Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

09 Temmuz 2015

Leo Strauss, Hunhighton vs. karalamaları






*Leo Strauss medeniyetler çatışmasının ilk temsilcisidir. Görüşlerinin iki dayanağı var. İbn Meymun ve Farabi. Ona göre Batı medeniyeti artık krize girmiştir. O halde ortaçağ felsefesine dönülmelidir. SSCB dağılacaktır. Batı da yalnız kalacaktır. Rakipsiz olmaz. Bunun için Ortaçağ Yahudi geleneğini ve Farabi’nin görüşünü canlandırmak lazımdır.

*Farabi en iyi Aristo yorumcusuydu. Yahudi filozofları Onun 35 eserini İbraniceye çevirdi. Samuel Hunhington da bu ekolün üzerine atladı. 

*Medeniyetler İttifakı diye bir şey olmaz. Totaliter rejimlerde medeniyet olmaz. Müslümanlar'ın bunun farkında olması kazım. Bu tezin adı medeniyetler buluşması olabilir. Medeniyetler buluşması tezi, şer güçlerin karşısına çıkmak için ortaya konulmuş projedir.

*Hunhington medeniyetleri şöyle tasnif eder: Batı, Çin Konfüçyüs, Ortodoks, Hint, İslam. 127 ülke dahil olmuş. İsrail yok. Vatikan yok. Obama’dan sonra ABD var. Gönüllü değil. Batılılar başka medeniyet kabul etmezler. Fransa kendini bunun merkezi kabul eder. Fransız aydını Humeyni devriminin yanında yer aldı. Sonra tepki verdi. 

*Kurtuba'da bir Hıristiyan Peygamber'e hakaret ediyor 800lü yıllarda. Mahkeme adamı idam eder. Hıristiyanlar isyan ederler. Bunlardan birkaç tanesi öldürülür. Bir Yahudi haham bunu efsane yapar. Kanlı gömlekleri Avrupa'da dolaştırır. O tarihte Fransızca diye bir şey yok. Hahamın yaydığı bu destanların sayısı 200e ulaşmış. Bu destanlar çocukluktan okutulur orada. Bütün bunlar haçlı seferlerinin kaynağı olur. İslamofobi böyle başladı. 1550 yılında İspanya'dan Fransa'ya giden bir grup olur o yol bir kıtlık olur. Sorunu Müslümanlardan bilirler ve belediye kararıyla kovulurlar.

*Kilisenin yasaklamasına rağmen İtalyan İbn Rüşdçüler Fransız İbn Sinalar çıktı. Rönesans böyle doğdu. 

*Günümüzde İslam dünyasında ne zaman özgürlükçü anlayışlar ortaya çıksa Batının şer hücreleri yerlilerle işbirliği yaparlar. Bütün algı yanıltmaları şimdi internet, TV’ler ve medyanın korku yayması ile büyüyor. 

Alıntı resim: http://www.gorselsanatlar.org/archive.php?topic=27758.0

08 Temmuz 2015

Öncü Kuşak


30 Haziran 2007/Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi..

Aradan yıllar geçmiş. Notlarımı aldığım defterden naklediyorum. Yusuf Kaplan şunları demiş:

"Bizim yaşadığımız kuşak hiçbir milletin başına gelmeyen bir hercümerc yaşadı. Bütün Müslümanların yaşadığı kriz bir medeniyet buhranıdır. Moğol istilası döneminde 12, 13 ve 14. asırlarda yaşandı. Bu birinci medeniyet kriziydi. Bir de Anadolu haçlı tepkisi gördü. Tarihten İslam medeniyeti âdeta çekilmek üzereydi. Bu krizi İslam dünyası Osmanlı Devleti ile aşmayı başardı. Yazık ki şimdi osmanlı hiçbir şey ifade etmiyor. Oysa İslam medeniyetini kurtaran Osmanlı idi. Model üretmişti. Rönesans ve reformla birlikte Avrupa'dan gelen bir meydan okuma var. 300 yılda on altısı yok edilen sekiz tanesi fosilleştirilen medeniyetler var dünyada. batının meydan okuması böyle bir şey.

Günümüzün insanı yaşamak için çalışıyor şimdi. Biz de hayat üzerine düşünmeyi ıskaladık. kendimizi temize çıkarmak için söylemiyorum bunları. ABD'nin ortaya koyduğu tez demokrasi, özgürlük ise de vahşice kan döküyor. El kaide adındaki hayaleti öne sürüyor. ABD'nin gücünü abartmıyorum ama Bin Ladin'in nerede olduğunu elbette bilir. Batı Uygarlığı bitti. Biz Bediuzzaman'ı Batı'ya aktaracak entelijansiyaya sahip değiliz. Ortada koskoca bir adam var ve Müslüman cemaatler bile ona önyargılıdır. Batı fark etseydi onu, değerlendirirdi. Bizim İslam ve batı ile kurduğumuz alaka son derece yüzeyseldir. Ne İslam'ı biliyoruz ne Batı'yı. Sekülarizm bizde din haline getirildi. Bu bilinçsizlik, milletin aklını çalışmaz hale getirdi.

Osmanlı, durdurulan bir medeniyettir. Osmanlı durdurulmasaydı Batı diye bir şey olmayacaktı. Bunların üzerine kafa yormak lazım. Tanzimatla birlikte bize gelen krizin bir savunma psikolojisi var. Tanzimat ruhunu da tek yanlı olarak değerlendiriyoruz. Ahmet Cevdet paşa gibi çaplı adamlar çıktı. O dönemin Osmanlıcısının, Türkçüsünün İslam ile sorunu yok. Bizim yok oluş tarihimiz 1908.

Bediuzzaman öncü kuşağın yani peygamber kuşağının son temsilcisidir. O, iki dil geliştirdi ve tam dört çağın adamıdır. Türkiye'de Şerif Mardin'in deyimiyle "literati" var, "entelijansiya" yok. Bu yüzden köşe yazarlarından geçilmez. Onlar sadece rivayet ederler, sansanyon yaparlar, bir şey üretemezler. Ertuğrul Özkök, gözcü ve sözcüdür mesela. Literati (okur yazarlık), militeratiye dönüştü şimdi. Asker gibi tavır alıyor adam. Çok kötü bir konuşmacı. Mevzuları kopuk. 

Literati:Okur-yazar
Entelijansiya: varoluşu başlatan
Aydın; Literatiye yakın tip.
Entelektüel: Daha özgür tip.
Düşünür Tip: Daha gelişkin
Akademik Tip 
Bize en fazla lazım olan entelektüel ve akademik tiptir.
Mekke'de Müslüman şahsiyet yetiştirilirdi. Medine'de bu hayat oldu.

Batı, ontolojik bir güvensizlik duygusu yaşıyor. Kendini tanrı yerine koydu. Çin bile kendini dünyanın merkezine koymuş olmasına rağmen bütün dünyaya egemen olmaya kalkmadı. Dünyayı istila etmeyi düşünmedi. 

Bizde perspektif körlüğü var. ufuk daralması var. 

Tv'lerde beyin yıkanır , seyirciye imge nasıl istenirse öyle verilir. 28 Şubat'ın Gülgün Feyman'ı gözleriyle konuşurdu. Haber rasyonel olarak verilmiş olsa bile alıcıların irrasyonel olarak algılaması talep edilir. 

Öncü uşağın özellikleri:
İlim-Marifet-Hikmet..
Bunlar Peygamberimizin özellikleridir. Bu figürün son temsilcisi Bediuzzaman'dır.

Hz. Peygamber, hem çağın tanığı, hem çağın tanıdığı hem de çağı tanıyan biridir.




30 Haziran 2015

Van Depremİ, Ercİş Ayazı

            Bu yazıyı Van dönüşü yazmıştım. Tarih 24 Kasım 2011. Öylece bırakmışım arşivime.....
           


Sabah erkenden Batman’dan yola çıkıyoruz. Rotamız Bitlis üzerinden Van ve Erciş. Gölü çepeçevre saran bir yolculuktan sonra geri döneceğiz. Neredeyse Bitlis Deresine kadar sislerin içerisinde yol alıyoruz. Baykan’dan sonra kış kendini özellikle yükseklerde gösteriyor. Van Gölü uzaklardan görünüyor. Mevsime muhalif, sakin.
Mahrumiyetle kış mevsimi arasında benzerlik çoktur. Yalnızlık hissi ağır basar ikisinde de. Üşümüşlükten gelen sıracalı halleri bitip tükenmez. Yola çıkarken aklıma gelen ilk şey bu oluyor.
Van’a giriyoruz. Şehrin dışında kalan bahçeli evlerin önlerinde her ihtimale karşı kurulan çadırlar görünüyor. Gözümüz binalarda. Depremin etkisi çok katlı binaların dökülmüş sıvalarından, irili ufaklı duvar çatlaklarından ve en önemlisi terk edilmişliklerinden anlaşılıyor hemen.
Van’a girmeden önce, şehrin boşaltıldığına ve bir hayalet şehre döndüğüne dair söylentilerin gerçeği yansıtmadığını görmek rahatlattı beni. Şehrin işlek caddelerinde hareketlilik devam ediyor. Sokak araları için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Çocuklar sokakları unutmuş görünüyorlar. Bunun için fazlaca sebepleri var çünkü. Şehri gezerken insanların çehrelerine bakıyorum dikkatlice. İri bir yorgunluk, suskunluğa eşlik ediyor.
Minarelerin bazıları yıkılmış. Düşerken, oradan geçen insanlara zarar verip tuz gibi olmuşlar. Filanca sitenin 3. Katında bir satılık levhası, rüzgardan kıvrılmış yukarıya doğru. Okunabiliyor yine de:  “Satılık daire”. Eski ve yeni sahibine kısmet olamamış. Banka şubeleri otobüslerde mobil hizmet veriyorlar. Çocuk parkları ve uygun yerlerde çadırlardan oluşan geçici mahalleler çıkmış ortaya. 5.6’lık ikinci büyük sarsıntıda yıkılan otelin enkazı kaldırılmış. Asıl hasarın bu ikinci depremden geldiği konusunda herkes hemfikir. Kaldırımlarda yürürken mağaza önlerinde durup fotoğraflar çekiyorum. Göz göze geldiğimiz herkese geçmiş olsun diyoruz. Bu dileğin ilettiği, bir hasta ziyaretindeki geçmiş olsundan çok daha farklı. Sanki bütün bir şehre sesleniyorsunuz. Ya da bana öyle geliyor. Hasar tespiti, kullanılamayacak durumda olan binaların yıkımı, yenilerinin inşası uzun bir zamanın işi olacak gibi görünüyor.
Şehirden kampüse geçiyoruz. 100. Yıl Üniversitesi’nin Rektörünü ziyaret ediyoruz ilkin. Halkın yaşadığı travmanın halen etkisini sürdürdüğünü anlatıyor. Ardarda gelen sarsıntılar insanları şaşkına çevirmiş. Bizi 5 saatlik mesafeden sallayan bu afetin ortaya çıktığı yerlerdeki ruh halini anlamak mümkün. Oturduğumuz binadan hızla indiğimiz akşam çocukların yüzüne yansıyan, korku ve endişeden başka bir şey değildi çünkü.
Van’da ilk girdiğimiz bina Diş Hekimliği Fakültesi. Duvar çatlaklarının dışında kolonlarda ciddi hasarlar görüyoruz. Dolaplar yerlerde. Kağıtlar oraya buraya savrulmuş. Kampüsün merkezi kısmına prefabrikler henüz yerleştiriliyor. Şehir merkezinde yıkılan otelde kalan Dr. Atsushi Miyazaki’nin adını Diş Hekimliğinin hizmet vereceği bu prefabrik alana vermişler. Gideni geri getirmeyecek fakat bir vefa örneği. Getirdiğimiz battaniyeleri taşıyoruz. Depremin üzerinden bir ay geçmiş olmasına rağmen her şeye ihtiyaç var. Bütün okullar Şubat’ta açılacak denilse de bana göre belirsiz bir zamana kadar tatil. Şehirden göç eden herkesin makul gerekçeleri var.
Van’dan ayrılıyoruz. Ben asıl Erciş’i merak ediyorum. Gölün kuzeyine düşen bu güzel ilçedeki durum kendini çadır kentlerden ele veriyor. İlçenin en işlek caddesinin iki yanına dizilen bütün çok katlı binalar tıpkı Van’daki gibi boşaltılmış. Van Yolu Caminin iki minaresi de yerle bir olmuş. Erciş’te bir oyun parkına kurulan birkaç çadırda zor günler geçiren insanlara selam verirken ağır bir mahcubiyet yaşıyorum. Anadolu’nun kocaman yürekli insanı işte. Her yer tevekkül. Bir teyze piknik tüpünün üzerine düdüklü tenceresini koymuş. Bir diğeri semaverini yakmış. Çaydanlığın buharı, o soğukta  içimi mi ısıtıyor ne?
Kenar mahallelerde çöken, kum gibi dağılan evler görüyoruz. Bir Ercişli ölü sayısının söylenenden çok daha fazla olduğunu anlatıyor. Akşamın ayazı ilçeyi iyice soğuturken, günün son ışıkları Van Gölü’nü yakıp uzaklaşıyor.
            Bir gözlem yerine kocaman bir iyilik öyküsü yazmak isterdim. Vanlı yahut Ercişli bir aileyi oradan alıp işler yoluna girene kadar misafir edebilmeyi mesela. Vermekte zorlandığım şeyi ortadan ikiye bölebilmeyi. En güzel iyiliği 11 yaşındaki kızım yaptı. Kimseye vermek istemediği oyuncağını, oralı bir çocuğa ver baba dedi. Erciş’te bir çocuk parkında küçük sahibine gitti oyuncak bebek.

---
Durum şöyleydi Van'da:
Van Depremi Hakkında AFAD'IN sayfasındaki haberden;
23 Ekim 2011 günü meydana gelen Van-Erciş merkezli deprem ve 9 Kasım 2011 günü yaşanan Van-Edremit merkezli deprem; Van ve ilçelerinde çok kuvvetli bir şekilde hissedilmiş olup, bölgenin yapı stoğu nedeniyle yıkıcı hasar yaratmış ve çok sayıda can kaybına yol açmıştır. 23 Ekim ve 9 Kasım 2011 depremlerinde toplam 644 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 1.966 vatandaşımız yaralanmış, 252 vatandaşımız ise enkazlardan sağ olarak kurtarılmıştır.

27 Haziran 2015

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI KALDIRILSIN MI? (HABER)

Doğru Yol Gazetesi/21 Ocak 1949/Arşivimden.

Tartışma konusu oldukça eski.


17 Mayıs 2015

“Anne, ne olur affet bİzİ, geç geldİk!”


(Sultan 2. Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan; 1887 – 1960)
Aşağıda  426 yıl ara ile yaşanmış bizimle ilgili  ibretlik iki ayrı hikâye anlatılmaktadır.
Birinci hikayemiz; Fransa Kralı I. François’nın Şarlken ile yaptığı savaşı kaybederek esir düşmesi ile Kral’ın annesinin, oğlunu kurtarması için Cihan İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman’a  yazdığı mektuba Kanuni’nin verdiği cevapla;
İkincisi; bir Cihan İmparatorluğu kurmuş hanedana mensup ve aynı zamanda bir İmparator’un eşi olmasına rağmen, 1950’li yıllarında Fransa’da bulaşıkçılık yaparak geçinen 2. Abdülhamid’in eşi ve kızının yurda dönüşü ile ilgilidir.
…
Esir düşen Kralın annesine Kanuni’nin o çok bilinen ünlü cevabı;
-“Ben ki,
Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Diyarbakır’ın ve Kürdistan ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân’ın torunu, Sultan Selim Hân’ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım.”
–“Sen ki,
Françe vilayetinin kralı Françesko (François, Fransuva)’sun.
Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istida etmişsiniz (istemişsiniz). Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim.
Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve kuvvetli kaleler fetheyleyip gece, gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele. (Allah hayırlar versin ve iradesi neyse o olsun.) Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz. Böyle bilesiniz.” Ocak 1526 (1)
…
Ve aradan yaklaşık 426 yıl geçer…
Merhum, Adnan Menderes 1952 yılında NATO toplantısı için Fransa’ya gider.
Bir ara Paris büyükelçisini yanına çağırarak;
– “Osmanoğulları ailesinin Paris’te yaşıyor olması gerek. Bunlar ne yer, ne içer, ne ile geçinir?” diye sorar.
Büyükelçinin hanedan hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığını gören Menderes, büyük bir hayıflanma içerisinde;
– “Sana 24 saat mühlet! Ya Osmanlı ailesinin adresi ile ya da istifanla gelirsin” der. Bir müddet sonra büyükelçi adresle gelir.
Hanedanın ziyaretine giden Menderes, gördükleri karşısında çılgına döner.
Devlet-i Aliye’nin ulu Hakanı Sultan Abdülhamid Han’ın 80 yaşındaki hanımı Şefika Sultan, 60 yaşındaki kızı Ayşe Sultan ve diğer Osmanlı hanımları, Paris yakınlarında bir bulaşıkhanede Fransızların bulaşıklarını yıkamaktadırlar.
Menderes gözyaşlarını tutamaz. Şefika Sultan’ın ellerine sarılır ve;
– “Anne ne olur affet bizi, geç geldik” der.
Ayşe sultan sürgünden otuz yıl sonra gördüğü bu vatan evladına;
– “Sen kimsin”? diye sorar. Menderes de;
– “Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıyım” der.
– “Ben başbakanım” sözünü duyan koca sultan sevinçten öyle bir çığlık atar ki kalbi duracak gibi olur, bayılır.
Menderes Türkiye’ye döner dönmez doğruca Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a çıkar.
– “Osmanlı hanımlarını bulaşık yıkarken gördüm. Onların Türkiye’ye dönmeleri için af kanunu çıkaracağım” der. Celal Bayar da;
– “Adnan Bey sus! Sakın bu konuyu bir daha başka yerde açma, malum gazeteler tahrikiyle silahlı kuvvetlerin içindeki cunta Türkiye’de ihtilal yapar” der.
Menderes cebinden çıkardığı bir mektubu masanın üzerine bırakarak dışarı çıkar.
Mektupta şunlar yazılıdır:
– “Analarının ve babalarının Fransa da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin başbakanı olmaktan utanç duyuyorum, istifamın kabulünü arz ederim.
Adnan Menderes.”
Menderes’in istifadan vazgeçmesi için epeyce uğraşılır ve hanedan hanımlarının yurda dönmelerine izin verilmesi şartıyla Menderes istifadan vazgeçer.
Dönüş:
İstanbul’a dönenler arasında Sultan II. Abdülhamid’in hanımı ve kızı da vardır.
Bir sabah erken saatte Teşvikiye’deki evlerinin kapısı çalınır. Kapıyı Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan açar. Gelen kişi Menderes’tir.
– “Şayet kabul buyururlarsa Valide Sultan’ı görmek isterim” der.
Başında tülbent elinde tespihiyle Menderes’i karşılayan Şefika Sultan;
– “Berhudar olasın evlâdım, hoş geldiniz…” der. Başbakan da;
– “Teşekkür ederim Valide hazretleri; hoş bulduk…” demesinden sonra Şefika Sultan;
– “Beyefendi, niçin önceden haberimiz olmadı? Böyle, hazırlıksız ve gâfil avlandık” der. Menderes de;
– “Zararı yok efendim. Bendeniz elinizi öperek hayır duanızı almak ve bir ihtiyacınız olup olmadığını öğrenmek için geldim” der.
Ayrılırken daha sonraları Yassıada da onun da hesabının sorulduğu şişkince bir zarf bırakır.
İşte Menderes’in amansız suçlarından birisi budur.
…
Sormak gerekir;
Ecdadımız bunları hak etmek için ne yapmıştır?
Sabık Sultan Vahdettin’in tabutu da bilindiği gibi alacakları nedeniyle İtalya, San Remo’daki  kasap ve bakkal tarafından haczedilmiştir.
Bu yaşananlar, onların 600 yıl boyunca ülkelerine yaptıkları hizmetlere karşılık bir bedel midir?
Yorum ve değerlendirme her zaman olduğu gibi okuyanlara aittir.
…
ELİMİZE YENİ GEÇEN BİR KAYNAKTAN, SULTAN VAHDETTİN’İN KAÇMADIĞI,  “UZAKLAŞTIRILDIĞI“  BİLGİSİ AŞAĞIDA VERİLMEKTEDİR;
Yazarı ve eseri hakkında bilgiler;
Eserin ismi;  “KUVA-I MİLLÎYE ANKARASl “
Yazarı; İngiliz bayan gazeteci ; Grace M. ELLISON 
İngilizce yayım tarihi; Lozan-Ocak, 1923
Yazar, Grace M. ELLİSON, Cumhuriyet Turkiyesi’ni ilk ziyaret eden ve bu arada başta Atatürk olmak üzere bütün devlet büyükleriyle tanışıp röportaj yapan bîr İngiliz kadın yazardır…” (Türkçesi; MİLLİYET YAYIN LTD. ŞTİ. Birinci Baskı: Ocak 1973)
Yazarın, “GAZİ MUSTAFA’ KEMAL PAŞA’YLA KONUŞMASI ;
“..LOZAN’DA konferans toplandıktan hemen sonra Gazi M. Kemal Paşa bana şu konuşmayı lütfetti:
Benim sorularım şöyle başladı:
Soru;“Türkiye’yle Büyük Britanya arasında samimi bir anlaşmaya varılacağına inanıyor musunuz?”
Cevap; “ Bizim eski geleneksel dostluğumuzun geriye geleceğinden şüpheli değil, eminim. Olmaması için bir neden yok. Lehinde de pek çok sebepler var. Bizim özgürlüğümüz uğruna şeref ve namus dışında istediğimiz bir şey yok. Biz Sultanı, daha çok özgürlük temini uğrunda uzaklaştırdık” (Sahife:172, paragraf:2)
Mustafa Kemal Paşa ne demektedir;
-“….Biz Sultanı, daha çok özgürlük temini uğrunda uzaklaştırdık”
Sonrası araştırmacılara ve tarihçilere kalmaktadır.
…
Resim ; geni.com’dam alıntıdır.
(1) Vikikaynak
(2) “Hüseyin Öztürk – Yeni Akit, 2012-05-10”
Ayrıca  konu ile ilgili meraklılarının bakabileceği yazılar/kaynaklar;
a)http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/osmanli-hanedaninin-serencamesi.html
b) “Vakkasoğlu, Vehbi; Bu Vatanı Terk Edenler, İstanbul 1990, Timaş Yay., sh. 155″ Sızıntı dergisi kaynağı.

Kaynak:http://www.canmehmet.com/bir-mektup-ve-yikanan-bulasiklar-anne-ne-olur-affet-bizi-gec-geldik.html

09 Mayıs 2015

Kağıt Dergİ Mayıs-Hazİran Sayısı


Yolumuzu yarılarken,  başımızı kaldırıp baktığımız vakit; uzun saçlı, ağlak, suskun, bir o kadar da; gönlümüz, gözümüz, göğümüz olan kadınlarımız ve analarımız ve çocuklarımız ve boynunu kırmak zorunda kalmış babalarımız… Bu sayı sizlere ithaftır.

Yitirilmiş neyimiz varsa, kulaklarımızda çınlayan o mistik çocukluğumuz, o güzelim sonbahar kestaneleri sobalarda, buralarda arar dururduk bizi tamamlayan ne varsa.
Ne zaman aydınlığı görsek:
-Sabah budur! Der, susardık. Gidilirdi her yere, varılırdı. Bütün savaşların içinden biz sıçradık, kavgalarımız vardı. Korkularımız, gece yarıları intiharları. Sokağın halis büyüklüğünde çocukluğumuz gölgelenirdi. Ezana teslim edilmiş terimiz, kulağımız tetikteydi. O vakit güzeldik, hoş idik. Annelerimiz ekmek pişirirdi, biz öğle vakti uykusunda. O vakit güzeldik, güzeldi dünya da.
İşte ne zaman bir kadın sokak ortasında vuruldu, bir baba alnının terinde boğuldu, bir çocuk oyun çağındayken önce beyaz, sonra kırmızıya boyandı; işte o vakit kanımıza kir ekildi. Kir biçtik dünyam!

Şimdi o vicdan denen soyut güvercinin kanatlarını kim kopardıysa, lütfen yeniden doğursun!
Ya da; annenize sarılın, babaları yere düşürmeyin, çocuklara pencereleri açın.
İyi düşünmeler…

Yuja Dab (Yayın Yönetmeni)
1 Mayıs 2015

27 Nisan 2015

TARİHİ DOKUSUNU KORUYAN ŞEHİR: DİYARBAKIR




Diyarbakır, sıkça gittiğim, her defasında yeni şeyler keşfettiğim kadîm bir şehrimiz. Eski adı Amida. İslâmî dönemde bu isim Âmid şeklini almış ve XVII. yüzyıla kadar hem şehir hem de onun merkez olduğu sancağın adı olarak kullanılmış. Diyâr-ı Bekr ise, Osmanlı hâkimiyeti döneminde Diyarbekir şeklini alarak Âmid şehri ve sancağı merkez olmak üzere teşkil edilen beylerbeyliğin adı olmuş.
Evliya çelebi, eseri Seyahatname’de Diyarbakır’dan “mukaddes arz” olarak söz eder ve  “Diyarbekir şehri Osmanoğlu ülkesinde öyle bir yerdir ki, Hz. Yunus’un hayır duasının bereketiyle yaratılmış olan her cinsle doludur. Ama halkının çoğunluğu Kürt, Türkmen, Arap ve Acem’dir. Reayası ve berayası Ermeni olduğundan dolayı Ermeni diyarı da sayılır” der.


