31 Mart 2015
30 Mart 2015
Alkışlı Omurgasız
Mürekkebin döküldüğü yerde haritanın x-ray cihazından geçişini izliyorum. Dağ
yok, terasa çıkıp rüzgârın avuçlarımdaki çizgilere değişini ve gidişini
seyrediyorum. Her vakit bayat bir ekmeği, küflü bir portakalı, el değmemiş
hayallerimin kamburuna sürüp yiyorum. İskemle var bir tane son metrekarenin
bitiminde. Onun ayağına sırtımı yaslıyorum, gözlerim kapalı. Buradan güzel
görünen tek şey on kat aşağıdaki eczane. İlaçlar. Hasta olan her insanın
ihtiyacı olan kadar var eczaneler. Kimse sevgilisini alıp bir gün eczanede ilaç
içmeye götürmüyor. Sadece hastalar. Video oyunlarındaki düşen enerji paketleri
gibi; yara aldıkça tükenirsiniz, ölmeye yaklaşırsınız. Enerjileri topladıkça,
yenilenirsiniz ve yaşamak için, yani oyunu devam ettirip bölüm sonu canavarını
yenilgiye uğratmak için bu paketler sizin Tanrınız gibidir.
İskemle, rüzgârın hafif şiddetine dayanamayıp devriliyor.
Altında kalmamak için hızla uzaklaşıyorum. Tam olarak bilmiyorum ama bir
kitapta kendi resmimin altında yazan özelliklerime göre; 0.75 milimetrelik bir
canlıyım. Atalarım bundan milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış falan. İşin tuhafı
da ağırlığımın 20 katını kaldırabiliyormuşum. Tam 20 kat. Oysa o kadar insan
zararına maruz kaldım ki, değil 20 kat tamı tamına varlığımın milyonlarca katı
kadar acı çektim.
Haritada muhafaza edilmiş bir bölgenin tırmıklanmış
izleri var. Dağ yok. Hala terastayım ve rüzgâr hızını gittikçe arttırıyor.
İskemle benden garip, neredeyse parçalanacak. Saat 17.30 gün batımı. Eczane
sahibi kepenklerini ağır ağır indiriyor. Kaldırımdan geçen adam bağıra bağıra
bir şarkı söylüyor, herkesin kulağı ona koşuyor. Dinliyorlar. Berbat bir ses. Aygıtlarımı
kapatmak zorunda kalıyorum. Demirden yapılı silindirik bir direk var, sanırım
kolay kolay yıkılmaz. Ona yaslanıyorum. Terasın insanı, çöplüklerini üzerime
fırlatıyor. Terasın köpeği havlıyor. Dağ yok tabii. Enerji arıyorum.
Yunus Baysal (Yuja Dab)
22 Şubat 2015
"the pysician"/Hekim Filmi Üzerine
Yahudi kökenli romancı Noah Gordon’un eseri “the physician” Hekim
adıyla 2014’te gösterime girmiş bir film. Üzerine birkaç kelam edeyim.
Hekim/the pysician, tarihi gerçeklerle ile ilgisi olmayan,
senaryosu itibarıyla berbat bir Alman yapımı. Berbat çünkü yalanlarla dolu.
Hekimlik öğrenmek üzere Britanya’dan Doğuya zorlu bir
yolculuk yapan İngiliz genç Rob Cole üzerinden İbn Sina’nın hayatının ele
alındığı (bazen neyin ele alındığı belli olmuyor) filme göre;
pek azılı Yahudi düşmanı olan Selçuklular(!) ve onların zamanında
yaşayan İbn Sina’nın(!) Acem olduğunu(!) Hamedan şehrinde değil de İsfahan’daki(!)
medresesinde ne olduğunu anlamadığımız bir duygusal tepki ile intihar ettiğini(!)
öğreniyoruz.
İsfahan(!) Hıristiyanları kabul etmediğinden(!) Kendi kendini
sünnet ederek sözde Yahudi olan Rob, bu şehre gelip medreseye yerleşir. İbn
Sina’dan ilim öğrenmeye başlar. Çölde bir vesile ile tanıştığı bir acemoğlunun
karısını hamile bırakır (ABD sineması bunu hep yapar. Alman sinemasının neyi
eksik.)
Neyse, dönemin hükümdarı Shah Ala ad Daula’nin, kim bu ayol
:) zulmü sebebiyle midir, bedduadan mıdır bilinmez, karnı ağrımaya başlar. Birinin
bu adamı öldürmeden ameliyat etmesi gerekmektedir. “Eyyy Keloğlan bana kızımı
sağ salim getirirsen” meselesi yani. Ömründe hiç kadavra görmemiş olan İbn Sina(!),
Rob Cole, şahı ameliyat ederken yanında bulunur ve ona seslenen Rob’un her
istediğini yerine getirir. Şöyle ki;
-Rob: neşter!
-İbn Sina: buyur
-rob: Makas
-İbn Sina: buyur (konuşmaları mecburen ben uydurdum tabi.
Böyle sahneye az bile)
Şah ameliyat masasından kalkar kalkmaz derhal sefere
çıkar(!). İşbirlikçi mollaların desteklediği Pers ve Yahudi düşmanı Selçukluları(!)
duman ederek savaş meydanında kaşın gözünü oynatır.
Filmleri dikkatli izlemekte fayda var. Görselleri
aldatmasın.
11 Ocak 2015
Paris Gazetelerinde Hz. Muhammed Aleyhtarı Yazı ve Resimler
Paris'teki Charlie Hebdo adındaki kazuratın günümüzdeki icraatlarından evvel meğer Hz. Peygamber hakkında 19. yüzyılın sonlarında da Fransızlar tarafından yayınlar yapılmış.
Aşağıdaki yazı ve belge ile transkripsiyonu tarihçi Sinan ÇULUK'un bloğundan alıntılanmıştır.
