Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

09 Mart 2009

Şairlerin Filistin’i



Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubemizin 2009 yılı takvimli etkinliklerinin ilkine Filistin diyerek başladık Cumartesi günü. Programa “Şairlerin Filistin”i adını verenlerin kalbine sağlık. Bu kederli coğrafyanın hüznünü, insan sözünün en etkilisiyle işitmekti muradımız. Unutmamak ve unutturmamaktı niyetimiz elden geldiğince. Viran edilmiş Gazze’nin, orada öylece yalnız başına kalakalmış Gazzeli çocukların fotoğrafları gözümüzün önünden geçtikçe, yaşamaktan utanmak duygusu içimizde yenilendi, yinelendi bütün ağırlığıyla.

Ne yazmış ne söylemiş olsam oturduğum yerden ve buğzum hiç olmadığı kadar büyüyüp çıkmış olsa dilimden, ailesini yitirmiş bir masumun hangi yarasına merhem olabileceğimin cevapsızlığı boğazımı sıkıp durdu program boyunca.

Şube Başkanımız Ahmet Köseoğlu, ilk programın Filistin’le başlamasının önemini vurguladı açılış konuşmasında. Gönlümüze rehber olan şair dostlar, memleketin muhtelif yerlerinden kalkıp gelmişlerdi. Hoş gelmişlerdi. Tarihe kayıt düştüler şiir lisanıyla birer birer.

Ne dediğini en iyi bilen elbette şairin kendisidir. Onun maksadını anlama çabası içindeki dinleyiciye kalansa paylaşılanın ana fikri. Filistin, orada bulunan bizlerin ortak paydası olunca, söylenen ile işitilen arasındaki bağdan bir köprü kurarak, birbirinden mânidar sözlerden çıkardıklarım olsun şu diyeceklerim:

Adem Turan, zulmü programlayıp ona seyirci kalanlara isyan etti “Beyaz Vahşet” şiiriyle. “Kahrolası bu savaş sizin için hey vampirler, şeytanın kızları, ahtapotlar!” diyerek betimledi egemen ihanetin duruşunu. “Akdeniz’in, Nil’in ve Kızıldeniz’in ağlayışlarının” gün olup fetih müjdesiyle müjdeleneceğini sözünün sonuna eklerken gözünden süzülen yaşlara engel olamadı. Ahmet Efe, Tevrat’ı tahrif edenlerin zulüm terminolojisini harmanladı şiirinde. Hüseyin Akın, “Geride Kalanlar İçin Türkü” yaktı. “Korku bayrağını ahlaksız, etik reel politik göndere çekmiş” olanların Yahudilerden tırsanların amelinden kaynaklandığını anlatır gibiydi. Akif Kuruçay, “her taş bir ayettir ve oranın kadınları ayet doğurur” diyerek başladığı “Balçığın Halleri”nde, sevinci sabah akşam direnmek olan Filistin’i resmetti. M. Ali Köseoğlu, “yüz sürülesi toprakların dünyanı gözü önünde nasıl kirletildiğini” anlatıp, “acımızın bir adı Kudüs bir adı Felluce” ile bitirdi sözünü. Mustafa Uçurum, “Ben Kendimi Çeke Çeke Karanlığın Ortasından” şiirinde, beklenen aydınlığa vakti gelince Allah’ın yardımıyla ulaşılacağını vurguladı. Sıddık Ertaş, “Mülteci” şiirinde Sabra ve Şatilla’yı, Lida’yı, Deir Yasin’i hatırlattı. Sonra, ölen çocuklarına ağıtlar yakan kadının “çocuklarımı koru onlar küçüktür tanrım” feryadı ile Muhammed ümmetinin söze mecalsiz kalmış halini döktü ortaya. Vural Kaya, bizim cephede değişen bir şey olmadığına, eskilerin ürettiği korkuların el’an süregeldiğine vurgular yaptı “Irgatlı Şiir”inde.

Ümit Savaş, pek güzel yaptı işini. Programı başarıyla sundu. Şaban Özdemir her zamanki gibi koşturup durdu. Karikatürist Adem Mermerkaya’nın seçtiği bazıları kendisine ait karikatürler muhteşemdi. Teşekkür etmek lazım gelir hepsine ve özellikle programı düzenleyen Prof. Dr. Nazmi Zengin Hocama. Alaaddin Keykubad salonuna gelen izleyici sayısı davetli şairlerce takdire şayan bulundu. Programın son derece güzel hazırlanmış şiir ve karikatür seçkisi, 15. yılımızın ilk yayını olarak elimizde.

TYB Konya olarak bu yıl, kuruluşumuzun 15. yaşını dolu dolu programlarla sürdürüp 24 Ekim günü nihayetlendireceğiz. Şehrin kültürel sorumluluğunu büyük bir ciddiyetle omuzlayan seçkin yönetim kurulumuz, çok değerli üyelerimiz ve konuk kültür, sanat ve ilim adamlarımızın katkılarıyla 15. yılda Türkiye çapında ses getirecek programlara imza atacağız. Çınar altına herkesi bekliyoruz...

03 Mart 2009

Ekonomi ve Ekoloji Arasında Bir Denge Yahut Lohasçılar

“Lohas”, Lifestyle of Healt and Sustainability kelimelerinin kısaltması. “Sağlıklı ve sürdürülebilir yaşam tarzı”nı niteleyen bir kısaltma bu. Batıda lohasçılık giderek ilgi görürken bu gruba dahil olanların sayısı da artmaya devam ediyor. İnsan neticede doğal olan ve fıtratına yakışanı bir şekilde yeniden bulup ortaya çıkaracak öngörü ve vicdana sahip. Bizde, dünyanın ekolojik gidişatına kafa yoran bu tarz sivil organize gruplar, akımlar ve bunların ihtiyacını karşılayan bir pazar yok denecek kadar az.

