Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

12 Nisan 2014

Selefilik


İslam düşüncesinin tarihte yaşadığı ve günümüze de miras kalan en büyük bunalımı, hayatın problemlerini kendi içsel bütünlüğü içinde değerlendirmek yerine “nas”tan hareket ederek çözmeye çalışmaktan kaynaklanıyor. Sanki hakikat geçmişte belirlenmiş; ‘din’ Allah ve resulünün kutsadığı ilk nesiller eliyle tamamlanmış; selef asrında İslam ümmetinin ihtiyaçlarına dayanan en faydalı meseleler çözülmüş; bütün beşeri ihtiyaçlar temin edilmiş, doğrudan bizim çözmemize bağlı hiçbir mesele bırakılmamıştır. Cevherin tükenmiş olduğu böylece kabul edildiği için, insanın yaratıcı orijinalliğine bağlı bir değişim ve gelişimin dinsel temeli, İslam düşüncesinde hâkimiyet kuramamış görünüyor.  İnsan böyle bir düşünce düzlemi içinde adeta Allah tarafından üzerine dil, ahlak, hakikat fikri yapıştırılmış olan aciz, şahsiyetsiz, kendiliğinden bir şey yapmaya kabiliyeti olmayan bir heykel, bir taş parçasıdır.  Mutluluk gelecekte görülmediği için onu geçmişteki bir “altın çağ”da tahayyül etmek doğaldır. Oysa İslamın saf halinin yaşandığı, en sahih ve komplekslerden en uzak bulunduğu, mezheplerin ortaya çıkmadığı, dolayısıyla birliğin bozulmadığı, diğer milletlerin kültürlerinin İslama girmediği, bunun da ötesinde dinin asıllarını anlamada bir idrak ve düşünce birliğinin olduğu “ideal bir devir” farz etme, günümüz Müslüman bilincinin zaaflarından, yanılgılarından en önemlisidir. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Mehmet Zeki İşcan, İslam’ın “pişmiş ve kotarılmış” bir sistem, alelade bir formüller serisi, bir kimlik bildirim formu olarak ruhsuz bir makine haline getirilişine etki eden dinsel söylemlerden birinin tarihsel kökenlerini araştırıyor ve “radikal İslam” olarak bilinen anlayışların hangi zeminlerden kaynaklandığını aydınlatıyor.
Kaynak:http://www.kitapyayinevi.com/

Hacı Beşir Ağa



Beşir Ağa’nın hayat hikâyesi, Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü kişisi haline gelen Habeşistanlı bir kölenin hikâyesidir. Afrika köle ticaretinin acımasız girdabına sürüklenen, Yukarı Mısır’da iğdiş edilen, Kahire’de satılan, sonra Topkapı Sarayına getirilen Habeşi oğlanlardan biridir Beşir Ağa. Bütün zorlukların üstesinden gelmiş, Darüssaade ağalığı makamını kendinden önceki ve sonraki bütün ağalardan daha uzun süre, tam 29 yıl işgal etmiş ve makamı siyasi ve askeri nüfuzunun zirvesine ulaştırmıştı. 18. yüzyıl başlarından itibaren, veziriazam fiilen sultanın yerine geçerken; Beşir de, veziriazamların seçiminde, hamiliğinde ve hatta azledilmesinde en güçlü kişi haline gelmişti. Beşir Ağa Osmanlı saray kültürünü, yerel siyasi kültürü ve imparatorluk siyasetini etkilerken, Osmanlı Sünni İslam anlayışının şekillenmesinde de kilit bir rol oynadı. Mekke ve Medine vakıflarına nezareti ve Hz. Muhammed’in Medine’deki kabrine muhafızlık eden türbedar ağalarının şeyhülharemi olarak hizmeti sayesinde, hac ziyaretlerinin ve peygambere hürmetin usulleri üzerinde kendi izlerini bıraktı. Kütüphaneler, kuran mektepleri ve imparatorluğun birçok kritik noktasında medreseler kurarak resmî Hanefi mezhebini güçlendirdi. Beşir Ağa, tasavvuf tarikatlarına ait yapıların da hamisiydi. 18. yüzyıl sırasında Arap topraklarındaki Halveti ve Nakşibendi tarikatlarının Beşir Ağanın katkılarıyla güçlenmiş olduğuna hiç kuşku yoktur. Osmanlı sarayına iğdiş edilmiş bir köle olarak gelen Beşir Ağa, uzun ömrünün sonunda Sünni Müslüman bir üstat, bir devlet adamı, bir edip, bir mutasavvıf ve kitapsever olarak tarihte iz bıraktı. Geride bıraktığı eserler arasında İstanbul, Cağaloğlu’ndaki Hacı Beşir Ağa Külliyesi, Eyüp’teki Beşir Ağa Darülhadisi, İstanbul’un çeşitli semtlerindeki çeşmeleri, Kahire’deki sebil-mekteb ve Bulgaristan Ziştovi’deki medrese sayılabilir. Ama belki de günümüze bıraktığı en önemli miras, bir bölümünü Beşir Ağa Külliyesi’ne (1007 cilt), bir bölümünü Eyüp Darülhadisi’ne vakfettiği bugün Süleymaniye Kütüphanesi’nde korunan zengin kütüphanesidir. Profesör Jane Hattaway Ohio State Universitesi Tarih Bölümünde Osmanlı tarihi öğretim üyesi.
Kaynak:http://www.kitapyayinevi.com/