Batı dünyası daha 19. Yüzyılda basın dünyasını beşinci kol faaliyetlerinin en önemli unsurlarından biri haline getirmişti. Bilhassa Sultan İkinci Abdülhamid devrinde bu faaliyetler hız kazandı. Osmanlı topraklarındaki Rum,Yahudi, Ermeni, Bulgar, Arnavut, Kürt unsurların ayrılıkçı veya asayişi bozucu faaliyetlerine destek vermeleri hiç şaşırtıcı değildi. Aynı şekilde Müslüman tebaanın da mukaddesatına açıkça saldırmaktan çekinmezlerdi. Sultan Abdülhamid’i çeşitli şekillerde karikatürize ettikleri yetmezmiş gibi Hz. Muhammed’i de aynı bugün olduğu gibi karikatürize ederler veya hakaretamiz yazılar yayınlarlardı. Özellikle Hz. Muhammed ve İslamiyet olunca hassasiyeti bir kat daha artan Sultan Abdülhamid bu yayınların neşredildiği gazeteleri öncelikle ülke sınırlarından içeriye sokmamaya çalışır, bir şekilde girmesine engel olamadıklarını da piyasadan toplattırırdı. Bu hamleyi başardıktan sonra da gidip o gazetecileri öldürmek, gazete binalarını yakmak gibi projelerle uğraşmaktansa, yazar-çizer takımını yanına çekmeye çalışır, o tür yayınlar yapmamaları şartıyla gazetelerine para gönderirdi. Bu niyetini keşfeden bazı Avrupalı girişimcilerin sırf Abdülhamid’den para sızdırmak için o tür yayınları konu alan gazeteler çıkardıkları da söylenmektedir. Bunlarla da yetinmez nişan, madalya gibi maddi mükafatlarla da o gazeteleri ve sahiplerini yanına çekmeye çalışırdı. Aşağıdaki belgede de böyle bir olayın bizzat Zabtiye Nazırı Nazım Paşa tarafından Abdülhamid Han’a bildirildiğini görüyoruz.
BELGE METNİ;
ZABTİYE NEZARETİ
Paris’te neşrolunan Gordiyol nâm Fransız gazetesinin 30 Temmuz 1893 tarihli ve iki yüz kırk üç numaralı nüshasında “Fahr-i Kainat Efendimiz Hazretlerinin Cenneti” serlevhasıyla bir resim bulunduğu gibi diyanet-i celile-i İslamiye aleyhinde makâlât-ı muzırrayı havi bir de bend münderic olduğu elde edilen nüshasından anlaşılarak bu makule tesâvir ve neşriyat-ı muzırrayı havi olan gazetelerin payitaht-ı saltanat-ı seniyyeye idhal ve intişarı gayricaiz olmasına binaen intişar eden nüshaların hemen toplattırılması ba-tezkire Beyoğlu Mutasarrıflığı’na tebliğ ve izbar kılındığı gibi taraf-ı sami-i sadaret-i uzmaya dahi ita-yı malumat edilmiş ve elde edilen salifü’l-arz gazete nüshası manzur-ı ali buyurulmak üzere leffen arz u takdim kılınmış olduğu maruzdur. Ol babda emr u ferman hazret-i men-lehü’l-emrindir.
19 Temmuz 1309
Zabtiye Nazırı
bende
Nazım
Aşağıdaki yazı ve belge ile transkripsiyonu tarihçi Sinan ÇULUK'un bloğundan alıntılanmıştır.
Batı dünyası daha 19. Yüzyılda basın dünyasını beşinci kol faaliyetlerinin en önemli unsurlarından biri haline getirmişti. Bilhassa Sultan İkinci Abdülhamid devrinde bu faaliyetler hız kazandı. Osmanlı topraklarındaki Rum,Yahudi, Ermeni, Bulgar, Arnavut, Kürt unsurların ayrılıkçı veya asayişi bozucu faaliyetlerine destek vermeleri hiç şaşırtıcı değildi. Aynı şekilde Müslüman tebaanın da mukaddesatına açıkça saldırmaktan çekinmezlerdi. Sultan Abdülhamid’i çeşitli şekillerde karikatürize ettikleri yetmezmiş gibi Hz. Muhammed’i de aynı bugün olduğu gibi karikatürize ederler veya hakaretamiz yazılar yayınlarlardı. Özellikle Hz. Muhammed ve İslamiyet olunca hassasiyeti bir kat daha artan Sultan Abdülhamid bu yayınların neşredildiği gazeteleri öncelikle ülke sınırlarından içeriye sokmamaya çalışır, bir şekilde girmesine engel olamadıklarını da piyasadan toplattırırdı. Bu hamleyi başardıktan sonra da gidip o gazetecileri öldürmek, gazete binalarını yakmak gibi projelerle uğraşmaktansa, yazar-çizer takımını yanına çekmeye çalışır, o tür yayınlar yapmamaları şartıyla gazetelerine para gönderirdi. Bu niyetini keşfeden bazı Avrupalı girişimcilerin sırf Abdülhamid’den para sızdırmak için o tür yayınları konu alan gazeteler çıkardıkları da söylenmektedir. Bunlarla da yetinmez nişan, madalya gibi maddi mükafatlarla da o gazeteleri ve sahiplerini yanına çekmeye çalışırdı. Aşağıdaki belgede de böyle bir olayın bizzat Zabtiye Nazırı Nazım Paşa tarafından Abdülhamid Han’a bildirildiğini görüyoruz.
