Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

02 Nisan 2014

Şerefüddin Ali Yezdi Emir Timur (Zafername)

Bu hafta elimize ulaşan yeni kitaplardan birisi Emîr Timur ile ilgili baş kaynaklardan olan Şerefüddin Ali Yezdi'nin meşhur Zafername isimli eserinin Türkçe çevirisidir. Çeviri Ahsen Batur tarafından yapılarak, titiz bir baskıyla, sayfa aralarına renkli minyatür resimleri konarak geçen sene İstanbul’da Selenge yayınlarından yayımlanmış.


Önsöz’de çevirmen Ahsen Batur Timur ile ilgili kaynaklar hakkında şunları söylemektedir: “Timur ve zamanının üç temel birinci el kaynağı vardır. Bunlardan biri Nizameddin Şamı'nin "Zafernâmesi", ikincisi ve ondan daha önemli olanı Şerefüddin Ali Yezdî'nin "Zafernâmesi", üçüncüsü ise İbni Arabşah'm "Acaibu'l Makdur" adlı eseridir. Bunların dışında Timur'dan bahseden başka birinci el kaynaklar da vardır, fakat bunların büyük bir kısmına yukarıda adları sayılan bu üç eser kaynaklık etmiştir. Eserinin yaklaşık 200 sayfalık bir kısmını Timur'a ayıran İbni Tagrıberdî, bir noktaya kadar bu konuda dördüncü kaynak sayılabilir. Elbette Uygur kroniklerini, Mirhand'ı, Hafız-ı Ebrû'yu da unutmamak gerekir.
Bu sözü edilen dört temel kaynağın tamamı elinizdeki bu eserle birlikte Türkçeye çevrilip yayınlanmış durumdadır. İbni Arabşah, Şerefüddin Ali Yezdi ve İbni Tagrıberdi, bu satırların yazarı tarafından orijinallerinden çevrilerek yayınlanmış; Nizameddin Şamı'nin "Zafernamesi" ise Necati Lugal tarafından tercüme edilmiş ve TTK tarafından neşredilmiştir.”
Selenge yayınları sahibi Ahsen Batur bu eserle Türk tarihinin önemli kaynaklarından birini daha Türk okuyucularının istifadesine sunuyor. Kendisine bu önemli katkılarından dolayı teşekkür ediyor, son olarak kitabın arka kapak yazısından bilgiler sunuyoruz.


“ Emir Timur dünyanın tanıdığı en büyük fâtihlerden biridir. Biz ki, melik-i Turan, emîr-i Türkistanmiz; biz ki, halkların en kadimi, Türk'ün başbuğuyuz” diyerek Türklüğüne vurgu yapan, Sultan Bayezid'le gönülsüzce savaşa giren, savaştan sonra da "Bu, hiç hesapta olmayan bir savaştı. Atlarınızın ayaklarına bez bağlayın ki, bu fesat toprağı burada kalsın ve Türkistan'a ulaşmasın!" diyen komutan odur. Timur'un Sultan Bayezid'in hanımı ve cariyelerini çırılçıplak soyarak sakilik yaptırdığı iddiası, Arap asıllı İbni Arabşah'ın onu karşı duyduğu kinle uydurduğu bir iftiradır. Çünkü hükümdarlar birbirlerini akraba kabul ettiklerinden, esir de almış olsalar, düşmanının hanımlarına karşı asla saygısız davranışlar sergilemezler. Timur'un devleti sağlığındayken son derece sağlamdı, fakat ardı arkası kesilmeyen fetihlerden sonra prensipsiz ve teşkilatsız bir şekilde kurulduğu için, bu yüce fâtihin ölümünden hemen sonra temellerinde çatlaklar oluşmaya başlayacaktı. Bu kitapta, İbni Arabşah'ın eserindeki Timur'un aksine, merhametli, melek yüzlü, himmet deryası bir Timur bulacak; Bayezid-Timur çatışmasında kimin haklı olduğu konusunda bir hükme varacaksınız.”
Kitabın Künyesi: Şerefüddin Ali Yezdi, Emir Timur (Zafername), (Çev. D. Ahsen Batur), Selenge Yayınları, İstanbul, 2013, 512 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 23 cm, ISBN : 9789758839971, Fiyatı 50 TL.

Prof. Dr. Abdulvahap Kara

26 Mart 2014

Gagauzya (Gagauz Yeri) ve Gagauzlar

Moldova Cumhuriyeti'ne bağlı bir özerk devlettir. Ülkeye ismini veren Gagavuzlar Oğuz Türkü kökenlidir ve Gagavuz kelimesinin Gök-oğuzdan türediği düşünülmektedir. Paul Wittek'e göre Gagavuz kelimesi Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. İzzeddin Keykavus ile bağlantılıdır.
Gagauzlar toplu olarak Moldova Cumhuriyeti’nin güney tarafında, Bucak denilen bir arazide, Gagauz Yeri Özerk Bölgesi’nde yaşamaktadırlar. Gagauzlar Moldova nüfusunun %4’ünü teşkil etmektedirler. Sayıları 170 000 civarında olan bu halkın dili Anadolu Türkçesine çok yakındır.

Gagauzlar Hristiyanlığın Ortodoks Mezhebine bağlıdırlar. Gagauzların tam sayısı 300 000 civarındadır. Yayılma coğrafyası geniştir. Kuzeydoğu Bulgaristan'da (30000), Romanya'da (1500), Ukrayna'da (35000), Yunanistan’da (30000), Kazakistan'da (1000), Rusya'da (15000), Türkiye'de (15000), Amerika'da ve Brezilya'da da Gagauzlar yaşamaktadırlar. 






GAGAUZ CUMHURİYETİ
Gagavuzlar, 21 Ağustos 1990'da Özerk Gagavuz Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni, güneyde Gagavuzların en yoğun yaşadığı Komrat yöresinde ilan etmişlerdir. Bu karar, Moldova Yüksek Sovyeti tarafından iptal edilmiştir. 

