Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

25 Ocak 2009

Bugün Kırk Yaşındayım

26.01.2009
Günün birinde kendimi vesile kılarak, bir “kırk yaş” yazısı yazacağım aklıma gelmezdi. Bugün kırk yaşımdayım işte. Mevla öyle dilemiş. Otuz beşten çok uzaklarda görünüyordu aslında kırk. Hayatı ortasından da bölmüyor oysa. Cahit Sıtkı’dan dillere pelesenk olmuş bir söz, bir ölüm vakti belirleme çabası yahut ömür cetvelinin ortası gibi öylece kalmış.

Etrafta ihtiyar neden az sorusuna bir cevap bulmuştum önceleri. “Ölüm o kadar çok ki, ihtiyarlamak bu sebeple herkese nasip olmuyor” cinsinden bir cevabı vardı.

Kırk sayısının büyülü olduğunu biliyorum. Öyle bir yazı kaleme almıştım 2006 senesi halefine bırakırken zamanı. Fakat içinde yoktum. Kırk kelimesi tek başınayken kulağıma daha sert çarpıyor. “..Şair, kırk yaşında…” ile başlayan hariç. O çok “Özel” çünkü. Şiire bulaştığım kitabın adı. Öykünüp durduğum, sonuna geldiğimde yazdıklarım içime batan, ne dediğimi çok da bilmediğim, lakin bir şeyi böyle söylemek gerektiğine dair bir inancın beni sarıp sarmaladığı “Erbain”di o. Yazmayı bıraktığımdan beri yazmıyorum, duymasın şair dostlar. Bir şiirin hakkından gelemeyeli çok oldu.

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?”
Benim gibi, yaşamayı bilmeyenler, üstelik de böyle bir muradın şiirle kaim olabileceğini bildiği halde kelimeler arasında bocalayanlar için muazzam bir cevap bu.

Erbain, kırk gün demek aynı zamanda. 22 Aralık-31 Ocak günleri arasına rastlayan kırk günlük kış dönemi. Zemheri yani. Şiirin işaret ettiği, kırk yaşa seğirtip hızını ancak orada kesen ve karmaşası eksik olmamış bir hayat tecrübesinin hülasası gibi. Her şeye rağmen bir şiir yazabilmeyi bugün çok isterdim. Kırk yaşındayım şimdi ve ortalık zemheri. Dışarıda soğuk yok, kar da yok lakin. Üstelik sıtma nöbetim bile bitmiş değil. Bir şiir için hayat hazır. Ben değilim.

Kırk, sonuna ekler geldikçe, kendini aşan bir olgunluk, şekil ve bazen de insan ruhunu ayartan anlamlara bürünüp oracıkta duruyor. Sözgelimi, “kırkikindi yağmuru” oluyor zamanı gelince. Ellerde “kırk yama” bazen, çeyiz levazımatı yahut israfa muhalif bir iktisat mantığı ile ev ahalisinin ürettiği şey oluyor eski zamanların. Kırkıncı gece gelince ölü sahi, yakınlarının bildiğini düşündüğü bir ahval içinde mi? “Kırklar”a kim karışacak şu karışık günlerde? Kırkından sonra azanları hangi gizli kameralar takip ediyor?

Kırk’a dair bir nefs muhasebesi içinse bugün yerim çok dar. Ne ettim de ne buldum âna kadar, neler beni bulur bundan sonrasında, ben neleri ve kimleri türünden dizi dizi suali vuzuha kavuşturacak şeyleri ısrarla geçiyorum üç vakte kadar. Bugünü düşünmem yeter aslında. Kırk sene çölde dolaşan adamların zamane ahfadı, zaman ve mekana ihanet ederken, masumları kendi hallerine terk eden başkalardan hiç farkım olmadığını düşünmem bana yeter.
-“Markuuuut! Torbanı sarkıt.”
Bizim evin de bir markutu vardı. Çatıda bir yerdeydi. Ürkünçtü. Vakti gelince çağırırlardı onu. Keşke şimdi olaydı şuracıkta. Yakub’un hayırlı çocukları veya kırkına ulaşıp öylece hayat süren yığınlar için Musa olaydı.
Seneye bu vakitler bir “kırk bir yazısı” diledim şimdi. Ardına maşallah filan ekleyerek…

11 Ocak 2009

Siz Ölüyorsunuz Biz Diriliyoruz!

11.01.2009
Jenosit, genos (Yunanca “ırk”, “soy”) ve cida (Latince “katletmek”) kelimelerinden türemiş. “Irk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda önemli sayıda ve düzenli biçimde yok edilmeleri” (tr wkpd) demek. Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”ne göre, bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, “belirli bir insan topluluğunun; milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla yok edilmesi niyetinin bulunması” gerekiyor. İsrail Devleti’nin, ırk üstünlüğü esasına dayalı teokratik devlet yapısından neşet eden inanış, masum bir toplumu toptan yok etmeyi hedefliyor. Şu halde, Gazze’de yaşananların bir soykırım olduğu apaçık ortadadır. Nazilerin Yahudilere, Saddam’ın Halepçe’ye, Sırpların Boşnaklar’a, Fransızların Cezayir’e yaptığının aynısı. Bunlar, Kızıl Khmer ve Raunda soykırımları ile birlikte tescilli soykırımlar olarak insanlık tarihinde kapkara yüzleriyle anılacaklar.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’ne göre soykırımın tanımı 5 maddede yapılıyor. Bu maddeye göre soykırım, “bir milletin, etnik, dini bir grubun veya bir ırkın tamamını veya bir bölümünü yok etmek amaçlı yapılan aşağıdaki davranışlar” olarak şöyle tanımlanmış: -Grup üyelerini öldürmek,-Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek,-Grup üyelerinin yaşam şartlarına, grubu fiziksel olarak yok etme amaçlı zarar vermek,-Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek,-Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek.


Tanıma giren 5 maddenin tamamı Filistin’de uygulandı şimdiye kadar. Bunlar, İsrail Devleti’nin öteden beri uyguladığı sistematik soykırım. Yani 27 Aralık 2008 tarihinden itibaren başlamış bir mesele değil. Katliamın gerekçesi bu defa özellikle Hamas olarak gösterilmiştir.

