Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

25 Eylül 2016

Mihirmah Sultan Caminin Yapılışı


Mihrimah; güneş ve ay demektir, Mihir güneş, mah ise ay. Babası kızına Mihrimah Sultan Süleyman adını koyarken bir Yanagi güneş öbür Yanagi ay gibi parlak olsun diye koymuştur.
Mihrimah büyür, 18-19 yaşına gelir. Sarayın entrikalarından sıkılan Mihrimah o dönemde politik bir evlilikle Rüstem Paşa'yla evlenir. Rüstem Paşa Mihrimah'ın Ruhuna uygun bir damat olmamıştı. Ve Mihrimah içine kapandı, sonra kendi gelirleriyle İstanbul'da güzel eserler yaptırmaya başladı. Bir gün Mimar Sinan Usta'yı çağırdı ve dedi ki "Usta benim için İstanbul'da güzel bir yerde güzel bir külliye yap."
Sinan: "yapayım sultanım nereye?" Dediğinde "yerini sen seç" dedi Mihrimah. Ve Sinan, Üsküdar'da, Sultan Tepesi'nin yamaçlarını seçti, Mihrimah Külliyesi'ni oraya yaptı.
Mihrimah Külliyesi o kadar zarif ve şehre yakışmıştı ki Üsküdar, İstanbul'un karþýsýnda Mihrimah Külliyesi'yle zenginleşmişti. Mihrimah Külliyesi cidden çok güzeldi. Ve ondan sonra Sultan Tepesi'nin yamaçlarına yapılan bütün ahşap evler Mihrimah'ın güzelliğine uysun diye özel bir mimari izinle yapıldı. 

Şöyle ki;
Külliye'nin arka planında kalan Sultan Tepesi'ne yapılacak evlerin pencere ve kapı büyüklükleri normal boyutlardan 2 / 3 oranında daha küçük yapılacaktı. Bunun amacı ise insanların pencere ve kapı algılaması aynı olduðundan, arkadaki evleri normal boyutta düşünmesini sağlayarak külliyeyi ön plana çıkarmaktı. Yani arkadaki evlerin Pencereleri ve kapıları, Mihrimah Külliyesi'ni daha ihtişamlı göstermeye yardımcı olacaktı. Kısacası Tepesi'ne bakanlar Mihrimah Sultan Külliyesi'ni bir göz aldatmacasıyla 2 / 3 oranında daha büyük görüyorlardı.

Mihrimah Sultan Külliyesi (Üsküdar)

Aradan yıllar geçti. Mihrimah yeniden para biriktirdi ve Mimar Sinan Usta'yı yeniden çağırdı. Dedi ki: "Usta, benim için yeni bir külliye yap" o zaman Sinan Usta: "yapayım sultanım nereye?" Mihrimah dediğinde "yerini yine seç seç Usta" dedi. Ve Mimar Sinan İstanbul'un yedi tepesinden en güzel, en yüksek olan tepeyi bugün ki Edirnekapı dediğimiz surların dibindeki tepeyi seçti. Ve yine oraya bir mescit, bir mektep, bir camii, bir medrese, bir hamam, bir sebil, bir Çeşme vb. bir külliye yaptı ...

Mihrimah Sultan Camii (Edirnekapı)

Çok sonra Tanzimat yıllarında bir şair bir gün her iki külliyeyi aynı anda görebileceği bir yerde durdu. Ve o zaman bir şeyi keşfetti. Mimar Sinan iki külliyeyi öyle iki noktaya yapmıştı ki; İlkbaharda Sabahleyin Üsküdar'daki Mihrimah Camii'nin iki minaresinin arasından Güneş Doğarken Edirnekapı'daki Mihrimah Camii'nin kubbesi üzerinden ay batıyor, akşamleyin Üsküdar'daki camiinin iki minaresinin arasından ay Doğarken Edirnekapı'daki camiinin kubbesi üzerinden güneş batıyordu.
Kadının adı Mihrimah idi. Yani ay ve güneş. Ve Mimar Sinan öyle iki yere iki külliye yapmıştı ki, gökkubbenin altında binlerce yıl adını andırabilecek bir güzelliği ona hediye etmişti aslında. Belki de bu olağanüstü düşünce, naif ve dillendirilmemiş bir sevdanın sonucu aklına gelmişti Sinan'ın ...

--
Ahmet Eser

DABBETULARZ NEDİR ?

S)1
Mesut YAZICI1  
Bu ibare Sebe suresinin 14. ayetinde, Hz. Süleyman’ın  yaslanmakta olduğu asasını kemirerek aşındırmak suretiyle cesedinin yere yığılmasına ve öldüğünün anlaşılmasına vesile olan bir tür kurt manasında geçer.   ﱠ َﻓَﻠﻤ ِﻪ ِﺗْ ْﻢ ﻋَﻠَﻰ َﻣﻮ ُ ﱠﻬ ﻟَ َﺎ د َت ﻣ ْ َﻤﻮ ْ ِﻪ اﻟ ْ َﻀَﻴْﻨَﺎ َﻋَﻠﻴ ﱡﻦِ ﺎ ﻗ ﺠْ ﱠﺮ َﺗَﺒﻴﱠَﻨِﺖ اﻟ َ َﻠَﻤﱠﺎ ﺧ ﻓُ ﻨَﺴَﺄَﺗﻪ ِ ُآُﻞ ﻣ ْﺄَ ِض ﺗ ْ َﺄر ْ اﺑﱠُﺔ اﻟ َ ﱠﺎ د ِﻟ إ ِ اﻟْﻤُﻬِﻴﻦ ِ ِﻲ اﻟْﻌَﺬَاب ﻮا ﻓ ُ َﺎ َﻟِﺒﺜ َﺐ ﻣ َْﻐﻴ ْ اﻟ َ َﻤُﻮن َﻌْﻠ ُﻮا ﻳ َﺎﻧ ﱠْﻮ آ َن ﻟ أ 
Bu ayet, dabbetularzın öneminden ziyade, cinlerin gaybı bilmediklerini, biliyor olsalardı çoktan ölmüş olan Hz. Süleyman’a halen hizmete devam etmeyeceklerini vurgulamaktadır.  
Bir de Neml Suresinin 82. ayetinde benzer bir ibare vardır. 
  َا َ وَإِذ ﱠنَ ﻨ أ ْ َﺮﺟ ْ َأﺧ ْ ِﻬﻢ ْ َﻋَﻠﻴ ُ ْﻮل َ َوَﻗَﻊ اْﻟﻘ ْ ﻠﱢُﻤُﻬﻢ َ ِض ُﺗﻜ ْ َﺄر ْ اﺑﱠًﺔ ﻣﱢَﻦ اﻟ َ ْﻢ د ُﻬَ ﺎ ﻟ  ﻮَن ُﻨِﻮﻗ ُ َﺎ ﻳ َﺎﺗِﻨَﺎ ﻟ ِﺂﻳ ُﻮا ﺑ َﺎﻧ اﻟﻨﱠﺎَس آ  Burada, müşriklerin ve israiloğullarının Hz. Peygamber’e iman etmemiş olmaları kınanmakta ve bunun vahim sonuçlar doğuracağı tehdidinde bulunulmaktadır. Ayetin ilk etapta manası şöyledir: 
 Onlara gazap hükmü verildiğinde arzdan  “insanlar ayetlerimizin farkında değildi” diyecek bir dabbe çıkarırız.  Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı çeviride şu mana verilir 
 Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman yerden bir çeşit hayvan çıkarırız ki o, onlara insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler 2                                     
----------------------
1 Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Arapça Okutmanı 
2 Atay-Kutluay , Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı Ankara 1975, s. 383 3 Tanrı Buyruğu, İstanbul 1980, s. 441 4 Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali, s.383  
---------------
S) 2
Diyanet Vakfı meali ise, ayetin çevirisinde Elmalılı tefsirine işaret etmekle birlikte, tıpkı Ömer Rıza Doğrul3 gibi “yerden bir dabbe ( mahluk ) çıkarırız”  kelimelerini kullanmıştır.4 Keza Muhammed Esed de “yerden çıkarılan yaratık” kelimelerini kullanmıştır.     Bizim çevirimize göre arzdan kasıt toprak değil yurt sathı, dabbeden kasıt ise peygamber ve peygamberi destekleyen, sorumluluk duygusuna sahip alimler ve salihlerdir. Nitekim Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisindeki Dabbetularz maddesinde şu görüşlere yer verilmektedir.   Konuyla ilgili hadislere gelince, hiçbiri mütevatır olmayan bu hadislerin ilgili ayetten farklı olarak içerdikleri açıklamalar kesin bilgi değil sadece zan ifade eder. Haber-i vahid denilen bu çeşit rivayetlerin akaid alanında delil olamayacağı kelam ilminin bir ilkesi olarak benimsenmiş ve bu tür açıklamaların bağlayıcı olmadığı kabul edilmiştir.5   Öncelikle,  dabbe  ( داﺑﺔ  )  kelimesine filolojik açıdan yaklaşalım istiyoruz. İbranicede   (  ) דבב fiili arapçadaki ( دب  ) fiili ile eşanlamlıdır. “Dababu” Akatçada konuşmak, söylemek anlamına geliyor.6 Ayrıca bir de ( דבה ) fiili vardır ki beklenmedik ve istenmedik bir haber yaymak, kara haber yaymak, kötü haber yaymak manalarına Kutsal Kitap müfredatı olarak kullanılmıştır.7  Öyle anlaşılıyor ki bu kelime hem yürümek ve hem de konuşmak manasını kapsamaktadır.  