02 Nisan 2014

Şerefüddin Ali Yezdi Emir Timur (Zafername)

Bu hafta elimize ulaşan yeni kitaplardan birisi Emîr Timur ile ilgili baş kaynaklardan olan Şerefüddin Ali Yezdi'nin meşhur Zafername isimli eserinin Türkçe çevirisidir. Çeviri Ahsen Batur tarafından yapılarak, titiz bir baskıyla, sayfa aralarına renkli minyatür resimleri konarak geçen sene İstanbul’da Selenge yayınlarından yayımlanmış.


Önsöz’de çevirmen Ahsen Batur Timur ile ilgili kaynaklar hakkında şunları söylemektedir: “Timur ve zamanının üç temel birinci el kaynağı vardır. Bunlardan biri Nizameddin Şamı'nin "Zafernâmesi", ikincisi ve ondan daha önemli olanı Şerefüddin Ali Yezdî'nin "Zafernâmesi", üçüncüsü ise İbni Arabşah'm "Acaibu'l Makdur" adlı eseridir. Bunların dışında Timur'dan bahseden başka birinci el kaynaklar da vardır, fakat bunların büyük bir kısmına yukarıda adları sayılan bu üç eser kaynaklık etmiştir. Eserinin yaklaşık 200 sayfalık bir kısmını Timur'a ayıran İbni Tagrıberdî, bir noktaya kadar bu konuda dördüncü kaynak sayılabilir. Elbette Uygur kroniklerini, Mirhand'ı, Hafız-ı Ebrû'yu da unutmamak gerekir.
Bu sözü edilen dört temel kaynağın tamamı elinizdeki bu eserle birlikte Türkçeye çevrilip yayınlanmış durumdadır. İbni Arabşah, Şerefüddin Ali Yezdi ve İbni Tagrıberdi, bu satırların yazarı tarafından orijinallerinden çevrilerek yayınlanmış; Nizameddin Şamı'nin "Zafernamesi" ise Necati Lugal tarafından tercüme edilmiş ve TTK tarafından neşredilmiştir.”
Selenge yayınları sahibi Ahsen Batur bu eserle Türk tarihinin önemli kaynaklarından birini daha Türk okuyucularının istifadesine sunuyor. Kendisine bu önemli katkılarından dolayı teşekkür ediyor, son olarak kitabın arka kapak yazısından bilgiler sunuyoruz.


“ Emir Timur dünyanın tanıdığı en büyük fâtihlerden biridir. Biz ki, melik-i Turan, emîr-i Türkistanmiz; biz ki, halkların en kadimi, Türk'ün başbuğuyuz” diyerek Türklüğüne vurgu yapan, Sultan Bayezid'le gönülsüzce savaşa giren, savaştan sonra da "Bu, hiç hesapta olmayan bir savaştı. Atlarınızın ayaklarına bez bağlayın ki, bu fesat toprağı burada kalsın ve Türkistan'a ulaşmasın!" diyen komutan odur. Timur'un Sultan Bayezid'in hanımı ve cariyelerini çırılçıplak soyarak sakilik yaptırdığı iddiası, Arap asıllı İbni Arabşah'ın onu karşı duyduğu kinle uydurduğu bir iftiradır. Çünkü hükümdarlar birbirlerini akraba kabul ettiklerinden, esir de almış olsalar, düşmanının hanımlarına karşı asla saygısız davranışlar sergilemezler. Timur'un devleti sağlığındayken son derece sağlamdı, fakat ardı arkası kesilmeyen fetihlerden sonra prensipsiz ve teşkilatsız bir şekilde kurulduğu için, bu yüce fâtihin ölümünden hemen sonra temellerinde çatlaklar oluşmaya başlayacaktı. Bu kitapta, İbni Arabşah'ın eserindeki Timur'un aksine, merhametli, melek yüzlü, himmet deryası bir Timur bulacak; Bayezid-Timur çatışmasında kimin haklı olduğu konusunda bir hükme varacaksınız.”
Kitabın Künyesi: Şerefüddin Ali Yezdi, Emir Timur (Zafername), (Çev. D. Ahsen Batur), Selenge Yayınları, İstanbul, 2013, 512 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 23 cm, ISBN : 9789758839971, Fiyatı 50 TL.