25 Ekim 1990'da Gagavuzlar, Gagavuz Cumhuriyeti'ni oluşturmaya yönelik seçimler yapmış, ancak Moldova milliyetçileri bu girişimi, yöreye 50,000 silahlı gönüllü göndererek önlemeye çalışmış ve Rus askerlerinin müdahalesiyle şiddet önlenmiştir. Devam eden seçimler sonucunda 31 Ekim'de Komrat'ta yeni bir Gagavuz Yüksek Sovyeti kurulmuş, Stepan Topal Başkan seçilmiştir. Moldova'nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra (27 Ağustos 1991), Gagavuzlar da kendi cumhuriyetlerini ilan etmişlerdir. 

Mari Kız Türküsü. Tıkla dinle.


Moldova Meclisi 23 Aralık 1994 tarihinde " Gagavuz Yeri " Özel Hukuki Statüsünü yasa olarak çıkarmıştır. Yasaya göre, Gagavuzlara Moldova Anayasası'na ters düşmemek şartıyla, çeşitli sahalarda yasa çıkarma hakkı verilmiştir. Gagauz Yeri'nin en yüksek mercii Başkandır ve Gagavuz Yeri'nin tüm makamları Başkan'a bağlıdır. 

Gagauz Yeri'nin Resmi dili Gagavuzca, Rumence ve Rusça'dır. Gagavuzlara bu kanunla Geleceklik Hakkı tanınmıştır. Gagavuzlara özel statü tanıyan bu yasaya göre (Madde 113), Millet Kongresi, kültür, bilim, eğitim, iskan, belediye hizmetleri, sağlık, spor, bütçe, ekoloji, finans ve ekonomi alanlarında Moldova Anayasası'na ters düşmemek kaydıyla kanun yapmaya yetkili kılınmıştır.

14 Mart 2014

Münzevinin Aynaları


Münzevinin Aynaları
Ya olmasaydın, Tanrım,
Ya olmasaydın!
İnsanların en hakiri olduğumu düşünüp de
Ruhumu oruçlarla, erdemlerle
Kırbaçladığımda
Bakışlarımdaki kibri aynada
Yakaladığım zaman
Utançtan yüzümü avuçlarımla
Kime kapardım, Tanrım?

Ya olmasaydın!
İnsanların en kibirlisi olduğumu düşünüp de
Onurları kırılmışların önünde
Yere kapandığımda
Varlığım bu küçümen tanrıların ayaklarıyla
Bir kenara itildiği zaman
Yakınmalarımı, sitemlerimi
Kime yapardım, Tanrım?

Ya olmasaydın!
Harami ininde mürüvvet,
Köle pazarında paye dağıtılırken
''Bir kenarda kalma'yı marifet,
Ve unutulmayı marifet bilerek
Beyliği sultanların katında
Aramaya çıkıpta sonra
Yarı yoldan dönmeyi başardığım zaman
Sürurumu kime gösterip, kime
Kurum satardım, Tanrım?

Ya olmasaydın!
Sürurla dolup taştığım anlar
Dağları, sır yüklü develer gibi,
Yerinden oynatabileceğimi,
Yürütebileceğimi
Düşünüp coştuğum ve naralarımla
Yalnızca fareleri ürkütüp,
Vaşakları, dağ keçilerini...
Sonunda uyuyan aslanı
Uyandırdığım zaman
Hercai gönlümü can tasasıyla
Kimin yılkısına
Katardım, Tanrım?

Ya olmasaydın, Tanrım,
Ya olmasaydın!
Yürüdüğüm yollar tükendiğinde
Dostlar yabancıya,
Sıla gurbete benzediğinde...
Kırbamda su, heybemde azık
Ve türkülerimde...
Türkülerimde söz bittiğinde;

İnsanın kıt
Gecenin yıldızsız
İfritlerinse, daim peşimde
(Hem uyanıkken hem de düşümde)
Olduğu zaman,
Kimin kapısını omuzlayarak
Hoyratça açar da, kimin
Aynalarını parçalayarak
Canımı içeri atardım, Tanrım,
Sen olmasaydın?
 
Cahit Koytak

10 Mart 2014

2 Hours of Celtic Music


Indila - Dernière Danse (Clip Officiel)

26 Şubat 2014

Hocalı Katliamı


1991 yılında Azerbaycan Parlamentosu’nun halktan gelen baskılar karşısında Dağlık Karabağ’ın özerk bölge statüsünü ilga etmesine karşılık Dağlık Karabağ Parlamentosu bir referandum düzenleyerek cevap vermiştir. Çoğunluğu Ermenilerin oluşturduğu bölgede referandum sonucunda Dağlık Karabağ Parlamentosu bağımsızlığını ilan etmiştir. 1992’de Sovyet birlikleri de bölgeden çekilmiştir.

Hocalı’da gerçekleştirilen katliama giden süreçte, Ermenileri Rusların desteklediği yönünde ciddi bulgular bulunmaktadır. Ermeni gönüllülerden oluşan silahlı gruplar Karabağ’a yerleştirilmiştir. Ardından Gorbaçov, 25 Temmuz 1990’da yayımladığı bir kanun ile SSR (Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) kanunları dahilinde olmayan silahlı grupların kurulmasını yasaklamış ve kanunsuz olarak saklanan silahlara el konulmasını sağlamıştır. Bu kanunla birlikte Azerbaycan’ın bütün bölgelerinde av silahları da dahil olmak üzere silahlar toplanmış, Dağlık Karabağ’da ise bu görev Rus askerleri tarafından yerine getirilmiştir. 1990 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Ermeniler saldırılarını doğrudan Azerilere yöneltmeye başlamışlar, otobüs baskınları, yol kesme gibi terör eylemlerine kalkışmışlardır. 1990 yılı başlarında yaklaşık 186 bin Azeri, Ermenistan’dan Azerbaycan’a gitmeye zorlanmıştır. Ekim 1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirilmiştir. Hocalı Katliamı, Rus askerlerinin desteğiyle 25–26 Şubat 1992’de Hocalı’ya ulaşan Ermeni kuvvetlerince gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın 1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında savaştığı, alaydan kaçan dört askerce doğrulanmıştır.