Uluslararası vicdan üzerine düşeni yapmadıkça soykırım cephesinde değişen bir şey olmayacak ve -Yüce Mevla’nın belirlediği zamana kadar- zulüm yapanın yanına kalacaktır. Birleşmiş Milletler, kendi tüzüğüne yazdığı tanımları dünyanın muhtelif yerlerinde alenen görmesine rağmen kılını kıpırdatmayarak kendi tarihi boyunca zulme seyirci olmuştur. Biz Srebrenitza'yı asla unutmayacağız. 8300 Boşnak’ın Sırplar tarafından öldürülmesine seyirci kalan 400 kişilik Hollanda birliğini de.


Doğumlar-ölümler olacak, insanoğlunun sahiplendiği sınırlar değişecek, kavganın biçimi değişecek fakat Firavunlarla Musa’ların mücadelesi kıyamete kadar sürecektir. Bugün Musa’nın çocuklarıyla Firavun’un çocukları rollerini değiştirmişlerdir. Musa’nın çocukları, mazlum olmaktan çıkmışlardır çoktan. Hepsi Yahudileşmiştir. Hepsi ilkokul çağlarından itibaren birer katil adayı olarak yetiştirilmektedir. Yehova’nın kendilerine ilelebet armağanlar yağdıracaklarını düşünüyorlar. Derin Mitolojik translar geçiren günümüz Yahudileri bunun böyle olmayacağını er-geç anlayacaklar. Bir sepetin içinde Nil Nehrine bırakılan bebek Musa’yı Firavun nasıl sahiplediyse, Gazzeli bebekleri de sahiplenecek tarihin gelişi yakın olacaktır.

Son olaylar, bizim topraklarımızda yaşayan ehl-i vicdanı bu defa cidden bir araya getirmiştir. Ben, okullarımızda bedenleri küçücük insan evlatlarının kendi aralarında kuruşlar topladıklarına şahidim. Dualarına şahidim.

Filistin’i hangi şartlarda olursa olsun terk etmeyen mücahitler, masumlar! Siz ölüyorsunuz, biz diriliyoruz…

04 Ocak 2009

Seninleyiz Gazze


03.01.2009
Hava soğuktu ve canımız acıyordu.
Canımızı acıtan soğuk değildi elbette.
Rektörlük önünden Kayalıpark’a doğru çığ olup yürüdük. Çoluk çocuk, genç yaşlı aynı yaranın acıttığı derdi haykırmak içindi yürüyüşümüz. Keşke bütün şehir orda olsaydı. Olmalıydı.

Giderek çoğalan kalabalığın öfkesi yürekler ısıttı. Bu yürüyüşün dua mesabesinde olduğunu bilenlerle birlikte Hamas’a, Gazzeli çocuklara selamlar gönderdik Konya’dan.

Can kulağıyla dinledik Filistinli Doktor Hasan Bereket’i. “Selahattinlerin, Sultan Muhammed Fatihlerin, Yavuzların, Mevlanaların torunları bugün siz neredesiniz, bizlerle misiniz” diye sordu.
Evet dedik. Evet sizinleyiz.

“İsrail canileri, “Muhammed (s.a.v) öldü geriye kızları kaldı” diyorlar, Müslümanları yok sayıyorlar. Dünya Müslümanları nerede?” dediğinde Hasan Bereket, alanı dolduran 20 bin kişi, zulmü yapanları ve zulme seyirci kalanları lanetledi Allah’ın lanetiyle.


İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkanı Bülent Yıldırım, dünyanın gözünün Konya’da olduğunu dile getirerek, İsrail’in uçaklarının Konya’da eğitim yapıp Gazze’yi bombaladığını söyledi. Biliyorduk bunu. Utandık. Bu, bizi hep utandırdı zaten. “Konya bu ayıbı bitirmelidir” dedi ve ekledi: “Ev ev dolaşıp imza toplayacaksınız, İsrail ve ABD uçaklarını Konya’dan kovacaksınız”.

Neden olmasın? Bu şehirde yaşayan herkes, sadece Filistin’in değil, zulme uğramış Müslüman coğrafyanın hâmisi, yardımcısı olmadı mı? Bu ayıptan kurtulma çabasıyla başlayabilir işler.

Kendi sonunu emsali görülmemiş zulümle hızlandıran İsrailoğulları’nın bir daha toplanmamak üzere yeryüzüne dağılıp zelil zamanlarını yeniden tadacakları günlere duacı olduk. Onlar ne zaman devlet olup ferahı görseler zulme başlıyorlardı çünkü. Hadlerini aşmışlardı yeniden. Dağılıp gidecekleri ve kendilerine yurt arayacakları günler yakındır. Yeryüzünün en seçkin ırkı iken, bize ne oldu diyecekler vakit gelince. Süleyman’ın ve Davud’un ihtişamlı günlerini sürgünlerde acıklı halet-i ruhiyeler içindeyken nasıl andılarsa öyle anacaklar. Sürgün günleri geri gelecek. Ortadoğu’da yurtları olmayacak bir daha. Bunları, tarihin İsrailoğulları hakkındaki tecrübesi ve zulm ile âbâd olunmaz kaidesi gereği yazıyorum. Değilse harekete geçmeden hangi eşyayı kımıldatabilirsiniz?


Basın otobüsünün üzerinden fotoğraflar çektim. Uzunca iki sopanın üzerine iki ayakkabı takmıştı bir ihtiyar. Ayakkabıların birinin altında Olmert, diğerinde Bush yazıyordu. Gözlerinden yaşlar boşananlar vardı. Şeytanı yürekleriyle taşlayan gençler. Babalarının omuzlarında çocuklar…

Miting alanlarını doldurmakla, yürümekle bitmeyecek bu işler. İsrail’e hayır diyecek bir devlet erki lazım. Çünkü İsrail’e hayır demek, AB.’ye ve ABD’ye hayır demek. Onlara hayır demedikçe “hayr” gelmeyecek.