Çocukluğunda başbakan veya papa olmak suretiyle dünyayı değiştirebileceğine inanan 44 yaşındaki Claudia Langer, geçen sene utopia.de adlı bir internet portalı kurarak lohasçılığın Almanya’daki öncülerinden biri olmuş. Portalın açılışından bugüne 35 bin ütopyacının üye olduğu bu yeni anlayışın gönüllüleri, çatılara kurulacak güneş pilleri, doğal kozmetik ürünler ve doğaya en az zarar vererek nasıl tatil yapabileceklerinin hesaplarını yapıyorlar. Bunların, 80’lerde başlayan ekolojik hareketle bir ilgileri yok. Green-peace tarzı örgütlenmelerle de. Savaş karşıtı gösteriler yerine “wellness otel”lere gidiyor, mısır gevreği yerine bio-mango yiyor ve ekolojik yaşam biçimini feragatle değil hazla birleştiriyorlar. Yani bir bakıma “daha iyi bir dünya için” tüketim alışkanlığı çabası içindeler.

Bilinen diğer ekolojist akımlardan farkları, keşişvari feragat anlayışını bir kenara koyarak sürdürülebilirliği keyif alma ile bir araya getirmeleri. Kendi ifadeleriyle bunun adı, etik-ekolojik tüketim. Söz gelimi, uçakla yolculuk ettiklerinde bunu bir çevre projesine maddi katkıda bulunarak telafi ediyorlar. Bizim market veya manav raflarında arzı endam eden boyları birbirine eşit kabak, salatalık yahut patlıcan satın almak yerine, yerel ve hormon ihtiva etmeyen güvenilir gıda ürünlerini tercih ediyorlar.

Bunu fark eden bazı yatırımcılar, paralarını çoktan biyo-marketlere yatırmışlar. Getiriler açısından ciddi pazar payı elde eden yatırımcılara ulaşan istatistikler, oldukça iç açıcı. Sadece Almanya’daki eko tüketicilerin sayısı 8 milyon. Yıllık alım güçleri ise 200 milyar Avro olarak hesaplanmış. Lohas pazarı besinden giyime, yapı malzemelerinden konutlara, medyadan elektronik cihazlara kadar uzanıyor.

Lohasçıların, Avrupa ülkelerinde orta sınıf ve üstünü temsil ettiğini söylersek, bunların eğitim düzeyleri hakkında bir fikir edinmiş oluruz. Akıl ve beden sağlığı hem kendi ürettiği kaosla hem de ekolojik felaket haberleriyle giderek yıpranan Batı insanını kendine getiriyor görünürde bu tür arayışlar. İşin insanı ilgilendiren onlarca pozitif boyutu mevcut çünkü.

Türkiye’de ekolojik yatırım girişimleri henüz istenilen yerde değil. Bunun sebebini elbette özel sektör ve devlet ilgisinden evvel biraz da arz-talep meselesi olarak görmek lazım gelir. Vatandaşın geliri ve eğitim düzeyi ne böyle örgütlenmeler oluşturmaya ne de girişimci için pazar açmaya şimdilik yeterli değil. Batıdaki orta sınıfın, bizde ekonomik anlamda iyi durumda ve eğitimli sayılabilecek bir gelir grubuna karşılık geldiği göz önüne alınırsa durum daha iyi anlaşılacaktır.

Sözünü ettiğim konulara hayli ilgi duyan sade bir tüketici sıfatıyla, eko tarım ve turizmden gelir elde etme uğraşı veren organik tarım çiftlikleri hakkında birkaç yazı yayınlamıştım geçen yıllarda. Şimdi buradan aynı çağrıyı yinelemekte fayda görüyorum. Adı lohas veya başka bir şey olmasa bile, bizim insanımızın da tüketim algısında değişimler mevcut. Özellikle, geçim derdinde olan köylünün bir an evvel kendini yenilemesi lazım. Organik tarım ve turizmden gelir elde etmek için yüksek tahsili yapmış olmaları gerekmiyor. Biraz merak ve kaynağından doğru bir istişare ile hem kendileri hem de başkaları için fayda üretebilirler.

21 Şubat 2009

Sıra Dışı Biri; Mzungu Osman




Bu hafta Mimarlar Odası’nda sıra dışı birini ağırladık. Mzungu Osman’ı.
Afrika’da “Beyaz Adam” anlamında kullanılırmış “Mzungu”. İnternetteki fotoğraf paylaşım sitelerinden tanıdığım, merak da ettiğim biriydi Osman Bülent Demirağ. Alaska’dan Okyanusya’ya, Güney Amerika Kıtası’nın en güneyinden Asya’nın en doğusuna ayak basmadık yer bırakmamış bir gezginin anlattıklarını dinleyip, fotoğraf sunumunu izlemek heyecan vericiydi.

Son derece mütevazı, beyefendi, kültürlü ve dünyanın geleceğine ilişkin muhtemel felaketlere vâkıf Mzungu Osman’ı, Konfad’ın programlı etkinliklerinden birine davet etmenin isabetini düşündüm. Teşekkürler Sevgili Turgay.

Mzungu kendisini şöyle anlattı programın başında:
“Yarım asır önce, babamın görevi gereği Malatya’da doğmuşum. Mersin’liyim. Bundan altı yıl öncesine kadar Mühendislik hizmetleri veren ve sınaî inşaatlar yapan bir şirketin sahibi idim. Bir akşam düşündüm ki, yeterince para kazanmıştım. Çalışma hayatım boyunca haritaları açar, üzerinde hayaller kurardım. Bu hayallerimi gerçekleştirmek için işimi bırakıp belgesellerde izlediğim vahşi yaşam, coğrafya ve antik tarih gezileri yapmaya karar verdim. Amacım bu gezilerimde fotoğraf çekmek, günlük tutmaktı. Altı yıldır bu amacımı gerçekleştiriyorum. Gezilerimi daha fazla özümsemek için, sırt çantası, uyku tulumu, çadır ile ve tamamını kara yolu ile yapıyorum.”