10 bin nüfuslu Hocalı’da olaylar sırasında yaklaşık 3.000 Azeri bulunmaktaydı. Saldırıda ölenler hakkında verilen resmi rakam 613 kişi olmakla birlikte, katledilen toplam Azeri sayısının 1.300 kişi olduğu söylenmektedir. Saldırılar sırasında Hocalı’da yaşayan Ahıska Türkleri de evlerinde yakılarak öldürülmüştür. Kadın, çocuk ve yaşlılar da dahil olmak üzere siviller katledilmiştir. Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in üzerindedir. Katliama tanık olan bir gazeteci, yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:

“Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov, olayı dört gün boyunca kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”

Gelişmelere seyirci kalan BM ve Batılı devletler, Ermenilerin yaptıkları katliamlara ve işgal hareketlerine ciddi bir tepki göstermemişlerdir. Ermenilerin Mayıs 1992’de Nahçıvan’a saldırmalarından sonra Türkiye 1921 Kars Anlaşması çerçevesinde bölgeyi korumak için askerî müdahalede bulunabileceğini açıklamıştır. Uluslararası toplum, ancak Ermenilerin nüfusu 60 binden fazla olan Kelbecer’e saldırmasıyla harekete geçti. BMGK, 822 sayılı kararı ile Ermeni kuvvetlerinin işgal altındaki topraklardan çekilmesini istedi, ancak bu sonuç vermedi. Kararın ardından AGİT bünyesinde arabuluculuk çalışmaları başlatıldı.

1994 yılında iki taraf arasında ateşkes ilan edilmiştir. Savaş sonrası çözüme kavuşturulamayan bir diğer sorun da, ülke içerisinde yerinden edilen ya da sığınmacı durumuna düşen bir milyon civarı Azeri’dir. Bunların büyük bir çoğunluğu Azerbaycan sınırları dahilinde yaşamaktadırlar. Azerbaycan nüfusunun %10’undan fazlası ülke içinde yerinden edilmiş sığınmacılardan oluşmaktadır ki bu, kişi başına dünyada yerinden edilmiş en büyük nüfus hareketlerinden biri anlamına gelmektedir. Bu insanlar hâlâ Ermenilerce işgal edilen topraklarda bulunan evlerine geri dönmeyi beklemektedirler. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan veya başka ülkelerden Azerbaycan’a gelen Azerbaycan vatandaşları, Azerbaycan hükümeti tarafından “göçkün” olarak adlandırılmaktadır. Sorunlarına hâlâ kalıcı çözümler bulunamayan göçkünler; mesken, iş, yiyecek, sağlık, eğitim ve can güvenliği gibi birçok sorunla karşı karşıyadırlar. Bu kişiler Bakü ve çevresinde, zor koşullar altında çadırlarda, barakalarda, okul ve yurtlarda, pansiyonlarda, dükkanlarda, yük vagonlarında, hatta yol kenarlarında yaşam mücadelesi vermektedirler.
kaynak:http://azerbaycan.ihh.org.tr/insan/hocali/hocali.html

29 Ocak 2014

Şahlar ve şeyhler

 Yrd. Doç. Dr. Bekir Biçer'in yazısı...