----------------------------
4 Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali, s.383 
5 TDV İslam Ansiklopedisi, c. 8, s.395, İstanbul  1993 
6  Tosun-Yalvaç, Sümer Babil Asur Kanunları,  Ankara 1975,  s.283 
7   Brown-Driver-Briggs, Hebrew and English Lexicon, USA 1999, s. 179 
----------------------------
3
a) Dabbe insandır.  Neml 82’de geçen dabbe ibaresini “yaratık” kelimesinden ziyade “insan” kelimesiyle karşılayabileceğimizi düşünüyoruz. Zira dabbenin bu manası da mevcuttur. Fatır suresinin 45. ayetinde  ( داﺑﺔ  ) kelimesi insan anlamında geçmektedir.8 َوَﻟْﻮ ُﻳَﺆاِﺧُﺬ اﻟﻠﱠُﻪ اﻟﱠﻨﺎَس ﺑِﻤَﺎ َآَﺴُﺒﻮا َﻣ َﻋَﻠﻰ ﺎ َﺗَﺮَك  ﱡﻣَﺴﻤﻰ َﻇْﻬِﺮَهﺎ ِﻣﻦ َداﱠﺑٍﺔ َوَﻟِﻜﻦ ُﻳَﺆﺧﱢُﺮُهْﻢ ِإَﻟﻰ َأَﺟٍﻞ   45} ﻓَﺈِذَا ﺟَﺎء َأَﺟُﻠُﻬْﻢ َﻓِﺈﱠن اﻟﱠﻠَﻪ َآﺎَن ِﺑِﻌَﺒﺎِدِﻩ َﺑِﺼﻴًﺮا
Keza Enfal suresi 22. ve 55. ayetlerde geçen dabbe kelimesinin çoğulu devabb kelimesimden kasıt inkarcı insanlardır. Zira onlar sağır ve dilsiz gibidirler, kafalarını çalıştırmazlar.  ِإﱠن َﺷﱠﺮ اﻟﱠﺪَواﱠب ِﻋﻨَﺪ اﻟّﻠِﻪ اﻟﱡﺼﱡﻢ اْﻟُﺒْﻜُﻢ   { 22} اﱠﻟِﺬﻳَﻦ َﻻ َﻳْﻌِﻘُﻠﻮَن } 55} ِإﱠن َﺷﱠﺮ اﻟﱠﺪَواﱢب ِﻋﻨَﺪ اﻟّﻠِﻪ اﱠﻟِﺬﻳَﻦ َآَﻔُﺮوْا َﻓُﻬْﻢ َﻻ ُﻳْﺆِﻣُﻨﻮَن b) Dabbe konuşmaktadır.  Bakara suresinde bilmezlerin Allah’ın konuşmasını ya da mucize göstermesini istemektedirler. Oysa Allah zaten peygamberleri kanalıyla konuşmaktadır.  َوَﻗﺎَل اﱠﻟِﺬﻳَﻦ ﺁَﻳ َﻻ َﻳْﻌَﻠُﻤﻮَن َﻟْﻮَﻻ ُﻳﻜَﱢﻠُﻤﻨَﺎ اﻟﻠُّﻪ َأْو َﺗْﺄِﺗﻴَﻨﺎ َآَﺬِﻟَﻚ ٌﺔ   َﻗﺎَل اﱠﻟِﺬﻳَﻦ ِﻣﻦ ﻗَْﺒﻠِﻬِﻢ ﱢﻣْﺜَﻞ َﻗْﻮِﻟِﻬْﻢ َﺗَﺸﺎَﺑَﻬْﺖ ُﻗُﻠﻮُﺑُﻬْﻢ ُﻳﻮِﻗُﻨﻮَن  {118} َﻗْﺪ ﺑَﱠﻴﱠﻨﺎ اﻵَﻳﺎِت ِﻟَﻘْﻮٍم إِﱠﻧﺎ أَْرﺳَْﻠﻨَﺎكَ   } 119} ِﺑﺎْﻟَﺤﱢﻖ َﺑِﺸﻴًﺮا َوَﻧِﺬﻳًﺮا َوَﻻ ُﺗْﺴَﺄُل َﻋْﻦ َأْﺻَﺤﺎِب اْﻟَﺠِﺤﻴِﻢ
Neml 82 de “dabbe” de konuşmaktadır : ( ُﻳﻜَﱢﻠُﻤﻨَﺎ اﻟّﻠُﻪ ) anlatılır. Allah ise ayetlerini iman edenlere göstermektedir. Ardından da peygamberin müjdeleyici ve korkutucu olarak görevlendirilişi vurgulanır. Dolayısıyla dabbe,   أَْﺧﺮَْﺟﻨَﺎ fiili ile Allah tarafından görevlendirildiği bildirilen bir insan olmalıdır  Ayrıca Kur’an’da kafirlerin karşısına dikilen, onlara tavır koyan ve konuşan9 bir takım yüce kişiliklere rastlanıyor.  Mesela Taha suresinde Musa peygamber konuşmacıdır:
------------------------
8   Zemahşeri, Keşşaf 
9  Kelime kelimesi (: כלםה ) ibranicede kınamak, ayıplamak, kusurlu bulmak, ağır konuşmak, azarlamak anlamları da taşır. Dolayısıyla peygamberler cahilleri ve cahiliye davranışlarını kınayan şahıslardır.  
--------------------------


 S) 4

24}
اْذَهْﺐ ِإَﻟﻰ ِﻓْﺮَﻋْﻮَن ِإﻧﱠُﻪ َﻃَﻐﻰ َﻗﺎَل   { 25} َرﱢب اْﺷَﺮْح ِﻟﻲ َﺻْﺪِري { 26} َوَﻳﱢﺴْﺮ ِﻟﻲ َأْﻣِﺮي َواْﺣُﻠْﻞ ُﻋْﻘَﺪًة ﱢﻣﻦ   { 27}ﱢﻟَﺴﺎِﻧﻲ { 28} َﻳْﻔَﻘُﻬﻮا ﻗَْﻮﻟِﻲ Şuara suresinde yine Musa peygamber konuşuyor.  َوِإْذ َﻧﺎَدى َرﱡﺑَﻚ ُﻣﻮَﺳﻰ َأِن اْﺋِﺖ اْﻟَﻘْﻮَم   { 10}اﻟﱠﻈﺎِﻟِﻤﻴَﻦ َﻗْﻮَم ِﻓْﺮَﻋ  { 11} ْﻮَن َأَﻟﺎ َﻳﱠﺘُﻘﻮَن َﻗﺎَل َرﱢب ِإﱢﻧﻲ َأَﺧﺎُف   { 12} َأن ُﻳَﻜﱢﺬُﺑﻮِن َوَﻳِﻀﻴُﻖ َﺻْﺪِري َوَﻟﺎ َﻳﻨَﻄِﻠُﻖ ِﻟَﺴﺎِﻧﻲ َﻓَﺄْرِﺳْﻞ   { 13} ِإَﻟﻰ َهﺎُروَن { 14} َوَﻟُﻬْﻢ َﻋَﻠﱠﻲ ذَﻧٌﺐ َﻓَﺄَﺧﺎُف َأن َﻳْﻘُﺘُﻠﻮِن َﻗﺎَل  َآﱠﻠﺎ ﻓَﺎْذهَﺒَﺎ ﺑِﺂﻳَﺎﺗِﻨَﺎ إِﱠﻧﺎ ﻣَﻌَُﻜﻢ  { 15}ﱡﻣْﺴَﺘِﻤُﻌﻮَن ﻓَْﺄﺗِﻴَﺎ ِﻓْﺮَﻋْﻮَن   { 16} َﻓُﻘﻮَﻟﺎ إِﱠﻧﺎ َرُﺳﻮُل َرﱢب اْﻟَﻌﺎَﻟِﻤﻴَﻦ
Kasas suresinde Musa peygamber konuşuyor, Harun’un konuşma kabiliyeti öne çıkarılıyor.    َوَأِﺧﻲ َهﺎُروُن ُهَﻮ َأْﻓَﺼُﺢ ِﻣﱢﻨﻲ ِﻟَﺴﺎًﻧﺎ  َﻓَﺄْرِﺳْﻠُﻪ َﻣِﻌَﻲ ِرْدًءا  34} ُﻳَﺼﱢﺪُﻗِﻨﻲ ِإﱢﻧﻲ َأَﺧﺎُف َأن ُﻳَﻜﱢﺬُﺑﻮِن َﻗﺎَل َﺳَﻨُﺸﱡﺪ َﻋُﻀَﺪَك ِﺑَﺄِﺧﻴَﻚ َوَﻧْﺠَﻌُﻞ َﻟُﻜَﻤﺎ ُﺳْﻠﻄَﺎﻧًﺎ َﻓَﻠﺎ  َﻳِﺼُﻠﻮَن إِﻟَْﻴُﻜﻤَﺎ ﺑِﺂﻳَﺎﺗِﻨَﺎ َأﻧُﺘَﻤﺎ َوَﻣِﻦ اﱠﺗَﺒَﻌُﻜَﻤﺎ } 35} اْﻟَﻐﺎِﻟُﺒﻮَن
 Bir de peygamberleri kayırmak için konuşan şahsiyetler vardır. Mümin suresi 28. ayetinde, imanını gizlemekteyken Musa’ya destek olmak için Mümin bir kişi konuşuyor.  َوَﻗﺎَل رَُﺟٌﻞ ﱡﻣْﺆﻣٌِﻦ ﱢﻣْﻦ ﺁِل َرﱢﺑَﻲ ِﻓْﺮَﻋْﻮَن َﻳْﻜُﺘُﻢ ِإﻳَﻤﺎَﻧُﻪ َأَﺗْﻘُﺘُﻠﻮَن َرُﺟًﻠﺎ َأن َﻳُﻘﻮَل   اﻟﱠﻠُﻪ َوَﻗْﺪ ﺟَﺎءُآﻢ ِﺑﺎْﻟَﺒﱢﻴ َآﺎِذًﺑﺎ َﻨﺎِت ِﻣﻦ رﱠﺑﱢُﻜْﻢ َوِإن َﻳُﻚ  اﱠﻟِﺬي َﻓَﻌَﻠْﻴِﻪ َآِﺬُﺑُﻪ َوِإن َﻳُﻚ َﺻﺎِدًﻗﺎ ُﻳِﺼْﺒُﻜﻢ َﺑْﻌُﺾ   َﻳِﻌُﺪُآْﻢ ِإﱠن اﻟﱠﻠَﻪ { 28} َﻟﺎ ﻳَْﻬﺪِي َﻣْﻦ ُهَﻮ ُﻣْﺴﺮٌِف آَﱠﺬاٌب َﻳﺎ َﻗْﻮِم  َﻟُﻜُﻢ اْﻟُﻤْﻠُﻚ اْﻟَﻴْﻮَم َﻇﺎِهِﺮﻳَﻦ ِﻓﻲ اْﻟَﺄْرِض َﻓَﻤﻦ ﻳَﻨُﺼُﺮﻧَﺎ ِﻣﻦ  َﺑْﺄِس اﻟﱠﻠِﻪ ِإْن ﺟَﺎءﻧَﺎ َﻗﺎَل ِﻓْﺮَﻋْﻮُن َﻣﺎ ُأِرﻳُﻜْﻢ ِإﱠﻟﺎ َﻣﺎ أَرَى وَﻣَﺎ   { 29} َأْهِﺪﻳُﻜْﻢ ِإﱠﻟﺎ َﺳِﺒﻴَﻞ اﻟﱠﺮَﺷﺎِد َوَﻗﺎَل اﱠﻟِﺬي ﺁَﻣَﻦ َﻳﺎ َﻗْﻮِم ِإﱢﻧﻲ   { 30} َأَﺧﺎُف ﻋَﻠَْﻴُﻜﻢ ﱢﻣْﺜَﻞ َﻳْﻮِم اْﻟَﺄْﺣَﺰاِب ِﻣْﺜَﻞ َدْأِب َﻗْﻮِم ُﻧﻮٍح َو َوَﻋﺎٍد   } 31} َﺛُﻤﻮَد َواﱠﻟِﺬﻳَﻦ ِﻣﻦ َﺑْﻌِﺪِهْﻢ وَﻣَﺎ اﻟﱠﻠُﻪ ُﻳِﺮﻳُﺪ ُﻇْﻠﻤًﺎ ﱢﻟْﻠِﻌَﺒﺎِد { 32} وَﻳَﺎ َﻗْﻮِم ِإﱢﻧﻲ َأَﺧﺎُف َﻋَﻠْﻴُﻜْﻢ َﻳْﻮَم اﻟﱠﺘﻨَﺎدِ َﻳْﻮَم ُﺗَﻮﱡﻟﻮَن ُﻣْﺪﺑِﺮِﻳﻦَ َهﺎٍد { 33}  َﻣﺎ ﻟَُﻜﻢ ﱢﻣَﻦ اﻟﱠﻠِﻪ ِﻣْﻦ َﻋﺎِﺻٍﻢ َوَﻣﻦ ُﻳْﻀِﻠِﻞ اﻟﻠﱠُﻪ ﻓَﻤَﺎ َﻟُﻪ ِﻣْﻦ  Keza Yasin suresinde Habib Neccar, şehrin bir ucundan  gelerek Hz. İsa’nın Antakya’ya giden elçilerine destek olmak için konuşuyor.  َوَﺟﺎء ِﻣْﻦ َأْﻗَﺼﻰ اْﻟَﻤِﺪﻳَﻨِﺔ رَُﺟٌﻞ   { 20} َﻳْﺴَﻌﻰ َﻗﺎَل َﻳﺎ َﻗْﻮِم اﱠﺗِﺒُﻌﻮا اْﻟُﻤْﺮَﺳِﻠﻴَﻦ

