Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Kâğıt Edebiyat Sanat Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kâğıt Edebiyat Sanat Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2015

Bedbahtlar Diyarı

Kapak Fotoğrafı: Muammer ULUTÜRK

Karanlığın gövdeme sinişini ve gömleğime doluşunu dinliyordum. Hep aynı yolda sürünecek değildim ya; Ahmed Arif bulvarının eski sanayiye açılan köşesinden daldım bedbahtlar diyarına (neden bedbaht olduğunu anlayacaksınız) bütün dükkân kepenkleri yüzünü akşama düşmüş, tek ses yok koca sanayide.
Hemen 300 metre ilerideki petrol rafinerisinin saldığı o iğrenç kokuyu soluyordum. Sinekleri ve haşereleri anlamak için güzel birkaç dakika geçiyordum. Bu gazlar insanları kanser ediyordu, etmişti de.

Öksüren çilek renkli bir Tofaş, yaşlılığını belirterek tiz bir sesle önümden hızla geçip gitti. Eksoz dumanı da kirli göğümüze eklendi. Tamam, her yer karanlıktı ama kirlenmeseydi gökyüzü belki güzel rüzgârların, güzel çiçek kokularını taşıdığını hissedecektik. He? Neyse boş verin...
Yürüme vasfına devam ettim. Bir an tüm sanayinin boğuk yalnızlığını bitirecekmişçesine uğuldayan metal çarpışlarını duydum. Pamuğa değiyor gibiydi, pamuğa incecik değip uğulduyor gibiydi. Koca sanayide tek açık atölye. Kapının önünde eski kasa bir Range Rover; boyası kalkmış, paslar yüzünü ve cazibesini öldürmüş, tekerleri küsmüş öylece duruyordu. İçeride Rover ile aynı orantılarda kırmızı gömlekli bir usta, küçük çekiçle demiri dövüyordu. "tak, tak, tak" Elleri titriyordu her savuruşunda, her dokunuşunda. Ama güzelim bir ses konçerto üretmişti, haberi yoktu. Bir ara çayından bir yudum aldı, o ara hemen içeri sokuldum. Hafif eğilerek:
-Selamün aleyküm, kolay gelsin usta. Dedim. Boynu çekicin gidişatına odaklanmış, yüzünü bile çevirmeden:
-Ve aleyküm selam, aleyküm selam genco! Dedi. Yıllardır tanışıyor ve muhabbetteydik hissiyatını ağırladım birden içime. Demirden yaptığı iskemlenin üzerini nasırlı elleriyle temizleyip, çekti önüme:
-Gel otur, çay sıcak.
-Eyvallah ustam, bi selam vereyim dedim sadece.
-Hele öyle olur mu? Dedi ve oturdum kaynak makinasının yanına hemen. Metal toz kokusu içeriye hâkimdi, piknik tüpünün üzerindeki çaydanlığı aldı sıcacık bir bardak çay doldurdu (su bardağından, bilen bilir)
"Usta" dedim, "geçerken kulağımı hoşnut eden sesleri duydum, neden o kadar ağır ağır ve bir çocuğa dokunur gibi dokunuyordun demire? Tüm sanayiyi dolaştım, tüm dükkânlar kapalı, bir senin atölye açık...
-Ee, çocuğa güzel güzel şekil vermeli değil mi? Bunun için de ha böyle dokunacağız.
-Ya çocuğun anlayışı sertse, ya katıysa, ya böyle kalmak istiyorsa?
Kaynak makinasını açtı, bir elektrot taktı ve yaptığı oval su deposunun kenarlarını puntolamaya başladı.
-O zaman, benim gibi olur. Aslına bakarsan, hepsi yalan. Çok uykum vardı, malum yaş ilerledi. Gözlerim bi açılıp, bi kapanıyordu. Ben de inat etmişim, öyle vuruyorum demire, ne bileyim öyle aheste aheste ses çıkardığını. Boş ver felsefesini, iyi ki sesi duymuş gelmişsin, yoksa aha da burada uyuya kalacaktım. Sonra işin yoksa hırsızlarla uğraş...