Bülent Yıldırım dedi ki bir de; “Eğer oradaki zulmü Müslümanlar yapmış olsaydı, gider İsraillilerin yanında olurduk. Dinimiz bize böyle emreder.” Şu misal gibi işte:
Halife Ömer, şehir kapısında bir grup insanın yanından geçerken bir dilencinin yakalandığını gördü; adam çok yaşlı, kör biriydi. Halife onun arkasına geçti, koluyla dürterek sordu: “Kimsin sen?”
-Ehl-i kitaptan biriyim.
-Hangisinden?
-Museviyim.
-Seni gördüğüm işi yapmaya zorlayan ne?
-Cizyeyi ödemek ve yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımı karşılamak için dileniyorum.
Bunun üzerine Ömer onu elinden tutarak evine götürdü ve ufak armağanlar verdi. Bu olayın ardından devletin mali işlerinden sorumlu yetkilisine şu haberi gönderdi:
-Şu adama ve onun gibilere bir bak! Vallahi onlara adil davranmıyoruz. Ona, Müslümanların sadakalarından bir şeyler verilmesini sağla, dedi ve Tevbe Suresi’nin 60. ayetini okudu. Böylece bu yaşlı Museviyi ve onun gibileri cizyeden kurtardı. (Leon Paliakov, Geschicte des Antisemitismus, s. 77)

28 Aralık 2008

Cumartesi Vahşeti



29.12.2008

Oturduğum yerde kalakaldım öylece.
Tıkanıp kaldım.

“İsrail’in, Hanuka Bayramı’nın (Işıklar Bayramı) son gününde düzenlediği ve adını da bayramdan esinlenerek “Dökme Kurşun” koyduğu saldırıda ölen Filistinlilerin sayısı (Cumartesi akşamı itibarıyla) 225’e yükseldi. Yaralı sayısı belli değil.”
Haberler böyle geldi Gazze’den.

Söz konusu Filistinliler olunca, kendi kuralını çiğnemekten geri durmuyor İsrail. Oysa İsrail’de Hanuka Bayramı kutlanıyordu. Son günüydü Hanuka’nın.

Üstelik günlerden Cumartesi’ydi.

Hani avlanmazdınız Cumartesileri. Hani çalışmaz, işe gitmezdiniz. Hani Cumartesi olunca mutfağınızda sıcak yemek bile yemezdiniz...

Atalarınızın, IV. Antiyokus’tan Mabed’i kurtardıkları günün anısına sekiz kollu şamdanlar yakıp dualar ederdiniz Hanuka Günü de, başka bir şey yapmazdınız. Zulmün, çağlar boyu en derinini kendinizin yaşadığını iddia ederdiniz bir de. “Tanrım sana Hanuka ışıkları için teşekkür ederiz. Bu ışıklar bize hürriyetimizi koruma cesaretini versin.”, “Tanrım ailemizi bu mutlu günde toplanmasını sağladığın için sana teşekkür ederiz.” diyordunuz bayramınız boyunca.

Mutlu günlerinizde neler yapabildiğinizi bütün dünya gördü.

Öteki komşularınız bugünlerde Noel sarhoşu. Sizde bayram, onlarda bayram. Elinizdeki bütün bombaları fırlattınız çocukların, yaşlıların ve kadınların üstüne.
Hanuka’nın son günüydü ve Cumartesiydi oysa.

Müslümanların İsrail’le barışma ihtimali ne kadar gerçekçi değilse, İsrail’in Müslümanlarla barışması o kadar yalandır.
Şu sebeple: “Ele geçen her adamın gövdesi delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek. Yavruları da gözleri önünde yere çalınacak, evleri çapul edilecek ve karıları kirletilecek.” Tevrat, İşaya-13/15-16.

Filistin’i güvenlik üslerini bombalamak için vurduklarını söylemişlerdi saldırıların sonrasında. Gazze’de taş üstünde taş bırakmadılar. 60 savaş uçağı ile saldırdılar. 60 uçağa karşı çaresizlik… Bu vahşetten öte bir şeydir. Yapmışlardı da, bu kadarı görülmemişti. Görüntüler can yakıcı. Okul saati, sivil yerleşim yerlerini vurdular. Çocuklar ölüyor durmadan. Sürekli edebiyatı yapılan, “BM Çocuk Hakları Sözleşmesi” diye bir şey mevcut. Çocukları korumak amacıyla kurulmuş ve kısa adı UNICEF olan bir yan kuruluşu var BM’nin. Asla oralarda olmayacaklar.

Ailesinin düğünden döndüğü sırada annesinin kucağındayken alnından tabancayla kurşunlanarak öldürülen Ziyauddin et-Tumeyzi’yi, Baba Cemal ed-Durre’yi; arkasında çocuk olduğu uyarısını yaptığı halde işgalci askerler adeta bir av yakalamışçasına ateş etmişlerdi. Aynı Gazze’de, annesinin kucağında bulunduğu sırada top şarapneline hedef olarak dört aylıkken hayatını kaybeden İman Haccu’yu… unuttuk değil mi?

Gazzeli Müslümanlar şunu anlasınlar: Kendilerine Allah’tan başka yardım edecek kimse kalmamıştır. Yeryüzündeki milyarlarca Müslüman, Cumartesi günü yapılan saldırılara karşı bir şey yapamamıştır. Bu sebeple; “Ey İsrailoğulları! Sizi rızıklandırdığımız şeylerin temizlerinden yiyin ve bunda aşırı gitmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o düşer mahvolur.” (Ta-Ha 80-82) ayetinin vâki olacağı günü beklesinler. Ben şöyle dua ettim:

“Müslüman liderlerden hiçbir şey istemiyorum Ya Rabbi! Sen Filistin’i hiç kimsenin yardımına, insafına ve vicdanına bırakma. Onların Rabbi sensin, sahibi sensin. Onların intikamını kimseye bırakma.” (Amin).

25 Aralık 2008

Biz Biziz de Siz Kimsiniz?

21.12.2008
Ermeni Diasporası'nın beceremediği bilgi saptırma/akıl karıştırma işini, kendilerini diasporanın Türkiye şubesi gibi gördüklerini düşündüğüm birkaç şahıs nasıl bir sürece soktu gördünüz. Başbakandan tutun da, özür dile/asıl sen özür dile kampanyalarına kadar herkes bir şekilde bu sürece dahil oldu.

Kampanyayı başlatan ve kampanyanın sözcülüğünü yapan Ahmet İnsel, Baskın Oran, Cengiz Aktar ve Ali Bayramoğlu’nun imza attığı metinde, “1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı “büyük felaket”e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” deniliyor.

İçlerinden biri hızını alamayarak; “özür dilemek bir yana, on yıllarca böyle bir sorunun varlığından bile bahsedilmediğini belirterek, “bir insani rahatsızlığı dile getirmek” istediklerini vurguluyor.