Prof. Dr. Abdulvahap Kara

26 Mart 2014

Gagauzya (Gagauz Yeri) ve Gagauzlar

Moldova Cumhuriyeti'ne bağlı bir özerk devlettir. Ülkeye ismini veren Gagavuzlar Oğuz Türkü kökenlidir ve Gagavuz kelimesinin Gök-oğuzdan türediği düşünülmektedir. Paul Wittek'e göre Gagavuz kelimesi Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. İzzeddin Keykavus ile bağlantılıdır.
Gagauzlar toplu olarak Moldova Cumhuriyeti’nin güney tarafında, Bucak denilen bir arazide, Gagauz Yeri Özerk Bölgesi’nde yaşamaktadırlar. Gagauzlar Moldova nüfusunun %4’ünü teşkil etmektedirler. Sayıları 170 000 civarında olan bu halkın dili Anadolu Türkçesine çok yakındır.

Gagauzlar Hristiyanlığın Ortodoks Mezhebine bağlıdırlar. Gagauzların tam sayısı 300 000 civarındadır. Yayılma coğrafyası geniştir. Kuzeydoğu Bulgaristan'da (30000), Romanya'da (1500), Ukrayna'da (35000), Yunanistan’da (30000), Kazakistan'da (1000), Rusya'da (15000), Türkiye'de (15000), Amerika'da ve Brezilya'da da Gagauzlar yaşamaktadırlar. 






GAGAUZ CUMHURİYETİ
Gagavuzlar, 21 Ağustos 1990'da Özerk Gagavuz Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni, güneyde Gagavuzların en yoğun yaşadığı Komrat yöresinde ilan etmişlerdir. Bu karar, Moldova Yüksek Sovyeti tarafından iptal edilmiştir. 

25 Ekim 1990'da Gagavuzlar, Gagavuz Cumhuriyeti'ni oluşturmaya yönelik seçimler yapmış, ancak Moldova milliyetçileri bu girişimi, yöreye 50,000 silahlı gönüllü göndererek önlemeye çalışmış ve Rus askerlerinin müdahalesiyle şiddet önlenmiştir. Devam eden seçimler sonucunda 31 Ekim'de Komrat'ta yeni bir Gagavuz Yüksek Sovyeti kurulmuş, Stepan Topal Başkan seçilmiştir. Moldova'nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra (27 Ağustos 1991), Gagavuzlar da kendi cumhuriyetlerini ilan etmişlerdir. 

Mari Kız Türküsü. Tıkla dinle.


Moldova Meclisi 23 Aralık 1994 tarihinde " Gagavuz Yeri " Özel Hukuki Statüsünü yasa olarak çıkarmıştır. Yasaya göre, Gagavuzlara Moldova Anayasası'na ters düşmemek şartıyla, çeşitli sahalarda yasa çıkarma hakkı verilmiştir. Gagauz Yeri'nin en yüksek mercii Başkandır ve Gagavuz Yeri'nin tüm makamları Başkan'a bağlıdır. 

Gagauz Yeri'nin Resmi dili Gagavuzca, Rumence ve Rusça'dır. Gagavuzlara bu kanunla Geleceklik Hakkı tanınmıştır. Gagavuzlara özel statü tanıyan bu yasaya göre (Madde 113), Millet Kongresi, kültür, bilim, eğitim, iskan, belediye hizmetleri, sağlık, spor, bütçe, ekoloji, finans ve ekonomi alanlarında Moldova Anayasası'na ters düşmemek kaydıyla kanun yapmaya yetkili kılınmıştır.