İnsan var oluşundan beri düşünen inanan bir varlıktır. Düşünmesi çoğu zaman inanmasını gerektirmiştir. İslam inancı açısından ise İnsan “Allaha kulluk yapmak için yaratılmıştır.” Allah insanları doğru yola çağırmak için peygamberler göndermiştir. Ancak insanlar çoğu zaman peygamberlere rağmen kendi istedikleri şekilde yaşamıştır. Büyük peygamberlerin inancını yer yüzünde egemen kıldığına dair bilgi çok azdır.
Bu çerçevede hayatı en iyi bilinen peygamber Hz. İsa ve dini Hristiyanlıktır. Hz. İsa’nın çağrısı Akdeniz havzasında kısa zamanda yayılmış ama aynı zaman diliminde dini tahrif olmuştur. Güçlenen Hristiyanlar Roma İmparatorluğu için tehdit oluşturunca yüz binlercesi öldürülmüştür. Ancak Hristiyanlık resmi din olunca bu defa Hristiyan olmayanlar öldürülmüştür. Hristiyanlık içinde iki ana kilise doğmuştur. Katolik kilisesi din devleti özelliği taşımış ve Orta Çağda insanlara hayatı zindan etmiştir. Ortodoks kilisesi ise devletin kontrolüne girmiş ve devlete hizmet etmiştir. Orta ve Yeni Çağ Avrupası’nın en önemli meselesi din devlet ilişkileri olmuştur. Bu sebeple Avrupa lılar laik düşünceyi üretmiş ve laik politikalar geliştirmiştir.
İslâmiyetin tarihsel serüveni de aslında çok farklı değildir. Her ne kadar abartılmış- yüceltilmiş tarih yorumları aksini savunsa bile İslam toplumlarının en temel meselesi din devlet ilişkisi olmuştur. Müslümanlar Hz Ali ve Muaviye arasındaki çatışmayı hep dini bir mesele olarak ele almıştır. Ama aslında mesele düpe düz siyasi bir meseledir ve tamamen iktidar mücadelesidir. Ayet ve Hadisler sadece geliştirilen siyasi mücadeleye malzeme teşkil edilecek şekilde kullanılmıştır. Yani Cemel ve Sıffin savaşlarından itibaren İslam birinci derecede hayatı düzenleyen bir unsur olmaktan çıkarılmış ve siyaseti meşrulaştıracak ve iktidarlara payandalık yapacak şekilde istismar edilmiştir. Artık İslam öncelikle iktidarların gücünü pekiştiren bir dolgu malzemesi olarak kullanılmıştır. Doğrusu birçok mezhebin doğuşu da bu çerçevede ele alınabilir. Benim İslam tarihi okumalarından elde ettiğim sonuç şu: İslam inancı ve Müslümanlar sürekli siyasetin güdümünde olmuştur. Öyle sanıldığı ve iddia edildiği hayatın bütününü kontrol eden ana unsur İslamiyet değildir. Saray hep âlimlerden, şeyhlerden ve Müslüman halktan üstün olmuştur.
İslam tarihinde fıkhi mezheplerin doğması ve tarikatların yaygınlaşmasıyla birlikte çoğu zaman saraya muhalif alternatif kurumlar ortaya çıkmıştır. Sultanlar ise kendine yakın olan âlim ve şeyhleri desteklemiştir. Kimi zaman kendisine yakın hissettiği âlim ve şeyhleri kendine danışman yapmış veya mensubu olduğu mezhebi resmi mezhep ilan ederek diğerleriyle mücadele etmiştir. Mezheplerin yaygınlaşması ve mezhep mücadelelerinin geri planında da siyasetin belirleyici gücü vardır. Buna karşılık halktan destek alan veya saraya kafa tutacak güce erişen âlim, şeyh veya seyidler saraya muhalif bir seyir izlemiş ve dini gücünü çoğu zaman siyasete tahvil etmeye çalışmıştır. Bu iddiayı doğrulayacak yüzlerce örnek vardır. Özellikle Abbasiler devrinden itibaren çıkan isyanların tamamı bu çerçevede değerlendirilebilir. Kimi zaman ise muhalifler saraya karşı tavır alarak halkın çıkarlarını korumaya ve dengelemeye çalışmıştır. İslam tarihi defalarca şahlarla şeyhlerin mücadelesine sahne olmuştur.
Selçuklular devrinde Baba İshak, Osmanlılar devrinde Şeyh Bedreddin, Şahkulu isyanlarında olduğu gibi. Osmanlı Devleti tarikatlarla ilişkilerini siyasi çıkar- devletin bekası çerçevesinde kurmuştur. Sultana hizmet edenler ödüllendirilmiş muhalif olanlar ise cezalandırılmıştır. Mustafa Kemal de Milli Mücadele esnasında büyük oranda şeyhlere ve aşiret liderlerinin yardımına müracaat etmiştir. Şeyh Senusi, Mevlevi şeyhleri, Alevi Bektaşi dedeler, Kürdistan’daki Kürt aşiret liderleri Mustafa Kemal’in en çok destek aldığı ve birlik görüntüleri verdiği kişilerdir. 1924 yılından itibaren ise her türlü dini ve mezhebi yapılara karşı tavır alınmıştır. Sünni şeyhler birer birer cezalandırılmıştır. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sünni tarikatlar kadar Alevi Bektaşiler de zarar görmüştür. Dergâhları kapatılmış mal varlıklarına el konulmuş, kütüphanelerdeki eski eserler yok edilmiş ve vakıf faaliyetleri engellenmiştir. Hatta Dede ve Babalar dini kimliklerini ifade etmekten çekinir olmuştur. Âdeta Alevi kimliği yok sayılmıştır. Ancak buna rağmen Alevi ve Bektaşiler bu durumdan fazlaca rahatsız olmamıştır. Çünkü Aleviler kadar Sünniler de cezalandırılmış ve Aleviler üzerinden Sünnilerin siyasi baskısı kaldırılmıştır. Bu mutluluk Alevilerin Mustafa Kemal’i sevmelerine ve sahip çıkmalarına yetmiştir. Dersim kıyımına rağmen laik Cumhuriyet zımnen en büyük halk desteğini Alevi camiadan almıştır. Buna rağmen Tek Parti döneminde Alevi sorunu ve Alevi hakları hiç gündeme gelmemiştir.
Türkiye Cumhuriyetinin iç politikası büyük oranda din devlet ilişkileri sebebiyle gerilmiştir. Çünkü halkın büyük çoğunluğu dindardır. Devletin yapısı ise laiktir. Bu sebeple sürekli halk ve devlet karşı karşıya gelmiştir. Bütün baskı ve sindirme politikasına rağmen seçimlerde dindar halkın siyasi tercihleri iktidarı belirlemiştir. Özellikle Demokrat Parti döneminden itibaren siyasette dinin ağırlığı çok belirgindir.
Türkiye’ de din devlet ilişkileri deninde hep Sünni cemaat ve tarikatlar anlaşılmış ve anlatılmıştır. Halbuki CHP de siyasetini Türkiye’deki din ve mezhepler üzerinden yapmıştır. CHP seçmenleri büyük oranda dindar Alevi-Bektaşilerdir. Aleviler siyasi tercihlerini tamamıyla din ve mezhep algıları üzerinden yapmıştır. Yaptıkları tercihler çok açık olarak din merkezlidir. Son yıllarda yapılan Cumhuriyet mitinglerinin ve Gezi olaylarının arkasında büyük oranda sokağa taşan Alevi öfkesi yapmaktadır. Gösteriler biraz da Sünni - Yezidi AKEPE iktidarına karşı Alevilerin var olma mücadelesi gibidir.
Ak Parti döneminde Türkiye göreli olarak daha özgür hale gelmiş ve dini faaliyetler daha kolaylaşmıştır. Bu dönemde Cumhuriyetin ilk yıllarında oluşan laik rejime karşı halkın tavrı değişmiş ve iktidar şahsında Sünni dindar halk devletle bütünleşmiştir. Şüphesiz Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde cemaatlerin ve tarikatların ciddi katkısı olmuştur. İktidarın el değiştirmesi, seçkinci yönetimin yıkılması konusunda cemaatler hükümetle ittifak içinde olmuştur. Ancak yeni Türkiye’yi kimin yöneteceği konusunda ciddi ihtilaflar başlamış yani tarih tekerrür etmiştir. “Bir tahta iki sultanın oturamayacağı” anlaşılmıştır. Gündemdeki tartışmalar nasıl sonuçlanır bilinmez ama Türkiye yeni bir tartışmaya yeniden başlamıştır. Bugüne kadar Müslüman halk din devlet ilişkisine hep laik devlet üzerinden bakmış ve hep İslam devleti özlemi taşımıştır. Şimdi dindar insanların din politikası üzerinden din devlet ilişkileri tartışılmaktadır. Artık din devlet ilişkileri bu zeminde yeniden tartışılacaktır. Devletin resmi dini olmalı mı, olacaksa devlet hangi mezhebe göre yönetilmelidir devletin yönetiminde cemaatlerin rolü ne olmalıdır. vs ?
Bugün gündeme gelen “kardeşlik hukuku” aslında Türkiye’de hiç olmamıştır. Malumdur ki tarih boyunca aynı dinden olan insanların savaş ve mücadelesi daha acımasız olmuştur. Yine iktidar paylaşımı konusunda din büyük oranda güç elde etme ve yapılanları meşrulaştırma amacını taşımaktadır. Umarım satırlarda kalan hukuk hayata hakim olur. Saygılarımla.

