Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

10 Kasım 2015

Kudüs Fotoğraflarım (izinsiz kopyalanamaz ve kullanılamaz)

Cuma Namazı sonrası Kubbet'üs-Sahra..
30 Ekim 2015

İsrail askerleri mani olduklarından el-Halil şehrine giremedik.

Lut Gölü veya Ölüdeniz kıyısı/Eriha. Batı Şeria-Ürdün sınırı.
Deniz seviyesinden 422 metre aşağıda.

Sabah 06.30. Okul yolunda çocuklar.
İşgal altındaki Kudüs'te hayat devam ediyor.
Selam sizlere...

Hz. Davud'a giden yol. Sion tepesi demeyeyim. Davud tepesi diyeyim.
Kudüs, 29 Ekim 2015

İsrail'in "Utanç Duvarı"nda Leyla Halid.
Duvarlar şimdilik Berlin Duvarı'ndan 10 kat daha uzun, 2 kat daha yüksek. Bittiğinde 760 km.yi bulacak.

Kudüs'te bir sokak

"Golgotha", Kıyamet Kilisesi.
Hıristiyanların Hz. İsa'nın çarmıha gerildiğine ve yeniden burada dirileceğine inandıkları kilise.
Kudüs Rum Ortodoks Patrikliğinin de merkezi.

Türkiye'ye selam gönderen Filistinliler.
En sevdiğim fotoğraf bu oldu. Kudüs, 30 Ekim 2015.

Ağlama Duvarı, Şabat, Kudüs
31 Ekim 2015.

04 Kasım 2015

Geçmişten Günümüze Şehir ve Kadın Sempozyumu


Canik Belediyesi ve History Studies Dergisi ( Journal of History Studies), çağdaş belediyeciliğin yanında şehrin sosyal ve tarihi dokusunu inşa etme çerçevesinde her yıl düzenlediği sempozyum ve bilimsel organizasyonlara bu yıl da devam etmektedir. Bu nedenle geçen yıl yapılan “Şehir ve Çocuk” konulu sempozyumun devamı mahiyetinde de sayılacak olan bir konuyu bilim adamlarımızın araştırmalarına açmaktadır. Şehrin tarihi dokusunu ortaya çıkarmak amacıyla bu yılki sempozyumun konusu “Geçmişten Günümüze Şehir ve Kadın” olacaktır. 
01 – 03 Nisan 2016 tarihlerinde Samsun / Canik’te düzenlenecek olan “Geçmişten Günümüze Şehir ve Kadın” konulu uluslararası sempozyumda tarihin ilk dönemlerinden itibaren Samsun / Canik veya dünyanın değişik yörelerinden şehirlerin tarihsel gelişimi, sosyal dokuları, sosyal yaşamları, insan ilişkileri, şehirlerde kadın ve kadınların yaşamları tarihsel boyutta ele alınabileceği gibi modern zamanda da incelenebilecektir.
Sempozyuma müracaatı kabul edilenlerin ulaşım, yemek ve konaklama giderleri Canik Belediyesince karşılanacaktır.

Genel alt başlıklar :

İlkçağda Kadın ve Şehir
Ortaçağda Kadın ve Şehir
Dinlerde Kadın
İslam Dünyasında Kadın ve Şehir
Müslüman Türk Devletlerinde Kadın ve Şehir
Osmanlı’da Kadın ve Şehir
Cumhuriyet Döneminde Kadın ve Şehir

Sempozyum Takvimi

Bildiri Özetlerinin son kabul tarihi: 1 Aralık  2015
Bildirilerin kabul ediliş ilanı: 30 Aralık 2015
Sempozyum tarihi: 01 – 03 Nisan 2016

17 Ekim 2015

Dülgerler Köyü

Bu yazıyı 26 Eyl 2007 tarihinde bir fotoğraf paylaşım sitesine yazdığımı hatırladım. 8 yıl geçmiş aradan. Blogda bulunması iyi olurdu.

Arkeolog, Sanat Tarihçisi yahut Tarihçilerin dikkatini çekebileceğini düşündüğüm bu köyü, Hadim başlığından ayırmak isabetli olurdu. Öyle de yapıyorum.

Yerköprü Şelalesi için gittiğimiz gezi planımızda burası yoktu. Arkadaşlarım beni kırmadılar sağolsunlar. Sadece merak etmiştim ve hiçbir bilgim de yoktu. Şelalenin birkaç kilometre üzerinde yer alan Dülgerler Köyüne iyi ki uğramışız demekten kendimi alamadım.