14 Mart 2014

Münzevinin Aynaları


Münzevinin Aynaları
Ya olmasaydın, Tanrım,
Ya olmasaydın!
İnsanların en hakiri olduğumu düşünüp de
Ruhumu oruçlarla, erdemlerle
Kırbaçladığımda
Bakışlarımdaki kibri aynada
Yakaladığım zaman
Utançtan yüzümü avuçlarımla
Kime kapardım, Tanrım?

Ya olmasaydın!
İnsanların en kibirlisi olduğumu düşünüp de
Onurları kırılmışların önünde
Yere kapandığımda
Varlığım bu küçümen tanrıların ayaklarıyla
Bir kenara itildiği zaman
Yakınmalarımı, sitemlerimi
Kime yapardım, Tanrım?

Ya olmasaydın!
Harami ininde mürüvvet,
Köle pazarında paye dağıtılırken
''Bir kenarda kalma'yı marifet,
Ve unutulmayı marifet bilerek
Beyliği sultanların katında
Aramaya çıkıpta sonra
Yarı yoldan dönmeyi başardığım zaman
Sürurumu kime gösterip, kime
Kurum satardım, Tanrım?

Ya olmasaydın!
Sürurla dolup taştığım anlar
Dağları, sır yüklü develer gibi,
Yerinden oynatabileceğimi,
Yürütebileceğimi
Düşünüp coştuğum ve naralarımla
Yalnızca fareleri ürkütüp,
Vaşakları, dağ keçilerini...
Sonunda uyuyan aslanı
Uyandırdığım zaman
Hercai gönlümü can tasasıyla
Kimin yılkısına
Katardım, Tanrım?

Ya olmasaydın, Tanrım,
Ya olmasaydın!
Yürüdüğüm yollar tükendiğinde
Dostlar yabancıya,
Sıla gurbete benzediğinde...
Kırbamda su, heybemde azık
Ve türkülerimde...
Türkülerimde söz bittiğinde;

İnsanın kıt
Gecenin yıldızsız
İfritlerinse, daim peşimde
(Hem uyanıkken hem de düşümde)
Olduğu zaman,
Kimin kapısını omuzlayarak
Hoyratça açar da, kimin
Aynalarını parçalayarak
Canımı içeri atardım, Tanrım,
Sen olmasaydın?
 
Cahit Koytak

10 Mart 2014

2 Hours of Celtic Music


Indila - Dernière Danse (Clip Officiel)

26 Şubat 2014

Hocalı Katliamı


1991 yılında Azerbaycan Parlamentosu’nun halktan gelen baskılar karşısında Dağlık Karabağ’ın özerk bölge statüsünü ilga etmesine karşılık Dağlık Karabağ Parlamentosu bir referandum düzenleyerek cevap vermiştir. Çoğunluğu Ermenilerin oluşturduğu bölgede referandum sonucunda Dağlık Karabağ Parlamentosu bağımsızlığını ilan etmiştir. 1992’de Sovyet birlikleri de bölgeden çekilmiştir.

Hocalı’da gerçekleştirilen katliama giden süreçte, Ermenileri Rusların desteklediği yönünde ciddi bulgular bulunmaktadır. Ermeni gönüllülerden oluşan silahlı gruplar Karabağ’a yerleştirilmiştir. Ardından Gorbaçov, 25 Temmuz 1990’da yayımladığı bir kanun ile SSR (Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) kanunları dahilinde olmayan silahlı grupların kurulmasını yasaklamış ve kanunsuz olarak saklanan silahlara el konulmasını sağlamıştır. Bu kanunla birlikte Azerbaycan’ın bütün bölgelerinde av silahları da dahil olmak üzere silahlar toplanmış, Dağlık Karabağ’da ise bu görev Rus askerleri tarafından yerine getirilmiştir. 1990 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Ermeniler saldırılarını doğrudan Azerilere yöneltmeye başlamışlar, otobüs baskınları, yol kesme gibi terör eylemlerine kalkışmışlardır. 1990 yılı başlarında yaklaşık 186 bin Azeri, Ermenistan’dan Azerbaycan’a gitmeye zorlanmıştır. Ekim 1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirilmiştir. Hocalı Katliamı, Rus askerlerinin desteğiyle 25–26 Şubat 1992’de Hocalı’ya ulaşan Ermeni kuvvetlerince gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın 1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında savaştığı, alaydan kaçan dört askerce doğrulanmıştır.