BELGE METNİ;
ZABTİYE NEZARETİ
Paris’te neşrolunan Gordiyol nâm Fransız gazetesinin 30 Temmuz 1893 tarihli ve iki yüz kırk üç numaralı nüshasında “Fahr-i Kainat Efendimiz Hazretlerinin Cenneti” serlevhasıyla bir resim bulunduğu gibi diyanet-i celile-i İslamiye aleyhinde makâlât-ı muzırrayı havi bir de bend münderic olduğu elde edilen nüshasından anlaşılarak bu makule tesâvir ve neşriyat-ı muzırrayı havi olan gazetelerin payitaht-ı saltanat-ı seniyyeye idhal ve intişarı gayricaiz olmasına binaen intişar eden nüshaların hemen toplattırılması ba-tezkire Beyoğlu Mutasarrıflığı’na tebliğ ve izbar kılındığı gibi taraf-ı sami-i sadaret-i uzmaya dahi ita-yı malumat edilmiş ve elde edilen salifü’l-arz gazete nüshası manzur-ı ali buyurulmak üzere leffen arz u takdim kılınmış olduğu maruzdur. Ol babda emr u ferman hazret-i men-lehü’l-emrindir.
19 Temmuz 1309
Zabtiye Nazırı
bende
Nazım
Kaynak: http://sinanculuk.blogspot.com.tr/2015/01/paris-gazetelerinde-hz-muhammed.html
26 Aralık 2014
Halide Edip Adıvar'ı Konuşacaklara
bir Engin Ardıç yazısı:
"Halide Edib konuşulacakmış"
Halide Edib Hanım'ın ölümünün ellinci yılı idrak ediliyor... (Şimdi salağın biri çıkar "kutlanıyor" yazar.)
Üniversitelerimizden birinde sempozyum düzenlemişler, Halide Edib'i konuşacaklarmış. Daha doğrusu "kadın yazarlığın tarihi" konuşulacakmış. (Elif Şafak konuşulmayacak, o daha ziyade İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nin uzmanlık alanına giriyor.)
İyi. Konuşulsun tabii. Konuşunuz. Da, acaba neyi nereye kadar konuşabileceksiniz? Bence, malum lagalugayı yapıp gideceksiniz. "Sinekli Bakkal" falan filan. Belki merhumenin ne kadar Atatürkçü olduğunu da belirtirsiniz.
Ben de konuşayım izin verirseniz: Halide Edib önemli bir yazar değildir. Sinekli Bakkal da kötü bir romandır.
Evet, o pek sevdiğiniz "Doğu-Batı sorunsalına" el atmıştır ama içinden de çıkamamıştır, çünkü bu konu onun çapını aşmıştır. (Bu alanda Tanpınar'ı ya da Kemal Tahir'i konuşsanız daha hayırlı bir iş yapmış olursunuz.)
Üniversitelerimizden birinde sempozyum düzenlemişler, Halide Edib'i konuşacaklarmış. Daha doğrusu "kadın yazarlığın tarihi" konuşulacakmış. (Elif Şafak konuşulmayacak, o daha ziyade İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nin uzmanlık alanına giriyor.)
İyi. Konuşulsun tabii. Konuşunuz. Da, acaba neyi nereye kadar konuşabileceksiniz? Bence, malum lagalugayı yapıp gideceksiniz. "Sinekli Bakkal" falan filan. Belki merhumenin ne kadar Atatürkçü olduğunu da belirtirsiniz.
Ben de konuşayım izin verirseniz: Halide Edib önemli bir yazar değildir. Sinekli Bakkal da kötü bir romandır.
Evet, o pek sevdiğiniz "Doğu-Batı sorunsalına" el atmıştır ama içinden de çıkamamıştır, çünkü bu konu onun çapını aşmıştır. (Bu alanda Tanpınar'ı ya da Kemal Tahir'i konuşsanız daha hayırlı bir iş yapmış olursunuz.)
Hele hele "Mor Salkımlı Ev", "Raik'in Annesi", "Seviyye Talip", "Mev'ud Hüküm", "Handan" falan, çağın dışına düşmüş, edebiyat tarihimizin derinliklerinde çoktan kaybolup gitmiş eserleridir. (Bir başka büyük balon Abdülhak Hamid'in "Finten"i minteni gibi.) "Vurun Kahpeye" romanı da, Reşat Nuri'nin "Yeşil Gece"si tarzında ve tadında, klasik "gerici imam -ilerici öğretmen" edebiyatıdır. Bu zırva doruk noktasına en kötü yazarlarımızdan Fakir Baykurt'la çıkmıştır. CHP'liler pek severler.
Son yıllarında yazdığı "Yolpalas Cinayeti", "Akile Hanım Sokağı" falan, bir Muazzez Tahsin ya da Kerime Nadir düzeyindedir.
Belki hem Sultanahmet Mitingi'nde esip kükreyip hem de Sivas Kongresi'ne "direnmenin anlamı yok, Amerikan yönetimini kabul edelim" şeklinde verdiği teklifi de konuşursunuz!
"Ama sonra pozisyon değiştirip Mustafa Kemal'in yanına geçti, bu da onu bağışlatır" deyip geçersiniz. Mustafa Kemal'in yanına nasıl geçtiğini konuşacaksanız, ikinci kocası Doktor Adnan Bey'le birlikte Mustafa Kemal'in yanından nasıl ayrıldığını da konuşacak mısınız?
Adıvar ailesi, Adnan Bey'in kurucularından olduğu Terakkiperver Fırka'nın kapatılması ve Takrir-i Sükûn Kanunu üzerine Türkiye'yi terketti. Halide Edib, "sürgün muhalif" olarak tam 14 yıl yurt dışında kaldı, ancak Atatürk'ün ölümünden sonra, 1939'da dönebildi, Refik Halid ve Refii Cevad gibi.
Bu arada "Türk'ün Ateşle İmtihanı"nı yazdı. Önce İngilizce yazdı: "The Turkish Ordeal"... Boğaziçi Üniversitesi'nin kitaplığından orijinalini okumuştum: Atatürk'ü şiddetle eleştiriyor, diktatör diyordu.
Döndükten sonra Türkçe'ye çevirdi (daha doğrusu asistanlarına tercüme ettirdi) ve "sakıncalı" yerlerini çıkardı, kendi kendini sansür etti!
Atatürk'e diktatör diyen kadın da İngiliz Filolojisi'ni yıllarca bir kraliçe gibi, asistanlarına köpek muamelesi ederek yönetti.