Bir diğeri; “İşte özür diliyorum. Tüm bunların konuşulmamış olmasından dolayı özür diliyorum. Tüm bunların yeterince paylaşılmamış olmasından özür diliyorum. Bu meselenin üzerinin bir şekilde kapatılmış olmasından özür diliyorum ama bu şahsi bir özür tabii ki... Kimseyi bağlayan bir girişim değil...” diyor.

Bu işin “şahsi girişim” olmayacağını bal gibi biliyorlar aslında. Ortaya koydukları belge filan da yok. “Amerika Ermeni Asamblesi” adlı kuruluş, bu şahısların 1915 olayları için Ermeniler’den özür dileme kampanyasına başlamasını, Türkiye’nin soykırım geçmişiyle yüzleşmesi sürecinin ilk adımı olarak değerlendirmiş. Soykırım iddiacıları, yeni tasarılar için bu şahısların açıklamalarını da delil olarak kullanacaklardır.

Çok değil, daha 16 sene önce, Hocalı’da Ermenilerin yaptığı katliama tepki göstermişler mi bunlar? Hayır. İnsani rahatsızlık dedikleri şey, söz konusu başkaları olunca mı akıllarına gelmemiş.

Hatırlayın.
Ocak 1992 yılında Rus kuvvetleri desteğindeki Ermeni militanları, Azerbaycan Hocalı’da 106’sı kadın, 300’ü çocuk bin 300 Türkü katletmiş, katliam sırasında hamile kadınların doğmamış çocukları üzerinde kız veya erkek mi oldukları iddiasına girerek, kasaturalarla karınlarını deşerek çocukları ile beraber öldürmüşlerdi. Bilmiyor olamaz bu adamlar.

Bakın vaktiyle nasıl kucağımızı açmışız Ermenilere;
1839 Tan­zi­mat Fer­ma­nın­dan son­ra, Er­me­ni­le­re 29 pa­şa­lık, 12 ba­kan­lık, 30 mil­let­ve­kil­li­ği, 7 bü­yü­kel­çi­lik, 11 kon­so­los­luk 11 üni­ver­si­te öğ­re­tim üye­li­ği vermişiz. Ma­li­ye Na­zı­rı­mız; Agop Ka­zaz­yan, PTT Na­zır­la­rı­mız; Ga­ra­bet Ar­tin, An­don Tın­gır, Os­kan Mardikyan, Ba­yın­dır­lık Na­zır­la­rı­mız; Bed­ros Hal­laç­yan, Kir­kor Si­nap­yan, Ha­ri­ci­ye Nazırımız; Gab­ri­yel No­rodunkyan, Ha­zi­ne-i Has­sa Na­zı­rı­mız; Mi­ka­el Por­ta­kal­yan ve Sa­kız Ohan­nes Pa­şa... Hepsi Ermeni…

Soykırım yapacak olsa Osmanlı, niçin Ermenileri devlet yönetimine dahil etsin?
Bildiriye imza atan aydıncıklar; işgal kuvvetleri ve işgal kuvvetlerinin desteğindeki Taşnak çeteleri eliyle, Van’da 215 bin, Kars ve civarında 45 bin, Bitlis ve civarında 68 bin, Erzurum ve civarında 30 bin, Muş ve çevresinde 21 bin, Ağrı’da 14 bin Türk’ün katledildiğini, toplam 517 bin 955 Müslüman Türk’ün öldürülerek toplu mezarlara gömüldüklerini, yakıldıklarını ve ırzlarına geçildiklerini muhakkak biliyorlardır.

Madem vicdanınız sızlamış, çözüm üretmek maksadıyla tarafların konuyla ilgili bilim adamı veya araştırmacılarına çağrıda bulunup bir işe yarasaydınız. Kaldı ki, bu tarihçilerin işidir. Belgesiz, bilgisiz tarih nerde görülmüş?

Bize soykırım isnadında bulunmak son derece onur kırıcıdır.
Biz biziz de siz kimsiniz?

03 Aralık 2008

Konya Bir Marka Kent Mi

01.12.2008
Önceki yazımızda, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Türkiye Turizm Stratejisi 2023 ve Turizm Stratejisi Eylem Planı çalışması kapsamında yapacağı icraatlardan bahsetmiştik.

Bakanlığı’nın Konya’yı “marka kent” kapsamına alması ilimiz için büyük avantaj. Valilik bünyesinde kurulacak komite şayet bu desteği iyi değerlendirirse, “Marka Kent Konya” veya “Mevlana Diyarı Konya” cinsinden kuru laflar yerine, sonuca yönelik güzel işler görebilir, Konya’yı başka değerleriyle de tanıtabilir, markalar oluşturabiliriz. Gerçi, strateji planını açıklayan bakanlık yetkilileri ile birlikte MKM’deki toplantıya katılıp renk katan konuşmacılardan özel şirket yetkilisi Pelin Bengisu, Mevlana ile Konya adının birlikte anılagelmesi sebebiyle bizi tebrik ettiğini söylemişti. 1950’lerden itibaren Mevlana’yı anma törenlerinin gerçekleşmesine önayak olan Fevzi Halıcı’nın çabaları bulunmasa ve bu etkinlikler vaktiyle başlatılmamış olsaydı acaba Konya, bugünkü kadar Mevlana ile özdeş olabilir miydi diye soramadan edemiyor insan.

İşin Konya’yı ilgilendiren tarafıyla ilgili olarak, sunumunu güzel hitabetiyle birleştiren İl Kültür Müdürü Mustafa Çıpan, dersine bir hayli çalışmış göründü. Şehirlerin, ülkelere göre daha kolay markalaşabildiğini belirtti. Neyi markalaştıracağınızı belirlemelisiniz dedi. Bütünü markalaştırma yerine, lokal markalaşma çabasının isabetini, Nevşehir-Kapadokya, Denizli-Pamukkale örnekleriyle açıkladı.