10 bin nüfuslu Hocalı’da olaylar sırasında yaklaşık 3.000 Azeri bulunmaktaydı. Saldırıda ölenler hakkında verilen resmi rakam 613 kişi olmakla birlikte, katledilen toplam Azeri sayısının 1.300 kişi olduğu söylenmektedir. Saldırılar sırasında Hocalı’da yaşayan Ahıska Türkleri de evlerinde yakılarak öldürülmüştür. Kadın, çocuk ve yaşlılar da dahil olmak üzere siviller katledilmiştir. Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in üzerindedir. Katliama tanık olan bir gazeteci, yaşananları şu şekilde aktarmaktadır:

“Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov, olayı dört gün boyunca kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”

Gelişmelere seyirci kalan BM ve Batılı devletler, Ermenilerin yaptıkları katliamlara ve işgal hareketlerine ciddi bir tepki göstermemişlerdir. Ermenilerin Mayıs 1992’de Nahçıvan’a saldırmalarından sonra Türkiye 1921 Kars Anlaşması çerçevesinde bölgeyi korumak için askerî müdahalede bulunabileceğini açıklamıştır. Uluslararası toplum, ancak Ermenilerin nüfusu 60 binden fazla olan Kelbecer’e saldırmasıyla harekete geçti. BMGK, 822 sayılı kararı ile Ermeni kuvvetlerinin işgal altındaki topraklardan çekilmesini istedi, ancak bu sonuç vermedi. Kararın ardından AGİT bünyesinde arabuluculuk çalışmaları başlatıldı.

1994 yılında iki taraf arasında ateşkes ilan edilmiştir. Savaş sonrası çözüme kavuşturulamayan bir diğer sorun da, ülke içerisinde yerinden edilen ya da sığınmacı durumuna düşen bir milyon civarı Azeri’dir. Bunların büyük bir çoğunluğu Azerbaycan sınırları dahilinde yaşamaktadırlar. Azerbaycan nüfusunun %10’undan fazlası ülke içinde yerinden edilmiş sığınmacılardan oluşmaktadır ki bu, kişi başına dünyada yerinden edilmiş en büyük nüfus hareketlerinden biri anlamına gelmektedir. Bu insanlar hâlâ Ermenilerce işgal edilen topraklarda bulunan evlerine geri dönmeyi beklemektedirler. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan veya başka ülkelerden Azerbaycan’a gelen Azerbaycan vatandaşları, Azerbaycan hükümeti tarafından “göçkün” olarak adlandırılmaktadır. Sorunlarına hâlâ kalıcı çözümler bulunamayan göçkünler; mesken, iş, yiyecek, sağlık, eğitim ve can güvenliği gibi birçok sorunla karşı karşıyadırlar. Bu kişiler Bakü ve çevresinde, zor koşullar altında çadırlarda, barakalarda, okul ve yurtlarda, pansiyonlarda, dükkanlarda, yük vagonlarında, hatta yol kenarlarında yaşam mücadelesi vermektedirler.
kaynak:http://azerbaycan.ihh.org.tr/insan/hocali/hocali.html

29 Ocak 2014

Şahlar ve şeyhler

 Yrd. Doç. Dr. Bekir Biçer'in yazısı...

İnsan var oluşundan beri düşünen inanan bir varlıktır. Düşünmesi çoğu zaman inanmasını gerektirmiştir. İslam inancı açısından ise İnsan “Allaha kulluk yapmak için yaratılmıştır.” Allah insanları doğru yola çağırmak için peygamberler göndermiştir. Ancak insanlar çoğu zaman peygamberlere rağmen kendi istedikleri şekilde yaşamıştır. Büyük peygamberlerin inancını yer yüzünde egemen kıldığına dair bilgi çok azdır.
Bu çerçevede hayatı en iyi bilinen peygamber Hz. İsa ve dini Hristiyanlıktır. Hz. İsa’nın çağrısı Akdeniz havzasında kısa zamanda yayılmış ama aynı zaman diliminde dini tahrif olmuştur. Güçlenen Hristiyanlar Roma İmparatorluğu için tehdit oluşturunca yüz binlercesi öldürülmüştür. Ancak Hristiyanlık resmi din olunca bu defa Hristiyan olmayanlar öldürülmüştür. Hristiyanlık içinde iki ana kilise doğmuştur. Katolik kilisesi din devleti özelliği taşımış ve Orta Çağda insanlara hayatı zindan etmiştir. Ortodoks kilisesi ise devletin kontrolüne girmiş ve devlete hizmet etmiştir. Orta ve Yeni Çağ Avrupası’nın en önemli meselesi din devlet ilişkileri olmuştur. Bu sebeple Avrupa lılar laik düşünceyi üretmiş ve laik politikalar geliştirmiştir.
İslâmiyetin tarihsel serüveni de aslında çok farklı değildir. Her ne kadar abartılmış- yüceltilmiş tarih yorumları aksini savunsa bile İslam toplumlarının en temel meselesi din devlet ilişkisi olmuştur. Müslümanlar Hz Ali ve Muaviye arasındaki çatışmayı hep dini bir mesele olarak ele almıştır. Ama aslında mesele düpe düz siyasi bir meseledir ve tamamen iktidar mücadelesidir. Ayet ve Hadisler sadece geliştirilen siyasi mücadeleye malzeme teşkil edilecek şekilde kullanılmıştır. Yani Cemel ve Sıffin savaşlarından itibaren İslam birinci derecede hayatı düzenleyen bir unsur olmaktan çıkarılmış ve siyaseti meşrulaştıracak ve iktidarlara payandalık yapacak şekilde istismar edilmiştir. Artık İslam öncelikle iktidarların gücünü pekiştiren bir dolgu malzemesi olarak kullanılmıştır. Doğrusu birçok mezhebin doğuşu da bu çerçevede ele alınabilir. Benim İslam tarihi okumalarından elde ettiğim sonuç şu: İslam inancı ve Müslümanlar sürekli siyasetin güdümünde olmuştur. Öyle sanıldığı ve iddia edildiği hayatın bütününü kontrol eden ana unsur İslamiyet değildir. Saray hep âlimlerden, şeyhlerden ve Müslüman halktan üstün olmuştur.
İslam tarihinde fıkhi mezheplerin doğması ve tarikatların yaygınlaşmasıyla birlikte çoğu zaman saraya muhalif alternatif kurumlar ortaya çıkmıştır. Sultanlar ise kendine yakın olan âlim ve şeyhleri desteklemiştir. Kimi zaman kendisine yakın hissettiği âlim ve şeyhleri kendine danışman yapmış veya mensubu olduğu mezhebi resmi mezhep ilan ederek diğerleriyle mücadele etmiştir. Mezheplerin yaygınlaşması ve mezhep mücadelelerinin geri planında da siyasetin belirleyici gücü vardır. Buna karşılık halktan destek alan veya saraya kafa tutacak güce erişen âlim, şeyh veya seyidler saraya muhalif bir seyir izlemiş ve dini gücünü çoğu zaman siyasete tahvil etmeye çalışmıştır. Bu iddiayı doğrulayacak yüzlerce örnek vardır. Özellikle Abbasiler devrinden itibaren çıkan isyanların tamamı bu çerçevede değerlendirilebilir. Kimi zaman ise muhalifler saraya karşı tavır alarak halkın çıkarlarını korumaya ve dengelemeye çalışmıştır. İslam tarihi defalarca şahlarla şeyhlerin mücadelesine sahne olmuştur.
