Uzun yıllar boyunca büyük emeklerle hazırladığım ve bir monografi
çalışması olan kitabım "Vâdi-i Meram", Çizgi Yayınlarından çıktı. Konya
ve Meram tarihine ilgisi olan okurlarım m.uluturk@gmail.com adresimden
iletişime geçebilirler.
Muammer Ulutürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muammer Ulutürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Mayıs 2016
14 Eylül 2015
Bedbahtlar Diyarı
Gönderen: Hayata Dair NotlarKâğıt Edebiyat Sanat Dergisi, Muammer Ulutürk, Muammer Ulutürk FotoğraflarıYorum Yok
![]() |
| Kapak Fotoğrafı: Muammer ULUTÜRK |
Karanlığın gövdeme sinişini ve gömleğime doluşunu dinliyordum. Hep aynı
yolda sürünecek değildim ya; Ahmed Arif bulvarının eski sanayiye açılan
köşesinden daldım bedbahtlar diyarına (neden bedbaht olduğunu anlayacaksınız)
bütün dükkân kepenkleri yüzünü akşama düşmüş, tek ses yok koca sanayide.
Hemen 300 metre ilerideki petrol rafinerisinin saldığı o iğrenç kokuyu soluyordum. Sinekleri ve haşereleri anlamak için güzel birkaç dakika geçiyordum. Bu gazlar insanları kanser ediyordu, etmişti de.
Hemen 300 metre ilerideki petrol rafinerisinin saldığı o iğrenç kokuyu soluyordum. Sinekleri ve haşereleri anlamak için güzel birkaç dakika geçiyordum. Bu gazlar insanları kanser ediyordu, etmişti de.
Öksüren çilek renkli bir Tofaş, yaşlılığını belirterek tiz bir sesle önümden hızla geçip gitti. Eksoz dumanı da kirli göğümüze eklendi. Tamam, her yer karanlıktı ama kirlenmeseydi gökyüzü belki güzel rüzgârların, güzel çiçek kokularını taşıdığını hissedecektik. He? Neyse boş verin...
Yürüme vasfına devam ettim. Bir an tüm sanayinin boğuk yalnızlığını
bitirecekmişçesine uğuldayan metal çarpışlarını duydum. Pamuğa değiyor gibiydi,
pamuğa incecik değip uğulduyor gibiydi. Koca sanayide tek açık atölye. Kapının
önünde eski kasa bir Range Rover; boyası kalkmış, paslar yüzünü ve cazibesini
öldürmüş, tekerleri küsmüş öylece duruyordu. İçeride Rover ile aynı orantılarda
kırmızı gömlekli bir usta, küçük çekiçle demiri dövüyordu. "tak, tak,
tak" Elleri titriyordu her savuruşunda, her dokunuşunda. Ama güzelim bir
ses konçerto üretmişti, haberi yoktu. Bir ara çayından bir yudum aldı, o ara
hemen içeri sokuldum. Hafif eğilerek:
-Selamün aleyküm, kolay gelsin usta. Dedim. Boynu çekicin gidişatına odaklanmış, yüzünü bile çevirmeden:
-Ve aleyküm selam, aleyküm selam genco! Dedi. Yıllardır tanışıyor ve muhabbetteydik hissiyatını ağırladım birden içime. Demirden yaptığı iskemlenin üzerini nasırlı elleriyle temizleyip, çekti önüme:
-Gel otur, çay sıcak.
-Eyvallah ustam, bi selam vereyim dedim sadece.
-Hele öyle olur mu? Dedi ve oturdum kaynak makinasının yanına hemen. Metal toz kokusu içeriye hâkimdi, piknik tüpünün üzerindeki çaydanlığı aldı sıcacık bir bardak çay doldurdu (su bardağından, bilen bilir)
"Usta" dedim, "geçerken kulağımı hoşnut eden sesleri duydum, neden o kadar ağır ağır ve bir çocuğa dokunur gibi dokunuyordun demire? Tüm sanayiyi dolaştım, tüm dükkânlar kapalı, bir senin atölye açık...
-Ee, çocuğa güzel güzel şekil vermeli değil mi? Bunun için de ha böyle dokunacağız.
-Ya çocuğun anlayışı sertse, ya katıysa, ya böyle kalmak istiyorsa?
Kaynak makinasını açtı, bir elektrot taktı ve yaptığı oval su deposunun kenarlarını puntolamaya başladı.