Büyüklerimizden bize tevarüs eden birtakım öğretilerle büyürüz hayatta. Hayal kurmanın zararlarına, gerçekçi olmanın önemine dair nutuklar çınlar kulaklarımızda. Oysa bir şekilde hayal kurar ve yazılı hedeflerimiz olmasa da üstesinden gelmenin mücadelesini sergileriz. Asıl mesleği makine mühendisliği olan gezgin için de hayatının orta yerinde benzer uyarılar olmuş. Günün birinde yeterince para kazandığına inandığında işi bırakıp dünyayı gezmek hayalini ailesi ve dostlarıyla paylaşmış. Cevap hazır olmuş: “herkes böyle düşünür, seni de göreceğiz”. O gün gelince, şirketteki işini hiç düşünmeden bırakıp yollara düşmüş.

Yeterice para kazandığına inanıp bir hayalin peşinde koşmak, orta yaşta bir adamın cesaret edemeyeceği bir vakıa şüphesiz. Mzungu Osman’ı sıra dışı yapan sadece bu değil. Şimdilik sadece uzmanlarını tedirgin eden ekolojik dengesizlikler hakkında çok ciddi birikimler elde edip bunu muhtelif platformlarda paylaşan biri. Zararlı bütün gazların buzdağlarını nasıl sarıp sarmaladığını anlattı kendisine ait fotoğraflar eşliğinde. Birkaç on yıl sonra fotoğraflarını çektiği buzulların denizlere, göllerin çöllere dönüşeceğinden bahsetti.

Parası olan gezer şeklinde bir anlayışın da doğru olmadığını söyledi ki sanıyorum bu, ben dahil kendisini dinleyen herkesin cevabını en çok aradığı şeydi. 12 Dolar’a klimalı bir Hint treninde 1000 km. yolculuk yapılabileceğini, reenkarnasyon temelli Hint ve Budist öğretilerin yaygın olduğu coğrafyalarda, kriminal suç işlenmediğinden buralarda gezmenin asla tehlike barındırmadığını söyledi.

Mzungu Osman’ın, “harcamadığınız para sizin değildir. Dünyanın neresinde olursanız olun, lisan bilmeseniz de herkesle anlaşabilirsiniz. Hayat, kendisine ve size ait sorunlarına rağmen kafa yormayacak kadar kısa ve geçici” tarzında serdettiği akıllarda kalıcı birkaç ifadesini not etmeden geçemem.

Gezilerde tuttuğu notlarını yakında piyasaya çıkacak kitabında birleştirdiğini belirten Osman Bülent Demirağ, sadece gezi ve fotoğraflarıyla değil, hayat tecrübesi ile de dinlemeye değer bir gezgin. Merak edenler, kendisiyle irtibat kurup serüvenlerini aşağıdaki linkten öğrenebilirler:
http://mzunguosman.com

15 Şubat 2009

Zeki Oğuz, Akşehir ve Sıra Yârenleri Grubu’na Dair

15.02.2009
Cumartesi günü, Fotoğraf Sanatçısı-Yazar Zeki Oğuz’un 27. kişisel fotoğraf sergisinin açılışı için Akşehirde’ydik. Üretken bir sanatçı olan Oğuz’un fotoğrafçılığına, öykücülüğüne, dergiciliğine yahut gezginliğine dair ne yazsam az, bunun farkındayım.

Bahar mevsimi yakın. O şimdi yaylaların, dağların, göllerin neresinde hangi çiçeğin uyanmakta olduğunu, hangi böcü-börtünün en erken ses vereceğini, yörüklerin dağ rotasının nerelerden geçtiğini söyleyecek, münbit coğrafyaların gezmeye, yazmaya ve fotoğraflamaya en uygun yerlerinin adresini hiç düşünmeden verecektir. Kimselere haber vermeden, Eski Garaj’dan kalkan bir köy minibüsüne atlayıp, köy kahvelerinde çayını yudumlayıp sigarasını tüttürecek, sonra da soluğu çiğdemlerin, kardelenlerin başında alacaktır yakında.

Bütün bu özellikleriyle, bıkıp usanmadan Anadolu coğrafyasını yıllardır geziyor Zeki Oğuz. Fotoğraflıyor, yazıyor ve kalıcı eserler üretebilmenin mücadelesini veriyor. Üstelik maddi bir destek de görmeksizin yapıyor bunları. Karma sergiler hariç, 27 kişisel fotoğraf sergisi açmak kimlere kısmet oldu şimdiye kadar bilmiyorum.

“İnsan ve Doğa” adını verdiği serginin açılışını Akşehir Kaymakamı Kenan Çiftçi ile etkinliğin ev sahibi Belediye Başkanı Dr. Mustafa Baloğlu birlikte yaptılar. Yerel yöneticilerin kültürel etkinliklere verdiği desteğin sanatçılar için önemi tartışılmaz elbette. Sergi açılışından hemen önce dahil olduğumuz sohbete bakarak, İsmail Desteli Ağabeyimin her iki değerli yönetici hakkında serdettiği övgü dolu sözlere hak verdim.

40 fotoğraftan oluşan sergide Anadolu insanı ve coğrafyasından seçme kareler mevcut. Başarıların daim olsun sevgili Zeki Oğuz. Seninle birlikte Akşehir’in güler yüzlü, ak yürekli insanlarıyla birlikte olmaktan büyük keyif aldık.

Akşehir
Akşehir elbette bir köşe yazısına sığmayacak kadar alımlı ve büyük. Nasreddin Hoca’mızla marka, Batı Cephesi kahramanlıklarıyla efsane. Detayları belki başka bir yazımızın konusudur.

Akşehir sevdalısı rehberimiz Mehmet Güleray ile Emekli Gazeteci Ali Tekin Çağlav gün boyunca, bizimle birlikte oldular. Güleray hoş bir adam. Akşehir Kültür Sağlık ve Eğitim Vakfı olarak (AKSEV) kamu yararına yaptıkları hizmetleri heyecanla anlattı. 1894 tarihli eski bir Akşehir evini idealist 16 arkadaşıyla birlikte satın alarak Akşehir ve Türk kültürüne armağan etmişler. Akşehir Evi, sevgi dolu bir emeğin karşılığını veriyor şimdilerde.