S) 5
{ 21} َﻳْﺴَﺄُﻟُﻜْﻢ َأْﺟًﺮا وَُهﻢ ﱡﻣْﻬَﺘُﺪوَن وَﻣَﺎ ِﻟﻲ َﻻ َأْﻋُﺒُﺪ اﱠﻟِﺬي   { 22} َﻓَﻄَﺮِﻧﻲ َوِإَﻟْﻴِﻪ ُﺗْﺮَﺟُﻌﻮَن َأَأﱠﺗِﺨُﺬ ِﻣﻦ ُدوِﻧِﻪ ﺁِﻟَﻬًﺔ إِن َوَﻻ ُﻳِﺮْدِن اﻟﱠﺮْﺣﻤَﻦ ِﺑُﻀﺮﱟ ﱠﻻ ُﺗْﻐِﻦ َﻋﱢﻨﻲ َﺷَﻔﺎَﻋُﺘُﻬْﻢ ﺷَْﻴﺌًﺎ    { 23} ُﻳﻨِﻘُﺬوِن ِإﱢﻧﻲ ِإًذا   { 24} ﱠﻟِﻔﻲ َﺿَﻼٍل ﱡﻣِﺒﻴٍﻦ ِإﱢﻧﻲ ﺁَﻣﻨُﺖ   { 25} ِﺑَﺮﱢﺑُﻜْﻢ َﻓﺎْﺳَﻤُﻌﻮِن ِﻗﻴَﻞ اْدُﺧِﻞ اْﻟَﺠﱠﻨَﺔ َﻗﺎَل َﻳﺎ َﻟْﻴَﺖ َﻗْﻮِﻣﻲ   { 26} َﻳْﻌَﻠُﻤﻮَن } 27} ﺑِﻤَﺎ َﻏَﻔَﺮ ِﻟﻲ َرﱢﺑﻲ وَﺟَﻌَﻠَﻨِﻲ ِﻣَﻦ اْﻟُﻤْﻜَﺮِﻣﻴَﻦ Çünkü, Kasas suresinde  insanlara hitaben “Mürseline ne cevap verdiniz?” diye sorulacağı  belirtilmiştir. Bu şahıslar o çerçevede konuşmaktadır.   َوَﻳْﻮَم ُﻳَﻨﺎِدﻳِﻬْﻢ   { 65} َﻓَﻴُﻘﻮُل ﻣَﺎذَا َأَﺟْﺒُﺘُﻢ اْﻟُﻤْﺮَﺳِﻠﻴَﻦ َﻓَﻌِﻤَﻴْﺖ َﻋَﻠْﻴِﻬُﻢ اْﻟَﺄﻧَﺒﺎء   { 66} َﻳْﻮَﻣِﺌٍﺬ َﻓُﻬْﻢ َﻟﺎ ﻳَﺘَﺴَﺎءُﻟﻮنَ ﻓَﺄَﱠﻣﺎ َﻣﻦ َﺗﺎَب َوَﻋِﻤَﻞ َوﺁَﻣَﻦ    { 67} َﺻﺎِﻟًﺤﺎ ﻓَﻌَﺴَﻰ َأن َﻳُﻜﻮَن ِﻣَﻦ اْﻟُﻤْﻔِﻠِﺤﻴَﻦ c) Dabbe azap öncesi tarih sahnesine çıkmaktadır.  Şuara suresinde, adı verilen peygamberler,  o ümmete evvelce gönderilmiş ve yalanlanmış peygamberlerden sonra devreye girmektedirler. Başka bir deyişle azap öncesi ve azabı getirecek birer   ( داﺑﺔ  ) olarak tarih sahnesine çıkmaktadırlar.  َآﱠﺬَﺑْﺖ   { 105} َﻗْﻮُم ُﻧﻮٍح اْﻟُﻤْﺮﺳَﻠِﻴﻦَ } 106} ِإْذ َﻗﺎَل َﻟُﻬْﻢ َأُﺧﻮُهْﻢ ُﻧﻮٌح َأَﻟﺎ َﺗﱠﺘُﻘﻮَن
َآﱠﺬَﺑْﺖ   { 123} ﻋَﺎٌد اْﻟُﻤْﺮﺳَﻠِﻴﻦَ ِإْذ َﻗﺎَل  { 124} َﻟُﻬْﻢ َأُﺧﻮُهْﻢ ُهﻮٌد َأَﻟﺎ َﺗﱠﺘُﻘﻮَن
 { 141} َآﱠﺬَﺑْﺖ َﺛُﻤﻮُد اْﻟُﻤْﺮﺳَﻠِﻴﻦَ ِإْذ َﻗﺎَل   { 142} َﻟُﻬْﻢ َأُﺧﻮُهْﻢ ﺻَﺎﻟٌِﺢ َأَﻟﺎ َﺗﱠﺘُﻘﻮَن
 { 160} َآﱠﺬَﺑْﺖ َﻗْﻮُم ُﻟﻮٍط اْﻟُﻤْﺮﺳَﻠِﻴﻦَ  {161} ِإْذ َﻗﺎَل َﻟُﻬْﻢ َأُﺧﻮُهْﻢ ُﻟﻮٌط َأَﻟﺎ َﺗﱠﺘُﻘﻮَن
َآﱠﺬَب َأْﺻَﺤﺎُب    { 176} اْﻟَﺄْﻳَﻜِﺔ اْﻟُﻤْﺮَﺳِﻠﻴَﻦ { 177} ِإْذ َﻗﺎَل َﻟُﻬْﻢ ُﺷﻌَْﻴٌﺐ َأَﻟﺎ َﺗﱠﺘُﻘﻮَن
Peygamber Efendimiz de mürselini tasdik etmiştir. Saffat suresi   { 37} َﺑْﻞ َﺟﺎء ِﺑﺎْﻟَﺤﱢﻖ َوَﺻﱠﺪَق اْﻟُﻤْﺮﺳَﻠِﻴﻦَ  Neml 82 de داﺑﺔ , eski dönem minyatürlerindeki10 gibi bir ucube yaratıktan11 ziyade , ülke içerisinden çıkarılan bir kahramana benzemektedir. Çünkü  داﺑﺔ  konuşmakta ve konuşmasında hikmetlere ve mucizelere değinmektedir.12
 ----------------------------
10 Terceme-i Cifri’l-Cami, TDV İslam Ansiklopedisi, Dabbetularz maddesi.
11 Yuhanna’nın Vahyi 9. bab   Beşinci melek borazanını çaldı. Gökten yere düşmüş bir yıldız gördüm. Dipsiz derinliklere inen kuyunun anahtarı ona verildi. 2Dipsiz derinliklerin kuyusunu açınca, kuyudan büyük bir ocağın dumanı gibi bir duman çıktı. Kuyunun dumanından güneş ve hava karardı. 3Dumanın içinden yeryüzüne çekirgeler yağdı. Bunlara, yeryüzünün akreplerindeki güce benzer bir güç verilmişti. 4Çekirgelere, yeryüzündeki otlara, herhangi bir bitki ya da ağaca değil de, yalnız alınlarında Tanrı'nın mührü bulunmayan insanlara ıstırap vermeleri buyruldu. 5Bu insanları öldürmelerine değil, beş ay süreyle işkence etmelerine izin verildi. Yaptıkları işkence, bir akrebin insanı soktuğu zaman verdiği acıya benziyordu. 6O günlerde insanlar ölümü arayacak, ama bulamayacaklar. Ölümü özleyecekler, ama ölüm onlardan hep kaçacak. 7Çekirgelerin görünüşü, savaşa hazırlanmış atlara benziyordu. Başlarında altın taçlara benzer başlıklar vardı. Yüzleri ise insan yüzleri gibiydi. 8Saçları kadın saçına, dişleri aslan dişine benziyordu. 9Demirden yapılmış zırhlara benzeyen göğüs zırhları vardı. Kanatlarının sesi, savaşa koşan çok sayıda atlı arabanın sesine benziyordu. 10Akreplerinkine benzer kuyrukları ve iğneleri vardı. Kuyruklarında, insanlara beş ay ıstırap verecek bir güce sahiptiler. 11Başlarında kral olarak dipsiz derinliklerin meleği vardı. Bu meleğin İbranice adı Abadon, Grekçe adı ise Apolyon'dur.[ç] 12Birinci `vay' geçti, işte bundan sonra iki `vay' daha geliyor. 13Altıncı melek borazanını çaldı. Tanrı'nın önündeki altın sunağın dört boynuzundan bir ses işittim. 14Ses, elinde borazan olan altıncı meleğe, «Büyük Fırat nehrinin yanında bağlı duran dört meleği çöz» dedi. 15Tam o saat, o gün, o ay ve o yıl için hazır tutulan dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü. 16Bunların atlı ordularının sayısı iki yüz milyondu, sayılarını duydum. 17Görümümde atları ve atlara binmiş olanları gördüm. Atlılar, ateş, gök yakut ve kükürt renginde göğüs zırhları kuşanmıştı. Atların başları, aslan başına benziyordu. Ağızlarındanateş, duman ve kükürt fışkırıyordu. 18İnsanların üçte biri bunların ağzından fışkıran ateş, duman ve kükürtten, bu üç beladan öldü. 19Atların gücü ağızlarında ve kuyruklarındadır. Yılana benzeyen kuyruklarının başları vardır ve bunlarla ıstırap verirler. 20Geriye kalan insanlar, yani bu belalardan ölmemiş olanlar, kendi elleriyle yaptıkları putlardan dönüp tövbe etmediler. Cinlere ve göremeyen, işitemeyen ve yürüyemeyen altın, gümüş, tunç, taş ve tahta putlara tapmaktan vazgeçmediler. 21Adam öldürmekten, büyü yapmaktan, cinsel ahlaksızlık ve hırsızlıklarından da tövbe etmediler.  
12  Yasin suresi ayetler 33, 37, 41, Rum suresi  20 – 25, 46, Fussilet 37, 39, Şura 29, 32,   