http://www.memleket.com.tr/sahlar-ve-seyhler-18164yy.htm

29 Aralık 2013

Loras Dağı, Perse ve Meduse Efsanesi


29 Kasım 2013

İbrahim Demirci – Konuşan Türkiye

I
Türkçe konuşmak istiyorum
Ya şovenist diyorlar ya faşist
Bu gâvurca kelimeler ne? diyorum
Laiklik kırbacını şaklatıyorlar
Çok değerli, tarihsel bir kırbaçmış
Öyle söylüyorlar
Oysa ben yalnızca konuşmak
Kendimi ortaya koymak
Ve paylaşmak istiyorum.
II
Eşitçe konuşmak istiyorum ben
Geri kalmışlığını sakın unutma, diyorlar
Geri dönüp ileri geçmek istiyorum
Ayaklarıma çağdaşlık prangaları vuruyorlar
Son model, sağlam prangalarmış
Öyle söylüyorlar
Yeraltına merdivenler döşüyorum çaresiz
Casus güvercinlerden sakınarak
Gizli kuyular kazıyorum göklere doğru
Köstebekleri atlatarak.
III
İnsanca konuşmak istiyorum ben
Papağanları övüyorlar bana
Ucuz ve kullanışlı kasetlerimiz de var diyorlar
Ön ödemesiz peşin fiyatına taksitle
İstersen kredi de açarız sana
Atam diyorum, Âdem diyorum, adam diyorum
Charles Darwin Cd Rom’u yolluyorlar maymunlarla
IV
Müslümanca konuşmak istiyorum ben
Allah’ı oyuna sokmak kurallara aykırı diyorlar
Kuralları kim koyuyor peki? diyorum
Biz diyecek kadar açık sözlü değiller
Akıl diyorlar, bilim diyorlar, tarih diyorlar
(Para kasalarını, silah sandıklarını, arsenik şişelerini görmediğimi sanıyorlar)
Aklın kulağında şeytan fısıltıları var oysa
Bilimin gözünde şeytan gözlükleri
Tarihin dehlizlerinde şeytanın kahkahaları
Eûzü billâhi mineş-şeytanir-racîm diyorum
Şaşırıyorlar
-Bugün cuma mı? Cami nerede? Cenaze mi var?
V
Erkekçe konuşmak istiyorum ben
Parfümlerle bayıltmaya çalışıyorlar beni
Uyuşturucularla ayıltmak istiyorlar sonra
-Odamıza dağları çağıralım kadınım
Yaylaları serelim balkonumuza
Kızımızın ellerine kına yakalım
Kınayanın kınamasına aldırmadan
Erliğine mukayet olsun oğlumuz
Kıskançlıkla koruyalım namusumuzu
Gözümün nûru, gönlümün sürûru…
VI
Kürtçe konuşma diyorlar bana, bölücülük yapma
Kurtça konuşma diyorlar, hukuk var, adalet var
Kartça konuşma, kabalığın lüzumu yok
İstersem Kertçe, Kirtçe ya da Kortça konuşabilirmişim
Azgelişmiş toplumlar için üretilmiş
Özel ulusal dillermiş bunlar
Sözcüklerin anlamı duruma göre değişirmiş
Aptalca konuşmaya zorluyorlar beni
Oysa ben aptal değilim
Aptal numarası yapmaktan da sıkıldım artık
Fransızca konuşursan enteldir adın
İngilizce konuşursan işbirlikçi sayılırsın
Arapça konuşursan ya ümmetçi ya mürteci
Farsça artık Mevlâna’nın değil, mollaların dili
Almanca’da Hitler kokusu var, Rusça’da Stalin tortusu
En iyisi diyorlar bana, ey Türkiye vatandaşı, sen
Vazgeç şu konuşma sevdasından
Avuçların patlayıncaya kadar alkışla
VII
“Ya ben öleyim mi söylemeyince” demişti şair
Söyledi ve ölmedi, konuşuyor bugün bile
Ben de kendimce konuşmak istiyorum ey
Bezm-i Elest’te ‘belâ’ diyen dilimle
Tanrılarınıza ve putlarınıza ‘lâ lâ’ diyen dilimle
‘İllallah, illallah, illallah’ diyen dilimle
Konuşmak istiyorum ey
Dinleseniz de, dinlemeseniz de
(Mahalle Mektebi 14)