Siz şunun aslını yayınlayın, sonra sıra Falih Rıfkı'nın "Çankaya"sının sansürsüz basımına da gelir... Hani şu, eski baskısında "İzmir'i niçin yakmıştık?" cümlesi geçen kitap...
Bunları konuşmayacaksınız tabii, hamaset yapıp geçeceksiniz: Bahçesi var bağı ar, ayvası var narı var, Ata'mızdan yadigar Halide Edib Adıvar!
Sabah, 25 Aralık 2014.
25 Kasım 2014
Kamus-i Rûmî : Rûmca'dan Türkçe'ye lugât = Lexikon helleno-tourkikon (1897)
Gönderen: Hayata Dair NotlarKamus-i Rûmî, Lexikon helleno-tourkikon (1897), Tarih, Tarih KitaplığıYorum Yok
Şuradan indirilebilir:
https://ia601603.us.archive.org/6/items/kamusirmrmcadant00pana/kamusirmrmcadant00pana.pdf
https://ia601603.us.archive.org/6/items/kamusirmrmcadant00pana/kamusirmrmcadant00pana.pdf
Memalik-i Osmaniye'nin Tarih ve Coğrafya Lügati
Gönderen: Hayata Dair NotlarMemalik-i Osmaniye'nin Tarih ve Coğrafya Lügati, Tarih, Tarih KitaplığıYorum Yok
Önemli bir başvuru kaynağıdır.
İndirme linkinin de vereyim:
https://ia801608.us.archive.org/28/items/memlikiosmaniyen0001al/memlikiosmaniyen0001al.pdf
İndirme linkinin de vereyim:
https://ia801608.us.archive.org/28/items/memlikiosmaniyen0001al/memlikiosmaniyen0001al.pdf
10 Eylül 2014
İÇ SAVAŞLARIN YENİDEN GÜNDEME GETİRDİĞİ DÜŞÜNCE AKIMI: SELEFİLİK
Kelâmî önceliği bulunan selefîliğin devlete talip olan siyasi bir argümanın ittiricisi olmasını yadırgamamak gerekir.
Selefîlik konusu Ortadoğu’da halihazırda yaşanan insan kıyımıyla yeniden gündeme geldi. Esasında kelâmî önceliği bulunan selefîliğin günümüz zaviyesinden bakıldığında devlete talip olan siyasi bir argümanın ittiricisi olmasını yadırgamamak gerekir. Başlangıçta masum birtakım kelâmî tartışmaları ihtiva eden bu hareket, tarihin belli dönemlerinde, türlü saiklerin bir sonucu olarak bu anlayışın devlet nizamına dönüşmesi taleplerini beraberinde getirdi. Örneklerini aşağıda vereceğiz.
Dinde samimiyet anlamında, Hz. Peygamber ve sahabe zamanını ihya etmeyi, bidatlerden uzak bir hayat tarzı benimsemeyi ve farklı kültür ve dinlerin etkilerinden azade bir yaşama biçimini her Müslüman önemser ve değerli görür. Ancak İslam’ın nassları merkez olmak kaydı ile durmadan değişen sosyal hayatı muhtevi yaşama biçimlerini göz ardı etmek, makul bir yorum olarak düşünülebilir mi?Selefi hareketlerin devlet nizamı olarak yorumlanması bile sözünü ettiğimiz değişim süreçlerinin sonucu değil midir?
Kavramsal olarak, bir kimsenin kendisinden önce gelen anlamına gelen “selef”, sözlükte “önceki nesil”, “selefiyye” de “bu nesle mensup olanlar” demektir. İslam düşünce tarihinde selefiyye adını taşıyan bir kurumsal bir yapıya rastlanmaz. İslamliteratüründe selef, sahabe sonrasıdin bilginlerini ifade ederken, selefiyye terimi ise iman esaslarıyla ilgili konularda sahabe ve ardıllarını izleyerek ayet ve hadislerdeki ifadelerin zahiri ile yetinip bunları aynen kabul eden ve yoruma gitmeyen Ehl-i Sünnet topluluğunu belirtmek için kullanılır. Bunlar, Kur’an ve sünnetle birlikte sahabe sonrası ilim neslinin görüşlerini dokunulmaz sayan, nakli bilgiyi yücelterek akli çıkarımların karşısında duran bir anlayışı temsil ederler. Sahabe sonrası ilim nesli “nass”dan sayılamayacağına göre kendisini selefî olarak niteleyenler aslında onların kelâmî konulardaki görüşlerini alarak bir başka yoruma gitmektedirler.
İlk dönem selefiyye anlayışının en belirgin özelliğinin, kelamkonularında akli çıkarımları iptal etmek, ayet ve hadisle yetinmek ve her türlü yorumdan kaçınmak olduğu söylenebilir. Siyasi ve kültürel konjonktürün etkilediği kimi fırkaları çıkardığımızda Ehl-i Sünnet mensuplarının zaten bu meseleyi sorun etmedikleri görülecektir. Günümüzde sorun aslında kelamcıların, filozofların, bâtınî yoruma her daim açık sufilerin manası kapalı ayetleri yorumlamasında değil, gelişen şartların etkisiyle ortaya çıkan medeniyet ürünlerinin tezahürüne bakış biçimiyle başlamaktadır. Şu halde türbeler, camiler, muhtelif kurumlar, zaviyeler, giyim kuşam şekilleri, kısaca zamanların getirisinden neşet eden modern değişim süreçlerine karşı üretilen karşı duruşu, kelâmîmeselenin neresine koyacağız sorusununcevabını aramak icap eder.