Program dahilinde Akşehir’i sokak sokak gezdik. Dr. Baloğlu’nun başkanlığında geçen belediye hizmetleri anladığım kadarıyla yüz güldürmüş. Eski Akşehir evlerin bir kısmı, Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle restore edilmiş. Akşehir’in dar sokaklarında yürürken tarihi de yaşıyorsunuz. XIX. Yüzyıl’da yapılan perişan durumdaki metruk Ermeni Kilisesi ve civarındaki eski evlerin terk edilmişliği dikkat çekiyor. Sayın Başkana Konya’dan bir mesaj vermiş olalım. Kendisiyle bir sohbet imkanımız olsaydı keşke. Bu bölgeyi, Nasreddin Hoca’nın Hoca’sı Seyyid Mahmud Hayranî Türbesi’nde yaptırdığınız çalışma gibi kurtarmayı seçerseniz Safranbolu, Odunpazarı ve Beypazarı örneklerinde olduğu gibi büyük kazanımlar elde edersiniz.


Ve Akşehir Belediyesi Sıra Yârenleri Grubu
Akşehir’de müthiş bir sürprizle karşılaştık akşam sonrası. Yerel kültürü unutturmamak ve gelecek nesillere taşımak amacıyla sıvacı, tornacı, koltuk döşemecisi, erkek kuaförü gibi birbirinden farklı mesleklerden oluşan “Akşehir Belediyesi Sıra Yârenleri Grubu”nun gösterisi, Akşehir Kültür Merkezi’nde bizden tam not aldılar. Nevzat Gürbüz’ün çabalarıyla kurulan Akşehir Yarenleri, Hollanda’da gösteri için bir davet de almışlar. Program bittiğinde grup üyelerinin sergiledikleri sıcakkanlı tavırlarından öyle etkilendik ki anlatılmaz. Kırk yılık yârenler olduk adeta. Nevzat Bey ve ekibine çalışmalarında başarılar dilerim. Sizden çok söz edilecektir merak buyurmayın.
Bize de bekleriz sevgili yarenler…

08 Şubat 2009

Seçimlerde Kadının Adı Yine Yok

08.02.2009
Dünya nüfusunun yarısını kadınlar oluşturuyor. Dünya geneline bakıldığında kadınlar, parlamento hatta sivil toplum temsiliyeti açısından bile sayısal olarak oldukça düşük bir değer oluşturuyorlar.

Yakın tarihe bakıldığı zaman, meselenin ülkelerin eğitim ve gelişmişlik durumlarıyla bir alakası olmadığını görüyorsunuz. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan ilk ülke Yeni Zelanda. Tarih 1893. İsviçre’de kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmesi 7 Şubat 1971’de gerçekleşirken, aynı ülkenin Appenzell kantonunda ise kadınlar 1990 yılını beklemek zorunda kalmışlar. Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ise süreç son derece vahim olmuş. Irklarına göre kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1930’da beyaz ırka, 1984’de Hint ırkına, 1994’de de siyah ırka oy hakkı tanınmış. Moğolistan’da kadınların temsil sürecinin 1924 yılında başladığı göz önüne alınırsa, sözünü ettiğim şeyin gelişmişlikten çok kadınlara verilen değer ve onları siyasete yakın kılacak süreçlerle alakalı olduğu ortaya çıkacaktır.

Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme serüveni 1930 yılındaki belediye seçimlerinde başlar. Milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkına ise 5 Aralık1934’te yapılan anayasa değişikliğiyle kavuşurlar. 8 Şubat 1935’de ilk defa meclis seçimlerine katılan Türk kadınları, mecliste 17 sandalye elde ederler. O tarihten bu güne gerçekleştirilen 16 ayrı seçimde TBMM’ne giren 7 Bin 317 milletvekilinden sadece 161’i kadın. Önceki seçime kadar Meclis’te kadın vekillerin en yoğun olduğu dönem 1935-1939 dönemi olurken, en az kadın vekil ise 1950-1954 döneminde seçilmiş.
2004 yılı itibariyle kadınların milli parlamentolardaki oranı Tunus’ta yüzde 30, Pakistan ve Suriye’de yüzde 12 düzeyinde seyrediyor. Bu ülkelerde kadınların yerel ve genel seçimlerdeki oranı giderek artıyor. Bu konuda bizden daha ileride olduklarında şüphe yok.
2004’ün seçim sonuçlarına göre Türkiye’de sadece 1 kadın il belediye başkanı, 80 erkek belediye başkanı, 3 bin 207 erkek ve sadece 18 kadın belediye başkanı mevcut. 33 bin 678 erkek belediye meclis üyesi varken kadın belediye meclis üyelerinin sayısı sadece 799. 3 bin 152 erkek il genel meclis üyesi sayısı yanında kadınların sayısı 56’da kalmış.
Gelelim seçim öncesine.
29 Mart 2009 seçimlerinde 81 ilde sadece 6 kadın aday rakipleri ile mücadele edecek. Her seçim öncesinde kadın adaylara öncelik vereceğini açıklayan partiler bu kez de kadın aday çıkarmakta zorlandılar. İl Belediye Başkanlığı için CHP’de 5, AKP’de ise sadece 1 kadın aday gösterildi. Geçen seçimde illerde sadece Kırıkkale’de kadın adaya şans veren CHP yönetimi, bu kez Bursa, Erzincan ve Kastamonu’da kadınları aday göstererek aday sayısını 3’e çıkardı. MHP’nin kesinleşen listelerinde ise illerde kadın adaya yer verilmedi. ANAVATAN ise açıkladığı az sayıda il adayları arasında kadınlara yer bulamadı. DP ise bugüne kadar açıkladığı 2 büyükşehir ile 20 ilin belediye başkan adayından sadece Sivas’ta bir kadın adaya şans verdi.
Günümüzde kadınların aktif siyasete girmelerine herhangi bir engel bulunmadığına ve bütün siyasi partiler, kadınların siyasette aktif rol alması gerektiğini açıkladıklarına göre, istatistiklerini muhtelif kaynaklardan derlediğim bu rakamlar ne anlama geliyor?
Ülkemizde kadınlar siyasete ilgi göstermiyorlar. Kendilerine yakın bulmuyorlar. Siyaseti erkek alanı olarak düşünüyorlar. Bulsalar bile seçimlere girecek partiler kadın adayı ciddi risk olarak görüyorlar. Kaldı ki, gelecek Mart yerel seçimleri erkek adaylar için bile görülmediği kadar heyecansız, etkisiz ve tepkisiz şekilde ilerliyor. Her şeye rağmen seçim sürecinin serencamına bakarak deriz ki; kadınlar biz neden yokuz diye şikâyetçi olmasınlar. Önce adaylık için bir şeyler yapmaları lazım.