31 Temmuz 2013

Nusayrilik ve Nusayriler



Yrd. Doç. Dr. Muammer ULUTÜRK

Nusayrîler Suriye’de Lazkiye, Banyas ve Tartus, Türkiye’de Hatay, Adana ve Mersin illerinde yaşayan; İslam, Hıristiyanlık, Ortadoğu’da mevcut bazı fırkalar ve diğer yerel inanışların harmanlanması sonucu ortaya çıkmış –senkretik- dinî bir inanç topluluğudur.
Nusayrilik, Şia’nın ilk Mezhepler Tarihi yazarlarından en-Nevbahti’ye göre, IX. yüzyılda Muhammed b. Nusayr en-Nemiri (Öl. M. 883) tarafından kurulmuş batıni bir fırkadır (Fığlalı, 1993:180). Kaynaklarda genellikle Nusayrilik, bazen de Nemiriyye adıyla anılan fırka, XX. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Alevilik, mensupları da Aleviler diye anılmaya başlanmıştır. Bu fırka, I. Dünya Savaşı’nın ardından bölgeyi ele geçiren Fransızların talebi, mensuplarının da uygun görmesiyle Alevi adıyla anılmaya başlanmıştır (Üzüm, 2007:271). Bu yapıya Anadolu Aleviliğinden farklılığına işaret etmek üzere Nusayri Alevilik, Akdeniz Aleviliği, Arap Aleviliği, Çukurova Aleviliği, Hatay Bölgesi Aleviliği, mensuplarının genellikle çiftçilikle uğraşmalarından dolayı Fellah gibi isimler de verilmiştir (Üzüm, 2007: 271; Büyükkara vd., 2010:157). 