Yabancıya, Kapadokya’ya mukabil Nevşehir adı pek bir şey çağrıştırmaz doğrusu. Hz.Mevlana’nın şöhreti yanında Konya sönük kalacaktır. Carlo Colladi’yi bilen çok olmasa da, eseri Pinokyo’yu bilmeyen yoktur. Bunun gibi yani. Yeri gelmişken ben de herkes gibi, Konya-Mevlana demek isterim. Fakat Konya sahip olduğu eserleriyle birden fazla markayı hak ediyor. Öyle de olmalı. Kentsel dönüşümün, “kentsel sönüşüm” yahut “şehrin sonu” olduğunu yazıp çiziyoruz uzun zamandır. Onca boş arazi varken Konya’da, neden şehrin kalbini yaralarsınız? Bu şehrin aktörleri umarım bunun farkındadırlar. Elin oğlu memleketinden kalkıp, acaba şu Karatay Çaybaşı kentsel dönüşümü nasıl olmuş bir göreyim demez ki. Kaldıysa Çaybaşı’nda, fotoğrafını çekeceği evi, konağı, sokağı görmeye gelecektir.

İl Kültür Müdürü’nün sıraladığı “aday lokal marka”ların hiçbiri bana yabancı değil. İnternette yayınladığım Konya’ya ait 1000’den fazla güncel fotoğraf ve özet bilgilerle, bir hemşehri olarak mutluluk duyduğumdan tasarruf etmiyorum. Sayın Çıpan’ın, Konya’da neler markalaştırılabilir başlığıyla anlattıkları son derece bilgilendirici oldu. Bunlar neler bakalım:

-Mevlana ve Mevlevilik; Tasavvuf, Sufizm, Mistisizm
-Konya’nın Selçuklu Başkenti Oluşu
-İlklerin Şehri Çatalhöyük
-Termal Turizm
-Nasreddin Hoca
-Hititler
-Pavlus Yolu
-Av Turizmi
-Huzur Şehri Konya
-Sağlık Turizmi
-Eğitim
-Fuarcılık ve Kongre Turizmi
-Törenler ve Festivaller
-Konya Mutfağı
-Google arama motorunda ilk 100 dünya kenti arasına girmek

Bunlardan Konya’da en etkili faaliyet, Mevlana’yı Anma Törenleri adıyla yapılıyor zaten. 2008’in “Pavlus Yılı” ilan edilmesine rağmen kimsenin haberi olmadı. Nasreddin Hoca 800. yılında Akşehir ile sınırlı kaldı. Yeni Üniversiteler için geç kalındı. İsa’nın doğumunun 2000. yılı ile inanç turizmi es geçilmişti. Giden gelmez. Bu listeye Konyaspor’u ilave etmeyi bir gereklilik olarak görüyorum.

Bakanlığın çabasını destekleyecek bilinçli bir ekip gerekiyor. İşbirliği ve ortak akıl lazım. Sivil toplumu yanına çekecek farkındalık şart. Seyahat acentelerinin desteği elzem. Konya’nın gerek tarihi mirası, gerekse sivil toplumuyla bunu başarabilecek kapasitesi olduğunu düşünürüm hep. Valilikçe oluşturulacak komite, neler marka olabilir sorusundan evvel, biz bu işi kimlerle yapabiliriz sorusuna cevap aramalı. Şayet başarılı olunursa Konya’da ciddi bir iş istihdamı görülebilir, işsizlik problemi bir ölçüde giderilebilir.

Toplantının açılış konuşmasını yapan Büyükşehir Belediye Başkanı Akyürek ile Karatay Belediye Başkanı Hançerli’nin, toplantının başlarında salondan ayrılmaları dikkatlerden kaçmadı. Meram ve Selçuklu Belediye Başkanlarının toplantıda bulunmamaları da… Yanımda oturan izleyicilerden biri bu durumu; onlar konuya zaten vâkıflar. Muhtemelen daha önemli işleri vardır diyerek özetledi. Umarız öyledir.


Kentsel Ölçekte Markalaşma Yahut Nedir Şu Marka Kent

30.11.2008
Geçen hafta içinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen “Kentsel Ölçekte Markalaşma Toplantıları”nın 13.süne, “Marka Kent Konya” ayağına izleyici olarak katıldım. Bakanlıkça “Marka Kent” olarak tespit edilen 15 şehirde yapılması planlanan toplantılar, Trabzon ve Şanlıurfa ile sona erecek. Bakanlık yetkilileri, bu kentlerin seçiminde kültürel ve tarihi geçmişin kıstas olarak alındığını ve Adıyaman, Amasya, Bursa, Edirne, Gaziantep, Hatay, Kars, Konya, Kütahya, Manisa, Mardin, Nevşehir, Sivas, Şanlıurfa ve Trabzon şehirlerinin seçildiğini ifade ettiler. Bu toplantılar vasıtası ile Bakanlık, mesajını daha çok yerel yönetimlere vermek istiyor. Değilse şehir şehir gezmek yerine o mesajı oturdukları yerden verirler, kimseler de üzerine alınmazdı.

Toplantıların amacı; “kültür turizminden daha fazla gelir elde edebilmek için şehir yönetimleri tarafından Bakanlığın stratejisine uygun bir eylem planı çıkarılması, valilikler bünyesinde kurulacak komite tarafından gereğinin yapılması ve nihai planın 6 ay içinde merkeze gönderilmesi” olarak açıklandı konuşmacılar tarafından. Söz konusu kültür turizmi olunca, hiç yabancısı olmadığım bu konuyu kişisel anlamda fotoğraf ve yazı ile anlatmaya çabalayan biri olarak, Konya adına umutla baktım geleceğe.

Nedir şu “marka kent”?
Marka, “tüketicinin zihninde oluşturduğu o benzersiz şey, kendini ispat etmiş olan, …” gibi anlamlara geliyor. Bu tanımlama, konuşmacılardan Pelin Bengisu’ya ait. Bengisu, akılda kalıcı marka örnekleri verirken, dünyanın en sağlıksız içeceklerinden biri olan Coca Cola’nın nasıl olup da bu kadar satabildiğinin izah edilemediğini ve daha iyi futbol oynayan başka futbolculara rağmen David Backham’ın hangi özellikleriyle marka haline geldiğini detaylandırdı konuşmasında. Ülke ve şehirleri markalaştıran hususlara değinirken, söz gelimi Almanya’nın dayanıklılık, İsveç’in esneklik, İtalya’nın estetik, Japonya’nın mimari stil ve İspanya’nın çok renklilik tarafının öne çıktığını anlattı. Bunların marka ülke tanımına güzel örnekler olduğunu düşündüm. Fransa’yı yılda 72 milyon kişi ziyaret ediyor ve ortalama 1000 Euro bırakıyor. Çok kültürlü yaşamın izlerini süren yabancılar, geçen yıl 78 milyar dolar para bırakmışlar İspanya’ya. Türkiye’yi, 1978 yapımı “Midnight Expess” (Geceyarısı Ekspresi) filmi ile hatırlayan yabancılar geldi aklıma. Filmin senaristi Oliver Stone, özür dilemiş olsa bile 30 yıldır kalbimizi kırmaya devam etmiyor mu?