---------------------
S) 6
وَﻳُﻘﻮُﻟﻮَن َﻣَﺘﻰ َهَﺬا اْﻟَﻮْﻋُﺪ ِإن ُآﻨُﺘْﻢ َﺻﺎِدِﻗﻴَﻦ } 71 { ُﻗْﻞ َﻋَﺴﻰ   { 72} أَن َﻳُﻜﻮَن َرِدَف ﻟَُﻜﻢ َﺑْﻌُﺾ اﱠﻟﺬِي َﺗْﺴَﺘْﻌِﺠُﻠﻮَن
Nahl 45 
  اَﻷْرَض َأَﻓَﺄِﻣَﻦ اﱠﻟِﺬﻳَﻦ َﻣَﻜُﺮوْا اﻟﱠﺴﱢﻴَﺌﺎِت أَن َﻳْﺨِﺴَﻒ اﻟّﻠُﻪ ِﺑِﻬُﻢ    { 45} َأْو َﻳْﺄِﺗَﻴُﻬُﻢ اْﻟﻌَﺬَاُب ِﻣْﻦ َﺣْﻴُﺚ َﻻ َﻳْﺸُﻌُﺮوَن Enbiya 44, 13 َﺑْﻞ ﻣَﱠﺘْﻌﻨَﺎ َهُﺆَﻟﺎء َﻧْﺄِﺗﻲ َوﺁَﺑﺎءُهْﻢ َﺣﱠﺘﻰ َﻃﺎَل َﻋَﻠْﻴِﻬُﻢ اْﻟُﻌُﻤُﺮ َأَﻓَﻠﺎ َﻳَﺮْوَن أَﻧﱠﺎ   اْﻟَﺄْرَض َﻧﻨُﻘُﺼَﻬﺎ ِﻣْﻦ } 44} َأْﻃَﺮاِﻓَﻬﺎ َأَﻓُﻬُﻢ اْﻟَﻐﺎِﻟُﺒﻮَن Nahl 26  َﻗْﺪ َﻣَﻜَﺮ اﱠﻟِﺬﻳَﻦ ِﻣﻦ َﻗْﺒِﻠِﻬْﻢ  َﻓَﺄَﺗﻰ اﻟّﻠُﻪ ُﺑْﻨﻴَﺎﻧَُﻬﻢ اﻟﺴﱠْﻘُﻒ ﱢﻣَﻦ اْﻟَﻘَﻮاِﻋِﺪ َﻓَﺨﱠﺮ َﻋَﻠْﻴِﻬُﻢ   ِﻣﻦ َﻓْﻮِﻗِﻬْﻢ َوَأَﺗﺎُهُﻢ } 26} اْﻟﻌَﺬَاُب ِﻣْﻦ َﺣْﻴُﺚ َﻻ َﻳْﺸُﻌُﺮوَن Enfal 30  َوِإْذ َﻳْﻤُﻜُﺮ ِﺑَﻚ اﱠﻟِﺬﻳَﻦ َوَﻳْﻤُﻜُﺮ َآَﻔُﺮوْا ﻟُِﻴْﺜﺒُِﺘﻮكَ َأْو َﻳْﻘُﺘُﻠﻮَك َأْو ُﻳْﺨِﺮُﺟﻮَك َوَﻳْﻤُﻜُﺮوَن  َواﻟّﻠ اﻟّﻠُﻪ  ُﻪ َﺧْﻴُﺮ { 30} اْﻟَﻤﺎِآِﺮﻳَﻦ 
 Ve  bu azap, Allah’tan deprem ya da sel şeklinde olabildiği gibi,  insan eliyle de olmaktadır.  
Tevbe 14 
َﻗﺎِﺗُﻠﻮُهْﻢ ُﻳَﻌﺬﱢْﺑُﻬُﻢ اﻟّﻠُﻪ ِﺑَﺄْﻳِﺪﻳُﻜْﻢ َوُﻳْﺨِﺰِهْﻢ َوَﻳﻨُﺼْﺮُآْﻢ ﱡﻣْﺆِﻣ َﻋَﻠْﻴِﻬْﻢ َوَﻳْﺸِﻒ ُﺻُﺪوَر َﻗْﻮٍم   { 14} ِﻨﻴَﻦ Haşr 2  ُهَﻮ اﱠﻟﺬِي َأْﺧَﺮَج اﱠﻟِﺬﻳَﻦ َآَﻔُﺮوا ِﻣْﻦ َأْهِﻞ اْﻟﻜِﺘَﺎبِ ﻣِﻦ ِدَﻳﺎِرِهْﻢ  ِﻟَﺄﱠوِل اْﻟَﺤْﺸِﺮ َﻣﺎ َﻇَﻨﻨُﺘْﻢ َأن َﻳْﺨُﺮُﺟﻮا َوَﻇﱡﻨﻮا أَﱠﻧُﻬﻢ ﱠﻣﺎِﻧَﻌُﺘُﻬْﻢ َﻳْﺤَﺘِﺴُﺒ ُﺣُﺼﻮُﻧُﻬﻢ ﱢﻣَﻦ اﻟﱠﻠِﻪ َﻓَﺄَﺗﺎُهُﻢ اﻟﻠﱠُﻪ ِﻣْﻦ َﺣْﻴُﺚ َﻟْﻢ َوَﻗَﺬَف ﻮا   ِﻓﻲ ُﻗُﻠﻮِﺑِﻬُﻢ اﻟﱡﺮْﻋَﺐ ُﻳْﺨِﺮُﺑﻮَن ُﺑُﻴﻮﺗَُﻬﻢ ِﺑَﺄْﻳِﺪﻳِﻬْﻢ وَأَْﻳﺪِي اْﻟُﻤْﺆﻣِﻨِﻴﻦَ   {2} َﻓﺎْﻋَﺘِﺒُﺮوا َﻳﺎ ُأوﻟِﻲ اْﻟﺄَْﺑﺼَﺎرِ 
Rum suresinde Hz. Peygambere hitaben şöyle denilir.  َﻓﺎْﺻِﺒْﺮ ِإﱠن َﻳْﺴَﺘِﺨﱠﻔﱠﻨَﻚ َوْﻋَﺪ اﻟﱠﻠِﻪ َﺣﱞﻖ َوَﻟﺎ   } 60} اﱠﻟِﺬﻳَﻦ َﻟﺎ ُﻳﻮِﻗُﻨﻮَن Bu ayette peygambere sabırlı ve sebatkar olması emrolunarak Allah’ın kafirlere azap tehdidinin ve müminlere de yardımının gerçekleşeceği vurgulanmakta, iman etmemişlerden asla yılmaması gerektiği bildirilmektedir. Ayette geçen اﱠﻟِﺬﻳَﻦ ﻟَﺎ ُﻳﻮِﻗُﻨﻮَن ibaresi Neml 82 deki  ibareyi çağrıştırır.
--------------------------
13  Taraf טּרּפּ  kelimesi İbranicede aslan ve prens anlamına da gelmektedir. Nakasa  נקש fiili vurmak anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla ayetin genel manası “o müşriklerin nice benzerlerinin önderlerini (Ka’b b. Eşref gibilerini) vurmuş ve önderliklerini ortadan kaldırmışızdır, yine kaldırabiliriz, onlar değil biz kazanırız” şeklinde belirmektedir.   
-------------------------------
S) 7
أﱠن ُﻳﻮِﻗُﻨﻮَن اﻟﱠﻨﺎَس َآﺎُﻧﻮا ﺑِﺂﻳَﺎﺗِﻨَﺎ َﻟﺎ   “Dabbe” de insanların Allah’ın ayetlerine iman etmediklerini söylemektedir. Secde suresindeki bir ayet bu tabloyu tamamlar gibidir. Burada, zamanında İsrailoğullarından hidayete rehber olan, sabırlı önderler çıktığı, insanların da ayetlere  iman ettiği belirtilir. 
 
  َوَﺟَﻌْﻠَﻨﺎ ِﻣْﻨُﻬْﻢ َأِﺋﱠﻤًﺔ َﻳْﻬُﺪوَن   { 24} ِﺑَﺄْﻣِﺮَﻧﺎ ﻟَﱠﻤﺎ َﺻَﺒُﺮوا َوَآﺎُﻧﻮا ِﺑﺂَﻳﺎِﺗَﻨﺎ ُﻳﻮِﻗُﻨﻮَن Burada da yine peygamberlik kurumu işlenerek İsrailoğullarından Allah’ın emirlerini uygulayan liderler çıkarıldığı, onların sebatkar oldukları, ayetlere de iman ettikleri belirtilir.   
Sonuç :   Al-i İmran 110 da geçtiği üzere, dabbetularzdan kasıt sabırla,  emr-i maruf ve nehy-i münker yapan peygamberler ve sadık ümmetleridir.  Her peygamber ve onun sadık ümmeti kendi dönemlerinin dabbetülarzı, yani bölge sorumlusudur. Kendi çevrelerinde cahillere karşı vaaz ve irşad faaliyeti yürütmüşlerdir. Cahillerin kahir ekseriyetle bu mürşitlere cephe almaları sonucunda ise Allahu Teala  yasa gereği ( : Sünnetullah ) onlara müdahale etmektedir. Fatır suresinde nice daha güçlü kavimlerin bu yüzden helak oldukları vurgulanır..  
اْﺳِﺘْﻜَﺒﺎًرا ِﻓﻲ اْﻟَﺄْرِض َوَﻣْﻜَﺮ اﻟﱠﺴﱢﻴِﺊ َو ُﺳﱠﻨَﺖ َﻟﺎ َﻳِﺤﻴُﻖ اْﻟَﻤْﻜُﺮ اﻟﺴﱠﻴﱢُﺊ ِإﱠﻟﺎ ِﺑَﺄْهِﻠِﻪ َﻓَﻬْﻞ َﻳﻨُﻈُﺮوَن ِإﱠﻟﺎ    {43} اْﻟَﺄﱠوِﻟﻴَﻦ َﻓَﻠﻦ َﺗِﺠَﺪ ِﻟُﺴﱠﻨِﺖ اﻟﱠﻠِﻪ ﺗَْﺒﺪِﻳﻠًﺎ َوَﻟﻦ َﺗِﺠَﺪ ِﻟُﺴﱠﻨِﺖ اﻟﱠﻠِﻪ َﺗْﺤِﻮﻳًﻠﺎ َأَوَﻟْﻢ َﻳِﺴﻴُﺮوا ِﻓﻲ اْﻟَﺄْرِض َﻓَﻴﻨُﻈُﺮوا َآْﻴَﻒ َآﺎَن َﻋﺎِﻗَﺒُﺔ ا ِﻣﻦ ﱠﻟِﺬﻳَﻦ   َﻗْﺒِﻠِﻬْﻢ َوَآﺎُﻧﻮا َأَﺷﱠﺪ ِﻣْﻨُﻬْﻢ ُﻗﱠﻮًة وَﻣَﺎ َآﺎَن اﻟﱠﻠُﻪ ِﻟُﻴْﻌِﺠَﺰُﻩ ِﻣﻦ َﺷْﻲٍء   } 44} ِﻓﻲ اﻟﱠﺴَﻤﺎَواِت َوَﻟﺎ ِﻓﻲ اْﻟَﺄْرِض ِإﻧﱠُﻪ َآﺎَن َﻋِﻠﻴًﻤﺎ َﻗِﺪﻳًﺮا 

(Yazı alıntıdır)

Al Aqsa Mosque-Al Sakhrah Mosque Farkı


Hiç fark ettiniz mi
Al Aqsa Mosque
Ne zaman yerli ya da yabancı medyada
Mescid-i Aksa’dan bahsedilse
Dome Of The Rock
Resmi belirir!
Bunun nedeni, toplumsal bilgisizlik meydana getirmektir.
Arkasında da  gizli bir İsrail planı! Yatmaktadır.
Sionist kaynaklar bu resimleri çok ucuza, hatta bedavaya bütün dünyaya yaymaktalar.
Müslümanlar da bu resimleri evlerine ve ofislerine asmakta.