Köyün centilmen muhtarı Hasan Hüseyin Büyükünlü, bana köy hakkında detaylı bilgiler verdi. Dülgerler köyünün önceki adı “Düverler” imiş. Karamanoğlu Mehmet Bey’in annesinin bu köyden olduğunu ve yakın zamana kadar ona ait bir evin bulunduğunu, bildiği kadarıyla bu Düverler adının, “Oğuz boylarının” birinden geldiğini, Romalılar döneminde ise köyün adının “Artenada” olduğunu söyledi. Burası vaktiyle en eski yerleşim alanlarından biriymiş. Üç şehirden oluşan yörede en varlıklı yer bu köymüş. Yakında bulunan Göynükkışla Köyü’nün zamanında askeri üs olarak kullanıldığını anlattı. Civardaki diğer iki köy Manyan ve Bağdatkırı da bu önemli yerleşim alanını çevreliyor. Okulun olduğu yerde büyük bir yıkıntı olduğunu ve inşaat sırasında çıkan çoğu işlenmiş taşların cami ve çeşmenin yapımında kullanıldığını ifade etti.

Çıkarılan buluntulardan dört tanesi okul bahçesinin içinde. Fazlaca zarar görmemiş mermerden bir aslan, üzerinde insan kabartmaları bulunan iki mezar taşı ve irice bir balık kabartması işlenmiş dikdörtgen bir mermer blok bulunuyor burada.

Muhtar, Arkeoloji Müzesinden ve diğer yerlerden gelen uzmanların anlattığına epey dikkat kesilmiş anladığım kadarıyla. Köyde Hitit, Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı izleri bulunduğunu, köyün altında ise devasa Işıkini Mağarası’nın yer aldığını, burada kazı yapılması halinde her yerden tarihi bir şey çıkacağını ve köyün tanıtımı adına açık hava müzesi oluşturmak istediklerini söyledi.

Köy, Konya il merkezine 120 km. uzaklıkta, 60 hane ve 220 nüfusa sahip.

Bu köyün ciddi bir tanıtıma ve bilimsel çalışmalara ihtiyacı var. Büyükünlü, kapılarının herkese açık olduğunu ve misafir ağırlamaktan memnuniyet duyacaklarını belirtti. Geç saatte geldiğimiz için köy içinde detaylı fotoğraf çekemedim. İşte çok önceden çıkarılıp cami ve çeşme duvarında kullanılan söz konusu buluntular:






14 Ekim 2015

Ozan SAĞDIÇ

"16. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali" kapsamında "Mimaride Işık" temalı fotoğraf yarışması jürisi olarak önce 19-20 Eylül 2015 tarihlerinde, ardından da 9-11 Ekim 2015 tarihlerinde festival açılışı münasebetiyle Safranbolu'da idim. 

Altınsafran Fotoğraf Yarışması Jürisi, 19 Eylül 2015
Jüride Ozan Sağdıç, Hamit Yalçın, Tuna Akçay ve Ata Yakup Kaptan ile birkaç gün aynı ortamlarda bulunduk. Ben burada hem Ankara-Safranbolu yolculuğumda hem de Safranbolu'da tanıdığım Ozan Sağdıç'ı kısaca anlatmak istiyorum.




Hamit Yalçın objektifinden Ozan Sağdıç
Ozan Sağdıç, 10 Ekim akşamı, TÜRKSOY'un davetlisi olarak Safranbolu'ya Türk dünyasından gelen fotoğrafçılara yaptığı saydam gösterisinde ("Fotoğrafla 60 Yıl" ve "Demir Ejder'in Ağıtı") tarzını  belgesel-fotojurnalizm-mizah olarak tarif etti. Hayatı boyunca günlük yaşama esprili bir dille yaklaşmış zaten. Kendisi de tam öyle biri zaten. Esprili, neşeli, konuşkan. 81 yaşına rağmen, hayat dolu.

Ben, ustayı herşeyden evvel çok bilgili bulduğumu söylemeliyim. Yıllar öncesinin hatıralarını keyifle dinledim kendisinden. Türk Edebiyatının, sanatının, fotoğrafının ustalarını görüntülediği fotoğraflarını görme ve konuşma imkanı buldum. Sağdıç, bazıları yaşıtı olan diğerlerinde gördüğümüz gibi kibirden gururdan uzak kalabilmiş biri. Arşivinde olağaüstü bir birikim mevcut. Kendisine fotoğrafın maddi olarak neler kazandırdığını sordum. Bazı dönemlerde iyi kazandığını ancak bunun yeterli bir birikim sağlamadığından söz etti. Kurucularından olduğum Anadolu Fotoğraf Derneğinin farklı yarışmalarda jüri üyesi olma teklifimize hiç hayır demedi Sağdıç. Bunlardan bazılarında bizimle birlikte yer aldı. 

Fotoğrafın dışında, Ömer Hayyam ve Mevlana'nın rubailerini Türkçe'ye çevirmeye devam ediyor, Tarih dergisinde yazılar yazıyor.

Bir çok ödülün sahibi olan Sağdıç, Türkiye'deki tipik fotoğrafçılardan çok daha fazlasını ifade ediyor. Kendisine sağlıklı ömürler diliyorum.