Marka kent örneklerine gelince; Paris’in romantizm, Milano’nun moda ve moda tasarımı, New York’un enerji, Washington’un güç, Rio’nun eğlence ile zihinlerde duruşuna bakarak alınacak çok yolumuz olduğunu düşünebilirsiniz. Barcelona’nın markalaşma süreci taa 1980’lerde başlamış. Paris’e neden “Işık Şehri” adı verilmiş dersiniz? Şanzelize’sini aydınlatan 11 bin lamba sebebiyle elbette. Adam, “I love NY” logosu ile bir yılda New York’ta 40 milyon turist ağırlamayı başarmış. Dubai’li yatırımcı, gün gelir de doğal kaynaklarım tükenir endişesiyle akla hayale gelmeyen turizm yatırımları yapıyor. Müşteri gittiği yerde özgünlük arıyor öteden beri. 1173 yılında yapılan katedral muhteşem ama turist, bunun yakınındaki Pisa Kulesi’ni görmeyi tercih ediyor.

Toplantının en dinlenir sunumunu yapan Bengisu, marka şehir kavramının olumsuz örneklerini de verdi konuşmasında. Berlin yerel yönetimi, Berlin Duvarı’nın olumlu ve olumsuz tarafını birlikte değerlendiren çalışmalar yaparak tercihinde isabet edememiş. Linden’in en kalabalık yerlerinden biri, özgün Einstein Café’si olacağı yerde, şu şöhretli “Starbucks” onun yerine geçmiş mesela. Bizde hala bir “Türk Kahvesi” zinciri yok. Neden olmasın? Şimdilerde var mı bilmem, Bursa’daki meşhur İskender’in camında bir yazı görmüştüm. Başka şubemiz yoktur diye. Siz müze misiniz ki, başka şubeniz olmasın demiştim. Dünyada büyük düşünenlerin icadı olan bir “franchise” modeli mevcut. Başka şubeniz yoksa, başka paranız da olmayacak demektir bu. Akıllı olmak lazım.

Artık, çarşı-pazar gezerken satın alacağı ürünün markalı olmasına dikkat ediyor insanlar. Sağlam ve işe yarasın istiyorlar. Gençler markalı kıyafet giymeyi yeğliyorlar. Ürünün kullanışlı olması yanında bir prestij endişesi de söz konusu. Beyaz eşyadan otomotive, kâğıttan züccaciyeye kadar, marka olmamış ürünün piyasa payı az oluyor kısaca. Günlük alışverişte tercih edilen bir ürünle, gidilmesi planlanan şehir arasında ciddi benzerlik mevzubahis. Yerel yönetimler olarak, şehrinizin daha çok ziyaret edilmesini istiyor ve kayda değer ürününüz olduğunu düşünüyorsanız, bunu belli bir plan dahilinde pazarlıyorsunuz. Marka kent kavramının öngördüğü, böyle bir şey işte. Bununla birlikte şehrin ruhundan ziyaretçiyi faydalandırmak, işin “öteki” ve belki de en önemli boyutunu oluşturuyor.

Marka kent anlayacağınız, bizde sıkça görüldüğü üzere yerel yöneticilerin çıkıp da, biz marka kentiz demeleriyle olmuyor. İl Kültür Müdürü Mustafa Çıpan’ın dediği gibi, “şehrinizi konuşan ne kadar çok dünyalı varsa siz markalaştınız demektir”. Bunun gerçekleşmesi için, yerel yönetici ve ekibinin her şeyden evvel kültürel yeterlilik taşıması gerekiyor.

Meselenin Konya kısmına sonraki yazımızda devam edeceğiz.




Günün Kutlu Olsun Öğretmenim

24.11.2008
Yazıp yazmamak konusunda tereddüt yaşarım her 24 Kasım’da.
Bugün ben yazmasam, hiç konuşmasam da başkalarının yazdığını okusam, konuştuklarını dinlesem derim. Derim de kendime söz geçiremem.

İhtimal, bugün neler işitecek yahut göreceksiniz diyerek sözü açalım şimdi.

Gazeteleri ve televizyon haberlerini öğretmenlerin sorunları meşgul edecek bugün. Mesleğin kutsallığına dair herkesin sözü olacak. Biri şehirden diğeri taşradan iki öğretmen portresi gelecek önünüze. Muhtemelen, ders dışı zamanlarda taksicilik yapıp geçimine katkı yolu arayan ve orta yaşı çoktan geçmiş bir öğretmen ile, mesleğe köyün birleştirilmiş sınıfında adım atmış genç, bir o kadar idealist başka bir öğretmen portresi olacak göreceğiniz.

Problemler dizi dizi sıralanacak. İlerleyen saatlerde canlı oturumlar düzenlenecek televizyon stüdyolarında. Öğretmenlerin yüzde 72’sinin ek iş yaptığını, yüzde 56’sının kirada oturduğunu, yüzde 76’sının banka kredisi alarak geçimini yürütmek zorunda kaldığını söyleyecekler mesela. Türkiye’deki öğretmenlerle OECD ülkelerindeki öğretmenlerinin maaşı kıyaslanacak. Danimarka’da işe yeni başlayan öğretmenin yıllık 35 bin 368 dolar gelirine mukabil bizdeki rakamın yıllık 12 bin 150 dolarda kaldığını işitmeniz mümkün olacak.

Pazarcılık, boya-badana, tamirat, garsonluk, nakliye, oto alım-satım gibi ek işlerle uğraşıp evine yorgun argın dönen bir öğretmenin yıl boyunca oku(ya)madığı kitap, gazete sayısının istatistiğine göz atılacak. Seyircinin kahir ekseriyeti, rakamlarını geçtiğimiz günlerde yapılan bir anketten aldığım ve mesela diyerek yazdığım şu durumlara bakarak sinirlenecek ve öğretmenlerin aslında üç ay yattıklarını dile getirecek.