Mescid-i Aksâ
Böylece yeni nesiller iki mescid arasindaki farkı ayırd edemeyecek hale gelmektedirler.
İsrail Mescid-i Aksa resmini Müslümanların hafızalarından çıkarmak istemektedir
Böylece gerçek Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine kendi tapınaklarını kimsenin tepkisi olmadan yapacaklardır.
Eğer karşı çıkan olursa Mescid-i Sakhrah’ın resmini gösterip yıkmadık işte görüyorsunuz ya diye kendilerini savunabileceklerdir.
Kubbetüssahra

Tüm Müslümanlar bu komplodan haberdar olmalı ve diğer insanları Mescid-i Aksa hakkında bilgilendirmelidir.
Aşağıdaki büyük resmi görüp aradaki farkı anlayacaksınız






Resim yazısı ekle

31 Ağustos 2016

Endülüs Seyahatimden Fotoğraflar




02 Ağustos 2016

Halil İnalçık Vefat Etti


 Prof. Dr. Halil İnalcık (7 Eylül 1917, İstanbul - 25 Temmuz 2016, Ankara), uzun süredir tedavi gördüğü Ankara Güven Hastanesi’nde pazartesi akşamı (25 Temmuz 2016) 100 yaşında vefat etti. 

Hâlbuki Ankara’da Bilkent’teki dairesinde daha birçok kitap yazma planı yapıyordu. Birçok öğrencisine yıllardır biriktirdiği fişleri vererek onların akademik çalışmalarını yönlendiriyordu. Aslında ciğerlerinden ufak bir rahatsızlık sebebiyle hastaneye yattığında hepimiz “Geçer” diye düşünmüştük. Çünkü daha önce de bu tür sorunları atlatmıştı. Fakat bu sefer öyle olmadı. Allah rahmet eylesin.



Tarih ile fizik arasında

100 yaşında hayatını kaybeden Prof. Dr. Halil İnalcık, Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi’nce dünyada sosyal bilimler alanındaki sayılı 2 bin bilim adamı arasında gösterilmiştir. 

Prof. Dr. İnalcık, 7 Eylül 1916’da İstanbul’da doğdu. Kırım göçmeni bir baba ve İstanbul hanımefendisi bir annenin çocuğuydu. Babası 1905’te İstanbul’a geldiğinde tıpkı Kırım’da olduğu gibi bir kolonya imalathanesi açarak işletmeye başladı. Fakat Cumhuriyetin ilanıyla Atatürk’ün yakınındaki Tatarların da etkisiyle aile, 1924 yılında Ankara’ya taşındı. Halil İnalcık bu sırada 8 yaşındaydı. İlk eğitimini geleneksel olarak ailesinden almıştı. Babası Seyit Osman Nuri Bey ve annesi Ayşe Bahriye Hanım, birçok zorlukla karşılaşmalarına rağmen Halil İnalcık’ın eğitimine çok önem verdi. Halil İnalcık, ailesinin de teşvikiyle 1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi’nde ilk tahsilini yaptı. Babası Mısır’a gitmiş ve geri dönmemişti. Bu nedenle annesi onu büyüttü. İnalcık, orta öğretimine Sivas Muallim Mektebi’nde başladıysa da Ankara’da Gazi Muallim Mektebi’nde 1931 yılında tamamladı. Lise öğrenimini ise o dönemde birçok öğrencinin yatılı olarak okutulmak için seçildiği Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde 15 Eylül 1935’te bitirdi. Balıkesir Necati Bey Öğretmen Okulunda fizik öğretmeni Nusret Kürkçüoğlu ve tarihçi/edebiyatçı Abdülbaki Gölpınarlı’dan oldukça etkilenmişti. Fiziği sevmesinin nedenini çoğu zaman mühendis gibi düşünmesine bağlamıştır. Tarih ile Fizik arasında gidip geldiğini dile getiriyordu. Balıkesir’den mezun olunca artık öğretmen olmuştu. Fakat okuldaki başarısı ve kitaplara ilgisi öğretmenlerinin dikkatini çekmişti. Yeni kurulacak DTCF için önceden öğrenciler seçilmesi talimatı verilmişti. Halil İnalcık da seçilen bu öğrencilerden birisiydi. Fakat bunun için imtihana girmesi gerekiyordu.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk, Ankara’da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (kısaca DTCF), adıyla özel görev yüklediği bir bilim merkezi kurmuştu. Atatürk’ün amacı Türk dilini, Türk tarihini ve Türk kültürünü derinliğine araştırabilecek bir yüksek eğitim kurumu oluşturabilmekti. TBMM tarafından 14 Haziran 1935’te kabul edilen bir yasayla kurulan, 1936 yılında 195 öğrenci ile öğretime başlayan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin 31 numaralı öğrencisi de Halil İnalcık’tı.

İnalcık’ın fakültedeki şansı, hocasının Fuat Köprülü olmasıdır. Fuat Köprülü 1941 yılı eylül ayına kadar fakültede görev yaptı. Tabiatıyla Köprülü’nün bütün öğrencileri şanslıdır ama hayatın verdiği şansı kullanmak biraz da kişilerin gayretine bağlıdır. Bu şansı kullananlar arasında Halil İnalcık’ı hatırlamak lazım. Mustafa Akdağ, İbrahim Kafesoğlu, Osman Turan da fakültenin ilk mezunlarıdır. İlk talebeler 28 Mart 1940’da mezun oldular.

Halil İnalcık, 1936’da eğitime başlayan DTCF’de Yeniçağ Tarihi Kürsüsünde Muzaffer Göker, Şemsettin Günaltay, Fuad Köprülü vd. hocalardan ders almıştır. 1940’ta mezun olan İnalcık, Timur üzerinde hazırladığı bir seminerle Fuad Köprülü’nün dikkatini çekmiş ve Köprülü’nün tavsiyesiyle DTCF Yeniçağ Kürsüsü’ne 30 lira maaşla ilmî yardımcı tayin edilmiştir. İlmî yardımcılardan aynı tarihte tayini yapılanlar arasında fakültenin ilk mezunlarından Halil İnalcık (Tarih), Cahit Kınay (Arkeoloji), Şerif Baştav (Hungaroloji), Muhaddere Özerdim (Sinoloji), Nimet Dinçer-Özgüç (Arkeoloji), Emin Bilgiç (Eski Çağ Dilleri), Kemal Balkan (Sümeroloji) ve Firuzan Kınal (Eski Çağ Dilleri) bulunmaktadırlar. Mehmet Altay Köymen de aynı senenin sonunda (30 Kasım) ilmi yardımcı olarak atanmıştır.

Arşivlerde sabahlardı
1942’de “Tanzimat ve Bulgar Meselesi” adlı teziyle doktor oldu. Bu tezini 2 yıl gibi kısa bir sürede yazmıştır. Tezi tüm bilim camiasında büyük bir yankı uyandırdı. Hatta Bulgaristan elçiliğinden bir heyet özellikle fakülte dekanı Enver Ziya Karal’ı ziyaret ederek bu tezin Balkan tarihinde yeni bir ufuk açacağını dile getirmişlerdir. 28 Nisan 1942’de Yeniçağ Kürsüsü’nde asistan olan İnalcık, 15 Aralık 1943’te “Viyana’dan ‘Büyük Ricat’e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı” adlı teziyle doçent olmuştur. Halil İnalcık ile Osman Turan aynı gün doçent olmuşlardır. İnalcık, 1945’te DTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Şevkiye Işıl hanımla evlenmiş ve bu evlilikten Günhan adlı çocukları olmuştur.

İnalcık, Fuad Köprülü’nün de yönlendirmesiyle araştırma sahasını doktora tezinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerine yoğunlaştırmıştır. Osmanlı Devleti tarihini yazmak ve gerçekçi bir tarih ortaya koyabilmek için arşivlerde sabahlamıştır.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, kurulduğu ilk yıllardan itibaren Atatürk’ün ilgisine mahzar olmuştur. Atatürk’ün sık sık fakülteyi ziyaret ettiğini biliyoruz. Hatta bir kısım kabiliyetli talebeler daha fakülteden mezun olmadan yabancı dil öğrenmeleri için yurtdışına gönderildiler. Merhum Halil İnalcık da İngiltere’ye gönderildi. 1949’da gönderildiği İngiltere’de British Museum, Public Record Office’te araştırmalar yaptı. İngiltere’den 1 Şubat 1951’de Türkiye’ye dönen İnalcık, 2 Haziran 1952’de “Viyana Bozgun Yıllarında Osmanlı-Kırım Hanlığı İşbirliği” teziyle profesör oldu.

1953-54 ders yılında Columbia Üniversitesi School of International Affairs’a ziyaretçi profesör olarak çalıştı. 1956-57’de Rockefeller Vakfı’nın bursuyla Harvard Üniversitesi’nde “research fellow” olarak bulundu. 1957’de Türkiye’ye dönen İnalcık, üniversitede Osmanlı, Avrupa ve Amerika tarihi, İdari Teşkilât Tarihi, Devrim Tarihi derslerini verdi. 1960’ta İsrail İbranî Üniversitesi’nde çalıştı. 1961-1962’de yedi ay kadar Beyrut’ta bulundu. 1967’de Münih, Princeton ve Pennsylvania üniversitelerinde misafir profesör olarak dersler verdi.

İnalcık, 1972’de DTCF’den emekli olmuştur. 1972-1992 yılları arasında Amerika’da çalıştı. 1972-1986 yılları arasında Chicago Üniversitesi tarih bölümüne çalışmış ve 1986 yılında ikinci kez emekli olmuştur. 1989’da eşi Şevkiye Hanım’ı kaybetmesinden sonra bilimsel çalışmalarını Türkiye’de devam ettirmeyi kararlaştırdı. 1990-19992 yıllarında Harvard ve Princeton üniversitelerinde misafir profesör olarak dersler verdi. Halil İnalcık, 1993 yılından itibaren Bilkent Üniversitesi’nde devam ettiği akademik çalışmalarını ölüm günü olan 25 Temmuz 2016 tarihine kadar devam ettirmiştir.

Türk tarihinin medeni yüzü

Halil İnalcık’ın dört uzmanla birlikte hazırladığı “An Economic and Social History of Ottoman Empire” adlı eseri dünya üniversitelerinde el kitabı olmuştur. İnalcık, bu eserle, Osmanlı Türk tarihinin medeni yüzünü dünyaya tanıttıklarını dile getirmiş ve bununla iftihar ettiğini söylemiştir. Halil İnalcık, hayattayken tarih ve bilim alanındaki nihai amacını şöyle açıklamıştır: “Biz Avrupa’da Osmanlı hakkında bilinen yanlışları düzeltmeye çalıştık. “Osmanlı ve Türkler barbardı, uygarlığa hiçbir katkıları yoktur” gibi düşünceleri düzeltmeye çalıştık. Ve bugün görüyoruz ki Avrupa üniversitelerinde bizim yazdıklarımız okutuluyor. Öyle ise muvaffak olmuşuz demektir.”

İnalcık, Türk tarihçilerine şu öğütlerde bulunmuştur: “Türk tarihçilerine bir öneride bulunmak gerekirse diyebilirim ki daima belgelere sadık kalın. Eğer hakikati ortaya çıkarırsanız bu daima bizim lehimizedir, çünkü bugüne değin tarihimiz hakkında yazılanların çoğu ya yalandır, ya çarpıtmadır. Eğer mübalağa yaparsanız kendinizi kabul ettiremezsiniz, sizi ciddiye almazlar.”

İnalcık’ın Türkiye sevgisi hiçbir şeyle karşılaştırılamaz. O hep vatanının ve milletimin yanında olmuştur. Bu konuda kendisine, siz bütün kariyeriniz boyunca ne yaptınız diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Bütün çabalarım Türk tarihçiliğini modern tarihçilik düzeyine çıkarmaktır. Benim tarih anlayışım devletlerin tarihini ortaya çıkarmaktan ziyade halkın tarihini, halkın geçmişte nasıl yaşadığını, sosyal hayatını, ekonomisini, gündelik yaşantısını ve bunları belirleyen şartları ortaya çıkarmaktır. Bizim tarihçiliğimiz ise bu konulara yeni yeni ilgi duyuyor.”

salihyilmaz76@gmail.com
Alıntı: Star Gazetesi-30.07.2016  19:11

30 Temmuz 2016

Yahya Kemal'in Üsküp'ü

Yahya Kemal şöyle anlatır:


“Şiire bir aşkla başladım. Üsküp’de, yerli mahalleler ortasında, Türkkâri eski bir konakta oturur, bey hânedanlarından birinin kızı, kumral ve endamlı, cazibesi ve güzelliği mâruf, bir Redîfe Hanım vardı. Bu genç kız, çocukluğumda, fâsılalı olarak, üç defa hayalimi işgaal etti. İlk defâ, cülûs mu, velâdet mi? bir şenlik gecesiydi, büyük vâlidemle, Vardar boyunda bir araba gezintisinde bulunuyorduk; arabada o da vardı; o zaman beş yaşında vardım; küçücük kafam bu hanımın câzibesiyle sersemlemişti; ona karşı içimde günlerce ateş gibi bir üzüntü hissettim. (Eski Üsküplüler, Redîfe Hanım’ın o zamanlarda Üsküp Venüsü diye anıldığını rivayet ediyorlar.)


İkinci defâ onu bir düğün gecesi gördüm; oniki yaşındaydım…
Henüz genç kız olan Redife Hanım’ı ikinci defâ işte o düğünde gördüm. Eski yaram açıldı. Bütün bir gece yayından ayrılmadım. Zannedersem o da o akşam içimi yakan ateşi hissediyordu.
O düğün bitince derin bir melâl içinde kalmıştım. Hep onu düşünüyordum. İlk şiirim olan bir türkü güftesini, ekseriyâ Üsküp türkülerinde gördüğüm vezinle, onunçün karalamağa başladım. Bu ilk eserin hemen hiçbir mısra’ını şimdi hatırlıyamıyorum.

Çocuk dâima avunup acılarını unutur. Ben de Redîfe Hanım’ı bir müddet sonra yine unuttum. Üsküp idâdî mektebinin ikinci sınıfına geçtiğim sene yazıya istîdâdım epiyce inkişâaf etmişti; ancak nazımdan bîhaberdim.
Üsküb’de Rifâî şeyhi bir Sâdeddin Efendi vardı. Taşranın bu kadar uzak bir şehrinde yetişebileceğine inanılmayacak gibi kibar, terbiyeli, ince bir adamdı. Post-nişîn olduğu gibi şehrin eşrâfından da addedilen bu zat Redîfe Hanım’la evlendi. Rifâî tekkesi, Üsküb’ün eski, güzel, ziyâretgâh, çeşmeli ve şadırvanlı, oldukça zengin bir dergâhıydı; Cuma günleri zikir ve devran olduğu saatlerde seyircilerle dolar, erkek mahfilleri gibi, kadınlara mahsus kafeslerinde iğne atılsa yere düşmez derecede kalabalık olurdu. 


Bir Cuma günü oraya gitmiştim. Zikirden sonra, kadınların tarafından çıkan Redîfe Hanım’ı hayatımda üçüncü defâ gördüm. O vaktin taşra kızları, kızlıktan kadınlığa geçince ilk defa bir kadın gibi süslenirler ve birdenbire epiyce başkalaşırlardı. O bu son görüşümde daha başka türlü güzeldi. Ben de onbeş yaşına girmiştim. Bu üçüncü tesâdüfün têsîri derin oldu. Mektepte vazîfelerimi, evde ve sokakta eğlencelerimi unuttum. Âilem dalgınlığıma merak etti ve zannedersem derdimin farkına da vardı. Izdırâbımı bir şiirler söylemek hevesine düştüm. Lâkin bu defâ, ikinci tesadüfte olduğu gibi, âdî bir türkü değil, kitaplarda gördüğüm manzûmeler nev’inden aruzla bir şiir söylemeye çalışıyordum. Aruzla bozuk düzen bir kıt’a söylemeye muvaffak olmuştum.   Redîfe Hanım’ın  zevci Şeyh Sâdeddin Efendi güzî de bir zattı; o zamanda Üsküp’de yaşayan Bursalı Tahir Bey gibi, Eşref Paşa gibi fâzıllarla görüşürdü. Onlarla tasavvuftan ve edebiyattan bahsederdi ve mutasavvıfâne şiirler neşrederdi; kıt’amı ona gösterdim. Beğenir gibi davrandı. Kırmızı mürekkeple birkaç noktada vezin hatalarını tashih ederek bana verdi. Veznin hayliden hayliye farkına vardım...


Ben rindâne şiirin âlemine daldığım o sıralarda (beni şiire sevkeden Redîfe Hanım, vaz’-ı haml ederken, genç yaşında ölmüştü. Ben de o aralık Selânik İdâdîsi’ne) Üsküp’den Selânik’e göderildim ve oranın idâdîsine leylî olarak verildim…” (Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 2008, 5. Baskı, s. 93-97.)

29 Haziran 2016

Tarık b. Ziyad



Boğazı aslında ilk geçen Tarık b. Ziyad değil, sıradan bir nefer olan Tarif b. Malluk idi. Tarık'tan bir yıl önce yani 710 yılında 400 kişilik bir öncü keşif kolunun başı olarak Endülüs topraklarına göndermişlerdi.



Yaklaşık 50 (670) yılında doğdu. Berberî asıllı Nefzâve veya Zenâte kabilesine mensuptur; Mağrib fetihleri sırasında esir alındığı belirtilir. Hemedan (İran) kökenli olup Kuzey Afrika’ya göç etmiş bir kabileden geldiği veya Arap asıllı olduğuna dair görüşler de vardır. Leys veya Sadîf kabilesine nisbet edilmesi onun bu kabilelerin azatlısı diye kabul edilmesindendir. Tarık kabiliyetiyle Emeviler’in Kuzey Afrika valisi Mûsâ b. Nusayr’ın dikkatini çekti. Müslüman olduktan bir süre sonra Mûsâ b. Nusayr tarafından azat edildi ve Kuzey Afrika’da gerçekleştirilen fetihlerde öncü birliklerin kumandanı sıfatıyla önemli hizmetlerde bulundu. Mûsâ b. Nusayr’ın Tânca’yı (Tangier) fetheden ordularından birinin kumandanı olarak görev aldı. Kont Julianos’un idaresindeki Sebte (Ceuta) şehrinin kuşatılmasında Mûsâ b. Nusayr'ın maiyetindeydi. 89 da (1706) ele geçirilen Tânca şehrine Mûsâ b. Nusayr tarafından tayin edildi ve Endülüs'e gönderilinceye kadar bu görevde Kaktı.
Sebte Kontu Juüanos çeşitli sebeplerle Vizigot Kralı Rodrigo’ya kızgın olduğundan Müsâ b. Nusayr’a başvurarak onu Ispanya'nın fethi için teşvik etti. 91 (710) yılında Mûsâ b. Nusayr tarafından Güney Ispanya'ya gönderilen Tarif b. Mâlik kumandasındaki 500 kişilik birliğin keşif seferinde başarı göstermesi ve bol miktarda ganimetle geri dönmesi Endülüs’ün fethi Konusunda Müslümanları cesaretlendirdi. Bunun üzerine Mûsâ b. Nusayr. Târık b. Ziyâd’ı Endülüs'e gidecek birliklerin kumandanlığına tayin etti. 7000 kişiden oluşan ordunun büyük çoğunluğu Berberlerden meydana geliyordu.[1]

Boğazın Geçilmesi

Tarık, Julianus’un verdiği dört gemiyle ordusunu karşıya geçirdi. Bütün orduyu bir defada geçirmek mümkün olmadığı için karşı kıyıda müstahkem bir yer tespit edip orduyu peyderpey geçirmeye muvaffak oldu. Bu yerin adı bugün Tarık’a nispetle Cebel-i Tarık diye anılmaktadır.
İlk geçenler arasında Julianus’un da bulunduğunu ifade eden tarihçiler, bu nakil işinin hiç bir zorlukla karşılaşılmadan tamamlandığını belirtirler. Çünkü bu iş için kullanılan gemiler ticaret gemileri olup yerli halk bu gemilerden inen insanların yeni tüccarlar olduğunu zannediyordu. Kimse bu gemilerin Endülüs’ün kaderini değiştirecek kuvvetleri taşıdığını düşünmüyordu. Nihayet gemilerin son seferinde Tarık da Endülüs’e ayak bastı. Tarık b. Ziyad’ın Endülüs’e geçmesi ile ilgili İslâm kaynaklarında bir çok rivayet bulunmaktadır. Ancak bu rivayetlerin gerçekle alâkası olmadığı ve sonradan uydurulduğu açıktır. Zira bütün büyük hadiseler hakkında bu tip rivayetlere rastlamak mümkündür.

Gemilerin Yakılması Meselesi


el-Hımyerî ve diğer tarihçiler, Tarık’ın askerlerine yaptığı konuşmada, «Kaçacak yer var mı? Önünüz düşman, arkanız deniz» dediğini delil göstererek gemilerin yakıldığını ileri sürmektedirler.
Buna rağmen müslüman ve gayr-ı müslim pek çok tarihçi, gemilerin yakılmadığı görüşünde birleşmektedirler. Bu tarihçilere göre, elinde bulunan gemiler merkezle irtibat sağlamak ve gerektiğinde takviye kuvvetler alabilmek için Tarık açısından hayatî bir önem taşımaktaydı. Nitekim Tarık, Endülüs’ün fethi sırasında merkezle haberleşmeyi bu gemilerle yapmış, yardımcı kuvvetler de kendisine bu gemilerle gönderilmiştir.
Tarık, karşıya geçip de ülkenin başkentine doğru ilerlemeye başlayınca Rodrich’in büyük bir orduyla üzerine geldiğini haber almış ve Mûsa’dan yardım istemiştir. O da beş bin asker daha göndererek onun isteğine cevap vermiştir. Sonradan gelen kuvvetler de mutlaka aynı gemilerle taşınmıştır. Tarık’ın ordusu bundan sonra on iki bin kişiye ulaşmıştır. Tarık’ın gemileri yakmadığını teyid eden bir hadise de Mûsa’nm ordusuyla (Sekiz bin civarında) Afrika’dan Endülüs’e geçmesidir. Bu geçiş Tarık’ın geçişinden yaklaşık bir sene sonra olmuştur. Mûsa’nm büyük ordusunu geçirmek için kâfi miktarda yeni gemi yaptırdığını kabul etmek mümkün değildir. Gerçek olan, Mûsa’nın bir sene zarfında yaptırdığı gemilerin yanında Tarık’ın geçtiği gemileri de kullanmış olmasıdır.
Tarık’ın konuşmasındaki ilk cümle, şüphesiz arkalarında denizin olduğunu anlatmaktadır.
Fakat bu ifade sahilde gemilerin bulunmadığını göstermez. Yani Tarık arkalarında gemilerin bulunmadığını değil, o gemilerin azlığını ve kolay kolay o gemilere gidilemeyeceğini kastetmiş olabilir. Çünkü mezkur gemilerin ordunun tamamını bir defada taşıması mümkün değildir.

Endülüs Kıyısına Varış ve Savaş Öncesi Hadiseler

Tarık, kendi ismiyle anılacak olan Cebel-i Tarık'a. 5 Recep 92 (711) pazartesi günü geçti . Ordunun tamamı aynı yerde toplandıktan sonra, önce üzerinde bulundukları dağın stratejik durumunu tetkik etti. Sonra kendilerine yapılacak ani bir saldırıya karşı tedbirli olmak için ordugâhın etrafı tahkim edildi. Bazı tarihçiler, bu tahkimata Arap surları adının verildiğini belirtiyorlar.
Daha sonra Tarık, başlarında Abdülmelik b. Ebî Amir’in bulunduğu küçük bir birliği keşif için çevreye gönderdi. Bu birlik kısa bir zaman sonra el-Cezîretu’l-Hadra (Algeciras) ’nın karşısındaki kaleyi ele geçirdi. Daha sonra asıl ordu gelerek şehir merkezini hiç bir direnişle karşılaşmadan teslim aldı.
Tarık bundan sonra, daha önce yaptığı plâna uygun olarak Kurtuba’ya doğru harekete geçti. Önce deniz sahilinde bir müddet yürüdü. Sonra kuzeye Kurtubay yöneldi. Burada Rodrich’in kızkardeşinin oğlu Bencio komutasında bir orduyla karşılaştı ve onu kolayca mağlup etti. Fakat bu dağılan ordu kısa süre sonra toparlanarak müslümanlarla çarpışmaya başlamıştır. İspanyolların bu düzensiz kuvveti her çatışmada yeniliyor ve bir miktar askerleri Ölüyordu. Nihayet komutanları Bencio öldürülünce hepsi dağıldı. Bu savaşlarla manevi güçleri artan müslümanlar, yarımadanın içlerine doğru yürüyüşlerini sürdürdüler.
İspanyol araştırmacı Saavedra’ya göre bu ordudan kurtulan Wiliesindo adında bir asker, kaçarak güneyden gelen bu tehlikenin büyüklüğünü Rodrich’e haber vermeyi başarmıştır.
Bu sırada Rodrich, ordusunun başında Beşkens (Boscos) ve Pamplona şehirlerine saldıran Franklarla savaşmak üzere kuzeye doğru hareket etmişti.
Haberci gelip durumu bildirince hemen güneye dönmeye karar verdi. Bazı Arap tarihçiler, Rodrich’in kuzeye hareket ederken Tode- mir adlı birisini Toledo’da vekil olarak bıraktığını zikrederler. Tarık, Endülüs’e çıkınca Todemir, Rodrich’e şu mektubu yazdı: «Ülkemize gökten mi indiklerini yoksa yerden mi çıktıklarını bilemediğimiz bir kavim geldi.»
Müslümanların gelişini Rodrich’e ister Wiliesindo, ister Toledodaki vekili bildirsin her halükârda bu haberin onda şok tesiri yaptığı kesindir. Öyle ki güneyden gelen bu tehlikeyi bertaraf etmek için ülkenin bütün kuvvetlerini toplamaya başladı. Ülkenin ileri gelenlerine bütün kuvvetleriyle gelmeleri için haberciler çıkardı. Kısa zamanda yüz bin (veya daha çok) kişilik bir ordu toplandı. Bazı rivayetler bu ordunun yetmiş bin kişiden meydana geldiğini bildirirler bazı kaynaklar da kırk binden fazla olmadığını naklederler. Bir kısım kaynaklar ise bu konuda bir rakam vermezler. Rodrich, süratle güneye inip büyük bir tehlike olarak gördüğü bu düşman karşısında eski kralın çocuklarından bile yardım talebinde bulundu ve sahip oldukları bütün siyasî, askerî ve ekonomik güçleriyle kendisine katılmalarını istedi. Bu hususta gevşek davranmamaları hususunda dikkatlerini çekerek müşterek düşman karşısında tek güç oluşturmaları gerektiğini bildirdi. Onlar da bu isteğe görünüşte de olsa olumlu cevap vererek kuvvetlerini toplayıp kuzeyden gelmekte olan Rodrich ordusuna katılmak için yola çıktılar. Vitiza’nın iki oğluna gelince, Rodrich onları gayet iyi karşılayıp birine sağ, diğerine de sol kanat komutanlığını verdi.
Vitiza’nın oğullarının, babalarının tahtını ellerinden alan Rod- rich’in ordusuna katılmalarının asıl sebebi,, ileride de görüleceği gibi, ilk fırsatta idareyi ele geçirmek idi. İlk önce kazanılacak zaferden asıl payı almayı düşünmüş olmalarına rağmen, savaş müslümanlarm lehine dönünce tutumlarını değiştirmişler ve Rodrich’e ihanet etmişlerdir.
Rodrich, ordusuyla Kurtuba’ya gelip, kendisine katılacak yardımcı kuvvetleri beklemeye başladı. Kurtuba, Toledo ile el-Cezîretu’l-Had- ra’nın arasında bulunuyordu. Bu yüzden iki ordu da diğerinin ne yaptığını kolayca öğrenebiliyordu. Tarık, Rodrich’in kendisine karşı çok büyük bir ordu ile geldiğini haber alınca elindeki kuvvetin yetmeyeceğini düşünerek Mûsa’ya hemen yardım göndermesi için haber gönderdi. Musa, mektubu alır almaz beş bin kişilik bir kuvvet daha hazırlayıp Tarık’a gönderdi.
Bu ikinci kuvvetin Endülüs’e nakli konusunda muhtelif rivayetler vardır. Bunlardan bir kısmı, yardıma giden ordunun Mûsa’mn yaptırdığı gemilerle geçtiğini zikrederken, bazı kaynaklar da Tarık’ın daha önce geçtiği gemiler vasıtasıyla nakledildiklerini belirtmektedir.
Tarık b. Ziyad’ın emrindeki ordu, son gelen yardımla on iki bin kişiye ulaşmıştı. Çoğunluğu piyade pek az bir kısmı ise süvariydi.
Tarık, takviye kuvvetleri gelir gelmez, kuzeye doğru harekete geçti. Aynı anda Rodrich de-güneye doğru ilerliyordu. Fakat iki ordunun karşılaşmasından önce Rodrich’e karşı savaşın kaderini tayin eden bir komplo yapıldı.
Bazı kaynaklar, komplonun devlet erkânı tarafından yapıldığını naklederken, bir kısmı da Rodrich’in meşru kralın hakkını gasbetti- ğine inanan halk tarafından yapıldığını, diğer bir kısmı da sadece eski kralın iki oğlu tarafından yapıldığını öne sürmektedirler.
Komployu halkın yaptığına inanan tarihçiler, bu konuda şu delili ileri sürüyorlar. Onlara göre kralı tasvip etmeyen halk genel olarak şöyle düşünüyordu:
«Bu adam, ehil olmadığı halde kralımızı tahttan indirip onun yerine kendisi geçti. Bizim gibi halktan birisiydi, idareden hiç anlamazdı, ama başımıza kral oldu. Bu adamın fitne ve fesadına daha ne kadar sabredeceğiz. Şu dışardan gelen ordu bizden sadece ganimet ister, buraya yerleşmeyi düşünmez. Nasıl olsa, kısa zaman sonra elde ettikleri ganimetlerle geri dönüp gidecekler. Öyleyse bunlara yenilelim, onlar gittikten sonra da Rodrich denilen adamı indirip istediğimiz birini başımıza geçirelim.»
Komployu eski kralın iki oğlunun yaptığını öne süren tarihçiler ise bu konuda şunları yazmaktadırlar:
«Vitiza’nın iki oğlu, hezimeti hazırlayanların başındaydı. Böylece babalarının tahtına yeniden kavuşmak istiyorlardı. Şöyle ki iki ordu karşılaşınca Vitiza’nın oğulları, Tarık’a haber göndererek, «Rodrich’in aslında hizmetçileri olduğunu, ama babaları ölünce tahtı zorla ele geçirdiğini, şimdi bu haklarını geri almak istediklerini bildirdiler.» Tarık’a gönderdikleri haberde, savaş başlayınca kendilerine eman vermek şartıyla ordusuna katılacaklarını, buna karşılık olarak da zafere kavuştuklarında babalarının «Safâyâ’l-Mülûk» denilen toprağını ken-dilerine vermesini istediler. Tarık da tekliflerini kabul etti.»
Demek ki Rodrich saflarındaki komplonun ağları böyle örülmüştü. Bunun ilerde göreceğimiz gibi müslümanların kazanmasında büyük etkisi olmuştur.

Vadi-i Bekka (Lekke) Savaşı

Tarihçilerin değişik görüşler ileri sürmelerine rağmen, iki ordunun karşılaştığı yerin, Guadalete nehrinin vadisi olduğu anlaşılmaktadır.
Ahbaru Mecmua adlı eserin yazarı savaş yerinin el-Buhayra, el-Makkarî ve İbn Haldun ise Bifahsşerîs olduğunu zikrederken, İbn İzarî ve İbnu’l-Abbar savaşın Şuzûne bölgesinde Vadi-ı Lekke'de cereyan ettiğini söylemektedirler. İhtilaflı görünen bu konu da, yanlış anlaşılma söz konusudur. Lekke, İspanyolca Lago kelimesinin Arapçalaştırılmış veya bozulmuş şeklidir. Mânâsı Buhayra demek-tir. Savaş Buhayra denilen yer ile deniz sahili arasında cereyan etmiştir. Kaynakların zikrettiği yer isimleri aynı bölgede oldukları için birbirine çok yakındır.
İki taraf da savaş vaziyeti aldı. Komutanlar askerlerine cesaret vermeye çalışıyor, moral kazandırıcı sözler söylüyorlardı.
Rodrich, müşterek düşman karşısında tek vücut olarak ülkeyi korumak için bütün eşraf ve ileri geleni bu savaşta bulunmaya çağırmıştı. Çünkü ülkenin geleceğinin bu savaşa bağlı olduğunu biliyordu. Öte yandan Tarık da askerlerine heyecanlı konuşmalar yapıyor, zafer kazanmakla elde edecekleri sevap ve ganimetten bahsediyordu. Endülüs’ün fethinin bu savaşa bağlı olduğunu ısrarla belirtiyordu.