Nusayrilik, Hz. Ali’nin tanrılaştırılması, Hızır ve türbe inancının güçlü oluşu, tenasüh inancı, te’vil ve takiyye ile belirginleşen; bütün dinlerin, bütün peygamberlerin ve hatta bilgi üretenlerin kutsal sayıldığı; kapalı cemaat örgütlenmesi ve gizlilik esasına dayanan, bâtınî İslamî bir fırka (Türk, 2005:279) olarak, Uzak Doğu kültürleri, Orta Doğu kültürü, Hıristiyanlık, eski Türk toplumlarının şamanist inançları ve Arap kültürü gibi unsurlardan etkilendiği görülmekle birlikte, bu bulgulara dayanarak Nusayrilerin etnik kökenleri hakkında belirgin bir saptama yapmak olanaksızdır (Türk, 2005:288).
Dünya genelinde yaşayan yaklaşık 3.000.000 Nusayri yaşamakta olup bunların büyük bölümü Suriye (2.500.000), Lübnan (100.000) ve Türkiye’de (350.000) yaşamaktadırlar. Bu sayıları ile Nusayrîler Suriye nüfusunun % 8-12’sini oluşturmaktadırlar. Suriye yönetimindeki Esedlerin de mensubu olduğu Nusayriler, günümüz Suriyesi’nde sayıca azınlık (toplam nüfusunun %14’ü) olmalarına rağmen iktidardadırlar. Nusayrilerin Hatay ilin genel nüfusu içindeki oranı ise il merkezdeki oranın altındadır. Adana ve Mersin’de yaşayan yerel halk tarafından Fellah (çiftçi) olarak adlandırılan Arap halkıyla etnik köken ve dini inanç bakımından ilgileri bulunmamaktadır.
Orta Doğu’da yaşayan Nusayrilerin tarihi kökenlerini ortaya koyan en önemli eser, Osmanlı döneminin vilayet müfettişlerinden Muhammed Emin Galib et-Tavil tarafından yazılmıştır. Et-Tavil bu eserinde Nusayriliğin ayrı bir mezhep olarak ortaya çıkmasında Gadir Hum ve Kerbela hadisesinin önemli olduğunu ileri sürmektedir. Hicretin 10. yılında Gadir Hum denilen yerde gerçekleşen hadise, Nusayrilerin en büyük bayramı olarak kutlanmaktadır. Nusayrilere göre Hz. Muhammed, Allah’ın emriyle kendisinden sonra Hz. Ali’nin vâsi ve veli olduğunu ilan etti. Hz. Muhammed’in vasiyetine uyulmaması ve Hz. Ali’ye düşmanlıklarıyla bilinen Emevilerin halife olarak Ebubekir’i tanımaları sonucunda Hz. Ali taraftarları Ebu Bekir’e biat etmeyi reddettiler. Halifelik Emeviler üzerinde devam ederken, Hz. Ali taraftarları da  Ehl-i Beyt’ten olan imamlara biat ettiler. İmam Ali ve onun oğlu Hasan’dan sonra üçüncü imam olan Hüseyin, kendisine inanan 70 kişiyle birlikte, Muaviye tarafından Kerbela’da şehit edildi. Soyundan Zeynel Abidin dışında kimse kalmadı. Bu olayın ardından Müslümanlar Aleviler ve Sünniler diye ikiye bölündü (2003 et-Tavil’den Türk, 2005:41).
Gadir Hum ve Kerbela hadisesinden sonra Aleviler, Emevi ve daha sonra da Abbasi halifelerine biat etmemişler, Ehl-i Beyt soyundan on iki İmam’a biat etmişlerdir. Bu imamlardan altıncısı olan İmam Cafer es-Sadık’ın (699-766) ölümünden sonra, Alevilerin bir kısmı imametin Cafer es-Sadık’ın büyük oğlu İsmail’in hakkı olduğuna, diğerleri ise öteki oğlu Musa el-Kazım’ın hakkı olduğuna inanıyorlardı. İsmail’in imametine inananlar “İsmaililer” olarak öteki Alevilerden ayrıldılar. Onların büyük çoğunluğu ise Musa el- Kazım’ın imametini tanıyarak “on iki İmamcılar” olarak isimlendirildiler. Nusayriler de bunların arasında yer almaktaydı. Onlar, on ikinci İmam Muhammed el Mehdi’nin henüz çocuk yaştayken gözden kayboluşuna (gaybetine) bakarak imametin son bulduğuna, Mehdi’nin ölmediğine beklenen kişi olduğuna inanmışlardır. Ali taraftarları onu “Hüccet” (delil) ve Muntazır (beklenen) adlarıyla anarlar. Onlara göre Mehdi, diridir ve zamanı gelince cevr ile dolan arza kurtarıcı olarak geri dönecektir. Mehdi’nin gaybetiyle birlikte, Hz. Muhammed’in; “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısı” sözünden yola çıkan Nusayriler, on iki İmamın her birinin bir bâbı (kapı) olduğu ve dini inancın bu bâblar yoluyla yürütülmesi gerektiğine inanmaya başladılar (2003 et-Tavil’den Türk, 41-42).
Nusayriler imamlardan sonra bâbı yetkili bildiler; ne var ki bu konuda uzlaşamadıkları için üç temel gruba ayrıldılar. Daha sonra da pek çok kola ayrıldılar. Bunlar:
-Nusayriyye: Seyyid Ebu Şuayb Muhammed b. Nusayr’a bağlı olanlar,
-İshakiler: İmam Hasan el-Askeri’nin ashabı olan Ebu Yakub İshak en-Nâhi’ye bağlı olanlar (bu kişi, Askeri’nin asıl babının kendisi olduğunu iddia etmiştir.),
-Caferiyye: Bâb’a bağlanmadan altıncı imam Cafer es-Sadık’ın kitaplarını rehber bilenlerdir.
İsnâaşeriyye’nin onuncu İmamı Ali el-Hâdi en-Nâki ile on birinci İmam Hasan el-Askerî zamanında yaşayan İbnu’n-Nusayr, Ali el-Hâdi en-Nâki’nin ilahlığını, kendisinin de onun peygamberi olduğunu iddia etmiş, tenasühü benimsemiş, haramları helal saymak gibi aşırı görüşler ileri sürmüştür (Üzüm, 2007: 271; bkz. Fığlalı, 181). Nusayr, Askeri’nin adamı ve meclisinde eksik olmayan sadık bir müridiydi. Muhammed b. Nusayr, Hasan el-Askeri’den sonra, Samerra’ya yerleşerek Nusayrilere yol gösterdi. Nusayriler, 1048 yılına kadar bâb ve ardılları tarafından dini yetkili olarak idare edildiler. Halep, Lazkiye ve Bağdat dini merkez oldu. Ondan sonra da bâb, yani dini önderler bu görevi üstlendi. Bunlardan Muhammed el-Cennân el-Cünbulânî, dini başkanlık görevini yürüttü. Bunların döneminde Alevi Nusayriler ve İslam âlemi için bir anarşi ortamı yaşandı. Öyle ki, bir mezhebin üyeleri, ötekinin üyelerinin kanlarını dökmeyi mübah saymaya başladı. Bu dönemde, Mısırlı Alevi Nusayri Hüseyin b. Hemdân el-Hasîbî ortaya çıktı ve Alevilere bağımsızlık ve hakimiyet fikrini aşıladı. Bu nedenle Muhammed b. Nusayr’dan sonra bu mezhebin öncülerinden en önemlisinin Hasîbî olduğu kanaatinin doğru olması muhtemeldir (bkz., Fığlalı, 181; Üzüm, a.y.). Aslında Muhammed b. Nusayr, mezhebin kurucusu değildi. Kendisi Ehl-i Beyt ahlak ve kültürüne uygun öğrenciler yetiştirmişti. İşte bunlardan biri de Ebu Abdullah Hüseyin b. Hamdan el-Hasîbî idi. Büveyh ve Hamdani devletinin kurucuları bile onun öğrencileriydi. Hasîbî’yi tarikata alan, Irak’ta yaşayan