Eğitim sendikalarının yetkilileri, öğretmenlerin hak ettikleri yaşam koşullarına kavuşturulmaları gereğini beyan ederken, öğretmen açığını kapatmak için uygulanan sözleşmeli ve ücretli atama biçimine karşı olduklarını söyleyecekler. Şehirde tek maaşla geçim savaşı veren öğretmenin kira, yakıt, eğitim, giyim ve sağlık giderleri, mevcut gelirle mukayese edilecek. Sendika yetkilileri, dünya görüşleri hariç hemen her konuda söz birliği edecekler.

Muhtelif yerlerde karşı nutuklar duyulacak bunlara cevaben. İşlerin yolunda gittiği, önceki dönemlerin istatistikleriyle mukayese edilerek anlatılacak.

Sıra öğretmenlere gelecek sonra. Onlar, senede bir gün hatırlanmanın sembolik değerini bir kenara bırakıp, ellerini öpmek için sıraya giren öğrencileri sebebiyle duygu seline kapılacaklar. İz bırakan öğretmenleri uzak yerlerden arayanlar olacak muhtemelen. Ben 105 Ayşe diyecek biri. Şimdi filan yerde öğretmenim, mühendisim, doktorum, polisim. İyi ki varsın öğretmenim. Emekli öğretmenlerden, hayata ve insana gerçek anlamda emek vermiş olanlarına ev ziyaretleri yapılacak, hatıralar canlanacak.

24 Kasım yazılarımda hep söylediğim şeyi tekrar edeyim aziz okuyucu. Gidin ve bir öğretmeninize merhaba deyin bugün.



***
Emekli Öğretmen Seyfeddin Karahocagil’e ait şiirden:

Bayramda Öğrencilerim...
Minicik dudakların arkasında bir şey var.
Gözlerinde, yanıp sönen bir alev...
Dolu gönüller, durmayan kıpırdayan eller, Gözleri gözlerimde...
Kalplerinin sıcaklıklarını kalbimde hissediyorum. -Gelin çocuklar....
Yarım yamalak Türkçesi ile;
-Öğretmenim bayramınız kutlu olsun. Dedi.
Hele bitirmeden sözlerini,
Tonton ellerine şekerleri sıkıştırıp,
Öpüverdim gözlerini
(Nisan-1960-Van-Başkale)

Mustafa






09.11.2008
Hafta içinde, Can Dündar’ın “Mustafa” filmine gittim yeni şeyler öğrenirim düşüncesiyle. Vizyona girdiği günden beri tartışmaları devam eden bu belgesel film hakkında seyircinin iki farklı yorumu mevzubahis. İlki, Atatürk’ün küçük düşürüldüğünü savunurken, diğeri bilinmeyenleri gerçekçi biçimde ortaya koyduğu gerekçesiyle Can Dündar’ı alkışlıyor.

Filmin yeni şeyler anlatmadığını söyleyebilirim kendi adıma. Dündar, elde ettiği belgeleri harmanlamak ve kendi yorumunu orijinalinden kopmadan aktarmak suretiyle ortaya bir eser koymuştur demek mümkün. Teknik anlamda birtakım değerlendirmeler yapanlar, filmin görsel estetik yanını abartılı bularak belgesel çalışmalarda bunun olmaması gerektiğini savunuyorlar. Sıradan bir seyirci gözüyle buna katılmak zor. Tersine, görsel estetik içeren bölümler, normal şartlarda izleyiciyi benzerlerinde görüldüğü üzere büsbütün bunaltabilecek filmi daha rahat seyredilir kılmış. Mesela araba arıza yaptığı sırada grubu yürürken görüntüleyen ve tam bir fotografik şölen olarak gördüğüm ters ışık sahnesi bunlardan biri. Ne alaka ise, filmin müziğini Goran Bregoviç’e yaptırdığı gerekçesiyle ayrıca olumsuz eleştirilere uğramış Dündar. Yerli biri yapamaz mıymış. İzmir Marşı duyulduğunda yüreği hoplamayan kaç kişi vardır acaba? Sonuçlardan çok süreçlere takılan ve ne işe yaradığı anlaşılmaz bir tür değerlendirme biçimi bu.

Özel hayatından gelen sahnelere bakarak, sözgelimi sigara ve içki bağımlısı olduğunun kasıtlı olarak öne sürüldüğünü iddia edenler yönetmeni yerden yere vuruyorlar. Oysa Can Dündar, filmin hiçbir sahnesinde Atatürk’ü eleştirmiyor. Atatürk’ün şahsi hatıratı ile yakınlarının ağzından vakıalar anlatılıyor ve bu olduğu gibi aktarılıyor. Atatürk’e mitolojik roller biçenler, putlaştıranlar, bunun böylece kalmasının gerekliliğine vurgular yaparak laiklik, irtica, mahalle mektebi, hilafet, saltanat gibi kavramları birbirine karıştırma çabasını sürdürmekte ısrarlı görünüyorlar. Adam filmi görmemiş; gitmeyeceğini, tepkisini böyle göstereceğini beyan buyuruyor. Bu yaklaşım için, geçen yıllar boyunca değişen fazlaca bir değişim yok kısaca.

Zübeyde Hanım’ın sevgili Mustafa’sı, sevdiğine mektuplar yazan genç Mustafa Kemal, Milli Mücadelenin kararlı lideri Mustafa Kemal Paşa, Meclis iradesiyle Cumhurbaşkanı seçilen bir Atatürk portresi sıralanıyor belgesel süresince. Hayat serüveni boyunca herhangi birimizin yaşaması muhtemel insani vakıanın ele alınmış olması son derece doğal bir yaklaşım. Adam, adı üstünde “Mustafa”yı anlatıyor. Atatürk nasıl olsa bir gün böyle de ifade edilecekti. Ortada olan budur zaten. İçkiye, sigaraya yahut başka zaafiyetlere düşkün oluşunu anlatan sahneler, İstiklalin bânisi olan bir askeri dehayı neden küçük düşürsün, yermiş olsun? Söz konusu zaafiyetlerin filan yerde hataya sebep olduğu tarzında bir eleştiri zaten yok.