Selçuklular devrinde Baba İshak, Osmanlılar devrinde Şeyh Bedreddin, Şahkulu isyanlarında olduğu gibi. Osmanlı Devleti tarikatlarla ilişkilerini siyasi çıkar- devletin bekası çerçevesinde kurmuştur. Sultana hizmet edenler ödüllendirilmiş muhalif olanlar ise cezalandırılmıştır. Mustafa Kemal de Milli Mücadele esnasında büyük oranda şeyhlere ve aşiret liderlerinin yardımına müracaat etmiştir. Şeyh Senusi, Mevlevi şeyhleri, Alevi Bektaşi dedeler, Kürdistan’daki Kürt aşiret liderleri Mustafa Kemal’in en çok destek aldığı ve birlik görüntüleri verdiği kişilerdir. 1924 yılından itibaren ise her türlü dini ve mezhebi yapılara karşı tavır alınmıştır. Sünni şeyhler birer birer cezalandırılmıştır. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sünni tarikatlar kadar Alevi Bektaşiler de zarar görmüştür. Dergâhları kapatılmış mal varlıklarına el konulmuş, kütüphanelerdeki eski eserler yok edilmiş ve vakıf faaliyetleri engellenmiştir. Hatta Dede ve Babalar dini kimliklerini ifade etmekten çekinir olmuştur. Âdeta Alevi kimliği yok sayılmıştır. Ancak buna rağmen Alevi ve Bektaşiler bu durumdan fazlaca rahatsız olmamıştır. Çünkü Aleviler kadar Sünniler de cezalandırılmış ve Aleviler üzerinden Sünnilerin siyasi baskısı kaldırılmıştır. Bu mutluluk Alevilerin Mustafa Kemal’i sevmelerine ve sahip çıkmalarına yetmiştir. Dersim kıyımına rağmen laik Cumhuriyet zımnen en büyük halk desteğini Alevi camiadan almıştır. Buna rağmen Tek Parti döneminde Alevi sorunu ve Alevi hakları hiç gündeme gelmemiştir.
Türkiye Cumhuriyetinin iç politikası büyük oranda din devlet ilişkileri sebebiyle gerilmiştir. Çünkü halkın büyük çoğunluğu dindardır. Devletin yapısı ise laiktir. Bu sebeple sürekli halk ve devlet karşı karşıya gelmiştir. Bütün baskı ve sindirme politikasına rağmen seçimlerde dindar halkın siyasi tercihleri iktidarı belirlemiştir. Özellikle Demokrat Parti döneminden itibaren siyasette dinin ağırlığı çok belirgindir.
Türkiye’ de din devlet ilişkileri deninde hep Sünni cemaat ve tarikatlar anlaşılmış ve anlatılmıştır. Halbuki CHP de siyasetini Türkiye’deki din ve mezhepler üzerinden yapmıştır. CHP seçmenleri büyük oranda dindar Alevi-Bektaşilerdir. Aleviler siyasi tercihlerini tamamıyla din ve mezhep algıları üzerinden yapmıştır. Yaptıkları tercihler çok açık olarak din merkezlidir. Son yıllarda yapılan Cumhuriyet mitinglerinin ve Gezi olaylarının arkasında büyük oranda sokağa taşan Alevi öfkesi yapmaktadır. Gösteriler biraz da Sünni - Yezidi AKEPE iktidarına karşı Alevilerin var olma mücadelesi gibidir.
Ak Parti döneminde Türkiye göreli olarak daha özgür hale gelmiş ve dini faaliyetler daha kolaylaşmıştır. Bu dönemde Cumhuriyetin ilk yıllarında oluşan laik rejime karşı halkın tavrı değişmiş ve iktidar şahsında Sünni dindar halk devletle bütünleşmiştir. Şüphesiz Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde cemaatlerin ve tarikatların ciddi katkısı olmuştur. İktidarın el değiştirmesi, seçkinci yönetimin yıkılması konusunda cemaatler hükümetle ittifak içinde olmuştur. Ancak yeni Türkiye’yi kimin yöneteceği konusunda ciddi ihtilaflar başlamış yani tarih tekerrür etmiştir. “Bir tahta iki sultanın oturamayacağı” anlaşılmıştır. Gündemdeki tartışmalar nasıl sonuçlanır bilinmez ama Türkiye yeni bir tartışmaya yeniden başlamıştır. Bugüne kadar Müslüman halk din devlet ilişkisine hep laik devlet üzerinden bakmış ve hep İslam devleti özlemi taşımıştır. Şimdi dindar insanların din politikası üzerinden din devlet ilişkileri tartışılmaktadır. Artık din devlet ilişkileri bu zeminde yeniden tartışılacaktır. Devletin resmi dini olmalı mı, olacaksa devlet hangi mezhebe göre yönetilmelidir devletin yönetiminde cemaatlerin rolü ne olmalıdır. vs ?
Bugün gündeme gelen “kardeşlik hukuku” aslında Türkiye’de hiç olmamıştır. Malumdur ki tarih boyunca aynı dinden olan insanların savaş ve mücadelesi daha acımasız olmuştur. Yine iktidar paylaşımı konusunda din büyük oranda güç elde etme ve yapılanları meşrulaştırma amacını taşımaktadır. Umarım satırlarda kalan hukuk hayata hakim olur. Saygılarımla.

http://www.memleket.com.tr/sahlar-ve-seyhler-18164yy.htm

29 Aralık 2013

Loras Dağı, Perse ve Meduse Efsanesi