Kitapları:





13 Ekim 2015

16. Uluslararası Altınsafran Belgesel Film Festivali'nin Ardından


Anadolu Fotoğraf Karma Sergisi-Safranbolu
19-20 Eylül 2015 tarihlerinde Safranbolu "16. Uluslararası Altınsafran Belgesel Film Festivali" kapsamında düzenlenen "mimaride ışık" temalı fotoğraf yarışmasının jüri üyesi idim. 12-13 Eylül tarihlerinde yapılacak olan derecelendirme, taleplerden dolayı 19-20 Eylül tarihine ertelenmişti. Jürinin diğer üyeleri Devlet Sanatçısı Ozan Sağdıç, Anadolu Fotoğraf Derneği Genel Başkanımız Fotoğraf Sanatçıları Hamit Yalçın ve Tuna Akçay ile Ankara'da toplanıp Safranbolu'ya hareket ettik. Ordu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin Dekanı Prof. Dr. Ata Yakup Kaptan bizden önce gelmişti. 160 katılımcının 759 fotoğrafı arasından ilk üç, mansiyon ve sergilemeler için hayli emek verdik. TFSF temsilcisi Prof. Dr. Hüseyin Sarı'nın nezaretinde gün sonuna kadar seçimlerimizi tamamladık. İki gece kaldığımız Safranbolu'ya yeniden gelmek üzere buradan ayrıldık.

Ben, TÜRKSOY Genel Sekreteri Düsen Kaseinov, Ozan Sağdıç, Hamit Yalçın (Cinci Handa)
9-11 Ekim tarihlerinde de festival için yeniden Safranbolu'da bir aradaydık. Bir önceki çalışma ziyaretimizde ilk defa geldiğim (o kadar yer görmüş biri olmama rağmen yolumun düşmediği) Safranbolu'dan çok etkilendiğimi söylemeliyim. Bu güzel memleketi Köşe Bucak Dünya Dergisi'nin Ekim 2015 sayısına yazdığımdan detaylarına girmeyeceğim. Önümüzdeki günlerde o yazıyı buraya taşımayı düşünüyorum. Mekan, insan ve doğa üçlüsünü bağrında harmanlamış bir şehrimiz Safranbolu. Detaylar naif. İnsanı canayakın, sevecen. Çarşılarda, arastasında, sokaklarında gezmek benim gibi şehir-medeniyet meraklıları için heyecen verici oldu. 

TÜRKSOY katılımcıları ile etkinliğin son gününde
 Farkındalığı oldukça yüksek bir belediye ile onun mürekkep yalamış kültür-sanat çalışanlarının emekleri ve bize olan yoğun ilgilerinden çok memnun kaldık. Festival bu yıla kadar adını taşıdığı şekliyle belgesel film etkinliği aslında. Fakat adeta ardı ardına açılan fotoğraf sergilerinin gölgesinde kaldı. 
Açılan sergiler şunlardı:
1-Hamit Yalçın-"Kültürlerin Dansı" Fotoğaf Sergisi.
2-Anadolu Fotoğraf Derneği-"Anadolu'da Yaşam" temalı 74 Fotoğrafçının 74 Fotoğrafla katıldığı büyük karma sergi.
3-Safranbolu Belediyesi: Jüri üyesi olarak yer aldığım "Mimaride Işık" temalı 25 fotoğraftan oluşan sergi.
4-XII. TÜRKSOY Fotoğrafçılar Buluşması:05-11 Ekim 2015 tarihleri arasında Safranbolu’da bu yıl Avrasya’nın 16 ülke ve bölgesinden 30 fotoğraf sanatçısını toplayan XII. TÜRKSOY Fotoğrafçılar Buluşması gerçekleşti. Bu kez bu etkinliğe Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkiye, KKTC, Bosna-Hersek, Makedonya, Arnavutluk, Ukrayna, İran ve Irak, ayrıca Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan, Tuva, Tataristan, Kabardin-Balkar ve Moskova’dan sanatçılar geldi. Fotoğrafçıların hafta boyunca çektikleri fotoğrafların sergisi açıldı.

Ben, Hamit Yalçın ve Ozan Sağdıç.  Karma Sergimiz Tarihi Muallimler Birliği binasında açıldı
11 Ekim günü Ankara dönüşümüzde, Belgesel film dalında "On Üçüncü" adlı çalışmasıyla birinci olan Tınay İbragimov ile otobüste rastlaştık. Kırgızistanlı olan İbragimov eşi ile birlikte gelmişti. Filmin çekim öyküsünü dinledik kendisinden. Aynı otobüste tanıştığımız Doç. Dr. Yıldız İsmailova Hanım ile de Karabük Üniversitesi bünyesinde yakın bir tarihte açacağı Cengiz Aytmatov Orta Asya Araştırmaları Merkezi için yapabileceğimiz katkıları konuştuk. 

Tarihi Muallimler Birliği Avlusunda
Hayatta tesadüf diye bir şey olmadığını hep söylerim. Dostlarımız Hamit Yalçın ve Memduh Ekici'nin Kırgızistan'da çekimlerini yapıp Ankara, Adana ve Konya Ereğli'de açtıkları “Göktürkler’in İzinde Kırgızistan” sergisi hatırıma geldi. Eser sahiplerini hemen telefonla arayarak düşüncelerini sorduk. Ayak üstü bir etkinlik organize ediverdik kısaca. Bu sergi Kırgızistan Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği'nde 2009 yılının ağustos ayında açılmış ve hayli ilgi görmüştü. İmkan olursa üçüncü defa burada olacağız. 

Ankara dönüşü, Yıldız İsmailova, Tuna Akçay, Tınay İbragimov

Tınay İbragimov'un filmi "On Üçüncü"


22 Eylül 2015

Trenler, şiirler ve siyah beyaz fotoğraflar



19 Eylül 2015/Konya-Ankara treninde gün doğarken..
Şimdiki trenler hızlı da olsa, duygunun ritmi daima aynı. Ben de siyah beyazı tercih edenlerdenim.

Trenlerle ilgili şiirler daima hüzünlü. Mesela Cahit Sıtkı şöyle yazmış:

Nereye bu gece vakti?
Güzel tren, garip tren?
Düdüğün pek acı geldi,
Hatıra neler getiren.
Çokmudur mendil sallamam;
Her yolcu az çok aşinam,
Haydi, yolun açık olsun;
Geçtiğin köprüler sağlam,
Tüneller aydınlık olsun.

 **
Bu da Orhan Veli'den:
Garibim
Ne bir güzel var
Avutacak gönlümü
Bu şehirde,
Ne de tanıdık bir çehre;
Bir tren sesi
Duymaya göreyim
İki gözüm iki çeşme.


Fotoğraflar da çok farklı değil. Siyah-beyazın dramatik ve yalnızlık hissi veren karelerini gösterme derdinde oluyor fotoğrafçılar da. İki örnek:

The woman in the rain waiting for the train

isimsiz



14 Eylül 2015

Düş

Fotoğraf Nurten KURT

Bedbahtlar Diyarı

Kapak Fotoğrafı: Muammer ULUTÜRK

Karanlığın gövdeme sinişini ve gömleğime doluşunu dinliyordum. Hep aynı yolda sürünecek değildim ya; Ahmed Arif bulvarının eski sanayiye açılan köşesinden daldım bedbahtlar diyarına (neden bedbaht olduğunu anlayacaksınız) bütün dükkân kepenkleri yüzünü akşama düşmüş, tek ses yok koca sanayide.
Hemen 300 metre ilerideki petrol rafinerisinin saldığı o iğrenç kokuyu soluyordum. Sinekleri ve haşereleri anlamak için güzel birkaç dakika geçiyordum. Bu gazlar insanları kanser ediyordu, etmişti de.

Öksüren çilek renkli bir Tofaş, yaşlılığını belirterek tiz bir sesle önümden hızla geçip gitti. Eksoz dumanı da kirli göğümüze eklendi. Tamam, her yer karanlıktı ama kirlenmeseydi gökyüzü belki güzel rüzgârların, güzel çiçek kokularını taşıdığını hissedecektik. He? Neyse boş verin...
Yürüme vasfına devam ettim. Bir an tüm sanayinin boğuk yalnızlığını bitirecekmişçesine uğuldayan metal çarpışlarını duydum. Pamuğa değiyor gibiydi, pamuğa incecik değip uğulduyor gibiydi. Koca sanayide tek açık atölye. Kapının önünde eski kasa bir Range Rover; boyası kalkmış, paslar yüzünü ve cazibesini öldürmüş, tekerleri küsmüş öylece duruyordu. İçeride Rover ile aynı orantılarda kırmızı gömlekli bir usta, küçük çekiçle demiri dövüyordu. "tak, tak, tak" Elleri titriyordu her savuruşunda, her dokunuşunda. Ama güzelim bir ses konçerto üretmişti, haberi yoktu. Bir ara çayından bir yudum aldı, o ara hemen içeri sokuldum. Hafif eğilerek:
-Selamün aleyküm, kolay gelsin usta. Dedim. Boynu çekicin gidişatına odaklanmış, yüzünü bile çevirmeden:
-Ve aleyküm selam, aleyküm selam genco! Dedi. Yıllardır tanışıyor ve muhabbetteydik hissiyatını ağırladım birden içime. Demirden yaptığı iskemlenin üzerini nasırlı elleriyle temizleyip, çekti önüme:
-Gel otur, çay sıcak.
-Eyvallah ustam, bi selam vereyim dedim sadece.
-Hele öyle olur mu? Dedi ve oturdum kaynak makinasının yanına hemen. Metal toz kokusu içeriye hâkimdi, piknik tüpünün üzerindeki çaydanlığı aldı sıcacık bir bardak çay doldurdu (su bardağından, bilen bilir)
"Usta" dedim, "geçerken kulağımı hoşnut eden sesleri duydum, neden o kadar ağır ağır ve bir çocuğa dokunur gibi dokunuyordun demire? Tüm sanayiyi dolaştım, tüm dükkânlar kapalı, bir senin atölye açık...
-Ee, çocuğa güzel güzel şekil vermeli değil mi? Bunun için de ha böyle dokunacağız.
-Ya çocuğun anlayışı sertse, ya katıysa, ya böyle kalmak istiyorsa?
Kaynak makinasını açtı, bir elektrot taktı ve yaptığı oval su deposunun kenarlarını puntolamaya başladı.
-O zaman, benim gibi olur. Aslına bakarsan, hepsi yalan. Çok uykum vardı, malum yaş ilerledi. Gözlerim bi açılıp, bi kapanıyordu. Ben de inat etmişim, öyle vuruyorum demire, ne bileyim öyle aheste aheste ses çıkardığını. Boş ver felsefesini, iyi ki sesi duymuş gelmişsin, yoksa aha da burada uyuya kalacaktım. Sonra işin yoksa hırsızlarla uğraş...

Güldüm, güldük. Beraber dükkânın kepenklerini indirip ayrıldık bedbahtlar diyarından.
(Yuja Dab/Yunus Baysal,Kâğıt Dergi Eylül-Ekim 2015 sayımızdan)

24 Ağustos 2015

Mevlana hakkında yanlış bildiklerimiz






Yıllardır 17 Aralık’ta yapılan Şeb-i Arus törenlerine rastlayan günlerde Mevlana hakkında bir yazı yayımlamaya niyetlenirim ama gündemi meşgul eden bir başka konu beni yolumdan döndürür. Bu yıl böyle olmayacağına dair kendime söz vermiştim ama bu sefer de bu devasa hayat hikâyesini gazete sayfasına sığdırma sorunu yolumu kesti. Sonunda, Mevlana hakkında doğru bilinenleri değil de yanlış bilinenleri (elbette uzmanları bunları biliyordur) esas alan bir yazıda karar kıldım.

BU DİZELER MEVLANA’YA MI AİT?

Önce defalarca düzeltilmesine rağmen ‘galat-ı meşhur’ haline gelen bir yanlış bilgiyle başlayalım.

“Gene gel, gene gel!
Her ne olursan ol, gene gel!
Kâfir isen de, Mecûsî isen de, putperest isen de gene gel.
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil;
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!”

Bu dizeler Mevlana Celaleddin Rumi’ye atfedilir, ama bu doğru değildir. Ziya Paşa’nın topladığı Harabat adlı antolojide bu rubai, Orta Asyalı Sufî şair Ebu Said Fazlullah bin Ebu’l-Hayr’a ait olarak kaydedilmiş. Üstelik Ebu’l Hayr’ın daveti İslam’a değilmiş. Yanlış bilgi, Konya Mevlana Dergâhı’nın kütüphane memuru Necati Bey’in, bu rubaiyi araştırmadan ‘Mevlana rubaisi’ diye etrafa yaymasından kaynaklanmış.

Söz edebi kimliğinden açılmışken birkaç başka yanlışı daha düzeltelim. 1258-1273 yılları arasında iki yıl bir duraklama hariç 13 yılda yazılan 25.618 beyitlik Mesnevi’nin sadece ilk 18 mısraını (‘Mesnevi’nin Fatihası’ denilen bölümü) Mevlana yazmış, geri kalanı o söylemiş, son halifesi Çelebi Hüsameddin ve diğer dostları yazmıştır.

Mevlana’nın pek ünlü sözlerinin yer aldığı Divan-ı Kebir adlı eser de tümüyle Mevlana’ya ait değildir. Bazı basımlarında 60 bin, bazı basımlarında 15 bin kadar dizeden oluşan, konunun uzmanı Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre ise aslı 43.561 beyit olan ve 18 veya 21 ayrı şair tarafından yazılan rubailerin toplandığı bir şiir antolojisi olan Divan-ı Kebir’de Mevlana’ya atfedilen gazeller, eserin en fazla üçte birini oluşturur.

1.753 rubaiyi içeren Rubailer’in de sadece bazılarının Mevlana’ya ait olduğu kabul edilir ama bunların kalitesi uzmanlarca Mesnevi’dekilere uzak bulunur.

Mevlana’nın dost ve akrabalarına, özellikle de Selçuklu emir ve vezirlerine nasihat için yazdığı (dördü Arapça, diğerleri Farsça) 147 adet mektuptan oluşan Mektubat da sonraki dönemlerde toplanmıştır. Bu mektupların hepsinin otantikliği henüz tam tespit edilememiştir.

MEVLANA ‘DEHRİ’ MİYDİ?

İslam düşünürleri, girişte sözünü ettiğim yanlış atıftan dolayı Mevlana’nın ‘dehri’ (materyalist, dinsiz) ya da İslamiyet’ten başka bir meşrepte bir kişi olarak algılanmasından dolayı rahatsızlar.

Gerçekten de Mevlana Sünni itikadına bağlıdır. Hanefi mezhebindendir. Dahası Mesnevi’nin (kelime anlamı ‘bir şeyi bir şeye katmak, bükmek’ demektir) I. cildinin dibacesinde de bu eserinin ‘Kessaf’ül-Kur’an’ yani Kuran’ın sırlarını açtığından bahseder. Nitekim çağdaş Mevlana uzmanlarından Muhammed Taki Caferi’nin hesaplarına göre Mesnevi’de 2.200’den fazla atıf, alıntı veya açıklama Kuran’la ilgilidir. Hadi Hairi adlı bir başka araştırmacı bu sayıyı 6 bine çıkarır. Öyle ki, 19. yüzyılda basılmış Hindistan taşbaskısında Mesnevi için ‘Farsça Kuran’ tanımı yapılmıştır.

Sünni-Hanefi vurgusunu yaptım çünkü Mesnevi’de (VI: 777-805) Halep’teki Şiilere ve 680’deki Kerbela olayının yasını tutanlara ise müsamahalı olmayacağını söyler: “Kendi harap dinine, harap gönlüne ağla” (802), “Şia’ya Ömer’den bahsedilebilir mi? Sağırın yanında kopuz çalınabilir mi?” (III: 3201).

Buna karşılık, Mevlana, 1244’te Şems-i Tebrizi ile tanışmasından sonra büyük bir değişiklik geçirmiştir. Bu karşılaşmadan önce binlerce insanın izlediği örnek bir Hanefi imam olan Mevlana, Şems’le karşılaştıktan sonra sıra dışı ve geleneklere meydan okuyan biri olmuştur.

Bazı kaynaklara göre 40 gün, bazılarına göre üç ay, bazılarına göre altı ay süren bir halvet döneminden sonra Mevlana’nın artık tüm zamanını Şems’le geçirmesi, ders ve vaaz vermeyi kesmesi, Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi külah giymeye, sema ve raksa başlaması hem Sünni ulemayı, hem ailesini, hem öğrencilerini hem de halkı rahatsız etmeye başlar. Bu rahatsızlık giderek Şems’e kine dönüşür. Öyle ki, Şems 1 Mart 1246’da (yani karşılaşmalarından 15 ay 20 gün sonra) Konya’dan ayrılıp Şam’a gitmek zorunda kalır. Ancak Mevlana bu ayrılığa dayanamaz. Şems’e durmadan mektuplar yazar. Sonunda babasının haline dayanamayan oğlu Mehmed Bahaeddin (Sultan Veled) Şam’a gidip Şems’i bulur ve Konya’ya getirir. Yıl 1247’dir. Ancak tepkiler devam eder çünkü Mevlana sema ve raksa devam etmekte, bu sefer de yas tutanlara has siyah giysilerle gezmektedir. Üstüne üstlük testilerle şarap içmektedir. İddialara göre bu işret âlemlerine karısı ve oğlunu da katmaktadır. Sonunda olan olur. Şems 1247 yılının sonunda ortadan kaybolur. (Ahmet Eflaki’ye göre, Mevlana’nın oğlu Alaeddin ve arkadaşları tarafından öldürülmüştür. Bazı kaynaklara göre uzun yıllar İran’da yaşamış, doğal yollardan ölmüştür.) Şems’in kayboluşunun 40. gününde başına duman rengi bir sarık saran ve Yemen ve Hint kumaşından bir ferace giyen Mevlana, bu giysileri ölünceye kadar üzerinden çıkarmaz. Büyük kaybının acısıyla yaptığı semalar öylesine cezbedicidir ki birçok kişi onun semasının arkasından gitmeye başlayınca Sünni ulema iyice kızmaya başlar. Sema bidat sayılmaya başlar.

Son olarak, Mesnevi ve Fihi Ma Fih (‘onun içindeki içindedir’ ya da ‘ne varsa içindedir’ diye çevrilebilir) adlı eserlerinde ise onun İslamcı yanına vurgu yapanların yüzünü kızartacak kadar müstehcen hikâyeler bulunur. Sadece Mesnevi’dekiler biraz daha ince bir dille, ikincisinde ise halk diliyle yazılmıştır. Bunların Hint, Yunan ve Roma edebiyatındaki hayvan hikâyelerinden (fabl) alındığı ve kıssalar çıkarmak için yazıldığı ileri sürülür. Bir fikir vermesi için bir tanesinin başlığını vereyim: “Bir eşekle cariyenin ilişkisine imrenen bir sahibenin durumu.”

Özetle Mevlana, İslam düşünürlerinin iddia ettiği gibi ne heterodoks mezheplere hoşgörülü, ne ‘ortodoks’ Sünni biri ne de ‘dehri’dir... Belki de zaman zaman hepsidir.

MEVLANA NEREDE DOĞDU?

Mevlana ile ilgili bir diğer yanlış bilgi doğum yılı ve yeri ile ilgilidir. Mevlana’nın 6 Rebiü’l-evvel 604 (30 Eylül 1207) yılında, bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’daki Belh şehrinde doğduğu söylenir. Nitekim bazı yazarlar kendisine Mevlana Celaleddin-i Belhi derler. TİKA (Türkiye İşbirliği ve Kalkınma Ajansı) da sırf bu nedenle Belh şehrinde büyük restorasyonlar yapmayı düşünmektedir.

İlk olarak Abdülbaki Gölpınarlı’nın üzerinde durduğu gibi biyografisindeki bazı tutarsızlıklar yüzünden Mevlana’nın bu tarihten 5-10 yıl önce doğmuş olması muhtemeldir. Bu şüpheyi bir yana bırakarak devam edersek, doğum yeri Belh değil, babası Bahaeddin Veled’in 1204-1210 yılları arasında yaşadığı Tacikistan’ın Vahş kasabasıdır. Nitekim Bahaeddin Veled, Maarif adlı risalesinde “biz Vahş’ta iken...” şeklinde cümleler kurmuş, Mevlana da Mesnevi’nin IV. cildinde bir yerde Vahş’a duyduğu özlemi dile getirmiştir. Ama ilginçtir, bunun dışında bir atıf yoktur. Babası, Mevlana 5 yaşında iken (yani 1212’de) Semerkand’a göç eder. Semerkand’ın dört yıl Harzemşahların kuşatması altında kalması üzerine aile 1216 veya 1217’de Horasan’ı terk eder.

MEVLANA FARS MI, TÜRK MÜ, RUM MU?

Mevlana, doğduğu yer Horasan Fars ülkesi olduğu ve şiirlerini, mektuplarını Farsça yazdığı için Fars (İranlı), Rubailer’deki (günümüz Türkçesiyle) şu dizelerinden dolayı Türk kabul edilir: “Beni yabancı yerine koymayın ben bu mahalledenim/Ben sizin mahallenizde kendimi arıyorum/Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim/Hintçe konuşuyorsam da aslım Türk’tür.”

Bazılarına göre bu beyitteki ‘Hintçe’ sözcüğünün aslı ‘Farsça’dır. Ancak bu doğru olmasa gerek çünkü o devirde kimse kimseyi Farsça konuştuğu için kınamazdı, Selçuklu devletinin resmi diliydi. Ancak o dönemde Türk kelimesi ‘güzel, talep edilen, âşık olunan’ anlamına geldiği ve Hindu terimi siyah, karanlık, çirkin anlamına geldiği için acaba “Çirkin göründüğüme bakmayın aslım güzeldir” mi demek istiyordu? Örneğin Şirazlı Hafız’ın şu dizelerindeki gibi: “Eğer o Şirazlı türk (güzel), gönlümüzü hoşnud ederse/Onun hindu (siyah) benine Semerkand ve Buhara’yı bağışlarım...”

Peki, Mevlana Türk ise Celaleddin-i Rumi’deki Rumi nereden gelir? 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud ya da 13. yüzyıl yazarı Yunus Emre için de, 15. yüzyıl yazarı Nizameddin Şami için de, 16. yüzyıl yazarı Gelibolulu Mustafa Ali için de Anadolu ‘Rum ili’, ‘Rum diyarı’dır. Dolayısıyla Mevlana’yı Anadolu’ya mal etmek isteyen eski yazarların taktığı addır bu.

Ancak Mevlana kendisini sahiplenen Afgan, Tacik ve Türklere, Divan-ı Kebir’deki şu gazelle (ona aitliği kesin kabul edersek elbette) cevap vermiştir aslında: “Türk kim, Tacik kim, Rum kim, Zenci kim?/Sen, mülk sahibisin; her gizliyi, her açığı çok iyi bilirsin/ Şiirim, şiirin elbisesidir; fakat şiirin içinde kim var?/Ya elbiseyi süsleyen huri, yahut da elbiseyi soyan şeytan/Şeytanın şiirini başımızdan atalım, huriyi bağrımıza basalım.”

BABASI KİMDİ?

Bu noktada bir başka yanlış bilgi ile karşılaşırız. Göçün nedeni olarak, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in, Belh’te dönemin sultanına hocalık yapan ve Aristotales ve İbni Sina felsefesini reddeden felsefeci Fahreddin Razi’ye ağır eleştirilerde bulunması gösterilir. Öncelikle Bahaeddin Veled’in Fahreddin Razi ile karşılaştığına ve daha önemlisi onunla felsefi tartışmalar yapabilecek bir bilgiye sahip olduğuna dair elimizde hiçbir veri yok. Bahaeddin Veled fıkhi görüşlerini ‘Sultan’ül-Ulema’ diye imzalamasına rağmen daha önce de söylediğim Vahş gibi küçük bir kasabada vaizlik yapan biridir. Nitekim Razi’nin din ve felsefe üzerine görüşlerini topladığı Muassil Ekarü’l-Mutakaddimin ve’l-Muta’ahhirin’de Bahaeddin Veled’den söz etmez. Kaldı ki Fahreddin Razi ile çatışma iddiası doğru olsa idi bu göçün Fahreddin Razi’nin ölümünden (1209) önce olması gerekirdi. Halbuki daha önce söylediğimiz gibi aile 1216 veya 1217’de göç etmiştir. Eğer göçün tarihi doğruysa, Abdülbaki Gölpınarlı’nın önerdiği gibi Mevlana’nın doğum tarihini geriye çekmek gerekecektir.

FERİDÜDDİN ATTAR’LA KARŞILAŞTI MI?

Bir diğer yanlış bilgi, Mevlana’nın 10 yaşında iken yolculuk sırasında Nişabur’da babasını ziyaret eden ünlü tasavvufçu Feridüddin Attar’ın Mevlana’ya ilerde büyük bir insan olacağını söyleyerek Esrâr-nâme adlı eserini hediye etmesidir. Halbuki ne baba Bahaeddin Veled, ne Mevlana, ne oğlu Sultan Veled, ne ilerde hayatının en önemli figürü olacak Şems-i Tebrizi, ne Mevlana’dan 40 yıl sonra yazmış olan Sipehsalar ne de Mevlana’dan bir asır sonra yazmış Ahmet Eflaki’nin eserlerinde Mevlana’nın Attar ile karşılaştığından bahsedilir. Bu iddia ilk kez Mevlana’nın ölümünden iki yüzyıl sonra ortaya atılmıştır. Buluşmaya dair birincil kaynak olmadığı gibi, Moğol tehlikesinden kaçan Bahaeddin Veled ve ailesinin tehlikenin tam kalbinde olan Nişabur yoluyla Bağdat’a gitmesi mantıksızdır. Yolculuk muhtemelen Merv-Herat yoluyla Bağdat’a yapılmış olmalıdır.

CENAZE NAMAZINI KİM KILDIRDI?

Çok önemli olmayan yanlış ya da eksik bilgiler ise şunlar: “Ölüm günüm, düğün günüm olacaktır” diyen Mevlana’nın 17 Aralık 1273 Pazar (5 Cemaziy’el-ahir 672) günü bu âlemden göç etmesiyle cenaze namazını Sadreddin Konevî’nin kıldırdığı söylenirse de Konevî çok sevdiği Mevlana’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldığı için cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırmıştır. Her yıl Şeb-i Arus (Allah’a kavuşmasından mülhem ‘Düğün Gecesi’) bayramı olarak kutlanan gün, Mevlana’nın ölüm günüdür. Ancak Hicri takvim ile miladi takvim arasındaki farklar yüzünden, Mevlana’nın ölüm günü her yıl 17 Aralık’a rastlamaz.

Mevlana, babasının Horasan çamurundan yapılmış kabri üzerine defnedilmiştir. Rivayetlere göre Mevlana defin için mezarına getirildiğinde, babası Bahaeddin Veled onun ilmine hürmeten ayağa kalkmış ve ona başucunda yer vermiştir. Bunu destekleyen fiziki kanıt ise sandukaların pozisyonudur. Kanuni Sultan Süleyman Mevlana’ya hayrandı. Bu yüzden Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in kabrinin üzerine bir mermer sanduka yaptırmıştı. Bunu yapmadan önce de babası Bahaeddin Veled’in ahşap sandukasını Mevlana’nın sandukası üzerine kaldırmıştı. Yani bugün halkın, babasının oğluna hürmeten ayağa kalktığını düşünmesine neden olan durum Kanuni’nin eseridir.

Mevlana’nın Tebrizli Şems’le ilişkisinin niteliği, Mevlana’nın Moğol ajanı olup olmadığı, Atatürk’ün Mevlevi olup olmadığı, Mevleviliğin ne zaman doğduğu, Batı’nın Mevlana sevgisinin tarihçesi gibi soruları cevaplamayı ise başka bir zamana bırakalım...

ÖZET KAYNAKÇA
Franklin Lewis, Mevlana: Geçmiş ve şimdi, Doğu ve Batı: Mevlana Celaleddin Rumi’nin hayatı, öğretisi ve şiiri, Çevirenler: Gül Çağalı Güven ve Hamide Koyukan, Kabalcı, 2010, Ahmet Eflakî, Ariflerin Menkıbeleri, Çeviren: Tahsin Yazıcı, Milli Eğitim Basımevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İnkılap Kitabevi, 1989, Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevilik, İnkılap Kitabevi, 1953. 
A. Hür
15/12/2013
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/mevlana_hakkinda_yanlis_bildiklerimiz-1166260