Atatürk’ün özel hayatının işlendiği konuların dışında, hakkında fazla malumatın bilinmediği mevzular, sanıyorum izleyicinin dikkatinden kaçmadı. Dönemin Sovyetleriyle girdiği siyasi yaklaşım ve cesaret, sadece bu bile başka bir belgeselin konusu olmalı. Savaş sonrasında yapılan devrimler başlı başına bir başka belgeselin konusudur. Savaştan yorgun çıkmış millet hangi şerait içinde şapka giymiş, alfabe değiştirmiş, muhalefet partisi susturulmuş yahut medreseleri kapatılmıştır, bunların da objektif belgeseli yapılmalıdır.

İşgal edilmiş İstanbul, yıkılmış koskoca bir devlet ve kalan son topraklara gözünü dikmiş işgalcilere karşı millet, içlerinden birinin çıkıp tarihin seyrini değiştireceğini asla beklemezken O, imkânsızı başarmıştır. Paşa’nın Ankara’ya gelişinde nasıl coşkuyla karşılandığına, bağırlara basıldığına bakarak bunu daha iyi idrak ediyorsunuz. Vakıa budur. Bu milletin evladına anlatılması, öğretilmesi gereken de budur. Tarih ilmini nakilciler gibi tekrar edip duran kuru bilgi değildir lazım olan.

Hala görmediyseniz gidin derim. Böylece kendi değerlendirmenizi kendiniz yapmış olursunuz. Teferruata takılmaz iseniz, yeryüzünün en büyük haksızlığına uğratılmış bir milletin hangi şartlarda dirildiğini görmüş olacaksınız.

Yönetmen : Can Dündar
Senaryo : Can Dündar
Filmin Türü : Belgesel
Orijinal Adı : Mustafa
Yapımcı Firma : Ntv, Ko'medya
Yapım Yılı : 2008
Yapım Ülkesi :
Resmi Sitesi :
http://www.mustafa.com.tr/
Dağıtıcı Firma : Warner Bros
Vizyon Tarihi :29.10.2008

19 Kasım 2008

Anadolu’da Selçuklu İzleri


Bilkad’ın yeni dönem Salı Söyleşileri, “Anadolu’da Selçuklu İzleri” konulu programla başladı. Yaşadığı bölgenin tarihini, dağını, taşını hem öğrenmek hem de hasbel-kader tanıtma çabası içinde biri olarak öğreneceklerim vardı.

Daha önce bu köşede, yaptıkları çalışmalar hakkında övgü dolu yazılar kaleme aldığım Fotoğraf Sanatçıları İbrahim Dıvarcı, Ahmet Kuş ve Feyzi Şimşek’in, 84 bin km. katederek oluşturdukları muhteşem eser “Anadolu’da Selçuklu İzleri”ne dair ne yazsam çabalamaktan öteye gidemeyeceğimin farkındayım. Üç fotoğrafçı arkadaşımızın halen devam eden, “Balkanlarda Osmanlı İzleri” adlı projelerini anlatırken de ziyadesiyle heyecanlanmıştım. Ben, her iki projeyi de vücuda getirenlere şahsım adına minnet duymaktan geri durmayacağım. Ata yâdigârının yaşaması uğruna kimler hizmet etmişlerse onlara da.

Geçen on yıllar boyunca, şehirlerin hafızalarını kasten silen adamların yahut zamane adıyla kentsel dönüşüm projelerine kurban eden günümüz proje üreticilerinin, tarihin esasen yaşayan bir şey olduğunu kavrayamadıklarına dair inancım, program boyunca işittiklerimle daha da arttı. Odunpazarı ve Beypazarı yerel yönetimlerinin, geleceğin tarihine köprü olmak maksadıyla yaptıkları heyecanlı şehir projelerini yerinde görmüş biri olarak, şu memlekette neden hala geçmişimizi hatırlatacak mahalle veya sokağımız yok sorusuna icraatla cevap verecek insanlara ne çok ihtiyacımız olduğuna kafa yorup durdum.

Şehir merkezlerindeki mimari mirasın yanında, yağmur çamur demeden gidilmiş Anadolu bozkırlarının, dağlarının, köylerinin kuytu köşelerinde fotoğraflanmış yüzlerce eserin o harika kitapta nasıl bir araya geldiğini vaktin elverdiği ölçüde anlattı İbrahim Dıvarcı. 1008 yılından itibaren yürüyüşünü batıya çeviren Selçuklu’nun, uğradığı coğrafyayı kısa sayılacak bir sürede nasıl olup da harmanlayabildiğine şaşmak lazım geldiğini söylerken, deniz görmeyen bir milletin, sahile kavuşunca kusursuz tersaneler, nehirlere varınca pek naif köprüler yapabilmiş olmasına işaretle, Selçuklu Medeniyetinin bir acele ve tevazu medeniyeti olduğu yorumunu yaptı. “Acele ve tevazu medeniyeti” tanımını çok tuttum ben.

Sivas Şifaiye Medresesini yaptıran Sultan I. İzzeddin Keykavus’un (1184-1220) türbe kapısının üzerindeki kitabede yer aldığını öğrendiğim şu dörtlük ne kadar mânidar;
“Biz ki dünyayı terk edip göçtük, Gönül derdi ektik, matemler biçtik, Şimdiden sonra da nöbet sizdedir, Biz sıramızı savdık ve geçtik.”

Tevazu işte bu kadar olur.

Bin sayfalık bu muazzam eser için, Bayburt Korgan Köprüsü’nden Diyarbakır Ulu Camii’ne, Melikgazi Türbesi’nden Denizli Alahan’a kadar 56 bin kare fotoğraf çekilmiş. Programın sonunda, çalışmanın hakkını veren fotoğrafçı arkadaşlarıma, sahip oldukları bilincin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha zikrettim. Kayıtlarda yer almayan ve filanca dağın ardında olduğuna dair rivayet bulunan bir tarihi eser de varsın olmayıversin dememişler. Mesele bana göre ışık, kadraj ve kompozisyon ayarını yaptıktan sonra deklanşöre basmaktan öte bir şey. Sultanların, gazilerin, şehitlerin, erenlerin tam orada, o anda size nazar ettiklerini düşünerek bir tarih sorumluluğu yerine getirmek bu. İşte o zaman siz yaptığınız işi beğenirsiniz de başkalarının da beğeneceklerini umarsınız.

Kalıcı işler yapıyorsunuz dostlar. Takipteyim sizi. Yolunuz açık olsun.