ve Alevi Cünbülânî tarikatını kuran el- Cünbülânî idi. Irak’ın Cenbela kasabasında doğan Cünbülânî, Nusayr’in öğrencilerine katılarak Ehl-i Beyt’in ilim ve fıkhı konusunda önemli çalışmalar yaptı. Zamanın en büyük alimlerinden sayılırdı. Bu nedenle Nusayr, kendisinden sonra yerine onu tayin etmişti. Cünbülânî bir yandan çalışmalarını sürdürdü, bir yandan da öğrenciler yetiştirdi. Evi adeta bir üniversiteyi andırıyordu. Yetiştirdiği öğrencileri, çevre ülkelere dağılarak Ehl-i Beyt inancından kaynaklanan Aleviliği tanıtıyorlardı (2001 İstanbullu’dan Türk, 44). Cünbülânî’nin şöhretini duyan ve ondan ders almak isteyen Hasîbî, bu amaçla Mısır’dan göç ederek Cenbela kasabasına yerleşti. Başarılı çalışmalarıyla Cünbülânî’nin gözüne girdi. Cünbülânî’nin ölümü ve vasiyeti üzerine de Alevi Nusayrilerin başkanı oldu ve din işlerini yürüteceği Halep’e yerleşti. Elliden fazla öğrenci yetiştirdi. Onun zamanında bağımsızlığını ilan eden bütün Alevi-Nusayri hükümdarlıklar, onun dini egemenliği altındaydı. Ayrıca Hasîbî’nin Şam’da vekilleri; hükümdarlardan ve emirlerden de öğrencileri vardı. Bunlar Büveyhoğulları, Hamdanoğulları ve Fatımilerdendi (2000 et-Tavil’den Türk, 44). Hasîbî, İsmailiyye ile birleşme teşebbüsünde bulunmuşsa da başaramamış, hareketin dini-mistik karakterinin gelişmesi ve yayılması için verdiği mücadelenin sonunda “dinin şeyhi” (Şeyhüddin)  diye anılmıştır. M. 969’da Halep’te ölen Hasîbî, şii biyografi kaynaklarında genellikle “yalancı, lanete uğramış, itikadı bozuk, fikirlerine itibar edilmemesi gereken kimse” gibi ifadelerle eleştirilmiştir (Üzüm, 2007:271).
Hasîbî’den sonra biri Halep, diğeri Bağdat olmak üzere iki dini merkez ortaya çıktı. Bugünkü Nusayri halkını oluşturmuş olan Hasîbî’nin kurduğu Cünbülâni tarikatının son genel şeyhi et-Tebârânî (965-1035)’den sonra ise tarikat liderliğine kimse geçmedi. Her şeyh kendi bulunduğu bölgede bağımsız olarak şeyhliğini sürdürdü. Nusayri tarihindeki son dönem, bölgesel şeyhlerin liderliğinde birçok Alevi-Nusayri devletinin bağımsızlıklarını ilan etmeleriydi (2000 et-Tavil’den Türk, 45). Bunlar; Fatımi Devleti (909-1171, Mısır), Büveyhoğulları Devleti (934-1055, Hazar Denizi Bölgesi), Hamdanoğulları Devleti (868-1104, Musul-Halep), Aridoğulları Devleti (939, Şam, Trablus, Teberiye; Rayıkoğlu Muhammed'in kurduğu bu devlet onun ölümüyle de yıkıldı), Tunuhîler Hükümeti (968-1084, Lazkiye), Hammudoğulları Devleti (1071-1113, Kurtuba, Malka), Ahmeroğulları Devleti (1232-1490, Zaragosa) ve Muhrizoğulları hakimiyeti idi.  
Nusayriler, Memlük Sultanı Baybars (1277) zamanında sünni olmaları yönünde baskı görmüşlerdir. Bu baskılar Sultan Kalavun zamanında da (1277-1290) sürdürülmüştür. İbn Teymiye’nin Nusayriler hakkında çeşitli hakaretler ve karalamalar içeren fetvası da Sultan Kalavun zamanında çıkartılmıştır. İbn Teymiye’nin bu fetvasını başka fetvalar izledi. Bu fetvalar yüzünden Nusayrilerin malları yağma edildi, kadınları hakkında uygun düşmeyen yakıştırmalar yapıldı ve on binlerce Nusayri öldürüldü. Mercidabık Savaşı (1516) sonrasında Nusayriler Osmanlı idaresine girmiş, uzun süre Halep’te mahalli şeyhlerin denetiminde serbest bir hayat yaşamışlardır (Üzüm, 271). Nusayriler Yavuz Sultan Selim döneminde (1470-1520), büyük baskılarla karşı karşıya kaldıklarını ileri sürerler. Bu dönemde Yavuz Sultan Selim’in Alevi illerini ele geçirmesi, bölgedeki Alevi egemenliğinin de yıkılmasına neden oldu. Mısır-Anadolu yolunun güvenliğinin sağlanması için Türkler, Alevi-Nusayri bölgelerine yerleştirildi. Bu dönemde Nusayra Dağlarına yaklaşık yarım milyon Türk yerleştirildi. Bugün onlardan yalnızca Bayır, Bucak ve bazıları da sahil tarafında olmak üzere on beş bin Türk kalmıştır. Bunlar Türk kimliklerini koruyabilmişlerdir Baskılar nedeniyle Antakya’dan ayrılan Nusayriler, Kanuni Sultan Süleyman zamanında bu bölgeye geri dönmeye başladılar. Geri dönenler Antakya’dan Süveydiye’ye, Adana çevresi ve Tarsus’a kadar uzanan bölgeye yerleştiler. Bugün bu bölgede varlıklarını sürdürmektedirler (2000, et-Tavil’den Türk, 46). Fığlalı, Yavuz Sultan Selim döneminde Nusayrilere baskı yapıldığına dair görüşün et-Tavil’in yazdıklarının haricinde başka kaynak kullanmayanlar tarafından iddia konusu yapıldığını, yazılanların doğru olmadığını, Osmanlı Devletinin ülkedeki her inanç ve ırktan kavme, devletin bağlayıcı ve birleştirici felsefesi olan İslam kardeşliği anlayışının en muslihane tezahürünü gösterdiğini (Fığlalı, 1993: 181) belirtmektedir.
II. Abdülhamid zamanında, toplumsal bütünlüğün korunması amaçlanarak Nusayrilere karşı sünnileştirme politikaları izlenmiştir. Bu dönemde Nusayrilerin bölgelerine camiler yapılmıştır. I. Dünya Savaşı’nın akabinde Fransızlarla Suriyeli yetkililer arasında gerçekleşen görüşmelerin ardından 1920’de “Alevi toprağı” adı altında idari bir birim kurulmuş, bu isim 1922’de Aleviler Devleti olarak değiştirilmiştir. 1936’da burası Suriye Devletinin bir vilayeti kabul edilmiş, 1939’da Fransa Lazkiye bölgesine müstakil bir statü vermiş, 1942yılında Lazkiye idaresi Suriye’ye katılmıştır (Üzüm, 272). Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılması (1939) ve laik politikalarla birlikte Nusayriler büyük oranda Atatürk’ü desteklemişlerdir. Tarih boyunca aile, soy, aşiret, şeklinde kapalı bir hayat yaşayan Nusayriler, Suriye ve Türkiye’de milli devlete adapte olmakta zorluk çekmemişlerdir.

Kaynakça:
Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, Selçuk Yayınları, 6. Baskı, İstanbul, 1993.
İlyas Üzüm, “Nusayrilik”, D.İ.A., XXXIII, İstanbul, 2007, s. 270-272.
Hüseyin Türk, Nusayriler (İnanç Sistemleri ve Kültürel Özellikleri), Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2005.
Mehmet Ali Büyükkara vd., “Nusayrilik”, İslam Mezhepleri Tarihi, Eskişehir.