25 Ocak 2009

Bugün Kırk Yaşındayım

26.01.2009
Günün birinde kendimi vesile kılarak, bir “kırk yaş” yazısı yazacağım aklıma gelmezdi. Bugün kırk yaşımdayım işte. Mevla öyle dilemiş. Otuz beşten çok uzaklarda görünüyordu aslında kırk. Hayatı ortasından da bölmüyor oysa. Cahit Sıtkı’dan dillere pelesenk olmuş bir söz, bir ölüm vakti belirleme çabası yahut ömür cetvelinin ortası gibi öylece kalmış.

Etrafta ihtiyar neden az sorusuna bir cevap bulmuştum önceleri. “Ölüm o kadar çok ki, ihtiyarlamak bu sebeple herkese nasip olmuyor” cinsinden bir cevabı vardı.

Kırk sayısının büyülü olduğunu biliyorum. Öyle bir yazı kaleme almıştım 2006 senesi halefine bırakırken zamanı. Fakat içinde yoktum. Kırk kelimesi tek başınayken kulağıma daha sert çarpıyor. “..Şair, kırk yaşında…” ile başlayan hariç. O çok “Özel” çünkü. Şiire bulaştığım kitabın adı. Öykünüp durduğum, sonuna geldiğimde yazdıklarım içime batan, ne dediğimi çok da bilmediğim, lakin bir şeyi böyle söylemek gerektiğine dair bir inancın beni sarıp sarmaladığı “Erbain”di o. Yazmayı bıraktığımdan beri yazmıyorum, duymasın şair dostlar. Bir şiirin hakkından gelemeyeli çok oldu.

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?”
Benim gibi, yaşamayı bilmeyenler, üstelik de böyle bir muradın şiirle kaim olabileceğini bildiği halde kelimeler arasında bocalayanlar için muazzam bir cevap bu.

Erbain, kırk gün demek aynı zamanda. 22 Aralık-31 Ocak günleri arasına rastlayan kırk günlük kış dönemi. Zemheri yani. Şiirin işaret ettiği, kırk yaşa seğirtip hızını ancak orada kesen ve karmaşası eksik olmamış bir hayat tecrübesinin hülasası gibi. Her şeye rağmen bir şiir yazabilmeyi bugün çok isterdim. Kırk yaşındayım şimdi ve ortalık zemheri. Dışarıda soğuk yok, kar da yok lakin. Üstelik sıtma nöbetim bile bitmiş değil. Bir şiir için hayat hazır. Ben değilim.

Kırk, sonuna ekler geldikçe, kendini aşan bir olgunluk, şekil ve bazen de insan ruhunu ayartan anlamlara bürünüp oracıkta duruyor. Sözgelimi, “kırkikindi yağmuru” oluyor zamanı gelince. Ellerde “kırk yama” bazen, çeyiz levazımatı yahut israfa muhalif bir iktisat mantığı ile ev ahalisinin ürettiği şey oluyor eski zamanların. Kırkıncı gece gelince ölü sahi, yakınlarının bildiğini düşündüğü bir ahval içinde mi? “Kırklar”a kim karışacak şu karışık günlerde? Kırkından sonra azanları hangi gizli kameralar takip ediyor?

Kırk’a dair bir nefs muhasebesi içinse bugün yerim çok dar. Ne ettim de ne buldum âna kadar, neler beni bulur bundan sonrasında, ben neleri ve kimleri türünden dizi dizi suali vuzuha kavuşturacak şeyleri ısrarla geçiyorum üç vakte kadar. Bugünü düşünmem yeter aslında. Kırk sene çölde dolaşan adamların zamane ahfadı, zaman ve mekana ihanet ederken, masumları kendi hallerine terk eden başkalardan hiç farkım olmadığını düşünmem bana yeter.
-“Markuuuut! Torbanı sarkıt.”
Bizim evin de bir markutu vardı. Çatıda bir yerdeydi. Ürkünçtü. Vakti gelince çağırırlardı onu. Keşke şimdi olaydı şuracıkta. Yakub’un hayırlı çocukları veya kırkına ulaşıp öylece hayat süren yığınlar için Musa olaydı.
Seneye bu vakitler bir “kırk bir yazısı” diledim şimdi. Ardına maşallah filan ekleyerek…

11 Ocak 2009

Siz Ölüyorsunuz Biz Diriliyoruz!