Adım başı köklü bir tarihin içinde kaybolurum orada. İlk uğrak yerim Hasan Paşa Hanı’dır. Ulu Caminin doğu girişinin karşısında yer alan tarihî han, Diyarbakır'ın Osmanlılar tarafından alınmasından sonra Sokollu Mehmet Paşa’nın oğlu Vezirzade Hasan Paşa tarafından 1572 ve 1575 yılları arasında yaptırılmış. Bana göre şehirde başka bir yere uğramasanız bile sabahtan akşama kadar keyifle vakit geçirilecek bu hanın iki özelliği var. Biri handa kahvaltı yapmak, diğeri ise hanın altında bulunan kitapçıyı ziyaret etmek. 


Diyarbakır Ulucami eski Emevî geleneğine uygun inşa edildiğinden Şam Emeviyye Camisine çok benzer. 639 yılında Diyarbakır’a egemen olan Müslüman Araplar tarafından şehrin merkezindeki en büyük mabedin (Martoma Kilisesi) camiye çevrilmesiyle oluşturulmuş. Daha sonra 1091 yılında Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah’ın emri ile büyük bir onarım görmüş. Diyarbakır’ın sembolü olan külliyede restorasyon çalışmaları devam ediyor.
Ulu camiden başka Hz. Süleyman Camii ve 27 Şehit Sahabe Türbesi, Şeyh Mutahhar (4 Ayaklı Minare),  Melik Ahmet, Nasuh Paşa, Safa gibi camileri ve çok sayıda kiliselere sahip Diyarbakır, Anadolu’nun güzide inanç coğrafyalarından biridir.
Sur içinden mahallelere geçilince dar sokaklara girersiniz. Gölge kesafetinin çok fazla olduğu bu dar sokaklar Diyarbakır’ın aşırı yaz sıcaklarının etkisini azaltırlar. Fotoğrafçılar için Suriçi nefis sahneler sunar.


Günümüzde pek azı orijinal şekliyle ayakta kalan Diyarbakır evlerinden Cahit Sıtkı Tarancı evi ile Ziya Gökalp evi, Şair Ahmet Arif adına tahsis edilen 120 yıllık konak ile Esma Ocak evi uğranması gereken mekânlardandır.
Ayrıca Diyarbakır, Doğunun kendine has lezzetlerini barındıran yemek kültürüyle de ilgi çekmeyi başarmış durumda. Binlerce yıl Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani halklarının iç içe yaşadığı Diyarbakır, bu kültürlerin bileşiminden meydana gelen zengin bir mutfağa sahip.
Diyarbakır’ı kentsel dönüşüm adı verilen tahribatlardan koruyan en önemli unsur, asırlara meydan okuyan 5 kilometre uzunluğunda, 10-12 metre yüksekliğinde ve 3-5 metre genişliğindeki surlarıdır. Şehir sakinleri ona “beden” derler. Buradan her yere nazar ederek geçmiş zaman hülyalarına dalmak mümkündür. 
Eğil/Diyarbakır
Diyarbakır’ın tarih, doğa ve inanç turizmini bir arada yaşatan ve il merkezine 50 km. mesafedeki Eğil ilçesinden söz etmeliyim. Urartulardan Osmanlılara kadar farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan Eğil son dönemlerde hayli ilgi görüyor. İsimleri Kur'an-ı Kerim'de geçen Hz. Zülkifl, Hz. Elyesa, Hz. Süleyman'ın kâtibi Harun-u Asefi, Nebi Zennun (Hz. Yunus), Nebi Hallak, Nebi Hürmüz, Nebi Ömer ve Hz. Danyal’ın mezar veya makamlarının yer aldığı bu şirin ilçeyi çevreleyen baraj gölü mevcut. Ücret karşılığında gölde turlar düzenleniyor. Buradaki türbe ve gezi alanlarının restorasyon ve çevre düzenlemesi Konya’nın Meram Belediyesinin desteğiyle yapılmış.
Söylenecek söz çok var Diyarbakır hakkında. En iyisi iki günden az olmamak üzere zaman ayırmak…

Bu yazı Köşe Bucak Dünya dergisinin Mart-Nisan 2015 sayısında yayımlanmıştır.