Savaşın Seyri

İki ordu birbiriyle karşılaştiğı zaman savaşa başlamak için vakit çok geç olmuştu. Çünkü gecenin karanlığı başlamak üzereydi. Tarık, ordusuna etraflarındaki her harekete dikkat etmelerini söyleyerek o gece istirahat etmelerini ve ertesi gün savaşa girmek için hazırlanmalarını emretti.
Sabah olunca iki ordu da savaş vaziyeti aldı. Kral Rodrich, tahtına oturdu ve uşaklarına kendisini savaş yerine götürmelerini emretti. Tacını giydi ve bütün ziynetlerini taktı. İpek gölgelikler altında bayrak ve sancak ormanını andıran bir kalabalıkla önünde savaşçıları, silâhları ve bütün mallarıyla müslümanlara doğru ilerledi.
Tarık ise atına binmiş, ordusundaki herhangi bir süvari gibi harekete geçmişti. Müslümanların süvari sayısı pek fazla değildi. Ordunun büyük bir kısmı piyadeydi. Zırhlı asker pek azdı, başlarında beyaz sarık vardı. Silâh olarak Arap yayları, kılıç ve mızrakları bulunuyordu.
Artık iki orduda da sabır son haddine varmış karşı taraftan gelecek ilk hücumu beklemeye başlamışlardı.
İlk hücum müslümanlardan geldi. Böylece İspanya’nın kaderini tayin edecek savaş başlamış oldu (28 Ramazan 92/19 Temmuz 711). Tarık, Rodrich’i önünde o lüks elbise ve ihtişam içinde görünce, «İşte düşman azgını, benimle birlikte hücum edin!» diye bağırdı ve birlikte hücum ettiler. Rodrich’in önündeki muhafızlar dağıldı.
Tarihî kaynaklar savaşın seyri hakkında fazla malumat vermemekle beraber çok çetin bir savaş olduğunu ve müslümanlarm, bir ölüm kalım savaşı vererek büyük kahramanlıklar gösterdiklerini kaydetmektedirler.
Her iki taraf da çok kayıp verdi. Nihayet Rodrich’in ordusunun sol kanadında çözülme baş gösterdi. Daha sonra sağ kanatta da dağılma başladı. Bununla birlikte merkez direndi ve müslümanlara karşı şiddetle mukavemet etti. Ancak bu dayanma fazla devam etmedi, hezimete uğradılar. (2) Kaynaklar bu çetin savaşın bir, üç veya sekiz gün sürdüğünü kaydetmektedirler.
Savaşın seyri hakkında İbn îzarî: «Müslümanlar ve Rodrich'in askerleri öyle Şiddetli savaştılar ki, her iki taraf da bu savaşın kendilerinin sonu olduğunu zannettiler» diyor.
Vakıdî de, Abdulhamid b. Cafer’den şunları naklediyor: «Endülüs’lü bir adamın Saîd b. Müseyyeb’e hikâyelerini anlattığını duydum. Şöyle diyordu: Müslümanlar galip gelinceye kadar kılıçlarını düşman üzerinden kaldırmadılar. Sonra da Kurtuba’ya doğru yürüdüler.»
Ayrıca İbn İzarî de Vakıdî’den şunları nakletmektedir: «Güneşin doğuşundan batışına kadar savaştılar. Mağrib'de ondan daha büyük bir savaş vuku bulmamıştır. Savaşta ölenlerin kemikleri uzun zaman orada kaldı. Savaşın sekiz gün sürdüğünü iddia eden er-Razî ise şunları söylemektedir: «Rodrich, Tarık'ın olduğu yere gelince Lekke vadisinde savaşa tutuştular. O gün Ramazan’ın bitimine iki gün vardı. Pazar günüydü. Güneşin doğuşundan batışına kadar savaştılar. Sonra Pazartesi sabah tekrar başladılar. Ve akşama kadar yine savaştılar. Harp ertesi hafta Pazar gününe kadar sürdü.»
el-Makkarî de şunları zikretmiştir: «Savaş, iki ordu arasında h. 92’de Ramazan'ın bitimine iki gün kala Pazar günü başladı ve Şevvalin beşinci günü olan Pazar gününe kadar sekiz gün devam etti.»
İbnu’l-Abbâr ise savaşın, Lekke vadisinde h. 92 yılı Ramazân ayının 28’inde Pazar günü başladığını ve çarpışmaların sekiz gün sonra Şevval ayının beşinci Pazar günü sona erdiğini nakletmektedir. 
Savaşın bitiminde Rodrich’in etrafında çok az bir kuvvet kalmıştı, Rodrich bu durumda yenileceğini anlayınca başka bir ordu düzenleyip yeniden mukavemet ümidiyle savaş meydanını terketmiştir. Müslüman süvariler onu takip etmişlerse de Rodrich ellerinden kurtulmayı başarmıştır.
İslâm kuvvetleri Rodrich’in bindiği atı kıymetli taşlarla süslü e- yeriyle birlikte bir bataklığın yakınında buldular. Giydiği çizmelerden birisi bataklığın çamuru üstünde yüzer halde bulunduğundan, buradan Rodrich’in kaçarken, bataklığa düşüp boğulduğu anlaşılıyor, «el- Makkarî Rodrich’in izi kayboldu ve sonunun ne olduğu gizli kaldı» demektedir.
İbn İzarî de şöyle diyor:«Müslümanlar, Rodrich’i kaçarken ba
taklık bir vadide yetişerek öldürdüler.»
er-Razî ise bu olayı: «Allah, Rodrich ve beraberindekileri helâk etti ve Endülüs yolunu müslümanlara açtı. Rodrich’in âkibeti bilinemedi. Cesedi de bulunamadı. Sadece süslü çizmesi bulundu. O zaman bazıları «boğuldu», bazıları da «öldürüldü» dediler» şeklinde nakletmektedirler.
İbnu’l-Abbar da şu şekilde nakletmektedir: «Rodrich’in izi kayboldu. Nereye düştüğü ve ne yaptığı bilinmez oldu. Ancak müslümanlar, eğeri yakut ve zebercedle süslü atını ayakları çamura batmış vaziyette buldular. Bundan onun boğulduğu anlaşılmaktadır. Nitekim çizmelerinden birisi de bulunamadı. Doğrusu orada ölüp ölmediği bilinmemektedir. Diğer taraftan, «Tarık, Rodrich’i görünce hemen hücum etti ve Rodrich’in önündeki savaşçılar dağıldı. Tarik, ona yetişerek kılıcını kaldırdı ve kılıcıyla başına vurarak onu öldürdü» şeklinde bir rivayet de vardır. Fakat bunu kabul etmek mümkün değildir. Çünkü Rodrich’in savaş esnasında öldürülmediğinde ve kaçarak kaybolduğunda ittifak vardır.
Saavedra ve Levi Provencal gibi tarihçiler, Rodrich’in öldürülmediğini yeniden kuvvet hazırlamak için kuzeye çekildiğini ve Mûsa b. Nusayr ile yaptığı ikinci savaşta öldürüldüğünü nakletmektedirler. Rodrich’in kurtulan askerleri de tabiatıyla içeriye doğru kaçmışlar, kalelere ve korunması sağlam şehirlere sığınmışlardır.

Savaşın Sonuçları

Her iki tarafın verdiği ölü sayısı kesin olarak bilinmemektedir. «Dokuz bin müslüman ganimeti paylaştın sözünden müslümanlarm üç bin şehit verdiğini anlayabiliriz. Çünkü savaştan önce sayılarının on iki bin kişi olduğunu biliyoruz. Yaşayanlar dokuz bin olduğuna göre savaşta üç bin kişi ölmüştür. Bununla beraber kesin rakam bilinmemektedir.
Vizigotiar’ın kayıplarının bundan kat kat fazla olduğu kesindir. Çünkü Arap kaynakları kaçanların çok az olduğunu zikretmişlerdir. Her ne kadar az kelimesinin ifade ettiği sayıyı takdir etmek mümkün olmasa ve böyle durumlarda mübalağa yapılırsa da Vizigotlar’ın kayıplarının müslümanlarm kayıplarından fazla olduğu kesindir.
Müslümanlar, karşı tarafın karargâhındaki bütün mal, malzeme ve ağırlıkların hepsini ele geçirmiş ve sonunda bu ganimet dokuz bin müslüman arasında paylaştırılmıştır. Herkese iki yüz elli dinar düşmüştür. Tarık, savaştan sonra zafer müjdesini Mûsa’ya bildirerek ülkenin merkezine giden yolun önlerinde açıldığını belirtti. Müslümanlar, Tarık’ın zaferlerini ve ganimetin bolluğunu işitince her taraftan fetih hareketine ortak olmak için akın akın Endülüs’e gelmeye başladılar.
Halk, İslâm ordusunun karşısında korkuya kapılarak çoğu kalelere, şatolara sığındılar. Tarık, komutanlarını toplayıp Endülüs’ü fethetmek için bir plân hazırlamaya başladı.
bildirerek ülkenin merkezine giden yolun önlerinde açıldığını belirtti. Müslümanlar, Tarık’ın zaferlerini ve ganimetin bolluğunu işitince her taraftan fetih hareketine ortak olmak için akın akın Endülüs’e gelmeye başladılar.
Halk, İslâm ordusunun karşısında korkuya kapılarak çoğu kalelere, şatolara sığındılar. Tarık, komutanlarını toplayıp Endülüs’ü fethetmek için bir plân hazırlamaya başladı.[2]


[1]  Târık b. Ziyâd b. Abdillâh (Amr) en-Nefzâvî el-Leysî yıl: 2011, cilt: 40, sayfa: 24-25 Mûsâ b. Nusayr ile birlikte Endülüs’ü fetheden kumandan  
[2] Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi Ansiklopedisi 4. cilt

19 Mayıs 2016

Vâdi-i Meram Yayımlandı

Uzun yıllar boyunca büyük emeklerle hazırladığım ve bir monografi çalışması olan kitabım "Vâdi-i Meram", Çizgi Yayınlarından çıktı. Konya ve Meram tarihine ilgisi olan okurlarım m.uluturk@gmail.com adresimden iletişime geçebilirler.


10 Mayıs 2016

Paris Fotoğraflarım


Paris Louvre
Paris Montmartre
Paris De Gaulle
Paris Champs-Élysées

Paris Louvre