11.01.2009
Jenosit, genos (Yunanca “ırk”, “soy”) ve cida (Latince “katletmek”) kelimelerinden türemiş. “Irk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda önemli sayıda ve düzenli biçimde yok edilmeleri” (tr wkpd) demek. Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”ne göre, bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, “belirli bir insan topluluğunun; milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla yok edilmesi niyetinin bulunması” gerekiyor. İsrail Devleti’nin, ırk üstünlüğü esasına dayalı teokratik devlet yapısından neşet eden inanış, masum bir toplumu toptan yok etmeyi hedefliyor. Şu halde, Gazze’de yaşananların bir soykırım olduğu apaçık ortadadır. Nazilerin Yahudilere, Saddam’ın Halepçe’ye, Sırpların Boşnaklar’a, Fransızların Cezayir’e yaptığının aynısı. Bunlar, Kızıl Khmer ve Raunda soykırımları ile birlikte tescilli soykırımlar olarak insanlık tarihinde kapkara yüzleriyle anılacaklar.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’ne göre soykırımın tanımı 5 maddede yapılıyor. Bu maddeye göre soykırım, “bir milletin, etnik, dini bir grubun veya bir ırkın tamamını veya bir bölümünü yok etmek amaçlı yapılan aşağıdaki davranışlar” olarak şöyle tanımlanmış: -Grup üyelerini öldürmek,-Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek,-Grup üyelerinin yaşam şartlarına, grubu fiziksel olarak yok etme amaçlı zarar vermek,-Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek,-Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek.


Tanıma giren 5 maddenin tamamı Filistin’de uygulandı şimdiye kadar. Bunlar, İsrail Devleti’nin öteden beri uyguladığı sistematik soykırım. Yani 27 Aralık 2008 tarihinden itibaren başlamış bir mesele değil. Katliamın gerekçesi bu defa özellikle Hamas olarak gösterilmiştir.

Uluslararası vicdan üzerine düşeni yapmadıkça soykırım cephesinde değişen bir şey olmayacak ve -Yüce Mevla’nın belirlediği zamana kadar- zulüm yapanın yanına kalacaktır. Birleşmiş Milletler, kendi tüzüğüne yazdığı tanımları dünyanın muhtelif yerlerinde alenen görmesine rağmen kılını kıpırdatmayarak kendi tarihi boyunca zulme seyirci olmuştur. Biz Srebrenitza'yı asla unutmayacağız. 8300 Boşnak’ın Sırplar tarafından öldürülmesine seyirci kalan 400 kişilik Hollanda birliğini de.


Doğumlar-ölümler olacak, insanoğlunun sahiplendiği sınırlar değişecek, kavganın biçimi değişecek fakat Firavunlarla Musa’ların mücadelesi kıyamete kadar sürecektir. Bugün Musa’nın çocuklarıyla Firavun’un çocukları rollerini değiştirmişlerdir. Musa’nın çocukları, mazlum olmaktan çıkmışlardır çoktan. Hepsi Yahudileşmiştir. Hepsi ilkokul çağlarından itibaren birer katil adayı olarak yetiştirilmektedir. Yehova’nın kendilerine ilelebet armağanlar yağdıracaklarını düşünüyorlar. Derin Mitolojik translar geçiren günümüz Yahudileri bunun böyle olmayacağını er-geç anlayacaklar. Bir sepetin içinde Nil Nehrine bırakılan bebek Musa’yı Firavun nasıl sahiplediyse, Gazzeli bebekleri de sahiplenecek tarihin gelişi yakın olacaktır.

Son olaylar, bizim topraklarımızda yaşayan ehl-i vicdanı bu defa cidden bir araya getirmiştir. Ben, okullarımızda bedenleri küçücük insan evlatlarının kendi aralarında kuruşlar topladıklarına şahidim. Dualarına şahidim.

Filistin’i hangi şartlarda olursa olsun terk etmeyen mücahitler, masumlar! Siz ölüyorsunuz, biz diriliyoruz…

04 Ocak 2009

Seninleyiz Gazze


03.01.2009
Hava soğuktu ve canımız acıyordu.
Canımızı acıtan soğuk değildi elbette.
Rektörlük önünden Kayalıpark’a doğru çığ olup yürüdük. Çoluk çocuk, genç yaşlı aynı yaranın acıttığı derdi haykırmak içindi yürüyüşümüz. Keşke bütün şehir orda olsaydı. Olmalıydı.

Giderek çoğalan kalabalığın öfkesi yürekler ısıttı. Bu yürüyüşün dua mesabesinde olduğunu bilenlerle birlikte Hamas’a, Gazzeli çocuklara selamlar gönderdik Konya’dan.

Can kulağıyla dinledik Filistinli Doktor Hasan Bereket’i. “Selahattinlerin, Sultan Muhammed Fatihlerin, Yavuzların, Mevlanaların torunları bugün siz neredesiniz, bizlerle misiniz” diye sordu.
Evet dedik. Evet sizinleyiz.

“İsrail canileri, “Muhammed (s.a.v) öldü geriye kızları kaldı” diyorlar, Müslümanları yok sayıyorlar. Dünya Müslümanları nerede?” dediğinde Hasan Bereket, alanı dolduran 20 bin kişi, zulmü yapanları ve zulme seyirci kalanları lanetledi Allah’ın lanetiyle.


İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkanı Bülent Yıldırım, dünyanın gözünün Konya’da olduğunu dile getirerek, İsrail’in uçaklarının Konya’da eğitim yapıp Gazze’yi bombaladığını söyledi. Biliyorduk bunu. Utandık. Bu, bizi hep utandırdı zaten. “Konya bu ayıbı bitirmelidir” dedi ve ekledi: “Ev ev dolaşıp imza toplayacaksınız, İsrail ve ABD uçaklarını Konya’dan kovacaksınız”.

Neden olmasın? Bu şehirde yaşayan herkes, sadece Filistin’in değil, zulme uğramış Müslüman coğrafyanın hâmisi, yardımcısı olmadı mı? Bu ayıptan kurtulma çabasıyla başlayabilir işler.

Kendi sonunu emsali görülmemiş zulümle hızlandıran İsrailoğulları’nın bir daha toplanmamak üzere yeryüzüne dağılıp zelil zamanlarını yeniden tadacakları günlere duacı olduk. Onlar ne zaman devlet olup ferahı görseler zulme başlıyorlardı çünkü. Hadlerini aşmışlardı yeniden. Dağılıp gidecekleri ve kendilerine yurt arayacakları günler yakındır. Yeryüzünün en seçkin ırkı iken, bize ne oldu diyecekler vakit gelince. Süleyman’ın ve Davud’un ihtişamlı günlerini sürgünlerde acıklı halet-i ruhiyeler içindeyken nasıl andılarsa öyle anacaklar. Sürgün günleri geri gelecek. Ortadoğu’da yurtları olmayacak bir daha. Bunları, tarihin İsrailoğulları hakkındaki tecrübesi ve zulm ile âbâd olunmaz kaidesi gereği yazıyorum. Değilse harekete geçmeden hangi eşyayı kımıldatabilirsiniz?