-O zaman, benim gibi olur. Aslına bakarsan, hepsi yalan. Çok uykum vardı, malum yaş ilerledi. Gözlerim bi açılıp, bi kapanıyordu. Ben de inat etmişim, öyle vuruyorum demire, ne bileyim öyle aheste aheste ses çıkardığını. Boş ver felsefesini, iyi ki sesi duymuş gelmişsin, yoksa aha da burada uyuya kalacaktım. Sonra işin yoksa hırsızlarla uğraş...
Güldüm, güldük. Beraber dükkânın kepenklerini indirip ayrıldık bedbahtlar diyarından.
-Selamün aleyküm, kolay gelsin usta. Dedim. Boynu çekicin gidişatına odaklanmış, yüzünü bile çevirmeden:
-Ve aleyküm selam, aleyküm selam genco! Dedi. Yıllardır tanışıyor ve muhabbetteydik hissiyatını ağırladım birden içime. Demirden yaptığı iskemlenin üzerini nasırlı elleriyle temizleyip, çekti önüme:
-Gel otur, çay sıcak.
-Eyvallah ustam, bi selam vereyim dedim sadece.
-Hele öyle olur mu? Dedi ve oturdum kaynak makinasının yanına hemen. Metal toz kokusu içeriye hâkimdi, piknik tüpünün üzerindeki çaydanlığı aldı sıcacık bir bardak çay doldurdu (su bardağından, bilen bilir)
"Usta" dedim, "geçerken kulağımı hoşnut eden sesleri duydum, neden o kadar ağır ağır ve bir çocuğa dokunur gibi dokunuyordun demire? Tüm sanayiyi dolaştım, tüm dükkânlar kapalı, bir senin atölye açık...
-Ee, çocuğa güzel güzel şekil vermeli değil mi? Bunun için de ha böyle dokunacağız.
-Ya çocuğun anlayışı sertse, ya katıysa, ya böyle kalmak istiyorsa?
Kaynak makinasını açtı, bir elektrot taktı ve yaptığı oval su deposunun kenarlarını puntolamaya başladı.
-O zaman, benim gibi olur. Aslına bakarsan, hepsi yalan. Çok uykum vardı, malum yaş ilerledi. Gözlerim bi açılıp, bi kapanıyordu. Ben de inat etmişim, öyle vuruyorum demire, ne bileyim öyle aheste aheste ses çıkardığını. Boş ver felsefesini, iyi ki sesi duymuş gelmişsin, yoksa aha da burada uyuya kalacaktım. Sonra işin yoksa hırsızlarla uğraş...
Güldüm, güldük. Beraber dükkânın kepenklerini indirip ayrıldık bedbahtlar diyarından.
(Yuja Dab/Yunus Baysal,Kâğıt Dergi Eylül-Ekim 2015 sayımızdan)
29 Temmuz 2015
On Yıl Arası Takvİmİmden Notlar
“Küçük kızım Nevra’ya, aman büyüme derim bazen.”
Kendi
halinde çocuklardık. Beş sınıflı eski bir okula gider gelir, boş zamanlarımızda
mevsim oyunları oynar, oyunlar icat eder, aylak aylak dolaşırdık. Ne olduysa o günlerde oldu. Orta mektep
başladı. Magirus’tan Mercedes’e çevrilmiş otobüse ömrü boyunca birkaç defa
binen ben, yeni alınmış yeşil renkli Süper Man’la sabah gün doğmadan okula
gidiyor, akşam karanlığında eve dönüyordum. Otobüste sürekli ayakta olmaktan
gına geliyordu. Hayli uzakta bulunan okula gidişlerde arkadaşım Ali ile birlikte
kendimizin bile inanamayacağı espriler yapıyor, kahkahalar atıyorduk. Azar bile
yemiştik huysuz bir uncudan. Hay sizi yetiştiren hocaların diye başlayan
homurdanmalar hiç eksik olmuyordu.
Okul
çantam umumiyetle benden öncekilerden tevarüs eden çakıt şeylerdi. Bu defaki de
böyle oldu. Kilidi bozuk siyah bir ceymis bonddu bu. İkide bir açılır,
içindekiler de etrafa saçılırdı. Attarlar içinden aldığım bir don lastiğiyle
sorunu çözmüştüm. Küçük meseleler böyle çözülüyordu. Hani şu eskiyen
ayakkabıları çöpe atmak yerine tamirciye götürmek cinsinden yani.
Çelik
Blek ve Rodi hayatımızdan çıkmış gibiydi. Eskisi gibi Saray Sinemasının
önündeki sergilerden değiş tokuş yapamaz olmuştuk.