Bugünün Ortadoğulu Selefîleri ile Selefîliği sistemleşip bir akım haline getiren İbnTeymiyye’yi birbirine karıştırmamak lazım geldiğini düşünüyoruz. “Takiyyuddin İbn Teymiyye(öl. 1328), sağlam olduğu bilinen nakil ile aklı selimin asla çelişmeyeceğini, dolayısıyla da tevile gerek kalmayacağını ısrarla savunmuştur. Haçlı seferleri ve Moğol istilâsı etkilerinin görüldüğü bir dönemde İbnTeymiyye, Müslümanların inancını ve birliğini güçlendirmek amacıyla öğrencisi İbnKayyim el-Cevziyye ile birlikte katı lafızcı bir yaklaşımdan Kur’an ve Sünnet çerçevesi içinde dinî bir akılcılığa yer veren anlayışa geçiş yapmıştır” (Özervarlı). Özellikle sufîlerinbâtınî görüşlerini şiddetle eleştiren ve hatta bu tarz disiplinler üzerine metodoloji inşa edenleri tekfir eden İbn Teymiyye’nin, dini musikiyi, zikir törenlerini, içtihat için ağır bulduğu ehliyet şartlarını vs. reddettiğini görürüz. Onun selefîliğini ilmî ve usulî selefîlik olarak tasnif edenler mevcuttur.
“XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ıslah ve tecdit faaliyetlerini yoğunlaştıran İslâm âlimlerinin Kur’an ve Sünnet’e dönmeyi savunarak taklitten uzaklaşmayı öne çıkarmaları Selefîliğin bu dönemde daha çok tartışılmasına zemin hazırlamıştır. Özellikle İslâm dünyasının büyük bir kısmı Batılı ülkeler tarafından işgal edilip sömürgeleştirilince bu durumun sebepleri ve çıkış yolları hakkında sorgulamalar ve fikir arayışları başlamıştır. Bu bağlamda birçok ilim adamı ilk asırlardan sonra dine çeşitli hurafe ve yanlış anlayışların girdiğini, ulemâ arasında taklidin yaygınlaştığını, nasların ve diğer ilk kaynakların yerine fukahanın, kelâmcıların ve müfessirlerin şahsî görüşlerinin önem kazandığını, tasavvuf ve tarikatların halkı miskinleştirdiğini, dolayısıyla yeniden İslâm’ın özüne dönülmesi gerektiğini ısrarla belirtmişlerdir” (Özervarlı). Osmanlı Devletinin son dönemlerinde Hicaz’da ortaya çıkan Muhammed b. Abdulvahhab’ın (1703-1792) başlattığı hareket, İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeniden canlanmasına zemin hazırlamıştır. Kitap ve sünnet dışında kural ve yorum kabul etmeyen bu görüş sahiplerini muhalifleri vehhabi olarak nitelerken onlar kendilerine muvahhidûn veya selefiler olarak adlandırırlar. Belirli bir mezhebi taklitten kaçınmakla beraber, görüşlerinde isabetli gördükleri mezhep görüşlerine ve içtihatlara uydukları görülür. İbnAbdulvahhab ve taraftarları, kabirlere bina yapmayı, onları mescit edinmeyi, doğum günü anmalarını, tasavvuf gruplarının çıkardığı bir takım uygulamaları reddederekbunların kaldırılması adına icbari hareketlere girişmişlerdir. Hz. Osman’ın hilafeti saltanata dönüştürdüğünü ve bunu yaparak İslam’ın ruhuna aykırı bir yol tuttuğu iddiasını, Osmanlı devletinin saltanat anlayışına hamlederek Ortadoğu’da siyaseten Arap-Türk gerilimini tırmandıran İbnAbdulvahhabtaraftarları kendi lehlerine başarılı da olmuşlardır.
“Geleneksel İslâm yorumlarına olduğu kadar Batı’dan gelen her şeye karşı çıkan İhvân-ı Müslimîn,Cemâat-i İslâmî gibi hareketler ise Selefîliği bir dinî ideoloji haline getirmiş ve politik yönü ağır basan cihadî/aksiyonel gruplar ortaya çıkmıştır. Bu hareketler, birçok yönüyle dışa kapalı bir tavır geliştirmiş, bu yöndeki din anlayışının yerleşmesi ve güçlenmesi için farklı yöntemleri kullanmakta sakınca görmemiştir. Filistin sorununun kronikleşmesi ve Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgal edilmesi bu anlayışın Arap dünyası ve Hint alt kıtasında yayılmasını hızlandırmıştır. Bu süreç, İhvân-ı Müslimîn gibi nispeten ılımlı politik hareketlerden başlayıp İslâmî Cihad, el-Kaide gibi şiddet yanlısı grupların ortaya çıkmasına kadar varmıştır. Artık Selefîlik hareketini bile temsil edemeyecek kadar radikalleşen gruplar dinin ruhundan ve hedeflerinden ziyade lafzına ve şekline vurgu yapan, ahlâk boyutunu göz önünde bulundurmayan, tarihî tecrübe ve birikimleri, kültürel ve folklorik zenginlikleri reddeden bir söylem geliştirmiştir. Ayrıca politik arenada daha çok göze çarptıkları için çağdaş dünyada İslâm toplumlarının genel eğilimleriyle bağdaşmayan bir Müslüman imajının oluşmasına yol açmışlardır. Modernlikle ilgi kurmayan, siyasî yönü bulunmayan, tamamen geleneksel anlamda Selefin yolundan giden veya tasavvufun bünyesinde varlığını sürdüren Selefî cemaatler de mevcuttur. Bu sebeple çağdaş selefî hareketi sadece radikalizme veya siyasî anlayışa indirgemek suretiyle tek bir yönelişten söz etmek mümkün değildir.” (Özervarlı).Günümüz Ortadoğu’sunda beliren şiddet yanlısı selefi grupları bu kapsamda değerlendirmek gerekir.