Basın otobüsünün üzerinden fotoğraflar çektim. Uzunca iki sopanın üzerine iki ayakkabı takmıştı bir ihtiyar. Ayakkabıların birinin altında Olmert, diğerinde Bush yazıyordu. Gözlerinden yaşlar boşananlar vardı. Şeytanı yürekleriyle taşlayan gençler. Babalarının omuzlarında çocuklar…

Miting alanlarını doldurmakla, yürümekle bitmeyecek bu işler. İsrail’e hayır diyecek bir devlet erki lazım. Çünkü İsrail’e hayır demek, AB.’ye ve ABD’ye hayır demek. Onlara hayır demedikçe “hayr” gelmeyecek.

Bülent Yıldırım dedi ki bir de; “Eğer oradaki zulmü Müslümanlar yapmış olsaydı, gider İsraillilerin yanında olurduk. Dinimiz bize böyle emreder.” Şu misal gibi işte:
Halife Ömer, şehir kapısında bir grup insanın yanından geçerken bir dilencinin yakalandığını gördü; adam çok yaşlı, kör biriydi. Halife onun arkasına geçti, koluyla dürterek sordu: “Kimsin sen?”
-Ehl-i kitaptan biriyim.
-Hangisinden?
-Museviyim.
-Seni gördüğüm işi yapmaya zorlayan ne?
-Cizyeyi ödemek ve yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımı karşılamak için dileniyorum.
Bunun üzerine Ömer onu elinden tutarak evine götürdü ve ufak armağanlar verdi. Bu olayın ardından devletin mali işlerinden sorumlu yetkilisine şu haberi gönderdi:
-Şu adama ve onun gibilere bir bak! Vallahi onlara adil davranmıyoruz. Ona, Müslümanların sadakalarından bir şeyler verilmesini sağla, dedi ve Tevbe Suresi’nin 60. ayetini okudu. Böylece bu yaşlı Museviyi ve onun gibileri cizyeden kurtardı. (Leon Paliakov, Geschicte des Antisemitismus, s. 77)

28 Aralık 2008

Cumartesi Vahşeti



29.12.2008

Oturduğum yerde kalakaldım öylece.
Tıkanıp kaldım.

“İsrail’in, Hanuka Bayramı’nın (Işıklar Bayramı) son gününde düzenlediği ve adını da bayramdan esinlenerek “Dökme Kurşun” koyduğu saldırıda ölen Filistinlilerin sayısı (Cumartesi akşamı itibarıyla) 225’e yükseldi. Yaralı sayısı belli değil.”
Haberler böyle geldi Gazze’den.

Söz konusu Filistinliler olunca, kendi kuralını çiğnemekten geri durmuyor İsrail. Oysa İsrail’de Hanuka Bayramı kutlanıyordu. Son günüydü Hanuka’nın.

Üstelik günlerden Cumartesi’ydi.

Hani avlanmazdınız Cumartesileri. Hani çalışmaz, işe gitmezdiniz. Hani Cumartesi olunca mutfağınızda sıcak yemek bile yemezdiniz...

Atalarınızın, IV. Antiyokus’tan Mabed’i kurtardıkları günün anısına sekiz kollu şamdanlar yakıp dualar ederdiniz Hanuka Günü de, başka bir şey yapmazdınız. Zulmün, çağlar boyu en derinini kendinizin yaşadığını iddia ederdiniz bir de. “Tanrım sana Hanuka ışıkları için teşekkür ederiz. Bu ışıklar bize hürriyetimizi koruma cesaretini versin.”, “Tanrım ailemizi bu mutlu günde toplanmasını sağladığın için sana teşekkür ederiz.” diyordunuz bayramınız boyunca.

Mutlu günlerinizde neler yapabildiğinizi bütün dünya gördü.

Öteki komşularınız bugünlerde Noel sarhoşu. Sizde bayram, onlarda bayram. Elinizdeki bütün bombaları fırlattınız çocukların, yaşlıların ve kadınların üstüne.
Hanuka’nın son günüydü ve Cumartesiydi oysa.

Müslümanların İsrail’le barışma ihtimali ne kadar gerçekçi değilse, İsrail’in Müslümanlarla barışması o kadar yalandır.
Şu sebeple: “Ele geçen her adamın gövdesi delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek. Yavruları da gözleri önünde yere çalınacak, evleri çapul edilecek ve karıları kirletilecek.” Tevrat, İşaya-13/15-16.

Filistin’i güvenlik üslerini bombalamak için vurduklarını söylemişlerdi saldırıların sonrasında. Gazze’de taş üstünde taş bırakmadılar. 60 savaş uçağı ile saldırdılar. 60 uçağa karşı çaresizlik… Bu vahşetten öte bir şeydir. Yapmışlardı da, bu kadarı görülmemişti. Görüntüler can yakıcı. Okul saati, sivil yerleşim yerlerini vurdular. Çocuklar ölüyor durmadan. Sürekli edebiyatı yapılan, “BM Çocuk Hakları Sözleşmesi” diye bir şey mevcut. Çocukları korumak amacıyla kurulmuş ve kısa adı UNICEF olan bir yan kuruluşu var BM’nin. Asla oralarda olmayacaklar.

Ailesinin düğünden döndüğü sırada annesinin kucağındayken alnından tabancayla kurşunlanarak öldürülen Ziyauddin et-Tumeyzi’yi, Baba Cemal ed-Durre’yi; arkasında çocuk olduğu uyarısını yaptığı halde işgalci askerler adeta bir av yakalamışçasına ateş etmişlerdi. Aynı Gazze’de, annesinin kucağında bulunduğu sırada top şarapneline hedef olarak dört aylıkken hayatını kaybeden İman Haccu’yu… unuttuk değil mi?