![]() |
| 1975, Postane civarı |
Okulda
gayet sert hocalar vardı ve ben en çok parasız yatılı okuyan garibanların
yediği dayaklara üzülüyor, aynı akıbete uğramamak için yaşımın üzerinde olgun
davranmak zorunda kalıyordum. Ana babalarından uzakta, kocaman bir şehirde
yalnız başına bu yoksul köy çocukları için hayat kim bilir nasıl da zordu.
Karma
Ortaokulunun görevlendirmeli Sosyal Bilgiler hocası “Karma’lı Mesut”
teneffüslerde içeri girerek olur olmaz bahanelerle sınıfımın küçük insanlarına zulmediyordu.
Muhtemelen mü’min biri değildi. Müstahdem Oruç Efendi, okul çıkışlarında sınıf
ve koridorları temizlemeye gerek bile duymuyordu. Etrafı kirletmek, duvar ve
sıra üstlerine çizikler atmak akıl kârı değildi. Sınıfın mümessili vazifesini
en iyi şekilde yaparak adımızı tahtaya yazabilir, siygaya çekilebilirdik. Bizler
örnek insanlar olmak üzere yetiştirildiğimizi duyuyorduk sürekli.
Bekir
Hoca “lamelif” harfini inanılmaz güzel yazıyordu tahtaya. Kocaman cüssesinden
beklenmedik bir hareketle yapıyordu bunu. Kravatını gömleğinin yakaları arasına
muazzam bir titizlikle sıkıp yerleştiriyor, ceketini sürekli ilikli tutuyordu.
Kalın boynu zarar görmüyor muydu ne? Dersteyken saate bakılmasını şiddetle
yasaklamıştı. Bunun, “şu herif bi gitse de rahatlasak” demek olduğunu
söylemişti. Bu sebeple saate bakmakla bakmamak arasındaki tereddüt büyük bir
stres sebebi oluyordu. Saati çıkarıp cebe koymak en iyisiydi. Tok sesiyle bugün
öğrettiklerini yarın soracağını söylüyordu bir de. Feale’nin mâzî ile
muzârîsini, bir de ism-i fâilini gururla çekebiliyorduk mecburen.
Erol
Bey Resim hocamızdı. Sağ mı sol mu unuttuğum yanağında kocaman bir ben vardı. Temiz
yüzlü bir adam. Her gün gördüğümüz tiplere hiç benzemiyordu. Türkçeyi hiç
duymadığımız kadar güzel konuşuyor, muhtelif ressamların albümlerini göstererek
ruh dünyamızda estetik sayılabilecek devrimler yapıyordu. İlk mektepte patates,
soğan ve mevsim yapraklarının baskısı yapmaya alışkın hale getirilen ve asla
tükenmeyen sulu boya kutumuzu daima yanımızda taşımamız söylenen bizlerden, bu
defa, natürmort denen işler çıkarmamız, kara kalem çalışırken kâğıdı delmememiz
isteniyordu.
![]() |
| 1987 |
Lakin bir türlü beceremiyorduk. Müzikçi Erdoğan Bey, nota
çizgilerini eğri büğrü de olsa çiziyor, notaların her birinin karnını tebeşirin
burnuyla dolduruyordu. Güfteleri flüt marifetiyle hatasız çalmak için çabalamamız
görülmeye değerdi. Bir türlü beğenmiyordu bizi. En çok da ön sırada oturan
cılız talebeler muzdariptiler. Ara sıra tokat akşediyordu. Müzikçiler naif kimseler
olurdu normalde. Komşumuz Hilmi amcaların evindeki siyah beyaz televizyonda
görmüştüm. Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Korosu Şefi Nevzad Atlığ’ı hiç
örnek almamıştı sanırım.
Çocukluğumla
ergenliğim arası beni görüntüsüyle, tevazuuyla, tavırlarıyla, öğrettikleriyle
en çok etkileyen Gönül Hanım’dır. Halide Nusret’in talebesi olan hocamız
çalıkuşunun bizim versiyonuydu. Onu anlatırken bazı şeyleri ihmal etmek korkusu
duyarım bugün bile. Yazılı sınavlarda “ben size güveniyorum, yanınızdakine
bakmaz, imtihanı güzelce başarırsınız” diyerek çekip gidiyordu sınıftan.
Gerçekten de öyle oluyordu. Yanındakinin kâğıdına bakmaya yeltenen yoktu. Muhtemel
bir bakma durumunda, çocuk masumiyetiyle uyarılar geliyordu kendiliğinden.