Özetleyecek olursak, günümüzde adı terörle anılan cihadî/selefi hareketleri,ilk dönem kelamî tartışmaların ve İbnTeymiyye ve onun görüşlerinin bir neticesi olarak sistemleşenselefîlikle karıştırmamak gerekir. Bu tür hareketler çağdaş dünyadan ve geleneksel din anlayışından sızan uygulama ve anlayışlara tepki olarak geliştirilen aksiyonel bir yorumdur. Bu yorumlama biçimi zamanla özellikle Batı dünyasına karşı reaksiyona bürünen hareketlere dönüşerek siyasi boyut kazanmıştır. İslamcı terör adıyla adlandırılan örgütlerin düşünsel arka planında Batı dünyasına karşı haklı olarak derin bir nefret vardır. Bu yönüyle cihadî/selefi hareketler Müslümanların izzet ve şerefini kurtarma iddiasını taşımaktadırlar. Burada sözünü ettiğimiz selefî yorumun, -son dönemlerin Filistin, Gazze, Türkmeneli, Doğu Türkistan ve Rojava meselesindeki tepkisizliğine bakarak- hangi izzeti kurtardığınıayrıca sormalıyız.
Müslümanların tarih boyunca oluşturdukları bilim, kültür ve sanat eserlerini ortadan kaldırmaya yönelen bu hareketler hariciliğin çağdaş izdüşümü sayılabilirler. Müslümanlar esasen böylesi yorumların peşinden giderek kendilerine zarar vermek yerine, giderek büyüyen İslam karşıtı cereyanlara karşı ilmî, usulî ve cihadî bir karşı duruş geliştirmeli ve bir araya gelmenin yollarını aramalıdırlar.
----
- M. Sait Özervarlı, (2009),“Selefiyye”, DİA, c. 36, s. 399-402.
Selefîlik konusu Ortadoğu’da halihazırda yaşanan insan kıyımıyla yeniden gündeme geldi. Esasında kelâmî önceliği bulunan selefîliğin günümüz zaviyesinden bakıldığında devlete talip olan siyasi bir argümanın ittiricisi olmasını yadırgamamak gerekir. Başlangıçta masum birtakım kelâmî tartışmaları ihtiva eden bu hareket, tarihin belli dönemlerinde, türlü saiklerin bir sonucu olarak bu anlayışın devlet nizamına dönüşmesi taleplerini beraberinde getirdi. Örneklerini aşağıda vereceğiz.
Dinde samimiyet anlamında, Hz. Peygamber ve sahabe zamanını ihya etmeyi, bidatlerden uzak bir hayat tarzı benimsemeyi ve farklı kültür ve dinlerin etkilerinden azade bir yaşama biçimini her Müslüman önemser ve değerli görür. Ancak İslam’ın nassları merkez olmak kaydı ile durmadan değişen sosyal hayatı muhtevi yaşama biçimlerini göz ardı etmek, makul bir yorum olarak düşünülebilir mi?Selefi hareketlerin devlet nizamı olarak yorumlanması bile sözünü ettiğimiz değişim süreçlerinin sonucu değil midir?
Kavramsal olarak, bir kimsenin kendisinden önce gelen anlamına gelen “selef”, sözlükte “önceki nesil”, “selefiyye” de “bu nesle mensup olanlar” demektir. İslam düşünce tarihinde selefiyye adını taşıyan bir kurumsal bir yapıya rastlanmaz. İslamliteratüründe selef, sahabe sonrasıdin bilginlerini ifade ederken, selefiyye terimi ise iman esaslarıyla ilgili konularda sahabe ve ardıllarını izleyerek ayet ve hadislerdeki ifadelerin zahiri ile yetinip bunları aynen kabul eden ve yoruma gitmeyen Ehl-i Sünnet topluluğunu belirtmek için kullanılır. Bunlar, Kur’an ve sünnetle birlikte sahabe sonrası ilim neslinin görüşlerini dokunulmaz sayan, nakli bilgiyi yücelterek akli çıkarımların karşısında duran bir anlayışı temsil ederler. Sahabe sonrası ilim nesli “nass”dan sayılamayacağına göre kendisini selefî olarak niteleyenler aslında onların kelâmî konulardaki görüşlerini alarak bir başka yoruma gitmektedirler.
İlk dönem selefiyye anlayışının en belirgin özelliğinin, kelamkonularında akli çıkarımları iptal etmek, ayet ve hadisle yetinmek ve her türlü yorumdan kaçınmak olduğu söylenebilir. Siyasi ve kültürel konjonktürün etkilediği kimi fırkaları çıkardığımızda Ehl-i Sünnet mensuplarının zaten bu meseleyi sorun etmedikleri görülecektir. Günümüzde sorun aslında kelamcıların, filozofların, bâtınî yoruma her daim açık sufilerin manası kapalı ayetleri yorumlamasında değil, gelişen şartların etkisiyle ortaya çıkan medeniyet ürünlerinin tezahürüne bakış biçimiyle başlamaktadır. Şu halde türbeler, camiler, muhtelif kurumlar, zaviyeler, giyim kuşam şekilleri, kısaca zamanların getirisinden neşet eden modern değişim süreçlerine karşı üretilen karşı duruşu, kelâmîmeselenin neresine koyacağız sorusununcevabını aramak icap eder.
Bugünün Ortadoğulu Selefîleri ile Selefîliği sistemleşip bir akım haline getiren İbnTeymiyye’yi birbirine karıştırmamak lazım geldiğini düşünüyoruz. “Takiyyuddin İbn Teymiyye(öl. 1328), sağlam olduğu bilinen nakil ile aklı selimin asla çelişmeyeceğini, dolayısıyla da tevile gerek kalmayacağını ısrarla savunmuştur. Haçlı seferleri ve Moğol istilâsı etkilerinin görüldüğü bir dönemde İbnTeymiyye, Müslümanların inancını ve birliğini güçlendirmek amacıyla öğrencisi İbnKayyim el-Cevziyye ile birlikte katı lafızcı bir yaklaşımdan Kur’an ve Sünnet çerçevesi içinde dinî bir akılcılığa yer veren anlayışa geçiş yapmıştır” (Özervarlı). Özellikle sufîlerinbâtınî görüşlerini şiddetle eleştiren ve hatta bu tarz disiplinler üzerine metodoloji inşa edenleri tekfir eden İbn Teymiyye’nin, dini musikiyi, zikir törenlerini, içtihat için ağır bulduğu ehliyet şartlarını vs. reddettiğini görürüz. Onun selefîliğini ilmî ve usulî selefîlik olarak tasnif edenler mevcuttur.
“XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ıslah ve tecdit faaliyetlerini yoğunlaştıran İslâm âlimlerinin Kur’an ve Sünnet’e dönmeyi savunarak taklitten uzaklaşmayı öne çıkarmaları Selefîliğin bu dönemde daha çok tartışılmasına zemin hazırlamıştır. Özellikle İslâm dünyasının büyük bir kısmı Batılı ülkeler tarafından işgal edilip sömürgeleştirilince bu durumun sebepleri ve çıkış yolları hakkında sorgulamalar ve fikir arayışları başlamıştır. Bu bağlamda birçok ilim adamı ilk asırlardan sonra dine çeşitli hurafe ve yanlış anlayışların girdiğini, ulemâ arasında taklidin yaygınlaştığını, nasların ve diğer ilk kaynakların yerine fukahanın, kelâmcıların ve müfessirlerin şahsî görüşlerinin önem kazandığını, tasavvuf ve tarikatların halkı miskinleştirdiğini, dolayısıyla yeniden İslâm’ın özüne dönülmesi gerektiğini ısrarla belirtmişlerdir” (Özervarlı). Osmanlı Devletinin son dönemlerinde Hicaz’da ortaya çıkan Muhammed b. Abdulvahhab’ın (1703-1792) başlattığı hareket, İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeniden canlanmasına zemin hazırlamıştır. Kitap ve sünnet dışında kural ve yorum kabul etmeyen bu görüş sahiplerini muhalifleri vehhabi olarak nitelerken onlar kendilerine muvahhidûn veya selefiler olarak adlandırırlar. Belirli bir mezhebi taklitten kaçınmakla beraber, görüşlerinde isabetli gördükleri mezhep görüşlerine ve içtihatlara uydukları görülür. İbnAbdulvahhab ve taraftarları, kabirlere bina yapmayı, onları mescit edinmeyi, doğum günü anmalarını, tasavvuf gruplarının çıkardığı bir takım uygulamaları reddederekbunların kaldırılması adına icbari hareketlere girişmişlerdir. Hz. Osman’ın hilafeti saltanata dönüştürdüğünü ve bunu yaparak İslam’ın ruhuna aykırı bir yol tuttuğu iddiasını, Osmanlı devletinin saltanat anlayışına hamlederek Ortadoğu’da siyaseten Arap-Türk gerilimini tırmandıran İbnAbdulvahhabtaraftarları kendi lehlerine başarılı da olmuşlardır.
“Geleneksel İslâm yorumlarına olduğu kadar Batı’dan gelen her şeye karşı çıkan İhvân-ı Müslimîn,Cemâat-i İslâmî gibi hareketler ise Selefîliği bir dinî ideoloji haline getirmiş ve politik yönü ağır basan cihadî/aksiyonel gruplar ortaya çıkmıştır. Bu hareketler, birçok yönüyle dışa kapalı bir tavır geliştirmiş, bu yöndeki din anlayışının yerleşmesi ve güçlenmesi için farklı yöntemleri kullanmakta sakınca görmemiştir. Filistin sorununun kronikleşmesi ve Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgal edilmesi bu anlayışın Arap dünyası ve Hint alt kıtasında yayılmasını hızlandırmıştır. Bu süreç, İhvân-ı Müslimîn gibi nispeten ılımlı politik hareketlerden başlayıp İslâmî Cihad, el-Kaide gibi şiddet yanlısı grupların ortaya çıkmasına kadar varmıştır. Artık Selefîlik hareketini bile temsil edemeyecek kadar radikalleşen gruplar dinin ruhundan ve hedeflerinden ziyade lafzına ve şekline vurgu yapan, ahlâk boyutunu göz önünde bulundurmayan, tarihî tecrübe ve birikimleri, kültürel ve folklorik zenginlikleri reddeden bir söylem geliştirmiştir. Ayrıca politik arenada daha çok göze çarptıkları için çağdaş dünyada İslâm toplumlarının genel eğilimleriyle bağdaşmayan bir Müslüman imajının oluşmasına yol açmışlardır. Modernlikle ilgi kurmayan, siyasî yönü bulunmayan, tamamen geleneksel anlamda Selefin yolundan giden veya tasavvufun bünyesinde varlığını sürdüren Selefî cemaatler de mevcuttur. Bu sebeple çağdaş selefî hareketi sadece radikalizme veya siyasî anlayışa indirgemek suretiyle tek bir yönelişten söz etmek mümkün değildir.” (Özervarlı).Günümüz Ortadoğu’sunda beliren şiddet yanlısı selefi grupları bu kapsamda değerlendirmek gerekir.
Özetleyecek olursak, günümüzde adı terörle anılan cihadî/selefi hareketleri,ilk dönem kelamî tartışmaların ve İbnTeymiyye ve onun görüşlerinin bir neticesi olarak sistemleşenselefîlikle karıştırmamak gerekir. Bu tür hareketler çağdaş dünyadan ve geleneksel din anlayışından sızan uygulama ve anlayışlara tepki olarak geliştirilen aksiyonel bir yorumdur. Bu yorumlama biçimi zamanla özellikle Batı dünyasına karşı reaksiyona bürünen hareketlere dönüşerek siyasi boyut kazanmıştır. İslamcı terör adıyla adlandırılan örgütlerin düşünsel arka planında Batı dünyasına karşı haklı olarak derin bir nefret vardır. Bu yönüyle cihadî/selefi hareketler Müslümanların izzet ve şerefini kurtarma iddiasını taşımaktadırlar. Burada sözünü ettiğimiz selefî yorumun, -son dönemlerin Filistin, Gazze, Türkmeneli, Doğu Türkistan ve Rojava meselesindeki tepkisizliğine bakarak- hangi izzeti kurtardığınıayrıca sormalıyız.
Müslümanların tarih boyunca oluşturdukları bilim, kültür ve sanat eserlerini ortadan kaldırmaya yönelen bu hareketler hariciliğin çağdaş izdüşümü sayılabilirler. Müslümanlar esasen böylesi yorumların peşinden giderek kendilerine zarar vermek yerine, giderek büyüyen İslam karşıtı cereyanlara karşı ilmî, usulî ve cihadî bir karşı duruş geliştirmeli ve bir araya gelmenin yollarını aramalıdırlar.
----
- M. Sait Özervarlı, (2009),“Selefiyye”, DİA, c. 36, s. 399-402.
17 Temmuz 2014
Tarih tekerrürden ibaret
Kadın: Bakıyorum izdivaç mahsur bir kaleye benziyor. İçindekiler dışarıya çıkmak istiyor, dışarıdakiler içeriye girmeye çalışıyor...
(AydedeGazetesi/1922)
21 Haziran 2014
BULGARİSTAN'A SATILAN EVRAK MESELESİNİN BİR YÜZÜ
Sinan ÇULUK
1931 yılında Osmanlı arşiv belgelerinin Bulgaristan’a satılması
hadisesi Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en acı olaylarından biridir.
İbrahim Hakkı Konyalı ve Muallim Cevdet, satış hadisesinin ortaya
çıktığı günlerde İsmet İnönü hükümetinin en acımasız muhalifleri
oldular. Gazete haberleri ve yayınladıkları açık mektuplarla o yıllarda
akla hayale gelmeyecek bir muhalefet sürdürdüler. Çabaları etkili oldu,
evrakın satışı iptal edildi, evrak yüklü vagonlar Kapıkule Gümrüğü’nden
geri çevrildi. Üstelik giden belgelerden bir hayli miktarı geri
getirildi. Olaya sebebiyet veren İstanbul maliye memurlarına anında
işten el çektirildi ve tutuklandılar. Mahkemeleri sürerken biri
hapishanede vefat etti, diğerleri Cumhuriyet’in onuncu yılında ilan
edilen genel affa maruz kalarak hapisten çıktılar. Bu davanın safahatına
dair evrak muhtemelen İstanbul Adliyesi binasının 1933’de maruz kaldığı
yangın felaketinde mahvoldu. Günümüzde adliye arşivlerinde bu davayla
ilgili evraka henüz rastlanamamaktadır. Belki de (eğer felaketten
kurtulanlar varsa) ileride ortaya çıkacaktır.
Bu belirsizlik
ortamında her önüne gelen aklına estiği gibi konuşmakta, İsmet İnönü ve
hükümetini tarih nazarında suçlu gösterebilmek adına bilerek veya
istemeyerek Türk Devlet Telakkisi’ni zedelemektedirler. Sanki Türk
Devleti geçmişiyle ilgisini tamamen koparmak adına tarihte mevcudiyetini
haklı kılan milyonlarca belgeyi bilerek, isteyerek, kasten Bulgarlara
satmış gibi gösterilmek istenmektedir. Bunu söyleyenler 1920’den
Bulgaristan’a satışın gerçekleştiği 1931 tarihine kadar Hazine-i Evrak
memurları tarafından yürütülen çalışmalarda tasnif edilen ve Maarif
Nezareti çatısında örgütlenen komisyonlar tarafından tasnifi yapılan
belgeleri nasıl izah edeceklerdir.
Daha Kurtuluş Savaşı yürütülürken bu
evrakı Ali Emiri Efendi tasnif ediyordu. Cumhuriyet döneminde ise arşiv
memuru Musa (Adıga) Efendi ve İbnülemin Mahmud Kemal İnal gibi iki alime
teslim edilen komisyonlarda bugün dahi kullandığımız evrak
koleksiyonları ile tasnifin en önemli temelleri atılmıştır. Bu
komisyonda çalışanlar da zamanına göre memur maaşının üç-dört katına
kadar yüksek ücretlerle çalıştırılmıştır. Osmanlının küllerinden doğan
Türk Devleti kendine hayat hakkı bahşeden evrakını yok edecek kadar akli
melekelerinden sıyrılmış adamlarca kurulmadı. Bu meseleye hissi ve
siyasi yaklaşımların ardı kesilmelidir.
Burada iki kupür
paylaşıyorum. Birincisi Osman Ergin’in “Muallim Cevdet” adlı eserinden
alınmıştır. Kilisli Rifat, Muallim Cevdet’in kendisine Arşiv Tasnif
Heyeti’nde çalışması teklifini nasıl yaptığını anlatmaktadır. Burada
Cevdet Bey’in ağzından Kilisli Rifat Bey tarafından aktarılan ifadelerde
bir hakkın teslimi sözkonusudur. Dikkatle incelenip değerlendirilmesi
gerekir. İkinci kupür de Cumhuriyet Gazetesi’nden alınmıştır. Devletin
ve zamanın hükümetinin nasıl ani bir refleksle daha fazla sözü
dolaştırmadan en yetkin isimlerden bir komisyon kurarak bu yarayı
sarmayı denediğinin en büyük ispatıdır. Üstelik tüm dünya 1929 ekonomik
buhranı ile uğraşırken ve ülkemiz Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş
Savaşı’nın acı ve kahredici tahribatının yaralarını henüz saramamışken,
böyle bir teşebbüsün hayırla anılmayıp da talihsiz bir olay üzerinden
siyaset üretilmesine hayret etmemek mümkün değildir.
Bulgaristan'a satılan arşiv belgeleri üzerinden siyasi manipülasyonlar
yapılması, elde gazete haberlerinden başka bir kaynak yokken, işin
evveliyatına ve safhalarına vakıf değilken sonuca varılması, haysiyetli
ilim erbabının bulaşmayacağı bir pisliktir.
Kaynak: http://sinanculuk.blogspot.com.tr/2014/04/bulgaristana-satilan-evrak-meselesinin.html



