Gazzeli Müslümanlar şunu anlasınlar: Kendilerine Allah’tan başka yardım edecek kimse kalmamıştır. Yeryüzündeki milyarlarca Müslüman, Cumartesi günü yapılan saldırılara karşı bir şey yapamamıştır. Bu sebeple; “Ey İsrailoğulları! Sizi rızıklandırdığımız şeylerin temizlerinden yiyin ve bunda aşırı gitmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o düşer mahvolur.” (Ta-Ha 80-82) ayetinin vâki olacağı günü beklesinler. Ben şöyle dua ettim:

“Müslüman liderlerden hiçbir şey istemiyorum Ya Rabbi! Sen Filistin’i hiç kimsenin yardımına, insafına ve vicdanına bırakma. Onların Rabbi sensin, sahibi sensin. Onların intikamını kimseye bırakma.” (Amin).

25 Aralık 2008

Biz Biziz de Siz Kimsiniz?

21.12.2008
Ermeni Diasporası'nın beceremediği bilgi saptırma/akıl karıştırma işini, kendilerini diasporanın Türkiye şubesi gibi gördüklerini düşündüğüm birkaç şahıs nasıl bir sürece soktu gördünüz. Başbakandan tutun da, özür dile/asıl sen özür dile kampanyalarına kadar herkes bir şekilde bu sürece dahil oldu.

Kampanyayı başlatan ve kampanyanın sözcülüğünü yapan Ahmet İnsel, Baskın Oran, Cengiz Aktar ve Ali Bayramoğlu’nun imza attığı metinde, “1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı “büyük felaket”e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” deniliyor.

İçlerinden biri hızını alamayarak; “özür dilemek bir yana, on yıllarca böyle bir sorunun varlığından bile bahsedilmediğini belirterek, “bir insani rahatsızlığı dile getirmek” istediklerini vurguluyor.

Bir diğeri; “İşte özür diliyorum. Tüm bunların konuşulmamış olmasından dolayı özür diliyorum. Tüm bunların yeterince paylaşılmamış olmasından özür diliyorum. Bu meselenin üzerinin bir şekilde kapatılmış olmasından özür diliyorum ama bu şahsi bir özür tabii ki... Kimseyi bağlayan bir girişim değil...” diyor.

Bu işin “şahsi girişim” olmayacağını bal gibi biliyorlar aslında. Ortaya koydukları belge filan da yok. “Amerika Ermeni Asamblesi” adlı kuruluş, bu şahısların 1915 olayları için Ermeniler’den özür dileme kampanyasına başlamasını, Türkiye’nin soykırım geçmişiyle yüzleşmesi sürecinin ilk adımı olarak değerlendirmiş. Soykırım iddiacıları, yeni tasarılar için bu şahısların açıklamalarını da delil olarak kullanacaklardır.

Çok değil, daha 16 sene önce, Hocalı’da Ermenilerin yaptığı katliama tepki göstermişler mi bunlar? Hayır. İnsani rahatsızlık dedikleri şey, söz konusu başkaları olunca mı akıllarına gelmemiş.

Hatırlayın.
Ocak 1992 yılında Rus kuvvetleri desteğindeki Ermeni militanları, Azerbaycan Hocalı’da 106’sı kadın, 300’ü çocuk bin 300 Türkü katletmiş, katliam sırasında hamile kadınların doğmamış çocukları üzerinde kız veya erkek mi oldukları iddiasına girerek, kasaturalarla karınlarını deşerek çocukları ile beraber öldürmüşlerdi. Bilmiyor olamaz bu adamlar.

Bakın vaktiyle nasıl kucağımızı açmışız Ermenilere;
1839 Tan­zi­mat Fer­ma­nın­dan son­ra, Er­me­ni­le­re 29 pa­şa­lık, 12 ba­kan­lık, 30 mil­let­ve­kil­li­ği, 7 bü­yü­kel­çi­lik, 11 kon­so­los­luk 11 üni­ver­si­te öğ­re­tim üye­li­ği vermişiz. Ma­li­ye Na­zı­rı­mız; Agop Ka­zaz­yan, PTT Na­zır­la­rı­mız; Ga­ra­bet Ar­tin, An­don Tın­gır, Os­kan Mardikyan, Ba­yın­dır­lık Na­zır­la­rı­mız; Bed­ros Hal­laç­yan, Kir­kor Si­nap­yan, Ha­ri­ci­ye Nazırımız; Gab­ri­yel No­rodunkyan, Ha­zi­ne-i Has­sa Na­zı­rı­mız; Mi­ka­el Por­ta­kal­yan ve Sa­kız Ohan­nes Pa­şa... Hepsi Ermeni…

Soykırım yapacak olsa Osmanlı, niçin Ermenileri devlet yönetimine dahil etsin?
Bildiriye imza atan aydıncıklar; işgal kuvvetleri ve işgal kuvvetlerinin desteğindeki Taşnak çeteleri eliyle, Van’da 215 bin, Kars ve civarında 45 bin, Bitlis ve civarında 68 bin, Erzurum ve civarında 30 bin, Muş ve çevresinde 21 bin, Ağrı’da 14 bin Türk’ün katledildiğini, toplam 517 bin 955 Müslüman Türk’ün öldürülerek toplu mezarlara gömüldüklerini, yakıldıklarını ve ırzlarına geçildiklerini muhakkak biliyorlardır.

Madem vicdanınız sızlamış, çözüm üretmek maksadıyla tarafların konuyla ilgili bilim adamı veya araştırmacılarına çağrıda bulunup bir işe yarasaydınız. Kaldı ki, bu tarihçilerin işidir. Belgesiz, bilgisiz tarih nerde görülmüş?

Bize soykırım isnadında bulunmak son derece onur kırıcıdır.
Biz biziz de siz kimsiniz?