Güvenilmek inanılmayacak kadar güzel şeydi.
![]() |
| 1992 |
Memlekette
ülkücülerle solcular hapistelerdi. Her yer inzibat, polis. Bizim mezarlığa
hayli kitap gömdüler, ekmek tandırlarında yaktılar. Mahallenin Akıncı Ocağı ile
Ülkücü Ocağı arasında gidip gelmelerimiz eksik olmazdı. Dumanı tütmez olmuştu
kocaman kitaplıkları olan bu ocakların. Eskisi gibi taka arabaların camlarından
atılan parti broşürlerini toplamanın keyfi çoktan bitmişti. Cumhuriyetçi Güven
Partisi’nin boynuzlu koçunu unutmam hâlâ.
80li
yılların başı korkuyla geçti. Mahalle bekçilerinin selahiyeti arttı,
karakollarda işi olmak eve dönememek endişesiyle birleşti. Karaoğlan zamanından
kalma gazyağı, benzin ve et kuyrukları giderek azaldı. Toprak ve kamış çelenli
bahçe duvarlarını yıkmaya başladılar sonra. Mahalleli, çok katlı binalara girerek
duvarların arasına hapsetti kendini.
Seneler
geçiyor okulu sevemesem de alışıyordum. Seyyid Kutub diye birini ilk defa o
zaman duydum. Ali Şeriati, Hasan el-Benna, Mevdudî, İran devrimi, filan. İyi
kötü giden bir öğrenciliğimiz vardı. Neler oluyordu? Rusların Afganistan’ı
işgali sürüyordu. İhvan üyeleri -tam da şimdiki gibi- Mısır’da her daim
hapislere dolduruluyordu. Yeni bir dünya için bir şeyler yapılması gerekiyordu.
Çay ocaklarında alıyordum soluğu. Mektep gibiydi oralar. Gazeteler, dergiler
okunuyor, yeni çıkanları ilgiyle takip ediliyordu. Bunlardan birine ilk yazımı
göndermiştim çoktan. Gizli şeyler yapıyor olmanın verdiği heyecanla başka türlü
büyüyordum artık. Düzenli sayılmasa da okumalar yapıyor, olup bitene kayıtsız
kalmıyor, şiirler, öyküler yazıyordum. Fakat kafamda inşa ettiğim dünyanın rol
modelleri memleket dışındaydı.
![]() |
| 2008 |
Okulda
bilgisayar kursu açılmıştı o aralar. Ne büyülü kelimeydi o. Masaların üzerine
sıra sıra konmuş 10 kadar bilgisayar. Hafta sonları gittiğimiz kursta
kılıflarını özenle açıyor, bozulacak korkusuyla tuşlarına dokunmaya korkuyorduk.
Fakat bu aletin ne işe yaradığını kestiremeden kurs çoktan bitmişti. Cobol dedikleri
fevkalade zor programın gayet zeki öğrencilerin işi olduğuna vehmetmiştim.
Aradan
bir sene geçti, geçmedi, bir pasaj kitapçısında “Erbain”i gördüm. Sonra
Mayakovski, Rainer Maria Rilke ve Rimbaud. Durmadan şiirler yazıp tandıra
attım. Şiirlerim ve ortalık sakinleşti.
Bizden
bir önceki kuşağın gözünde bütün yeni yetmeler “eyyamcıydı.” Özal, ne biçim bir
adamsa “American way of life”ı kopyalayıp yapıştırıyordu hayatımıza. Azalmış
korkular, giderek artan bir tür “kendini gerçekleştirme”ye tebdil ediyordu.
Değişmeyen hayli şey de vardı aslında. Bunlardan biri mesela, üstlerine medrese
kokusu sinmiş ve emeklilik yaşını çoktan geçmiş hocaların tavırları diğeri de Edebiyatçı
Şevket Hocanın İspanyol paça pantolonlarıydı. İstasyondan tiyatro binasına
doğru gitmekte olan dolmuş yolcuları “heykel”de inecek var demeye
çekiniyorlardı. Anıt demelilerdi. Güvenlik kurulu yasaklamıştı çünkü. Çocukça
şeylerdi ama gündelik hayatın bir yerini meşgul etmeye yetiyordu.
İlk
mekteple lise sonu arası zamanlarım gibi bütün memleket, değişim ve dönüşümlere
sahne oldu. Ne olduysa işte ondan sonra oldu…
22.10.2013



