Güldüm, güldük. Beraber dükkânın kepenklerini indirip ayrıldık bedbahtlar diyarından.
(Yuja Dab/Yunus Baysal,Kâğıt Dergi Eylül-Ekim 2015 sayımızdan)

09 Mayıs 2015

Kağıt Dergİ Mayıs-Hazİran Sayısı


Yolumuzu yarılarken,  başımızı kaldırıp baktığımız vakit; uzun saçlı, ağlak, suskun, bir o kadar da; gönlümüz, gözümüz, göğümüz olan kadınlarımız ve analarımız ve çocuklarımız ve boynunu kırmak zorunda kalmış babalarımız… Bu sayı sizlere ithaftır.

Yitirilmiş neyimiz varsa, kulaklarımızda çınlayan o mistik çocukluğumuz, o güzelim sonbahar kestaneleri sobalarda, buralarda arar dururduk bizi tamamlayan ne varsa.
Ne zaman aydınlığı görsek:
-Sabah budur! Der, susardık. Gidilirdi her yere, varılırdı. Bütün savaşların içinden biz sıçradık, kavgalarımız vardı. Korkularımız, gece yarıları intiharları. Sokağın halis büyüklüğünde çocukluğumuz gölgelenirdi. Ezana teslim edilmiş terimiz, kulağımız tetikteydi. O vakit güzeldik, hoş idik. Annelerimiz ekmek pişirirdi, biz öğle vakti uykusunda. O vakit güzeldik, güzeldi dünya da.
İşte ne zaman bir kadın sokak ortasında vuruldu, bir baba alnının terinde boğuldu, bir çocuk oyun çağındayken önce beyaz, sonra kırmızıya boyandı; işte o vakit kanımıza kir ekildi. Kir biçtik dünyam!

Şimdi o vicdan denen soyut güvercinin kanatlarını kim kopardıysa, lütfen yeniden doğursun!
Ya da; annenize sarılın, babaları yere düşürmeyin, çocuklara pencereleri açın.
İyi düşünmeler…

Yuja Dab (Yayın Yönetmeni)
1 Mayıs 2015

30 Mart 2015

Alkışlı Omurgasız



Mürekkebin döküldüğü yerde haritanın x-ray cihazından geçişini izliyorum. Dağ yok, terasa çıkıp rüzgârın avuçlarımdaki çizgilere değişini ve gidişini seyrediyorum. Her vakit bayat bir ekmeği, küflü bir portakalı, el değmemiş hayallerimin kamburuna sürüp yiyorum. İskemle var bir tane son metrekarenin bitiminde. Onun ayağına sırtımı yaslıyorum, gözlerim kapalı. Buradan güzel görünen tek şey on kat aşağıdaki eczane. İlaçlar. Hasta olan her insanın ihtiyacı olan kadar var eczaneler. Kimse sevgilisini alıp bir gün eczanede ilaç içmeye götürmüyor. Sadece hastalar. Video oyunlarındaki düşen enerji paketleri gibi; yara aldıkça tükenirsiniz, ölmeye yaklaşırsınız. Enerjileri topladıkça, yenilenirsiniz ve yaşamak için, yani oyunu devam ettirip bölüm sonu canavarını yenilgiye uğratmak için bu paketler sizin Tanrınız gibidir. 



İskemle, rüzgârın hafif şiddetine dayanamayıp devriliyor. Altında kalmamak için hızla uzaklaşıyorum. Tam olarak bilmiyorum ama bir kitapta kendi resmimin altında yazan özelliklerime göre; 0.75 milimetrelik bir canlıyım. Atalarım bundan milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış falan. İşin tuhafı da ağırlığımın 20 katını kaldırabiliyormuşum. Tam 20 kat. Oysa o kadar insan zararına maruz kaldım ki, değil 20 kat tamı tamına varlığımın milyonlarca katı kadar acı çektim.

Haritada muhafaza edilmiş bir bölgenin tırmıklanmış izleri var. Dağ yok. Hala terastayım ve rüzgâr hızını gittikçe arttırıyor. İskemle benden garip, neredeyse parçalanacak. Saat 17.30 gün batımı. Eczane sahibi kepenklerini ağır ağır indiriyor. Kaldırımdan geçen adam bağıra bağıra bir şarkı söylüyor, herkesin kulağı ona koşuyor. Dinliyorlar. Berbat bir ses. Aygıtlarımı kapatmak zorunda kalıyorum. Demirden yapılı silindirik bir direk var, sanırım kolay kolay yıkılmaz. Ona yaslanıyorum. Terasın insanı, çöplüklerini üzerime fırlatıyor. Terasın köpeği havlıyor. Dağ yok tabii. Enerji arıyorum.
Yunus Baysal (Yuja Dab)