeli mevcut. Başka şubeniz yoksa, başka paranız da olmayacak demektir bu. Akıllı olmak lazım.

Artık, çarşı-pazar gezerken satın alacağı ürünün markalı olmasına dikkat ediyor insanlar. Sağlam ve işe yarasın istiyorlar. Gençler markalı kıyafet giymeyi yeğliyorlar. Ürünün kullanışlı olması yanında bir prestij endişesi de söz konusu. Beyaz eşyadan otomotive, kâğıttan züccaciyeye kadar, marka olmamış ürünün piyasa payı az oluyor kısaca. Günlük alışverişte tercih edilen bir ürünle, gidilmesi planlanan şehir arasında ciddi benzerlik mevzubahis. Yerel yönetimler olarak, şehrinizin daha çok ziyaret edilmesini istiyor ve kayda değer ürününüz olduğunu düşünüyorsanız, bunu belli bir plan dahilinde pazarlıyorsunuz. Marka kent kavramının öngördüğü, böyle bir şey işte. Bununla birlikte şehrin ruhundan ziyaretçiyi faydalandırmak, işin “öteki” ve belki de en önemli boyutunu oluşturuyor.

Marka kent anlayacağınız, bizde sıkça görüldüğü üzere yerel yöneticilerin çıkıp da, biz marka kentiz demeleriyle olmuyor. İl Kültür Müdürü Mustafa Çıpan’ın dediği gibi, “şehrinizi konuşan ne kadar çok dünyalı varsa siz markalaştınız demektir”. Bunun gerçekleşmesi için, yerel yönetici ve ekibinin her şeyden evvel kültürel yeterlilik taşıması gerekiyor.

Meselenin Konya kısmına sonraki yazımızda devam edeceğiz.




0 yorum: