30 Haziran 2021
31 Mayıs 2021
Türkiye'nin İlk Kadın Muhtarı Gül Hanım
Türkiye'nin İlk Kadın Muhtarı Çine'nin Demirdere köyünden İbrahim kızı Gül Hanım imiş.
Babalık gazetesi'nin haberi.
01 Nisan 2021
Sultan Sencer Türbesi-Merv
Selçuklu mimarisinin şah eserlerinden Sultan Sencer Türbesi, Merv, Türkmenistan (1890) Büyük Selçuklu Devletinin son parlak döneminin hükümdarı olan Sultan Sencer 1157'de vefat ettikten sonra türbesi, mimar Muhammed bin Aziz tarafından inşa edildi.
Sultan Sencer'in türbesi 2002-2004 yıllarında TİKA tarafından restore edildi.
Sencer isminin ona doğum yerinden dolayı verildiği rivayet edilir (İbnü’l-Esîr, X, 141; İbn Hallikân, II, 428). Adının Sancar olduğunu, bu kelimenin Türkçe “saplamak” anlamındaki sançmak kelimesinden türetildiğini belirten kaynaklar da vardır (Dîvânü lugāti’t-Türk, II, 171, 180, 182; III, 310; İbnü’l-Ezrak el-Fârikī, s. 287; Ebü’l-Fidâ, I/4, s. 106; İA, X, 187, 486). Sencer’in çok güzel yüzlü olduğu (Zekeriyyâ b. Muhammed el-Kazvînî, s. 415), çocukluğunda geçirdiği çiçek hastalığının Ömer Hayyâm tarafından tedavi edilmesine rağmen yüzünde korkunç izler bıraktığı belirtilmektedir. Henüz altı yaşında iken babası Melikşah’ın ölümünün ardından hânedan mensupları arasında cereyan eden taht kavgaları sebebiyle yeterince eğitim alamadığı anlaşılmaktadır. Ancak küçük yaştan itibaren devlet idaresinde önemli tecrübeler edindiği, bu eksikliğini kabiliyet ve tecrübeleri sayesinde giderdiği söylenebilir.
Sultan Berkyaruk, amcası Arslan Argun’un isyanını bastırmak için gönderdiği diğer amcası Böri Bars’ın yenilgiye uğraması üzerine üvey kardeşi Sencer ve Atabeg Emîr Kamaç kumandasındaki bir orduyu Horasan’a sevketti (489/1096). Damgan’a ulaştığında Arslan Argun’un öldürüldüğünü öğrenen Sencer burada bekledi. Sultan Berkyaruk 5 Cemâziyelevvel 490’da (20 Nisan 1097) Sencer’e katılınca birlikte Nîşâbur’a girdiler, oradan Belh şehrine geçtiler. Sultan Berkyaruk, bu sefer sonunda merkezi Merv olmak üzere Gazne sınırlarına kadar uzanan Horasan topraklarını Melik Sencer’e iktâ etti. Emîr Kamaç’ı kendisine atabeg, Ebü’l-Feth Ali b. Hüseyin’i vezir tayin ettikten sonra Irak’a döndü.
4 Receb 493’te (15 Mayıs 1100) Muhammed Tapar karşısında uğradığı yenilgiden sonra yanındaki az bir kuvvetle Utumah’a giden Berkyaruk burada kendi saltanatını isteyenleri bir safta toplanmaya çağırdı. Bu sırada Horasan’ın büyük bir kısmı ile Taberistan ve Cürcân, emîr-i dâd Habeşî b. Altuntak’ın idaresindeydi. Horasan’a hâkim olma meselesinden dolayı Melik Sencer ile bozuşan Habeşî, Sultan Berkyaruk’a Sencer’in Belh askeriyle birlikte idaresi altındaki şehirlere hücum ettiğini bildirdi ve ondan yardım istedi. Sultan Berkyaruk 1000 kişilik bir kuvvetle Habeşî’ye yardıma geldi. Habeşî’nin 20.000 kişilik süvari birliği ve Bâtınîler’den oluşan 5000 kişilik bir piyade kuvveti mevcuttu. Nûşecân önlerinde meydana gelen savaşta Sencer’in ordusu Sultan Berkyaruk’un ordusunu bozguna uğrattı. Bu savaş Berkyaruk-Sencer münasebetlerinde bir dönüm noktası teşkil eder. Çünkü o güne kadar yapılan taht kavgalarında Sencer’in büyük yardımlarını gören Sultan Berkyaruk bu defa onu bir rakip olarak karşısına almıştı.
Muhammed Tapar, Sultan Berkyaruk ile yaptığı ikinci savaştan mağlûp ayrılınca Horasan hâkimi Melik Sencer’e başvurdu. Öz kardeşi Muhammed Tapar’ın Sultan Berkyaruk karşısında yenildiğini Cürcân’a geldiğinde öğrenen Sencer hemen onun ihtiyaçlarını karşıladı ve iki kardeş bir ittifak oluşturdu. Askerleriyle birlikte Horasan’dan ayrılıp Cürcân’da bulunan Muhammed Tapar’ın yanına gelen Sencer buradan onunla birlikte Damgan’a gitti. Damgan’dan Rey’e doğru yola çıkan Muhammed Tapar ve Sencer şehre vardıklarında Nizâmülmülk’e bağlı gulâmlar da kendilerine katıldı. Bu olay onların halk nazarında itibarını arttırdı. Sultan Berkyaruk ile Muhammed Tapar arasındaki beşinci savaştan (8 Cemâziyelevvel 496 / 17 Şubat 1103) sonra taraflar anlaşmaya vardı. Buna göre Sencer’in Horasan ve Mâverâünnehir’deki hâkimiyetinde herhangi bir değişiklik yapılmadı ve onun Muhammed Tapar’ı metbû tanıması benimsendi.
Taht kavgalarından faydalanarak Selçuklular’ın Mâverâünnehir hâkimiyetine son vermek ve Horasan’ı istilâ etmek isteyen Doğu Karahanlı Hükümdarı Hârun Tegin (Kadır Han Cibrâil b. Ömer), Berkyaruk’un tahta çıkardığı Batı Karahanlı hükümdarını öldürtmüştü. Sencer’le Muhammed Tapar’ın Bağdat’ta bulundukları sırada Kadır Han’ın Sencer’in ülkesini istilâ hırsı bir kat daha arttı. Sencer’in emîrlerinden Gündoğdu ile sürekli haberleşen Kadır Han, onun Sencer’in hasta olduğunu ve hemen harekete geçmesini bildiren mektubunu alınca 100.000 kişilik bir orduyla Horasan üzerine yürüdü. İyileşen Sencer 5000 süvariyle Belh’e geldi, yanında Gündoğdu da vardı. Sipehsâlâr (İsfehsâlâr) Emîr Bozkuş’a hasedinden dolayı Sencer’e ihanet eden Gündoğdu, Kadır Han’ın ordusuna katıldı. Casusları vasıtasıyla Kadır Han’ı takip ettiren Sencer bir gün onun Belh civarında ava çıktığını öğrenince Emîr Bozkuş’u onu yakalamak üzere görevlendirdi. Kısa süren bir çatışmanın ardından Kadır Han ve Gündoğdu esir alındı. Sencer huzuruna getirilen Kadır Han’ın özür dilemesine rağmen öldürülmesini emretti. Bu olayın ardından Mâverâünnehir’i yeniden teşkilâtlandıran Sencer, Karahanlı hânedanından II. Muhammed b. Süleyman’ı (1102) Arslan Han unvanıyla Batı Karahanlı hükümdarı ilân edip kendine tâbi kıldı. Arslan Han bir müddet sonra Karahanlı hânedanından Ömer Han tarafından Semerkant’tan uzaklaştırıldı, ancak Sencer’in müdahalesiyle Ömer Han bozguna uğratıldı. 1103 yılında aynı hânedana mensup olan ve Sagun (Sağır) Bey unvanıyla tanınan Hasan b. Ali, Arslan Han ile mücadeleye girişti. Arslan Han yine Sencer’in yardımıyla bu sıkıntıdan kurtuldu. Sultan Muhammed Tapar devrinde ve Sencer’in saltanatı boyunca Karahanlılar, Büyük Selçuklu Devleti’ni metbû tanımaya devam ettiler. Bunda siyasî evlilikler yoluyla tesis edilen akrabalık ve dostluklar kadar Melik Sencer’in tutumunun da önemli rolü olmuştur.
Sencer’in Horasan melikliği devrinde Gazneliler’in Horasan’ı ele geçirme ümitleri zaman zaman yeniden canlandı. Gazneli Sultanı İbrâhim b. Mes‘ûd’un Büyük Selçuklular’dan alınacak topraklarda hutbenin kendi adına okunması şartıyla emîr-i emîrân Muhammed b. Süleyman’ı desteklemesi böyle bir düşüncenin eseriydi. Fillerle takviye edilen bir Gazne ordusunun himayesinde ilerleyen Muhammed b. Süleyman’ın yenilip gözlerine mil çekilmesiyle bu umutlar suya düştü. 492’de (1099) İbrâhim’in ölümü ve Sencer’in tutumu Gazneli emellerinin gerçekleşmesine imkân tanımadı. Gazneliler, Selçuklular’a tâbi bir devlet haline getirildi.
Gazneli Arslanşah b. III. Mes‘ûd iktidara gelince kardeşlerinin saltanat davasına kalkışmalarını önlemek için onları hapsetti. Ancak Behram Şah hapisten kaçarak onunla mücadeleye girişince Arslanşah tutunamayıp Kirman Selçuklu Meliki Arslanşah’ın yanına kaçtı. Kirman meliki onu Horasan’a Sencer’in yanına gönderdi. Sencer, Arslanşah’a haber gönderip kardeşleriyle aralarındaki meseleyi çözüme kavuşturmasını istediyse de olumlu cevap alamadı. Bunun üzerine Sencer, Gazne’ye bir sefer hazırlığına girişti. Arslanşah, Sultan Muhammed Tapar’a başvurarak bu sefere engel olmasını istedi. Sultan Muhammed Tapar da Sencer’e seferden vazgeçmesi için bir mektup gönderdi. Ancak elçiye Sencer’i sefere hazır vaziyette bulursa mektubu vermemesini söyledi. Elçi mektubu getirdiğinde Sencer ordusunu teçhiz etmiş ve başkumandanlığına Emîr Üner’i getirmişti. Bu ordu karşısında mağlûp olan Arslanşah, Emîr Üner’e geri dönmesi halinde kendisine pek çok mal vereceğini bildirdiyse de Emîr Üner onun bu teklifini reddetti. Bizzat Sencer tarafından takip edilmekten korkan Arslanşah, onu bu seferden vazgeçirmek için annesi Mehd-i Irak’ı (Sencer’in kız kardeşi) gönderdi, ancak bundan da bir sonuç alamadı. Sencer’in ordusu ile Gazne ordusu Gazne yakınlarındaki Şehrâbâd sahrasında savaşa tutuştu. Neticede Selçuklular sayıca üstün Gazne ordusunu mağlûp ettiler.
20 Şevval 510 (25 Şubat 1117) tarihinde Gazne’ye giren Sencer, Behram Şah’ı Gazneli sultanı ilân etti. Behram Şah ile Melik Sencer arasında yapılan anlaşmaya göre hutbede sırasıyla Halife Müstazhir-Billâh’ın, Sultan Muhammed Tapar’ın, Melik Sencer’in ve Sultan Behram Şah’ın adı zikredilecek, Behram Şah, Sencer’e her gün için 1000 (veya yıllık 250.000) dinar haraç ödeyecek, bir Selçuklu âmili de bunu tahsil etmek üzere Gazne’de oturacaktı. Bu sefer sonunda Sencer’in eline birçok ganimet geçti. Sencer bu zaferiyle, Büyük Selçuklu Devleti’nin en geniş sınırlara sahip olduğu Sultan Melikşah zamanında bile mümkün olmayan bir şeyi gerçekleştirmiş oldu. Savaşın ardından Hindistan’a kaçarak tekrar asker toplamaya başlayan Arslanşah, Sencer’in Gazne’den ayrılması ile geri döndü. Kardeşinin Gazne’ye yaklaşması üzerine Bâmiyân’a kaçan Behram Şah, Sencer’den tekrar yardım istedi. Gazne’ye bir ay kadar hâkim olan Arslanşah, Sencer’in gönderdiği ordu şehre yaklaşınca kaçtı. Behram Şah ve Sencer’in kumandanı tarafından takip edilen Arslanşah’ın uğradığı şehirler Selçuklu ordusu tarafından tahrip edilmeye başlanınca halk Arslanşah’ı Sencer’in kumandanına teslim etti. Behram Şah kardeşini boğdurup babasının Gazne’deki türbesine defnettirdi (Cemâziyelâhir 512 / Ekim 1118). Böylece Gazneliler’in Lahor kolunun idaresindeki topraklar dışında bütün ülke Selçuklu hâkimiyetine girdi.
Sultan Muhammed Tapar’ın ölümünden (24 Zilhicce 511 / 18 Nisan 1118) sonra on dört yaşındaki oğlu Mahmud, Büyük Selçuklu sultanı ilân edildi; Abbâsî Halifesi Müstazhir-Billâh saltanatını onaylayıp Bağdat’ta onun adına hutbe okuttu. Ancak Sencer de 14 Haziran 1118’de hükümdarlığını ilân ederek yeğeni Mahmud’u bertaraf etmek için seferber oldu. Amcasının yola çıktığını haber alan Mahmud ona kıymetli hediyeler gönderip yıllık 20.000 dinar vergi ödemeyi teklif ettiyse de Sencer bunu kabul etmedi. Sencer’in kararlılığını gören Mahmud Rey’e gidip savaş hazırlıklarına başladı. Sâve civarında yapılan savaşta (2 Cemâziyelâhir 513 / 10 Eylül 1119) Mahmud yenilip İsfahan’a çekildi. Bu olayın ardından Halife Müsterşid-Billâh, Bağdat’ta Sultan Sencer adına hutbe okutmaya başladı. Mahmud’un veziri Kemâlülmülk (Kemâleddin) es-Sümeyremî ve kumandanları Sencer’den Mahmud’un bağışlanmasını istediler, Sencer de yeğenini bağışladı. Daha sonra onu Irak Selçuklu sultanı ve kendisinin veliahdı ilân edip kızıyla evlendirdi. Mahmud, Sencer’in önce Mâhmelek Hatun adlı kızıyla, onun ölümü üzerine diğer kızı Gevher Neseb Hatun ile evlendi. Şâban 513’te (Kasım 1119) yapılan anlaşmaya göre Sencer “es-sultânü’l-a‘zam” ve “sultânü’s-selâtîn”, Mahmud “es-sultânü’l-muazzam” ve “seyyidü’s-selâtîn” unvanlarını kullanacaktı. Sencer, Muhammed Tapar’ın doğrudan yönettiği toprakların bir kısmını yeğenine bıraktı; Rey, Mâzenderan ve Kūmis bölgelerini kendi topraklarına kattı.
Sultan Sencer, hânedan mensupları arasındaki mücadeleler yüzünden zaman zaman Irak Selçukluları’nın iç işlerine ve Abbâsî halifeleriyle olan ilişkilerine müdahale etmek zorunda kaldı. Mahmud’un Gürcüler’le mücadelesi sırasında kardeşi Melik Tuğrul, Halife Müsterşid-Billâh ile mücadeleye girdi ve mağlûp olarak Sencer’e sığındı. Mahmud, Tuğrul’un bu hareketinden rahatsız oldu ve bundan Sultan Sencer’i sorumlu tutarak ona karşı halifeyle iş birliği yaptı. Sencer durumu öğrenince halifenin kendilerine bir komplo hazırlamak niyetinde olduğunu söyleyip Mahmud’u uyardı. Mahmud da halifeyle yaptığı ittifakı bozdu ve onunla mücadeleye girişti (520/1126). Sencer, Mahmud’un daha sonra tekrar kendisine karşı halifeyle iş birliği yaptığına dair haberler üzerine onu huzuruna çağırdı. Mahmud hemen Rey’e gidip Sencer’e itaat arzetti. Sencer, Mahmud’dan Dübeys’in Hille’ye yerleşmesine izin vermesini istedi. Mahmud’a güçlük çıkarmaları muhtemel olan kardeşleri Melik Tuğrul ile Melik Mesud’u Horasan’a götürdü. Ancak Mahmud’un taahhütlerini yerine getirmediğini görünce Mesud’u serbest bıraktı.
Mahmud’un ölümünden (525/1131) sonra Sencer batıdaki olaylarla da ilgilenmek zorunda kaldı. Mahmud’un yerine küçük yaştaki oğlu Dâvud’un Irak Selçuklu sultanı ilân edilmesi üzerine Melik Mesud ve Selçuk Şah tahtta hak iddia ettiler. Halife de Selçuk Şah ile ittifak yaparak Mesud ile mücadeleye girişince Sencer, Tuğrul ile Irak’a sefer düzenlemek zorunda kaldı. Sencer’in Rey’e geldiğini öğrenen Melik Mesud ona karşı halife ile iş birliği yaptı, Selçuk Şah da bu ittifaka katıldı. Ancak müttefikler Sencer karşısında Dînever’de bozguna uğradılar (526/1132). Sencer huzuruna çağırdığı Mesud’u bağışlayıp kendisine Gence’yi iktâ etti. Tuğrul’u Irak Selçuklu sultanlığına getirdi ve ülkede onun adına hutbe okuttu. Bunun üzerine Halife Müsterşid-Billâh, Dâvud ve Mesud ile ittifak yaptı, Mesud’u sultan ilân edip başına taç koydu. Müttefikler 527’de (1133) Tuğrul’u yendiler. Mesud aynı yıl Irak Selçukluları’nın başşehri Hemedan’ı işgal etti. Tuğrul, Sencer’in hâkimiyetindeki Rey şehrine sığınmak zorunda kaldı. Tuğrul’un ölümünden sonra Sencer, Mesud’un Irak Selçuklu tahtına çıkmasını onayladı, ancak ondan sık sık saf değiştiren bazı emîrleri öldürmesini istedi (529/1135). Mesud bu emri yerine getirmediği gibi kumandanlarının kışkırtmaları sonucu Sencer’e karşı düşmanca bir siyaset izlemeye başladı. Sencer onu cezalandırmak için sefer hazırlığına başlayınca Mesud Rey’e gelerek kendisine itaat arzetti. Sultan Sencer bu yıllarda Kâşgar’dan Yemen, Mekke, Tâif, Mekran’a; Uman ve Azerbaycan’dan Anadolu’ya kadar çok geniş bir coğrafyaya hükmediyordu. Onun Büyük Selçuklu sultanı olmasıyla devletin idarî merkezi Irâk-ı Acem’den Horasan’a nakledildi, böylece Selçuklu tarihinde ikinci imparatorluk devri başladı.
Sencer Devrinde Selçuklu-Abbâsî Münasebetleri. Selçuklular’la Abbâsî halifeleri arasında akrabalık kurma gayretleri bu dönemde de devam etti, 518 (1124) yılında Halife Müsterşid-Billâh, Sencer’in kızıyla evlendi. Sultan Mahmûd b. Muhammed Tapar’ın ölümünün ardından yerine geçen oğlu Dâvud, Halife Müsterşid’den kendi adına hutbe okutmasını istedi. Halife hutbe konusunda kararın Sultan Sencer’e ait olduğunu bildirdi (İbnü’l-Esîr, X, 532; Ebü’l-Ferec, II, 364). Daha sonra Melik Mesud’un aynı mahiyetteki teklifini de reddetti ve Sencer’e haber gönderip başkasının hutbe okutmasına izin vermemesini istedi. Sultan Sencer, Sultan Mes‘ûd b. Muhammed Tapar’ın halife ile ittifak yapması üzerine halifeye bir mektup yollayarak onu bu ittifaktan vazgeçirmeye çalıştı (526/1132). Ancak halife, Sencer ile her türlü ilişkiyi kesti. Halife, Mesud, Selçuk Şah ve Karaca Sâkî’den oluşan müttefikler Sencer ile savaşa hazırlanırken Sencer, İmâdüddin Zengî ve Dübeys’i eski görevlerine ve iktâlarına iade ederek kendi tarafına çekti. İmâdüddin Zengî ile hilâfet ordusu 27 Receb 526’da (13 Haziran 1132) Hısnülberâmike’de karşılaştı. Halife bizzat savaştığı bu muharebede Zengî’yi ve Dübeys’i bozguna uğrattı. Sultan Sencer’in, Cemâziyelâhir 526’da (Mayıs 1132) Tuğrul’u Irak Selçuklu sultanı ilân etmesine rağmen Halife Müsterşid-Billâh, Mesud’u sultan olarak tanıyıp adına hutbe okuttu. Sencer halifenin siyasî faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığı bir mektupla vezirine bildirdi. Sencer mektubunda halifeye saygı gösterdiğini, ancak halifenin yanlış bir yola girdiğini, hânedan mensuplarını ve bazı kumandanları yanına çekerek kendisine karşı savaş hazırlığı yaptığını söyledi ve bu hareketlerinden vazgeçmesini istedi. Halife de sultanın vezirine gönderdiği mektupta aralarının bozulmasını istemediğini bildirdi.
Halife Tuğrul’a gücenerek kendi hizmetine giren bazı kumandanların Tuğrul ile tekrar anlaşması ve bir kısmının Sultan Mesud’a sığınması üzerine bunların kendisine iadesini istedi. Mesud bu talebi geri çevirince halifeyle arası açıldı. Sultan Mesud, 10 Ramazan 529’da (24 Haziran 1135) Halife Müsterşid-Billâh’ı bozguna uğratıp esir aldıktan sonra Hemedan’a döndü. Sultan Sencer’e bir mektup yollayarak halife hakkındaki emirlerini beklediğini bildirdi. Sencer cevabında halifenin huzuruna gidip af dilemesini ve onu hemen yerine iade etmesini istedi. Halife Bağdat’a dönmek üzere hazırlıklarını tamamladığı sırada Bâtınîler tarafından öldürüldü (17 Zilkade 529 / 29 Ağustos 1135). Müsterşid-Billâh’ın halefi Râşid-Billâh, Bağdat’ta Sultan Sencer ve Mesud adına okunmakta olan hutbeye son verip Melik Dâvud adına hutbe okutunca Mesud Bağdat’a girdi ve ulemânın fetvasıyla Râşid-Billâh halifelik makamından azledildi (530/1136). Sultan Sencer, Muktefî-Liemrillâh halife olunca Sultan Mesud’a bir elçi gönderip kendi adına yeni halifeye biat etmesini istedi (Receb 531 / Nisan 1137). Halife Muktefî, Muhammed Tapar’ın kızı Fâtıma Hatun ile evlenerek iki hânedan arasındaki ilişkileri geliştirmek için çalıştı (534/1139-40). Sultan Mesud da halifenin kızı Seyyide ile nikâhlandı (534/1140), ancak bu evlilik sultanın ölümü yüzünden gerçekleşmedi. Sultan Sencer ölünce Bağdat’ta Selçuklular adına okunmakta olan hutbeye son verildi.
Selçuklu-Gazneli Münasebetleri. Horasan meliki iken Gazneliler’in Selçuklular’a tâbi devlet haline gelmesini sağlayan Sencer, on sekiz yıl sonra Gazneli Hükümdarı Behram Şah’ın bağımsız hareket etmeye kalkışması, halkın mallarını müsadere etmesi ve yıllık 250.000 dinar haracı ödememesi üzerine sefere çıktı (Zilkade 529 / Ağustos 1135). Kış yüzünden büyük sıkıntılarla karşılaşmasına rağmen Gazne yakınlarına kadar geldi. Behram Şah elçiler gönderip af diledi. Sultan da huzuruna gelerek itaat arzettiği takdirde onu affedeceğini söyledi. Behram Şah’ın kumandanlarından Cevher iki hükümdar arasında elçilik yapıp görüşmelerini sağlamaya çalıştıysa da Behram Şah son anda korkarak geri döndü. Sencer hiçbir mukavemetle karşılaşmadan Gazne’ye girdi. Behram Şah’a bir mektup yazarak hakkında kötülük düşünmediğini teyit etti. Behram Şah’ın affedilmesini istemesi üzerine Sencer ülkesini ona iade etti ve Horasan’a döndü (532/1138).
Selçuklu-Karahanlı Münasebetleri. Sencer’in meliklik döneminde Büyük Selçuklular’a tâbi hale getirdiği Batı Karahanlı hükümdarı ve kayınpederi Arslan Han son yıllarında felç olmuş, ülke yönetimini oğlu ve nâibi III. Nasr Han’a bırakmıştı. Bu dönemde Ali evlâdından bir fakih Semerkant şehrinin reisiyle iş birliği yaparak Karahanlılar’a karşı bir isyan hareketi başlattı ve Nasr Han öldürüldü. Müttefiklerin Karahanlı hânedanına son vermesinden endişe eden Arslan Han, Sultan Sencer’den yardım istedi. Ancak bir süre sonra diğer oğlu II. Ahmed’in isyancı fakihi öldürdüğünü ve şehrin reisini yakalayıp hapsettiğini bildirip Sencer’den geri dönmesini istedi. Sencer bu gelişme üzerine bir süre bekledi. Av sırasında karşılaştığı silâhlı kişilerden şüphelenip onları sorguya çekince bunlar kendisine suikast düzenlemek üzere Arslan Han tarafından gönderildiklerini itiraf ettiler. Sencer Semerkant’a yürüyüp şehri ele geçirdi (Rebîülevvel 524 / Şubat-Mart 1130). Bir kaleye sığınmış olan Arslan Han af diledi. Sencer, II. Ahmed’den sonra sırasıyla Hasan b. Ali (Hasan Tegin, Sagun Bey), İbrâhim b. Süleyman, Tamgaç Buğra Han ve yeğeni II. Mahmûd b. Muhammed’i tayin etti.
Katvân Savaşı. Yehlü Taşi (Gürhan) kumandasındaki Karahıtay ordusunun Sultan Sencer tarafından tayin edilen Batı Karahanlı Hükümdarı Mahmûd b. Muhammed’i Hucend yakınlarında mağlûp etmesi (531/1137) Mâverâünnehir halkını büyük endişeye sevketti. Bu sırada Karahanlılar’la onlara tâbi Karluklar arasında anlaşmazlık çıktı ve Karahanlı Hakanı Mahmûd b. Muhammed, Sultan Sencer’den yardım istedi. Karluklar da Gürhan’a başvurdu. Gürhan, Sencer’e mektup yazarak Karluklar için af diledi, ancak Sencer onun isteğini geri çevirdiği gibi kendisini tehdit etti. Bunun üzerine Gürhan 100.000 kişilik orduyla yola çıktı. Semerkant civarındaki Katvân sahrasında meydana gelen savaşta Selçuklu ordusu ağır bir yenilgiye uğradı (5 Safer 536 / 9 Eylül 1141). 30.000 kayıp veren Sencer 300 süvariyle Tirmiz’e kaçarken eşi Terken Hatun ve önde gelen emîrleri esir düştü. Mahmûd Han ülkeyi terketti. Katvân yenilgisi Büyük Selçuklular’ın yıkılışına zemin hazırladığı gibi İslâm dünyasının siyasî, içtimaî ve iktisadî buhranlara sürüklenmesine de yol açtı. Sultan Sencer, bu mağlûbiyetten sonra kendisini toparlama imkânı bulamadan Hârizmşah Atsız’ın istilâ harekâtıyla karşılaştı.
Selçuklu-Hârizmşahlar Münasebeti. Hârizmşahlar 1135 yılına kadar Sultan Sencer’e bağlı kaldılar ve onun emrinde seferlere katıldılar. Bizzat Hârizmşah Atsız b. Muhammed, 1130’da Sultan Sencer’in emrinde Mâverâünnehir’e ve 1132’de Irak Selçuklu Sultanı Mesud’a karşı düzenlenen seferlerde büyük yararlıklar gösterdi. Ancak Sencer, 1135’te Gazneli Behram Şah’a karşı düzenlediği sefer sırasında Atsız’ın kendisine karşı bir komplo hazırlığı içinde olduğuna dair haberler yüzünden ona duyduğu güveni kaybetti. Atsız’ın Cend ve Mangışlak’a kadar yayılan arazide kendi başına akınlar düzenlemesi ve bağımsız hareket etmeye kalkışması Sultan Sencer’i tedbir almaya sevketti. Muharrem 533’te (Eylül 1138) Atsız’ı cezalandırmak için Hârizm üzerine yürüyen Sultan Sencer, Hârizmşahlar’ı bozguna uğrattı. Atsız 10.000’e yakın kayıp vererek kaçtı. Esirler arasında bulunan oğlu Atlığ, Sencer’in emriyle öldürüldü. Sencer, Melik Gıyâseddin Süleyman Şah b. Muhammed Tapar’ı Hârizm’in idaresine memur etti. Ancak Atsız, Sencer Merv’e döner dönmez onu Hârizm’den uzaklaştırdı, 1140 yılında Buhara’ya hücum edip şehrin valisi Zengî b. Ali’yi idam ettirdi. Bir süre sonra Sencer’den af diledi ve kendisine tâbi olacağına dair yemin etti. Ancak Katvân yenilgisinden cesaret alarak 1141 Ekim başlarında Horasan’a yürüyen Atsız, Serahs yoluyla başşehir Merv’e hareket etti. Merv’i ele geçirip birçok kişiyi öldürttü. 1142 ilkbaharında Nîşâbur’a girdi ve burada kendi adına hutbe okuttu. Beş hafta sonra Nîşâbur’da hutbe tekrar Selçuklular adına okunmaya başlandı. Atsız, Hârizm’e dönünce Horasan’ı yeniden hâkimiyeti altına alan Sultan Sencer 1143 Temmuzunda ikinci defa Hârizm seferine çıkıp Gürgenç’e kadar geldi. Atsız kıymetli hediyeler gönderip af diledi. Sultan Sencer, Horasan’da ele geçirdiği malları iade etmesi ve kendisine tâbi olması şartıyla onu bağışladı (538/1143-44). Sencer’in Merv’e dönmesinin ardından Atsız tekrar Selçuklular aleyhinde faaliyetlere başladı. Sencer’in Atsız’a gönderdiği elçi Edîb Sâbir, Atsız’ın kendisini öldürmek üzere iki İsmâilî fedaisiyle anlaştığını Sencer’e bildirdi. Bu iki kişi Merv’de yakalanıp öldürüldü. Atsız da Edîb Sâbir’i Ceyhun nehrinde boğdurttu. Bunun üzerine Sencer 1147’de üçüncü Hârizm seferine çıktı. Hezâresb Kalesi’ni iki ay kuşattıktan sonra zaptetti ve Gürgenç’e ilerledi. Atsız yine af dileyince Sencer onu affetti (12 Muharrem 543 / 2 Haziran 1148).
Selçuklu-Gurlu Münasebetleri. Sencer’in Katvân’da uğradığı yenilginin ardından Gurlu Sultanı Seyfeddin Sûrî zamanında Kutbüddin Muhammed, Selçuklu topraklarına saldırdı, Herat’ı alıp Belh’e kadar geldi (542/1147). Selçuklu ordularının mağlûp olması üzerine Sencer, Sîstan Meliki Tâcüddin’den yardım istedi. Ancak Tâceddin’in Gurlular’a karşı düzenlenen seferlerde Selçuklular’ın yanında yer almadığı anlaşılmaktadır. Kutbüddin Muhammed, hânedan mensupları arasındaki taht kavgaları sırasında Gazneli Hükümdarı Behram Şah’a sığındı. Behram Şah da onu zehirleterek öldürttü. Yeni Gurlu Hükümdarı Seyfeddin Sûrî kardeşinin intikamını almak için Gazne’ye yürüdü. Behram Şah ona mukavemet edemeyeceğini düşünerek Hindistan’a çekildi. Seyfeddin Sûrî, Gazne’de sultanlığını ilân etti. Tâbi olduğu Sultan Sencer’in himayesinde Hindistan’dan Gazne’ye dönen Behram Şah, Seyfeddin Sûrî’yi mağlûp ederek esir aldı ve bir süre sonra idam ettirdi. Gurlu Hükümdarı Alâeddin Hüseyin öldürülen kardeşlerinin intikamını almak üzere Gazne’ye yürüyünce Behram Şah, Sîstan’a çekilmek zorunda kaldı. Alâeddin, Gazne’ye girip yedi gün boyunca her tarafı yakıp yıktı. Bundan dolayı “Cihansûz” lakabıyla anılan Alâeddin vergilerini ödemeyip bağımsızlığını ilân edince Sultan Sencer, Gurlular’a karşı sefere çıktı. İki ordu birbirine yaklaşınca Gurlu kuvvetleri arasında yer alan Oğuz ve Halaçlar’a mensup Türk askerleri Sencer’in safına geçti. Gurlular mağlûp oldu ve ağır kayıplar verdi (547/1152). Esir alınan Sultan Alâeddin affedildi ve Selçuklular’a tâbi olarak hüküm sürmek için Gur topraklarına gönderildi. Sultan Sencer, Katvân yenilgisinden sonra kazandığı bu zaferle yeniden eski itibarına kavuştu.
Öte yandan diğer Selçuklu sultanları gibi Sencer de Bâtınîler’le mücadele etti. Sencer’in veziri Fahrülmülk Bâtınîler tarafından öldürüldü. 520’de (1126) Bâtınîler’e karşı bir sefer düzenlendi ve çok sayıda Bâtınî ortadan kaldırıldı. Ertesi yıl Sencer veziri Muînüddîn-i Kâşî’nin de Bâtınîler tarafından öldürülmesi üzerine Alamut’a bir sefer düzenledi. Bu sefer sırasında 10.000’den fazla Bâtınî katledildi. Bazı kaynaklarda ise fidâîlerden çekinen Sencer’in Bâtınîlerle mücadele etmekten vazgeçip onlarla anlaşma yoluna gittiği rivayet edilir.
Oğuz İsyanı ve Sencer’in Esir Düşmesi. Selçuklular’ın Belh valisi İmâdüddin Kamaç’ın Oğuzlar’dan vergi toplamak için gönderdiği tahsildarın öldürülmesi Selçuklu Devleti ile Oğuzlar arasındaki ilişkilerin bozulmasına sebep oldu. Belh valiliğine ilâveten kendisini Oğuzlar’a şahne tayin ettiren Emîr Kamaç, Belh’e döndükten sonra Oğuzlar’dan öldürülen tahsildarın diyetini istedi, ancak Oğuzlar bu isteği reddettiler. Oğuzlar’ı cezalandırmak için sefere çıkan Kamaç ve oğlu Ebû Bekir hayatını kaybetti. Sencer’in bizzat sefere çıkması üzerine Oğuzlar af dilediler ve öldürülenlerin diyetini vereceklerini bildirdiler. Ancak Kamaç’ın torunu Müeyyed Ay-aba onların affedilmesine karşı çıktı ve sultanı savaşmaya ikna etti. Muharrem 548’de (Nisan 1153) meydana gelen savaşta Sencer mağlûp oldu ve esir düştü. Esir sultanla birlikte Merv’e gelen Oğuzlar kendisini şeklen hükümdar olarak tanımaya devam ettiler. Sultan Sencer esir düşünce önce yeğeni Süleyman Şah b. Muhammed Tapar, Nîşâbur’da sultan ilân edilip adına hutbe okundu (548/1153). Sencer’in veziri Tâhir b. Fahrülmülk’ün ölümüyle destekten mahrum kalan Süleyman Şah, Horasan’dan ayrılıp Cürcan’a gidince kumandanlar, Sencer’in yeğeni ve Karahanlı hânedanından Arslan Han Muhammed’in oğlu Mahmud Han’ı ona vekâleten tahta çıkardılar (Aralık 1154 - Ocak 1155). Sencer, Oğuzlar’ın elinde üç yıl esir kaldıktan sonra Müeyyed Ay-aba tarafından kurtarıldı (Nisan 1156).
Sultan Sencer, Büyük Selçuklu Devleti’ni yeniden toparlamaya çalıştıysa da kumandanlar arasındaki nüfuz mücadelesi yüzünden başarılı olamadı. “Sultân-ı Horasan, es-sultânü’l-a‘zam, es-sultânü’l-muazzam, şâhinşâh-ı a‘zam, melikü rikâbi’l-ümem, seyyidü selâtîni’l-Arab ve’l-Acem, nâsırü dînillâh, mâlikü ibâdillâh, hâfızu bilâdillâh” gibi birçok unvan ve lakaplarla anılan Sencer 14 veya 24 Rebîülevvel 552 (26 Nisan veya 6 Mayıs 1157) tarihinde vefat etti ve Merv’de yaptırdığı Dârülâhire denilen muhteşem türbeye defnedildi (bk. SULTAN SENCER TÜRBESİ). Onun ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti tarih sahnesinden çekilmiş oldu.
Sultan Sencer edip, şair ve âlimleri himaye ederdi. Evhadüddîn-i Enverî, Muizzî, Ferîdüddin Attâr, Ömer Hayyâm, A‘mâk-ı Buhârî, Senâî, Reşîdüddin Vatvât gibi edip ve şairler; Ömer b. Sehlân es-Sâvî, Abdurrahman el-Hâzinî, Hakîm Ali el-Kâinî, Reyhânî, Şehristânî, Hüsâmeddin İbn Mâze Sadrüşşehîd gibi âlimler onun ihsanlarına nâil olmuştur. Edîb Sâbir ve Nizâmî-i Arûzî ile Müntebüddin Bedî de Sencer’in sarayında bulunmuş önemli simalardır. Ömer b. Sehlân es-Sâvî er-Risâletü’s-Senceriyye fi’l-kâʾinâti’l-ʿunṣuriyye, Abdurrahman el-Hâzinî ez-Zîcü’l-muʿteberü’s-Sencerî es-Sulṭânî adlı eserlerini onun adına kaleme almışlardır. Hakîm Ali el-Kâinî de Sencer adına bir kitap yazmıştır (İA, X, 492). Alî-i Kazvînî tarafından Sultan Sencer adına kaleme alınan Mefâḫirü’l-Etrâk ile şair Muizzî tarafından Sultan Sencer adına yazılan manzum Siyer-i Fütûḥ-i Sulṭân Sencer gibi eserler ise zamanımıza ulaşmamıştır. Gazzâlî’nin Sencer ile görüştüğü ve mektuplaştığı bilinmektedir (Mekâtib-i Fârisî-yi Ġazzâlî be-Nâm-ı Feżâʾilü’l-enâm min resâʾili’l-Ḥücceti’l-İslâm, nşr. Abbas İkbâl-i Âştiyânî, Tahran 1333/1954). Sadr unvanıyla tanınan ve Hanefî ulemâsının önde gelen temsilcileri sayılan Burhân ailesi de Sultan Sencer’in lutuf ve ihsanına nâil olmuştur (Râvendî, I, 18). Sencer halkın şikâyetlerini dinler, adaletle hükmeder, din âlimlerine hürmet edip onlara yakınlık gösterir, zâhidler ve velîlerle birlikte bulunmaktan hoşlanırdı. Büyük Selçuklu devlet teşkilâtı onun zamanında en ileri seviyeye ulaşmıştır. Devlet teşkilâtına dair resmî belgeleri içeren münşeat mecmualarının çoğu bu döneme aittir. Sencer bazı kaynaklarda Sultan Melikşah ile birlikte örnek hükümdar olarak gösterilmiştir. Diyarbekir halkının ona bir mektup yazarak kendilerini Bizans tehdidinden kurtarmasını istemeleri üzerine Bizans İmparatoru II. Ioannes Komnenos’a gönderdiği tehditkâr mektup sultanın şöhretine ve saygınlığına işaret eder (Avfî, I, 309 vd.).
BİBLİYOGRAFYA
Dîvânü lugāti’t-Türk, II, 171, 180, 182; III, 310.
Nizâmî-i Arûzî, Çehâr Maḳāle (nşr. Muhammed Kazvînî), Leiden 1910, bk. İndeks.
Müntecebüddin Bedî‘, ʿAtebetü’l-ketebe (nşr. Muhammed Kazvînî – Abbas İkbâl), Tahran 1329 hş.
İbnü’l-Kalânisî, Târîḫu Dımaşḳ (Zekkâr), s. 270, 321, 394, 433, 443, 501, 516, 518, 520.
Beyhakī, Tetimme, s. 99, 101, 114, 134, 156, 161, ayrıca bk. İndeks.
a.mlf., Târîḫ (Hüseynî), bk. İndeks.
İbnü’l-Ezrak el-Fârikī, Târîḫu Meyyâfâriḳīn, s. 287.
Zahîrüddîn-i Nîsâbûrî, Selcûḳnâme (nşr. A. H. Morton), Warminster 2004, s. 29-39, 45, 54-70, 72, 77, 83.
İbnü’l-Cevzî, el-Muntaẓam, IX-X, tür.yer.
Râvendî, Râhatü’s-sudûr (Ateş), I, 18-20, 37, 93, 140-141, 147, 150, 163-195, ayrıca bk. İndeks.
Ahbârü’d-devleti’s-Selcûkıyye (Lugal), bk. İndeks.
Avfî, Lübâb, I, 309 vd.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, X, 141, 532; ayrıca bk. İndeks.
a.mlf., et-Târîḫu’l-bâhir fi’d-devleti’l-Atâbekiyye bi’l-Mevṣıl (nşr. Abdülkādir Ahmed Tuleymât), Kahire 1382/1963, s. 20-21.
Bündârî, Zübdetü’n-Nusra (Burslan), bk. İndeks.
Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mirʾâtü’z-zamân, VIII/1, s. 8, 21, 22, 31, 72, 77-79, 89, 97, 99, 156-157, 167, 175, 227.
Cüveynî, Târîh-i Cihângüşâ (Öztürk), I, 11, 13, 150, 163, 193; II, 6, 8-15.
İbn Hallikân, Vefeyât, II, 427-428.
Ebü’l-Ferec, Târih, II, 364, 397.
Reşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî, Câmiʿu’t-tevârîḫ (nşr. Ahmed Ateş), Ankara 1960, V/2, bk. İndeks.
Ebü’l-Fidâ, el-Muḫtaṣar fî aḫbâri’l-beşer, Beyrut 1960, I/4, s. 106; ayrıca bk. İndeks.
Müstevfî, Târîḫ-i Güzîde (Nevâî), bk. İndeks.
Zekeriyyâ b. Muhammed el-Kazvînî, Âs̱ârü’l-bilâd, Beyrut 1960, s. 415.
Ahmed b. Mahmûd, Selçuknâme (haz. Erdoğan Merçil), İstanbul 1977, I-II, bk. İndeks.
Müneccimbaşı, Câmiu’d-düvel: Selçuklular Tarihi (nşr. ve trc. Ali Öngül), İzmir 2000, I, 111-130.
Browne, LHP, II, 298-299, 303-304; ayrıca bk. İndeks.
Seyfeddin Hacı b. Nizâm Akīlî, Âs̱ârü’l-vüzerâʾ (nşr. Celâleddin Hüseynî Urmevî), Tahran 1337 hş., s. 233-261.
Abbas İkbâl-i Âştiyânî, Vizâret der ʿAhd-i Selâṭîn-i Büzürg-i Selcûḳī (nşr. M. Takī Dânişpejûh – Yahyâ Zükâ’), Tahran 1338 hş., bk. İndeks.
C. E. Bosworth, “The Political and Dynastic History of the Iranian World A.D. 1000-1217”, CHIr., V, bk. İndeks.
a.mlf., “Sand̲j̲ar”, EI2 (İng.), IX, 15-17.
Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1969, bk. İndeks.
T. Hocaniyazov, Katalog Monet Gosudarstva Velikikh Selcukov, Aşkabad 1979, s. 88-120.
Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi II: İkinci İmparatorluk Devri, Ankara 1984.
a.mlf., “Selçuklu Devri Kaynaklarına Dair Araştırmalar, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Devrine Ait Münşeat Mecmuaları”, DTCFD, VIII (1951)’den ayrı basım, s. 537-648.
a.mlf., “Sencer”, İA, X, 486-493.
V. V. Barthold, Moğol İstilâsına Kadar Türkistan (haz. Hakkı Dursun Yıldız), Ankara 1990, bk. İndeks.
Abdülkerim Özaydın, Sultan Muhammed Tapar Devri Selçuklu Tarihi (498-511/1105-1118), Ankara 1990, bk. İndeks.
a.mlf., Sultan Berkyaruk Devri Selçuklu Tarihi (485-498/1092-1104), İstanbul 2001, bk. İndeks.
a.mlf., “Büyük Selçuklularda Unvan ve Lakaplar”, Prof.Dr. Işın Demirkent Anısına, İstanbul 2008, s. 430-431.
a.mlf., “Mahmûd b. Muhammed Tapar”, DİA, XXVII, 371-372.
Erdoğan Merçil, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Ankara 1993, s. 46-71.
a.mlf., Selçuklular’da Hükümdarlık Alâmetleri, Ankara 2007, bk. İndeks.
a.mlf. – Ali Sevim, Selçuklu Devletleri Tarihi: Siyaset, Teşkilât ve Kültür, Ankara 1995, s. 204-227.
Faruk Sümer, Türk Devletleri Tarihinde Şahıs Adları, İstanbul 1999, II, 522-523.
S. G. Agacanov, Oğuzlar (trc. Ekber N. Necef – Ahmet Annaberdiyev), İstanbul 2002, bk. İndeks.
a.mlf., Selçuklular (trc. Ekber N. Necef – Ahmet Annaberdiyev), İstanbul 2006, bk. İndeks.
Osman G. Özgüdenli, Ortaçağ Türk-İran Tarihi Araştırmaları, İstanbul 2006, bk. İndeks.
Coşkun Alptekin, “Selçuklu Paşaları”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, III (1971), s. 525-535.
A. K. S. Lambton, “‘Atebetü’l-Ketebe’ye Göre Sancar İmparatorluğunun Yönetimi” (trc. N. Kaymaz), TTK Belleten, XXXVII/147 (1973), s. 365-394.
Ramazan Şeşen, “Sultan Sencer’in Muhitinde Yaşayan Felsefeciler, Matematikçiler, Tabipler”, TTK Bildiriler, XIV (2005), I, 441-452.
J. Deny, “Sancak”, İA, X, 187.
İbrahim Kafesoğlu, “Selçuklular”, a.e., X, 373-377.
kaynak: https://islamansiklopedisi.org.tr/sencer
31 Mart 2021
1 Nisan Şakasının Hikayesi
1 NİSAN ŞAKASININ FRANSIZLARA GÖRE ORTAYA ÇIKIŞ HİKAYESİ
Roma İmparatoru Sezar M.Ö. 46 yılında takvimin başlangıcını Ocak ayı olarak ilan ettiyse de, çok uzun bir süre daha, 16. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa'da yeni yıl geleneksel olarak, bahar aylarının başlangıç tarihi olarak da kabul edilen Mart ayının 25'inde başlardı.
Sezar'dan tam 1610 yıl sonra, 1564'de Fransa Kralı IX. Charles, takvimi değiştirerek yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe almıştır. O zamanın iletişim koşullarında bazı insanların bu gelişmeden haberi olmamıştır. Bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski adetlerini sürdürmüşlerdir. Bu çerçevede 1 Nisan'da partiler düzenlemeye, birbirlerine hediyeler vermeye devam etmişlerdir. Yeni takvimden haberdar olup onu kabul edip uygulayan diğerleri ise bunları '1 Nisan aptalları' olarak nitelendirip bu güne 'Bütün Aptalların Günü' adını vermişlerdir. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler vermişler, yapılmayacak partilere davet etmişler, gerçek olması mümkün olmayan haberler üreterek yaymışlardır.
Yıllar sonra takvimin ayları yerine oturup Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1 Nisan gününükendi kültürlerinin bir parçası olarak görmeye başladılar. Zaman içinde bu geleneği gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve yaygınlaştırarak devam ettirdiler. Fransız kökenli bu geleneğin İngiltere'ye ulaşması yaklaşık iki yüzyıl sürmüştür. Oradan da Amerika'ya ve bütün dünyaya yayılmıştır.
FRANSIZLARIN NİSAN BALIĞI KAVRAMI
Bir de Nisan 1 ile alakalı 'Nisan Balığı' kavramı vardır ! Fransa'da da yılın bu döneminde balık avı yasak. Çünkü bu dönem balıkların üreme mevsimidir. İşte böyle bir ortamda bazı muziplik severler balık avcılarını kandırmak için ırmaklara 'Nisan Balığı' diye bağırarak çiroz ringa balıkları atmışlar ve bu şaka kavramı da buradan türemiş… Günümüzde artık tatlı sulara balıklar atılmasa da balık şeklinde çikolatalar yenerek, insanların arkasına kağıttan balıklar iliştirilerek, dostlar işletilerek bu özel şaka geleneği de bir şekilde yaşatılmakta.
Tam olarak ortaya çıkış hikayesi belli olmayan bu 'Şaka Günü' ile ilgili yazılanları incelediğimizde 1 Nisan'da şaka yapmanın Fransa'da lSDD'lerin sonunda başlayan beş asırlık bir gelenek olduğunu görüyoruz. Gabriella Kalapes'un konu hakkındaki yazısında bahsettiği gibi 1 Nisan şakasıyla ilgili onlarca teori vardır ve sadece bazıları diğerlerine göre biraz daha yaygındır.
AMERİKAN ÜNİVERSİTELERİNDEN FARKLI 1 NİSAN AÇIKLAMALARI
Boston üniversitesi'nde tarih profesörlüğü yapan Joseph Boskin'in teorisi ise ülkeyi sarsacak kadar farklıydı.
Associated Press Ajansı sayesinde ABD'deki yüzlerce gazeteye servis edilen bu garip teori, aslında tamamen uydurma bir hikayeydi. Boskin'in Orta Çağ'la ilgili çalışmalar yaptığı için inandırıcı bir şekilde anlatabildiği bu kurmaca olay, Kugel (ki aslında ünlü bir Yahudi yemeğidir) adında bir soytarının kral oluş hikayesini işliyordu. Ne var ki, tarih profesörünün resmen bir 'eşek şakası' yaptığının anlaşılması birkaç hafta sürmüş, medyaya da geyik yapmak için epeyce malzeme sunmuştu.
Öte yandan Kansas üniversitesi'nin hazırladığı Calerıdar of Diversity'de (Farklılıklar Takvimi) 1 Nisan Şakası hakkında en çok kabul gören aşağıdaki teorinin kullanılmış olduğunu görüyoruz:
1582 yılında Papa XIII. Gregory zamanında vaktiyle Roma İmparatoru Jül Sezar tarafından hazırlatılan Jülyen takviminden Papa'nın adından gelen Gregoryen takvimine geçilmesi üzerine öncesinde 25 Mart-l Nisan tarihlerinde kutlanan yeni yıl, 1 Ocak gününe alınmıştı. Bu yeni düzenlemeyi kabullenmeyenler veya buna alışamayanlar ise yeni yılı eski usul kutlamaya devam edince çevrelerine eğlence malzemesi oldular ve eski yılbaşı olan 1 Nisan günü boyunca çeşitli şakalara (sahte parti davetiyeleri, kemik hediyeler vs.) maruz kaldılar.
İşte Fransızlar tarafindan en bilinen isimleriyle 'Poisson d'Avril' (Nisan Balığı), 'April Fools's Day' (Aptallar Günü) gibi isimlerle anılan bu neşeli günle ilgili çeşitli efsaneler ve tabii bir de muhtemel gerçek ortaya çıkmıştır.
DİĞER ÜLKELERE GÖRE 1 NİSAN ŞAKASININ TARİHÇESİ
Nisan 1 veya Nisan Balığı, Hollanda, Belçika, Kanada, ABD, İsviçre, Japonya dahil dünyanın pek çok yerinde tanınmaktadır. Nisan 1 ile ilgili başka bir efsane de Pagan kültüründe 1 Nisan'da kutlanan Fous bayramıdır. Antik Roma'da Hilarya adıyla benzer bir bayram da kutlanmaktadır. Hindistan'da ise bu bayram 31 Mart'ta Holi adıyla kutlanmaktadır. İskoçya 1 Nisan'ı Gowk veya Cuckoo günü olarak kutlarken, İngiltere, April Fools' Day yani Nisan Kaçıklar Günü olarak 1 Nisan'ı kutlamaktadır.
1 Nisan'ın yurdumuzdaki uygulaması genelde öğrencilik döneminde okullarda görülür. Gençler birbirlerine şaka yapmak ve birbirlerini kandırmak için yarışırlar.
Nadir de olsa medya kuruluşlarının, 1 Nisan günü şok haberlerle bir kısım halkı heyecanlandırdıkları ve günü renklendirdikleri de bilinmektedir.
Ülkemizde 1 Nisan gününün pek önemli etkinlikleri görülmez. Diğer önemli günler gibi ticari alış verişi hareketlendirecek gücü yoktur. Az da olsa, şaka malzemesi satan dükkanların satışlarını olumlu yönde etkileyebilir.
Kaynak:https://www.sabah.com.tr/yasam/2021/04/01/1-nisan-saka-gunu-nasil-ortaya-cikti-1-nisan-saka-gunu-nedir-tarihte-neler-oldu?paging=6
28 Şubat 2021
Eski İstanbul'dan Mecmua Reklamları
Ameli Elektrik “Dersaâdet Elektrik ve Tramvay Şirketleri tarafından her ay neşrolunur mecmuadır” Aralık1926
Metro Hanı Kasım 1926
Ameli Elektrik Mecmuası AEG Reklamları
"Dikkat ediniz, arabalar tramvayların sağından geçer"
Hanımlar, saçlarınızı daima "Real"in salonlarında yaptıracaksınız. Beyoğlu Cadde-i Kebirinde Elhamra Sineması karşısında Madam Jan Olivya, Beyoğlu, Cadde-i Kebir Sabık Bonmarşe üstünde
Kaynak:
@FatmaZehraOmer
29 Ocak 2021
Kamerun Warka Köyü
İtalyan mimar Arturo Vittori’nin liderliğini yaptığı kar amacı gütmeyen kuruluş Warka Water, Kamerun’da özel ihtiyaçlar üzerine orada yaşayan insanlar için tasarladığı, 2022 yılında tamamlanacak olan düşük maliyetli, sürdürülebilir, toplum odaklı bir köy; Warka Köyü.
Warka köyü, doğal ve yerel malzemelerle, eski yapım teknikleri kullanılarak tasarlanıyor. Köy, bahsedeceğim 7 Warka evinden, yağmur suyunu toplamak ve kullanmak için tasarlanmış 2 Warka kulesinden, tuvaletlerden ve yiyecek sağlanması için Warka bahçelerinden oluşuyor.
eki nedir bu Warka evi, kulesi, bahçeleri ? İlk olarak Warka kulesinden bahçedeyim. Temiz suya erişimi zor veya hiç olmayan bölgeler için tasarlanan, yağmur, sis, çiy gibi atmosferden su toplamak için tasarlanan kuleler bunlar. Amacı her gün içme suyunu belli oranda dağıtmak.
2012 yılından itibaren bu Warka kuleleri üzerine birçok prototip üretilmiş. Bu kuleler geri dönüştürülebilir malzemelerden yapılıyor. Warka kulesi sayesinde günlük 40 ila 80 litre içme suyu dağıtmak amaçlanıyor.
Warka bahçeleri, toplum için yiyecek sağlanması üzerine düşünülmüş bir yaklaşım. Kule tarafından toplanan suyun bir miktarını kullanarak 1 ila 3 ailenin sebze ihtiyacını karşılayabiliyor. Üretilen sebzeler ayrıca yerel pazarlarda satılabilir bu sayede aile için gelir kaynağı.
Sonuca gelirsek dünyada binlerce çocuk evlerde hijyen sorunları nedeniyle ölüyor. Warka evleri bu bağlamda düşünülmüş. Açlıktan ve susuzluktan ölen binlerce insan. Warka bahçeleri ve Warka su toplama kuleleri bu bağlamda tasarlanmış. Mimarlığın iyilik tasarımı hikayesi..
İtalyan mimar Arturo Vittori ve gönül verdiği Warka Water, Kamerun, Haiti, Togo gibi birçok ülkede insanların su, yiyecek, çevre, sağlık gibi sorunları çözmek için faaliyet yürütüyor. Amaçları bebek ölümlerini azaltmak, yerel kültürü korumak ve daha nicesi...
Bilgilerin kaynağı: https://twitter.com/SesiMimar/status/1355129856657248259 (29.01.2021)
05 Aralık 2020
Türk sanat müziğinde bazı makamların anlamları
Acemaşiran = Yaşam coşkusu
Sultaniyegah = Gece mutluluğu
Ferahfeza = Mutluluk veren lütuf
Şedaraban = Aşkla güzelleşmek
Kürdilihicazkar = Yakıcı hüzün
Hicazkâr = Aşkta sebat
Nihavend = Aşk sevinci
Neveser = Gönül ferahlığı
Acemkürdi = Lütfedilen mutluluk
Muhayyer = Ayrılık feryadı
Hisar = Sevgilinin nazı
Şehnaz = Sevgilinin güzelliği
Ferahnâk = Bahar neşesi
Şevkefza = Hüzün içinde lütuf
Suzidil = Gönül yangını
Çargah = Aşkta yok olmak
Dügah = Derdin içindeki derman
Bestenigar = Sevgiliye hasret
Suzidilârâ = Ateş saçan aşk
Rast = Sevincin zirvesi
Mâhur = Sevincin zirvesi
Acem = Ruh yüceliği
Isfahan = Aşka feda olmak
Buselik = Aşk sırlarını açmak
Hicaz = Aşktan yanmak
Segah = Sonsuzluğa çağrı
Müstear = Dünyaya susmak, ötelere konuşmak
Saba = Sonsuzluk esintisi
Eviç = Yücelik Y
Yegah = Aşk suskunluğu
Nikriz = Aşkın verdiği cesaret
Suzinak = Aşkın verdiği cesaret
Neva = Sevgiliye çağrı
Uşşâk = Aşkın verdiği şevk
Beyati = Aşkın verdiği şevk
Karcığar = Mutluluğu arayış
Hüseyni = Aşk ağıtı
Gerdaniye = Aşk çilesinden şikayet
Hisarbuselik = Tatlı buseler
Hüzzam = Parlak hüzün
02 Aralık 2020
Saraybosna’nın Son Osmanlı Hanımı “Nimet Nine” Vefat Etti
Sultan II. Abdülhamid’in paşalarından Sadık Paşa’nın kızı, Bosna’nın son kadısı Bekir Efendi’nin eşi Nimeta Yahiç, bugün 98 yaşında vefat etti.
6 Ekim 1922’de Prizren’de dünyaya gelen ve hayatının çeşitli dönemlerini Kosova, Türkiye ve Bosna Hersek’te geçiren Nimeta Yahiç, bu ülkelerin içinden geçtiği sancılı dönemlere birebir şahit olan bir isimdi.
Kosova’da doğup öğrenim gören, çocukluk döneminde bir süre Trabzon’daki dayısında kalarak burada ezanın Türkçe okunuşuna şahit olan, Yugoslavya’da komünizm döneminde başını açmak zorunda kalan ve İkinci Dünya Savaşı ile Bosna savaşını yaşayan Nimeta Yahiç, Türkçe, Arnavutça ve Boşnakça biliyordu.
Liseyi Türkiye’de okuyan ve akıcı Türkçesi’yle Türk televizyonlarına verdiği mülakatlarla Türk halkının sevgisini kazanan “Nimet Nine”, babası Sadık Paşa’nın Atatürk’le aynı dönemde askeri akademiye gittiğini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’le arkadaş olduğunu anlatmıştı.
1937 yılında Kadı Bekir Yahiç Efendi ile evlenen ve 1940’tan itibaren Bosna’da yaşamaya başlayan Nimet Nine, Bosna savaşı sırasında Türkiye’ye giderek Türkiye’deki kadınlarla buluşmuştu. Savaş döneminde Bosna’ya yardım için kadınların çeyizlerden kalan altınları verdiklerini duygu dolu ifadelerle anlatan Nimet Nine, Türkiye’ye olan aşkıyla biliniyordu.
Türkçe ve Boşnakça ilahiler söylemesiyle bilinen Nimet Nine, Türkiye’yi kendi vatanı olarak tanımlıyor, her secdesinde Türkiye için dua ettiğini anlatıyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Saraybosna’yı ziyareti sırasında görüşerek elini öptüğü Nimet Nine, 3 Aralık Perşembe günü saat 13:30’da Saraybosna’daki Bare Mezarlığı’nda toprağa verilecek.
Zambak.ba
26 Kasım 2020
Namdar Rahmi Karatay-Hayatı, Çalışmaları ve Eserleri
Namdar Rahmi Karatay ile ilgili birkaç yazı derledim burada.
Doğan Hızlan 7 Temmuz 2002'de Hürriyet gazetesindeki yazısında haklı olarak şöyle demiş:
"Başka kimsenin yazısında adı anılmamış. Günübirlik yaşayan toplumun unutulanlar listesi uzundur."
Tek şiiriyle hatırladıklarımız
Doğan HIZLAN
Tek şiirlerini ezbere okur, onlara karşı duyduğum şiirsel sevgiyi yinelerim.
Namdar Rahmi Karatay'ın Geçti Bor'un Pazarı şiiri, Ali Mümtaz Arolat'ın Bir Gemi Yelken Açtı şiiri ve Mustafa Seyit Sutüven'in Sutüven şiiri.
Üç şair başka şiirler de yazdı ama belleğimizde saltanatlarını tek şiirle sürdürüyor. Tek şiir adlarıyla özdeşleşti.
Bugün bu üç şairden söz edecektim, birini yazacağım bugün, diğer ikisini de yarın.
Bazı romancılar, kitapları hakkında konuşurken şöyle derler.
Kahramanım birden kontrolümden kaçtı, o kendini yazdırdı.
Üç şairden Sutüven ile Ali Mümtaz Arolat'ın şiirlerine antolojilerde rastlayabilirsiniz, ama tek şiiriyle ünlenen, bir zamanlar toplantılarda, müsamerelerde okunan Geçti Bor'un Pazarı şiirine satılan antolojilerden hiçbirinde rastlayamadım.
Genç kuşaktan çoğu, şiiri beğendi ama şairini anımsamadı.
Unutulmuşluğa bir set çekip, bugünkü yazımı ona ayırmaya karar verdim.
Sadece sevgili dostum Hasan Pulur'un Hiciv ve Düzen yazısında onun adını gördüm:
‘‘Namdar Rahmi, hakkı yenen bir hiciv şairi, heccavdır, 1930 ve 1950 arasında yazdıkları pek bilinmez, duyulup yayılmamıştır.’’ (12.04.2001, Milliyet). Başka kimsenin yazısında adı anılmamış. Günübirlik yaşayan toplumun unutulanlar listesi uzundur.
* * *
HİCİV edebiyatının eşsiz eserlerinden biri belki de en tanınmışından birkaç dize aldım buraya. Eski kuşak okurlarım belleklerini tazeleyecekler, yeni kuşak da böyle bir hiciv şahserinin unutulmasından üzüntü duyacaktır:
‘‘Başta kavak yelleri estiği günler hani?/Umduğumuz neşeler, şerefler, ünler hani?/Beklenilen alaylı, şanlı düğünler hani?
Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye,/Geçti Bor'un pazarı sür eşeği Niğde'ye!
Bilmem ki ne olmaktı, senin gayen maksadın?/Fare gibi kitaplar arasında yaşadın,/Ne dans ettin, eğlendin, ne de sevdin kız, kadın,
Kim dedi ey serseri gençliğine kıy diye?/Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!
Hasan'ın böreğine vaktinde yetişmeli,/Hiç durmadan gövdeye atıştırıp şişmeli,/Yanıp da kavrulmadan mükemmelen pişmeli
Sonra seni almazlar hiçbir yere çiğ diye,
Geçti Bor'un pazarı, sür eşeği Niğde'ye!’’
Hicivlerini halk deyimleri üzerine kurmuş. Şiirinin yaygınlık kazanmasının bir sırrı da burda. Keskin, ardında bir yaşama felsefesi olan toplumsal hicivin en usta örneklerini vermiş.
Başka şiirlerinin başlıkları yazdığımı doğrulamıyor mu?
‘‘Salla başını, al maaşını’’, ‘‘Poker destanı’’, ‘‘Karamanın koyunu’’, ‘‘İşte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri.’’
HAYATINI öğrenmek istemez misiniz?
Namdar Rahmi Karatay, 1896'da Kütahya'da doğmuş, 1953'te İstanbul'da öldü.
Sorbonne Üniversitesi'nde felsefe okudu. Yakın arkadaşı Naci Fikret (Baştak) ile Konya'da 1925 ile 1929 arasında, 50 sayı süren Yeni Fikir dergisini yayınladı.
Şu aşağıdaki iki dize bile, bugün birçok kişinin kendini tanıması, kendine gelmesi için Namdar Rahmi Karatay'ı okumasının şart olduğunu gösteriyor:
‘‘Herkes tapınıyorken kendine fetiş gibi,/Herkes çalım satarken canlı bir afiş gibi.’’
Kaynak: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/dogan-hizlan/avmler-ve-kutuphane-41670113 (erişim: 26.11.2020)
**
(Bu yazının imzası yok)
Yakın Cumhuriyet dönemine ışık tutmuş Konyalı değerlerden biri de Namdar Rahmi Karatay’dır. Düşünür ve yazar olan Namdar Rahmi Karatay, hiciv şairleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Aradan yıllar geçse de şiirleri halen güncelliğini korumaktadır. Aslen Konyalı bir ailenin çocuğu olarak 12 Teşrinisani 1312 (1896)’de Kütahya’da doğmuştur. Babası Evkaf Müdürlerinden Konyalı Abdülfettahoğulları’ndan Rahmi Bey’dir. 1908 yılında Kütahya’da rüştiyeden mezun oldu. Ailesinin yeniden gelmesi ile 1912’de idadiyi Konya’da bitirdi. Bir taraftan babasının isteğiyle Hukuk mektebi’ne devam ederken bir taraftan da edebiyat hocası Hayrettin Bey’in açtığı Özel Ümit İdadisi’nde öğretmenliğe başladı. Hocalık yaparken, Ufk-u Ati Mecmuasında yazılarıyla dikkatini çeken Konya’nın yetiştirdiği kültür insanlarından Naci Fikret Baştak’la arkadaş olur. Baştak’a hayranlığı giderek arttı. Yine şiirlerine divan edebiyatının en güzel örneklerini işleyen ve “Benim için büyük bir üstattı” dediği Ali Ragıp’la tanıştı. Yazılarını sürekli takip ettiği Naci Fikret Baştak’la düşünce dünyasını zenginleştirirken, Ali Ragıp ise divan edebiyatı zevkini tattırdı. Öğrenimini yaparken edebiyatla, sanatla uğraşan gençlerle karşılaşan, onlarla edebi çalışmalar içinde bulunan Karatay, o dönemde Babalık Gazetesi’nde yazmaya başladı. Yazılarının tesiri ile Mutasarrıf Şevket Bey’in talebi üzerine Afyon Lisesi’nde tarih-coğrafya öğretmenliğine başladı. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması ile askerlik vazifesi için İstanbul’a gönderildi. Zayıflığından dolayı tekrar öğretmenliğe verilince Konya’ya döndü. Nümune, İttihat ve Terakki, Anadolu İntibah gibi özel okullarda öğretmenlik ve müdürlük yaptı. 1920 ve 1922 yıllarında iki defa orta öğretim kâtipliği yaptıktan sonra, 1920–1922 yılları arasında Konya Sultanisi’nde Edebiyat ve Felsefe derslerini okutmuştur. Okul yıllarında Muzaffer Hamid ve Hulki Amil’in çıkardıkları Şahap dergisinde ilk şiirleri yayınlanmıştır. Ayrıca Naci Fikret Baştak’ın çıkardığı, Yeni Fikir’in yanı sıra Milli Mecmua ve Afyon’da yayınlanan Nur Dergisi’nde de felsefi ve içtimai yazıları çıkmıştır. 1917 yılında Konya Türkocağı tarafından çıkartılan Ocak Dergisi’nin başına getirildi. 1918’de arkadaşlarıyla birlikte Budapeşte ve Viyana okullarında incelemede bulunmak üzere Valilikçe Avrupa’ya gönderildi. Babalık gazetesine Paris Mektupları’nı bu dönemde yazmıştır. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde psikoloji ve pedagoji öğretmeni iken Babalık’ta, Konya anılarını yazmıştır. Yeni harfin kabulünden sonra Uyanış adını alan Servet-i Fünun dergisinde felsefi yazıları çıkmıştır. 1932 yılında Dil Kurultay’ın davet edilir. Burada yaptığı konuşma oldukça beğenilir ve Paşa’nın da dikkatini çeker. Kendisini alkışlayanlar arasında öğretmenlikten atan Maarif Vekili Cemal Hüsnü Bey’de vardı. Fakat, Paşa’nın özel dikkatini çekmesine rağmen II. Dil kurultay’ın çağrılmadı. Çünkü sivri dili sayesinde pek çok düşman edinir!
İLMİ KİŞİLİĞİ VE ŞAİRLİĞİ
Namdar Rahmi Karatay, bir fikir, felsefe ve edebiyat adamı olarak dikkati çekmektedir. Lise yıllarında şiir yazmaya başlamıştır. Felsefî yazıları ve bilhassa Türkiye’deki belki de ilk ciddî felsefe cereyanı olan Enerjetizmin, üstat kabul ettiği Naci Fikret ile beraber, iki kurucusundan biri olacak derecede tefekkür faaliyetine çok genç yaşta katılması mühim bir düşünce hâdisesidir. Yaşadığı dönemde Cumhuriyet devrinin yanlışlarını, yönetimdeki eksiklikleri, toplumsal sorunları hicvin en büyük temsilcisi olarak yazdığı şiirlerle dile getirmiş, insanların hissiyatına tercüman olmuş bu nedenle büyük ilgi görmüştür. Hicivlerinde kişileri doğrudan hedef almamış, daha geniş bir çerçevede sorunları dile getirmiştir. Yazar Doğan Hızlan, bu noktada Karatay’la ilgili şunları yazmıştır: “Başka kimsenin yazısında adı anılmamış. Günü birlik yaşayan, toplumun unutulanlar listesi uzundur. Hicivlerini halk deyimleri üzerine kurmuş. Şiirinin yaygınlık kazanmasının bir sırrı da burada. Keskin, ardında bir yaşam felsefesi olan toplumsal hicvin en usta örneklerini vermiş.”
ŞİİRLERİYLE BÜYÜK ÜNE KAVUŞMUŞTUR
Bunda ki en büyük etken ise arı bir dil kullanımıdır. Temelinde Türk atasözlerinin, tekerlemelerinin olduğu bu şiirlerde Türkçe’yi öyle güzel, özlü bir anlatışı var ki herkesi kendine hayran bırakmıştır. Uğradığı haksızlıklar nedeniyle şiir gücünü, kırılan umutlarıyla kendini hiciv alanında öne çıkarmıştır. Şiirlerinde toplumsal meseleleri hicveden bir yaklaşım sergiler. Toplumun üzerindeki bütün olumsuzlukların farkında olup onları tek tek mizah denen o inceden ince iplikten geçirir ve şiir olarak tekrar insanların önüne koyar. Bu nedenle destansı şiirlerinde ise mürailer, açıkgözler, halkın sırtından geçinen, başkalarını basamak yapıp koltuklara tırmananlar, dalkavuk tipler konu edinilmiştir. Her türlü menfaat kaygısından uzak, yaradan ve yaratılana hayran bir düşünce içindeydi. Ruhunu maddenin içinde boğanlara, “Hey, şaşkınlar!” der gibi acı bir gülümseme ile bakmıştır. “Biz batakta köprü olduk, başkaları geçti nehri, İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri” dizelerinde de bataktakilerin dalkavuklar olduğunu yazmıştır. Yine Sizinki Tatlı Can da Bizimki Patlıcan mı şiirinde de yönetimdeki bozukluğu eleştirmektedir. Şiir şu satırlarla bitmektedir; Sizler de bizdensiniz, ne çabuk ayrıldınız? Her biriniz en yüce yerlere kayrıldınız Kiminiz doğruldunuz, kiminiz eğrildiniz Böylece zevk içinde yaşarsınız yalan mı? Sizinki can da bizim ki patlıcan mı? Günümüzde “Geçti Bor’un pazarı sür Eşeği Niğde’ye” cümlesini de yeri geldikçe kullanırız. Karatay’a ait olan bu sözle her şeyin zamanında yapılması gerektiğini kendi ruh ikliminde şu şekilde şiir haline getiriyor; “Başta kavak yelleri estiği günler hani? Beklediğin nişanlar, şerefler, ünler hani? Aradığın sevgili, şanlı düğünler hani? Selvi gibi ümitler döndü birer iğdeye Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye! Sende cevher var imiş bunu herkes ne bilsin! Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin? Şöyle bir dairede müdür bile değilsin! Ne çıkar öğrenmişsin mesahayı pi diye Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye!
BURSALI ÖĞRENCİLERDEN ADINA KİTAP
Karatay, Konya’da doğmuş, görev yapmış olmasına rağmen hak ettiği değeri bulamamıştır. Vefatından sonra kendisine Bursa Lisesi’nde görev yaptığı öğrencileri daha çok ilgi göstermişler, onun adına; “Geçti Bor’un Pazarı” isimli bir kitap yazmışlardır. Konyalı Yazar Mehdi Halıcı, Selçuklu’dan Günümüze Konya’da İz Bırakanlar kitabında bu durumu şu şekilde ifade etmektedir; “Namdar Rahmi Karatay, Konya’da doğmuş, bu kentte görev yapmış, edebi toplantılar düzenlemiş, felsefe ekolü kurmuş olmasına karşın kendisine Bursa okullarından yetişen öğrencilerinin sahip çıkmıştır. Gönül isterdi ki bu çabada keşke Konyalı gençlerimizin de emek ve gayretleri olsaydı.” Bursalı gençler Namdar Rahmi’nin şiirlerine “Destan” adını vermişlerdir. 29 şiirin yer aldığı eserde çok sevdikleri hocaları için şunları yazmışlardır; “Sevdiğimiz, beğendiğimiz bir hocayı dinlemek, onunla tartışmalar yapmak, bu arada kendi bilgimizi de göstermek ne doyulmaz bir saadettir… Ah, mümkün olsa da o güzel saatleri bir kez daha yaşasak!... Dinlemesini sever ama dinletmesini, hem pek güzel dinletmesini de bilirdi. Nükteli, özlü, doyurucu bir konuşması vardı. O, tıpkı Sokrat gibi talebelerini konuşturur, onlara gerçeği bulmanın yolunu gösterirdi. Biz onun kadar talebesini hayran hayran dinleyen bir hoca görmedik. Bizlere değer vererek ruhumuzda bir gurur estirirdi.”
ÖĞRETMENLİKTEN İHRACI
Yanlış anlamadan kaynaklanan bir olay sonucu öğretmenlikten ihraç ediliyor. Türkistanlı arkadaşı Ahmet Şekuri Bey’in çıkardığı Balaras isimli mecmuaya yazı gönderir. Yazı sonrası dergiyi kendisinin yayınladığı zannıyla zamanın iktidarının hışmına uğramış, bir süre öğretmenlikten uzaklaştırılmıştır. Bu olay kendisini çok etkiler ve üzer. Kendisini bu felsefi çalışmalarına tam vermiş olduğu bir sırada ona imkanlar verilmesi gerekirken, “Silke-i celil-i maariften tard” şeklinde bir deyimle öğretmenlikten uzaklaştırılır. Fakat o öğretmenliğe dönmekte son derece kararlıydı. Ziraat Bankası Neşriyat Müdürlüğü, Yüksek Öğretim Şube Müdürlüğü gibi görevler sunuldu hiçbirini kabul etmedi. Sonunda istediği oldu, “Hükümetin siyaseteni anladın ya bir daha etliye sütlüye karışmayacaksın” uyarısında bulunarak önce Afyon’a, ardından Bursa’ya nakledilir. 1939’da Bursa’da Süeda Hanım’la evlenmiş, 1942’de Gazi Terbiye Enstitüsü edebiyat öğretmeni olarak tayin edilmiştir. 1947’de yakalandığı hastalığının tedavisi için İstanbul’a gitmesi gerektiğinden Çapa Kız Enstitüsü’ne tayin edildi. 2 Kasım 1948’de geçirdiği felç sonrası Fatih Millet Kütüphanesi’nde görevlendirilmiş, 1952’de emekli olmuştur.
KONYA’YI TERK EDİŞİ
Bursa’ya görevlendirildikten sonra Konya’ya bir daha gelmemiştir. Konyalı Yazar Mehdi Halıcı’ya göre her şeyini kardeşine bırakarak, Konya’yı terk eder. Ancak, Konya’yı sevmiş ve yetişmesinde etkileri büyük olmuş önemli insanlarla arkadaşlık edinmiştir. Zor dönemlerinde kendisine sahip çıkılmaması başka illere gitmesinde etkili olmuştur. İLGİYİ HAK EDEN KONYALI BİR ŞAİR Namdar Rahmi Karatay, Türk Edebiyatı’nda hiciv noktasında önemli eserler bırakmasına rağmen gerek sağlığında gerekse vefat ettikten sonra gerekli ilgiyi görememiştir. O ise yaşamı boyunca Cumhuriyet devrinin aksaklıklarını dile getirmekten, halkı duygularına tercüman olmaktan biran bile geri durmamıştır. Yazar Doğan Hızlan kendisi hakkında, “Hakkı yenen bir hiciv şairi, heccavdır, 1930 ve 1950 arasında yazdıkları pek bilinmez, duyulup yayılmamıştır” diyerek önemine vurgu yapmıştır. Yine Yazar Hasan Pulur da Karatay’ı “Hakkı yenen bir hiciv şairi, heccavdır, 1930 ve 1950 arasında yazdıkları pek bilinmez, duyulup yayılmamıştır” sözleri ile anlatmıştır. Bu anlamda Konyalı olan Namdar Rahmi Karatay’a bu anlamda Kadim şehir Konya’nın daha çok sahip çıkması gerekmektedir. Dönemin Babalık Gazetesi’nin Sahibi Afif Evren, öğretmeni olan Karatay için, “Konya, Naci Fikret Baştak ve Namdar Rahmi Karatay gibi yüksek zekâları, bilim adamlarını; ikisinin ölümlerine kadar yetiştirememiştir. Her ikisinde de dehanın izleri belirtileri vardır” ifadelerini kullanarak, kendilerini fikir meşalesi olarak nitelendirmiştir.
NAMDAR RAHMİ KARATAY’IN ESERLERİ
Hiciv ustası Namdar Rahmi Karatay, geride çok sayıda eser bırakmıştır. Kimisini kitaplaştırmış, kimisini ise nereye yazdığını bulamamıştır. Bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Müsveddesini hazırladığı destanlar otantiktir. Yalnız birkaçını bulamadım. Ölüm de başucumda bekleyip duruyor. Mesela, ‘Uğraş didin nafile, dipsiz ambar boş kile’ bentli bir şiirim vardı, bulamadım. Bir de, ‘Aptal, ata binince bay oldum sanır, şalgam suya girince yağ oldum sanır’ bentli bir tercim vardı onu da beyaza çekemedim.” Kendisinin eserleri şunlardır; 1- Felsefi Meslekler Vokabüleri (Felsefe dersleri için yapılmış sözlük kitabı) 2- Namık Kemal ve İdealizm (Doğumunun 100. Yılı dolayısıyla yazdığı eserde Namık Kemal’i psikoloji ve sosyoloji bakımından incelemiştir.) 3- Paris mektupları (1925-1928 yıllarında Sorbonne Üniversitesi’nde Okurken Konya’daki Babalık gazetesine gönderdiği mektuplardan oluşmaktadır. Eserde Batı kültürünü ve Fransız irfan ocaklarını ele alır.” 4- Yazma Dersleri (Güzel Yazı yazmanın sırlarını araştırır, liseler için hazırlanmıştır.) 5- Kitaplarımın Hikayesi (Kültür konusu üzerinde durur.) 6- Geçti Bor’un Pazarı (Şiirlerinden oluşan ve ömrü yetmediği için vefatından sonra öğrencileri tarafından çıkarılan kitabıdır.)
VEFATI
Konya kültürüne ve edebiyata büyük önem vermiş olan Namdar Rahmi Karatay, damar sertliğinden ileri gelen nefes darlığı, baş dönmesi, felç geçirdi. Bunca hastalığına rağmen emeklilik işlerinin uzaması onu çok üzmüştür. Öğretmenlikten kendisini ihraç edenler bu seferde emeklilik işlemlerinin uzatma yoluna gitmiştir. Son görevini ise Fatih’teki Devlet Kitaplığı’ndaki hizmetiyle noktalamıştır. 1953 yılı Haziran ayında yerleşmek için gittiği İzmir’de 26 Ağustos 1953 günü vefat etmiştir.
KAYNAKÇA
BİRİNCİ, Ali (2012), Namdar Rahmi Karatay’ın Hikâyesi, Türk Yurdu Dergisi, Sayı:301 DEMİRSOY, Adem (2008), Konya Basınında Afif Evren (1922- 1977), Konya: SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi HALICI, Mehdi (2007), Selçuklu’dan Günümüze Konya’da İz Bırakanlar, İzmir: Tibyan Basım Yayım HIZLAN, Doğan (2002), Tek şiiriyle hatırladıklarımız, Hürriyet:7 Temmuz 2002 PULUR, Hasan (2002), Hiciv ve Düzen, Milliyet:12.4.2002 VARLIK, M. Bülent (1987), Unutulmuş Bir Mizah Ustası Namdar Rahmi Karatay, Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu Dergisi, Ankara.
Kaynak: http://www.konyayenigun.com/yenigun-ozel/konyanin-degeri-karatay-h202351.html
Konya Yeni Gün (Erişim:26.11.2020)
**
Namdar Rahmi Karatay’ın Hikâyesi
Ali BİRİNCİ
Cumhuriyet devri mizah ve hiciv şiiri sahasında ilk hatıra gelen ve “Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye” nakaratlı mizah şiiriyle daima hatırlanan Namdar Rahmi veya tam ismiyle Mehmet Namdar Şehâb Rahmi Karatay’dır. Türk Ocağı’nın yüzüncü kuruluş yıldönümü münasebetiyle, bir Ocaklı olarak bir defa da bu vesileyle hatırlanması gereken bir şahsiyet olarak gündeme getirilmektedir.
1- Ailesi, Doğumu, Evliliği, Çocukları ve Ölümü
Namdar Rahmi kendisi ve ailesi hakkında bizzat kıymetli bilgiler vererek şöyle demektedir:
“Adım Mehmet, mahlâsım Namdar Şehab, Fettahzade lâkabımızdır. Pederim cihetinden Deraliye’demedfun Şeyh Vefa hazretlerine mensubuz. Babam uzun müddet evkaf memuriyetiyle Konya, Aydın, Karahisarısahip ve Kütahya’da bulunmuş olup el-yevm ziraatle meşgûldür. İsmi Mehmet Rahmidir.” Mehmet Rahmi, tekaüd senelerini geçirdiği Konya’da 1919’da rahmete kavuşmuştur ve ilk eşi Asiye Hanım’dan da Mehmet Emin Vefa isminde bir oğlu daha vardı. Namdar Rahmi’nin kendisinden üç yaş küçük Sadrettin Karatay (24 Kasım 1896- 26 Ağustos 1953) ve Fatma Nigâr isimli bir kız kardeşi vardı. Annesi Hanife Hanımdır[1].
Namdar Rahmi, babasının evkaf müdürlüğüyle bulunduğu Kütahya’da 24 Kasım 1896 tarihinde dünyaya geldi[2].
Namdar Rahmi, Fatma Süeda hanım (İzmir, 1909-7 Şubat 1995) ile evlendi ve bu evliliğinden Ali Başak (4 Ağustos 1941) ve Zehra Yeşim (Altaylı, 23 Eylül 1943) isimli iki çocuğu oldu. Son seneleri hastalıkla ve büyük ıstıraplar içinde geçen Namdar Rahmi, emekli hayatını geçirmek için yerleştiği İzmir’de 26 Ağustos 1953’te, elli yedi yaşında hayata veda etti.
2- Tahsil Hayatı
Namdar Rahmi’nin hayatı küçük yaşından itibaren öğrenme ve öğretme yolunda geçti. Aile çevresi dindar ve uhrevî bir iklim içindeydi[3].
Namdar Rahmi tahsil hayatı hakkında da kendi kaleminden bilgi vermektedir:
“İbtidaiye ve rüştiye tahsilimi mahâll-i velâdetim olan Kütahya’da, idadi tahsilimi vatan-ı aslîmiz olan Konya’da ikmâl ettim. 328’de şahadetnâmemi aldıktan sonra Konya’daki Hukuk Şubesine kayd olunarak bir sene devam ettim. Ertesi sene kendi arzumla terk ederek yine Konya’da vaki olup ahiren hükümet-i seniyecesedd edilen Fransız Mektebine girdim. Her ikisinden de tasdikname almadım. Fransızca’da yalnız kitabet ve tercümeye iktidarım vardır. Konya Darü’l-Mualliminin’den de ehliyetnâme aldım.”Bu şekilde Konya Tedrisat-ı İbtidaiye Meclisi huzurunda yapılan bir imtihan neticesinde muallimlik ehliyetnâmesine sahip oldu. Hukuk Mektebi’ne devam etmediği veya edemediği için kaydı silinmişti.
Namdar Rahmi, son iki sınıfını Konya’da okuduğu idadiden 30 Haziran 1912 tarihinde âlîyülâlâ derece ile mezun olmuştu.
Namdar Rahmi, Cumhuriyet’in ilk zamanlarında Avrupa’ya tahsil için gönderilen ilk talebeler arasında yer aldı 1925 Martında Paris’e gönderildi. Burada psikoloji yüksek tahsil sertifikası aldı ve tahsili kâfi görülerek 1928 Temmuzunda çağrıldı.[4].
3- Meslek Hayatı
Namdar Rahmi’nin on sekiz yaşında,16 Kasım 1914’de başlayan meslek hayatı sıhhatinin bozulması yüzünden Fatih Millet Kütüphanesi’nde vazife verildiği 28 Ekim 1950 tarihine kadar, küçük inkıtalar hariç, 36 sene devam etti.
Namdar Rahmi, mesleğe ilk girişini şöyle[5] anlatır: “İdadiye burada bitirdim (1328-1912). İlkin, mektepte edebiyat hocamız olan Hayrettin bey’in açtığı Ümit İdadisinde muallim oldum. Bir taraftan da babamın ısrarıyla Konya’daki Hukuk mektebine devam ediyordum. Mektep öğleye kadardı, öğleden sonra hocalık ettiğim mektebe gidiyordum. Hocalıktan hoşlanıyordum. Karşımda zeki, sevimli yavruları gördükçe benim de şevkim artıyor, bilmediklerimi öğreniyordum.” İlk vazifesi Mümtaz Bahri tarafından açılan Konya Numune Mektebi’nde muallim vekilliği(16 Kasım 1914-7 Nisan 1915) oldu[6]. Bunu Konya Sille Köyü Füyuzat Mektebi ( 7 Mart-9 Ekim 1915) muallim vekilliği takip etti.
Namdar Rahmi’nin I. Dünya Harbi ve sonrasında bazı hususî mekteplerde muallimlik yaptığına da bu arada işaret etmek gerekir. Konya’nın maarif tarihinde mühim bir yeri bulunan bu mektepler, İttihat ve Terakki Mektebi ile yine Mümtaz Bahri ve arkadaşları Namdar Rahmi ve İsmail Zühtü tarafından 1 Eylül 1917’de kurulan Anadolu İntibah Mektepleri adı ile kurulan ve ilk ve idadi kısımları da bulunan mekteplerdi[7]
İlk asıl muallimliği altı yüz kuruş maaşlı Karahisarısahip İdadisi tarih-coğrafya muallimliği(10 Ekim 1915-31 Ağustos 1917) oldu. 1 Eylül 1917-21 Haziran 1920 tarihleri arasında Ocak (Konya, 19 sayı, 8 Kasım 1917-30 Mayıs 1918) mecmuasını çıkardığı bilinmektedir.
Büyük Millet Meclisi’nin açılışından iki ay sonra Ankara’da vazife alan Namdar Rahmi’nin kısa bir devre(22 Haziran-30 Ağustos 1920) Orta Tedrisat Başkâtipliği yaptığı görülüyor.
Aynı senenin sonbaharında yine memleketine dönerek(10 Ekim 1920-16 Ağustos 1922) Konya Sultanisi Türkçe muallimliği vazifesini ifa eden Namdar Rahmi, mümeyyiz vazifesiyle yine Orta Tedrisat Müdürlüğü’nde kısa bir müddet(27 Ağustos-11 Ekim 1922) bulundu. Bu kadar çok vazife değiştirmesinin bir izahı yapılmamış ise de kendisinin memuriyet işlerine pek de hevesli olmadığı söylenebilir. Çünkü bu son idarî vazifesinden kendi arzusuyla ayrılmış ve Karahisarısahip Lisesi Türkçe muallimliğine nakli yapılmış ve iki seneye yakın (11 Kasım 1922-22 Nisan 1924) bu vazifesini ifa etmiştir. 26 Nisan1924-1 Ocak 1925 tarihlerinde açıkta kaldıktan sonra tekrar memleketi Konya’ya Darü’l-Muallimin’ine Fenn-i Terbiye ve Ruhiyat muallimliği ile dönmüş ise de bu vazifesi kısa(26 Nisan1924-1 Ocak 1925) sürmüştür.
1925 Martında bir talebe topluluğu Paris’e gönderildi. Bu talebeler arasında Cemil Sena (Ongun), Vildan Aşir, Suad Hayri (Ürgüplü), Burhan Ümit (Toprak) ile Konyalı iki talebe Naci Fikret (Baştak) ve Namdar Rahmi (Karatay)’de bulunuyordu[8]. Namdar Rahmi, 1928 Temmuzunda Türkiye’ye çağrıldıktan sonra ilk vazifesi yine kendi memleketinde Konya Erkek Lisesi felsefe ve içtimaiyat muallimliği(1 Ekim 1928-21 Kasım 1929) olmuştu. Bu vazifesine, Balarısı[9] ismiyle arkadaşı Şekûri tarafından çıkarılan ve ilk son sayısı ahlâka mugayir bulunarak toplatılan mecmuaya bir yazı vermesi ve mecmuanın kendisine ait olduğunun zannedilmesi üzerine, her ikisinin de vazifesine nihayet verilmiş ve zoraki olarak ayrılmıştı. Bu, kendisi için tam bir beklenmedik darbe olmuştu. Yeniden mesleğine dönmek için yaşadığı sıkıntılar veya maceralar da çok ibretlik bir hikâye teşkil etmektedir: “Ben derslerimle, kitaplarımla uğraşırken böyle beklemediğim bir darbe karşısında şaşırdım kaldım. Mektepten talebem akın akın gelerek beni teselli ediyorlardı. Hiç beklemediğim, ummadığım bu hâdise geleceğe ait bütün tasavvurlarımı altüst etmişti. Kitaplarımı yerleştirmiş, odamı döşemiş, bir çift halı almıştım. Bu hâdise çıkınca ne yolda hareket edeceğimi şaşırdım. Bir iki hafta bekledikten sonra Ankara’ya gittim, orada tanıdığım dostların, mebusların benim durumumla ilgileneceklerini sanıyordum, fakat en umduklarım bel bel yüzüme bakıyor, dil bilmez gibi susuyorlardı. Yalnız Meclis Reisliği etmiş olan Musa Kâzım Bey[10] benim artık öğretmenlikten vazgeçmemi ve bana Ziraat Bankası Neşriyat Müdürlüğünde bir vazife bulacağını söyledi.Beni bankanın umum müdürüne götürdü. Bana şimdilik dört buçuk lira yevmiye vereceklerdi, doldurmak için elime bir beyanname verdiler; ben o zaman akrabamdan Evkaf Umum Müdürü Niyazi Beyin evinde kalıyordum, eve geldiğim zaman Maarif Vekâleti Yüksek Tedrisat Umum Müdürü Nevzat Bey’in[11] bana haber yolladığını söylediler; gittim, Vekil Beyden (Cemal Hüsnü Bey’di)[12] randevu aldığını bildirdi; ertesi gün vekil bey beni kabül etti, Talim ve terbiye Reisi Mehmet Emin Bey yanındaydı, kavga eder gibi görüştük, nihayet benim bir yere tayinim için Mehmet Emin Bey’e emir verdi. Beni vekâleten Yüksek Öğretim Şube Müdürlüğüne tayin ettiler. Vekil bir müddet sonra Nevzat Bey’i kaldırarak yerine Babanzade Şükrü Bey’i getirdi. Ali Fuat Başgil, Sait Nazif[13] gibi arkadaşlarım vardı; fakat bu vazife benim hoşuma gitmiyor, hep muallimlik hayatını arıyordum: Her gün Orta Öğretim Müdürü Cevat Dursunoğlu’na, yeni müsteşar olan M. Emin Erişirgil’e çıkıyor, beni gene muallimliğe vermelerini rica ediyordum. Her defasında pazartesi, perşembe diye atlatılıyordum, artık dayanamayarak doğrudan doğruya Vekile çıktım, o beni atlatmadı, yalnız muallimliği şube müdürlüğüne tercih edişime şaştı.-Hükümetin siyasetini anladın ya, bir daha etliye sütlüye karışmayacaksın- dedi. Ben ne demek istediğini anlamadım bile, yalnız bir suçlu gibi başımı eğdim. Beni önce Afyon’da ihdas edilen bir öğretmenliğe tayin ettiler, sonra da Bursa’ya naklettiler. Konya’daki bütün alâkamı kardeşim Sadrettin’in başına sararak Bursa’ya geldim.”[14] Bu hâdise, hayatının ve heyecanlarının kırılma noktasını teşkil ettiği ilk darbe olmalıdır.
Namdar Rahmi, yeni bir vazife ile tekrar Ankara’ya döndü ve bu defa Yüksek Tedrisat Dairesi şube müdür vekâletinde(5 Ocak-12 Haziran 1930) bulundu. Bunu takiben çok kısa bir müddet(19 Haziran-31 Ağustos 1930) bulunduğu Afyon Orta Okulu terbiye muallimliğinden sonra bu şehirden ayrıldı.
Namdar Rahmi’nin en uzun meslek hayatı Bursa Erkek Lisesi felsefe muallimliği oldu ve tam on iki sene (1 Eylül 1930-22 Nisan 1942) bu şehirde bulundu. Cumhuriyetin onuncu ve on beşinci yıldönümlerini bu şehirde karşıladı ve onuncu yıldönümü için yazılan destanlardan biri kaleminden döküldü. Bu şehirde kültür hayatının bir mensubu olarak bulundu. Bu senelerde bilhassa Bursa Halkevi çatısı altında çok verimli bir kültür hayatı teşekkül etti ve kendisi de bu iklimin kıymetli bir mensubu olarak bulundu.
Namdar Rahmi’nin bu vazifesinde iken yaşadığı en dikkate değer hâdise Dolmabahçe Sarayı’nda, Atatürk’ün huzurunda toplanan Birinci Türk Dili Kurultayına Samih Rıfat’ın teklifiyle katılması oldu. Burada yaptığı konuşma çok beğenilmişti.[15] Bu kurultay sonrasında yaşadıkları da hayatının ikinci büyük hayâl kırıklığını teşkil etmişti. Çünkü İkinci Kurultaya(8 Mart 1933) bilhassa davet edilmemiş ve Gazi’nin iltifat ve alâkası, kendisine karşı şaşırtan derecedeki haset duygularını kamçılamıştı. Bunun kendisini ne kadar derin bir şekilde yaraladığını tahmin etmek çok kolaydır. Çünkü seneler sonra bile bu acıyı hatırlaması bunu göstermektedir. Kendi lisanından ikiyüzlü aydınların ve devlet ve makam meraklısı ve hatta esiri kalem erbabının, bu vaziyetini anlatmaktan[16] kendini alamamıştır:
“Bu konuşmam tanıdığım birçoklarının tebrikine vesile oldu. Arkadaşlarım beni saray bahçesinin uzak bir köşesine götürmüş, benim heyecanıma heyecanla mukabele ediyor, beni hararetle takdir ediyorlardı. O sırada Saray hademelerinden biri beni aldı,-Seni Gazi görmek istiyor-diye saraya götürdü. Beni içeri soktu, orada Maarif Vekili Doktor Reşit Galip Bey heyecanla dolaşarak bekliyormuş:
-Nerdesin, kardeşim? Paşa seni bekledi bekledi, gelmeyince beni vekil bıraktı, gitti, çok müteheyyiç olmuş, gözlerinden öptüğünü söyledi, kendi payıma ben de çok heyecan duydum. Artık seni bırakmayacak, senden çok istifade edeceğiz, dedi. Ben mahçup ve mütevazı:
-Efendim, ben içimden geleni söyledim, vazifemi yapmağa çalıştım kabilinden birkaç söz kekeledim. Çıktığım zaman kapıda Talim ve Terbiye Reisi İhsan Bey heyecanla bekliyormuş, bir yıl önce Maarif Vekili Cemal Hüsnü Bey benim için-silk-i celil-i maariften tard ve ihraç- kararı verirken onu- aynı isabet, mahz-ı keramet- diye alkışlayan kendisi değilmiş gibi, orada beni heyecanla takdir ve tebrik etti, fakat her ne hâl ise o kadar takdir, tebrik, heyecan orada kaldı; ertesi yılki kurultayda bir mücrim gibi takip edildim ve kurultaya alınmadım. Bu takip 942’ye kadar sürdü. Sonra birçok hâdiseler gösterdi ki, benim o dost, kardeş, arkadaş diye candan bağlandığım kimseler yalancı, müfteri, riyakâr birer jurnalci imişler…”
Balarısı mecmuası hâdisesinden sonra bu ikinci darbeyi teşkil etmişti ve bundan sonra kendisindeki bedbinliğin tek devası olarak mizahî hicivleri görmüştü. Cumhuriyet onuncu yıl dönümü vesilesiyle yazdığı destandaki heyecanı uzak bir mâzide kalmış gibiydi. Bu bakımdan 1933 yılının Namdar Rahmi’nin hayatının en dikkate değer bir devresi olduğunu söylemek çok zor olmasa gerektir. Çünkü hem Cumhuriyet destanı ve hem de “Geçti Bor’un Pazarı” başlıklı şiiri bu yıl içinde yazılmıştı ve her iki şiirin ayrıca yapılacak tahlili, çok dikkate neticeler verebilir.
Bursa’dan tekrar Ankara’ya Gazi Terbiye Enstitüsü edebiyat öğretmenliği ile gelen Namdar Rahmi’nin en çok kaldığı(30 Nisan 1942-17 Ekim 1947) ikinci vazifesi de bu olmuştu. Bu esnada sıhhati büsbütün bozulmuş ve arzu ettiği derecede, artık çalışamaz hâle gelmişti.
Meslek hayatının son zamanlarında ilk defa İstanbul’a Erkek Öğretmen Okulu Türkçe öğretmenliği(1Kasım 1947-15 Eylül1949) ile gelen Namdar Rahmi’nin bu sıralarda sıhhatinin çok bozulduğu anlaşılıyor. Nitekim 17 Ocak’ta bir ay izin, daha sonra da 1 Şubat’ta ise altı aylık rapor almak zorunda kalmıştı. İstanbul’da ikinci vazifesi Çapa Erkek Lisesi’nde(16 Eylül 1949-28 Ekim1950) oldu. Buradan son vazifesi için Pertevniyal Lisesi’ne nakli yapılmış ise ders veremeyecek derecede bozulan sıhhati dolayısıyla 28 Ekim 1950 tarihinde, geçici olarak Fatih Millet Kütüphanesi’ne nakli yapıldı. Bu vazifesi esnasında, 20 Ocak 1952 tarihinde emeklilik dilekçesini verdi ve 7 Şubat’ta vazifesinden ayrılmak zorunda kaldı[17].
Böylece 16 Kasım1914’de başlayan meslek hayatı 7 Şubat 1952 tarihinde sona ermiş oldu.
4- Yazı Hayatı
Namdar Rahmi, neredeyse çocuk denecek bir yaşta yazı yazmaya başladı. Denebilir ki, ilk bakışta dikkati çekmese bile, çok hareketli ve bereketli bir edebiyat iklimine sahip olan II. Meşrutiyet Konya’sında küçümsenemeyecek bir mevki kazandı. Konya’da bulunduğu senelerde dikkati çeken yazı hayatı bu şehir dışında bulunduğu esnada aynı verimlilik ile devam etmemiş ve ancak kitap hâlindeki eserleri ile dikkati çekmiştir. İkinci devrede ve bilhassa 1933’de yazdığı şiirlerle dikkati çektikten sonra daha çok mizahî şiirleri kaleme almış ve bunlar kısa bir zaman içinde çok yayılmış ve bazıları da duvarlara levha olarak asılmıştır.
Yazı âlemine girişi hakkında kendi kaleminden dikkate değer satırları[18] şöyledir:
“Orada, daha idadide iken çıkardıkları Ufk-u Âti adlı mecmuada gördüğüm “Mudhike-i nisaiyet” başlıklı yazısıyla dikkatimi çekmiş olan Naci Fikret’le arkadaş olmuştuk. Bunlar idadide bizden bir sınıf yukarıda idiler. Meğer bu genç, benim yazılarından tanıdığımdan çok derin, hudutsuz bir umman imiş. Ona olan hayranlığım gün geçtikçe artıyordu. Bu hayranlığım onun ölümüne kadar artarak sürdü. Bir de bizden bir sınıf aşağı Ali Ragıp vardı ki, şiir alanından bir harika idi, yalnız o divan edebiyatının şaheser örneklerini veriyordu. Bu iki arkadaş bana iki kanad olmuşlardı. Ben o vakte kadar Edebiyat-i cedide ile meşgul olmuştum, bilhassa Fikret’in hayranı idim ve yazılarımda hep Fikret’in tesirleri vardı. Ragıp bana divan edebiyatı zevkini tattırdı, ben de ondan geri kalmamak için gazeller, mesneviler yazıyor, ona nazireler yapıyordum. Fakat o benim için en büyük üstattı, bugün hâlâ hayranı olduğum eserleri vardır. Ayrı bir kitap hâlinde topladığım Kitaplarımın Hikâyesi adlı yazılarımda bunlardan bahsetmiştim.”
A- Yazıları
Namdar Rahmi, Konya İdadisi son sınıf talebesi iken ilk şiirlerini o sırada daha ziyade talebelerin yazdığı mecmua olan Şehâb’ta neşretti. 30 Mart 1912- 4 Nisan 1913 (14 sayı, Konya) tarihleri arasında çıkan bu mecmuanın kendisinin yazı hayatına bir başlangıç olması bakımından hususî bir değeri bulunmaktadır. Son eserlerini, daha doğrusu kitaplarını neşrettiği 1952 senesi göz önüne alınırsa tam kırk senelik bir yazı hayatının olduğunu söylemek gerekmektedir. Sadece yazar olarak değil mecmua nâşiri olarak da matbuat tarihimizde bir mevkii bulunmaktadır.
Bilhassa ilk gençlik çağlarında büyük bir kitap âşıkı olan Namdar Rahmi, Paris’te satın aldığı kitaplarını binbir zahmetle otellerde ve evlerde nasıl muhafaza ve Türkiye’ye, Konya’ya sevk ettiğini anlattıktan sonra, bunları bilhassa kiralık evlerde münasip bir şekilde yerleştiremediğinden şikâyet ederek bu heyecanının bu ayrılıklar yüzünden nasıl söndüğünü[19] anlatmaktadır:
“Bursa’ya geleli on yıl olduğu halde hâlâ kitaplarımın üçte biri, belki yarısı Konya’daki evimizin bir odasında mahpustur. Zaman zaman onlardan bazılarına karşı şiddetli bir ihtiyaç duyuyorum. Her şey tavında gerek derler; arası soğuyunca bir iştiha kaybolup gidiyor. Ne zaman şöyle konforlu bir eve, bir kararda bir hayata malik olacağım da hem kendimi, hem kitaplarımı bu perişanlıktan kurtaracağım?!Ömür yolunun en mühim bir mesafesini aldım, hâlâ iki yakamın bir araya geleceği yok. Bu derbederlik içinde öyle yüksek bir enerji israfı oluyor ki, bunu hesap edebilsek facianın büyüklüğünü anlarız… Şu evsizlik yüzünden çektiğimi ben bilirim. Hele Bursa’ya geldiğim zaman öyle yeise düşmüştüm, öyle ağlayacak hale gelmiştim ki mensup olduğum vekâlete: Burada oturmaya elverişli kiralık ev yoktur, beni evleri olan bir yere kaldırınız diye istida etmeyi düşündüğümü hiç unutmam… Bende öyle bir negativizm hâsıl oldu ki, kitaplara küstüm, kaleme darıldım, fikir cereyanlarına düşman kesildim. Artık kahveydi, gazinoydu, kulüptü dolaşıyor, kitapları da ancak yatağa girdiğim zaman uyku getirsin diye okuyordum.”
Burada hemen ifade edilmesi gereken bir gerçek ise bu itirafına rağmen Namdar Rahmi’nin hiç de küçümsenemeyecek bereketli bir yazı hayatının bulunduğudur.[20] Son senelerinde yazıları azalmış olsa bile bilhassa 1952 senesinde, büsbütün bozulan sıhhatine rağmen, kitaplarının basılması hususunda mesai harcadığı da bu meyanda hatırlanmalıdır.
Yazı yazdığı ilk mecmua Şehab oldu. Gazeteler arasında ise Babalık (Konya) ve diğer mecmualar arasında da Konya’da yakın dostu ve bir bakıma üstâdı Naci Fikret (Baştak) tarafından çıkarılan Yeni Fikir, Ahibabazade Nâzım (Ekren) tarafında çıkarılan Resimli Zaman (9 Mayıs 1925- 26 Aralık 1933), Balarısı (15 Kasım 1929)[21], AsieMineur (1 Octobre 1929)[22], Sadeddin Nüzhet (Ergun) tarafından çıkarılan Kervan (1929), Eyüp Hamdi tarafından çıkarılan Terbiye Postası, Mehmet Muhlis (Koner) tarafından çıkarılan Selçuk (1934), Afyonkarahisar’ında Nur (Afyonkarahisar, 1924-1928), Konya (1944), Ankara’da çıkan Anadolu Terbiye Mecmuası (1922),Gerçek Yolu (1943), Ar (1943) ve İstanbul’da basılan Millî Mecmua’da (1925) bulunmaktadır. Bu meyanda Karatay imzasıyla Türk Yurdu mecmuasında (1914) basılan şiirlerin de kendisine ait olduğunu tahmin etmek zor değildir.[23] Bursa’da iken Bursa vilâyet gazetesinde (1933) ve bilhassa halkevi mecmuası Uludağ’da (1935-1944) yazılar yazmıştır.
Şehab mecmuasının, Namdar Rahmi’nin ilk şiirlerini neşrettiği mecmua olması bakımından hususî bir değeri bulunduğunu ifade etmek gerekir.[24]Bu mecmuayı çok sevdiği anlaşılan Namdar mahlâsına ismine Şehab’ı eklediği ve bu şekilde mahlâsı Namdar Şehab ve tam isminin de Mehmet Namdar Rahmi Şehab hâline gelmiş olduğu ihtimâli hatıra gelmektedir. Bu bir tesadüf de olabilir. Esasen bu mecmuadaki şiirlerini de Namdar Şehab olarak imzalamıştı. Bu mecmuanın müessisin heyeti şu isimlerden teşekkül etmişti: Muzaffer Hamit, Hulki Âmil (Keymen), Abdullah Cevdet, Abdullah Zühtü, Rıfat Tahir, Necdet Sabri, Selim Sırrı ve Ömer Lütfi. Mecmua kendini “Edebî, fikrî,felsefî, içtimaî, fennî risale-i mahiyedir” şeklinde takdim etmişti ve fiyatı otuz para idi.Aylık olan mecmua yedinci sayısından itibaren on beş günlük olarak çıkıyor ve şehrin mühim gazetesi Meşrık-ı İrfan’ın matbaasında basılıyordu.
Şehab’ın ilk sayısında (30 Mart 1912, s. 6) Namdar Rahmi’nin 25 Mayıs 1327 (7 Haziran 1911) tarihli ve “Hayat yolunda” başlıklı bir şiiri basıldı. Bu kendisinin imzasını taşıyan ilk şiir olması bakımından dikkate değer. Mecmuanın açtığı edebiyat müsabakasında birinci olan şiiri 3. (s. 35) sayısında, diğer şiirleri de 4. (s. 44-45), 5-6. (s. 68), 9. (s. 92), 12. (s.118) sayısında ve en son “Türklük ve Hilâle” başlıkla şiiri de son sayısında (s. 132) basılmıştı.[25] Bu mecmuanın Konya matbuatının en meçhûl bir temsilcisi olduğunu ve hemen hemen günümüzde hiçbir sayısının tedkik edilmemiş olduğunu bu vesile ile ifade etmek gerekir[26].
Namdar Rahmi, Harb-i Umumî’nin son senelerinde Türk Ocağı Konya Şubesi nâmına Vali Muammer Bey’in desteğiyle çıkardığı Ocak mecmuasının her sayısında yazı yazmış ve 19 nüsha çıkarmayı (13 Kasım 1917-30 Mayıs 1918) başarmış ve bu mecmuanın tahrir müdürlüğünü yapmıştı. Fikir mecmuası olarak kıymetli bir bilgi kaynağı olan mecmuanın dikkati çeken bir yazı heyeti bulunmaktadır[27].
Ocak mecmuasının tahrir müdürü Namdar Rahmi Bey idi. On dokuz sayısı(8 Teşrin-i sânî 1917-3 Mayıs 1918) Konya matbuat hayatının kıymetli birçok mensubunun yazılarını ihtiva etmiştir ve II. Meşrutiyet devrinde Türk Ocağı tarafından çıkarılan dikkate değer bir taşra mecmuasıdır. Bu mecmuada yazısı bulunan imzalar şöyle sıralanabilir: Namdar Rahmi (Karatay), Ali Ragıp, Edip Raşit (Usman),( Ahmet) Besim Atalay, Ahmet Nasuhi, İsmail Zühtü, Mahmut Nedim (Güntel), H. Ragıp, Sadrettin (Karatay), Mümtaz Bahri (Koru), Naim Hazım (Onat), Mustafa Reşit, Bandırmalıoğlu Midhat Şakir (Altan), Süleyman Necati (Güneri), Mehmet Veled (İzbudak), Hamdizade Abdülkadir (Erdoğan), Seydişehrî Zeki, Gök Han (Niğde), Ermenaklı Sırrı Mustafa.
Afyonkarahisarı’nda Nur (Ağustos, 1924-15 Haziran 1927) mecmuasının sahip ve müdürü Muallim Ahmet Sami Bey idi ve çok mühim ve bazıları matbuat hayatında kıymetli izler bırakan bir yazı heyeti olmuştur. Bir kısmı müstear olan bu isimler şöyle sıralanabilir: Namdar Rahmi (Karatay), Adanalı Ziya, Tahir Hayrettin, Derviş, Nurettin İbrahim, Faruk Şükrü, Abdüllatif Nevzat (Ayasbeyoğlu), Ali Ragıp, Ahmet Sami, Ahmet Tevhit (Ulusoy), Şefik Keramî, Haylaz, Makbule Fikret, Nahit, Abdullah Mahir, Hasan Tahsin (Erzurum), Cevat Kâzım, Yahya Saim (Ozanoğlu), Vehbi, Seyyar Muhabir, Salih Zeki, Hikmet Ziya, H. Zihni, Rüştü (Uşaklı), Kemal Ferdî, Ahmet Şükrü, Ertuğrul, Enver Hami, EbussuudKâni, Dehrî.
Namdar Rahmi’nin yazı yazdığı mecmualardan Yeni Fikir’in (42 sayı, 1 Ocak 1925-25 Kasım 1928) sahip ve sermuharriri, kendisinin üstadı saydığı, Naci Fikret idi. Paris’te bulundukları esnada da hem Naci Fikret ve hem de Namdar Rahmi mecmuanın hemen her sayısına yazı göndermişlerdi. Diğer taraftan bu mecmuanın tam bir fikir mecmuası olduğuna işaret etmek gerekir Bu mecmuanın çok geniş bir yazı heyeti bulunuyordu: Bu imzalar şunlardı: Naci Fikret (Baştak), Celil (Maarif Müdürü), Namdar Rahmi (Karatay), Sadrettin Rahmi (Karatay), Y. Y. Ahmet Tevhit (Ulusoy), Ayaşlı Şakir, Fahri Behiç, Kemal Ferdî, Atabeyli Naci (Kum),Elif R, Seyfettin (Yalvaç), Naim Hâzım (Onat), Ermenekli Hasan Rüştü (Okumuşgil), R. Ayın, Osman Nuri, M. Zeki (Dolbay), Cevat Kâzım (Konya), Hoca Elif Elif, Hadi Tuğrul, Haver, Ali Kemali, Ahmet Rıza, Nesip Mevlevî, Solakzade Cemil Hamit, Fahrettin Kerim (Gökay), Sadeddin (Nüzhet Ergun), Kâzım Nâmi (Duru), Tevfik Nevzat, Mehmet Naci (N. Fikret Baştak-Paris), Ahmet Kudsi (Tecer), Âzer, Muzaffer Hamit, Yalvaçlı Ali Ragıp, (Hüseyin)Refik (Kırış), Feridun Nafiz (Uzluk), İsmail Zühtü, Cemil Rikabî, Hasan Tahsin, Gökpunar, Mehmet Sabri, Raşit Arif, Serâzat, Hüseyin Rahmi (Gürpınar), Eyüp Hamdi(Niğde), Hayrettin İlhan, Raşit Arif, Odabaşıoğlu Tevfik Macit, Celile Nizamettin, Esat Âdil (Müstecaplıoğlu), Neyyir Azer, Galip Fuat, Memduh Yavuz (Süslü), Ahmet Rıza, Pesendî, Sait Nazif (Ozankan), Mehmet Nuri (Gençosman), Nurettin Rüştü(Büngül), Sururî, N.F (Naci Fikret Baştak), Kuloğlu, Gevherî, Muallim Abdülgaffar, M. Rüştü (Konya), Mustafa Şekip (Tunç), Hadi Tuğrul, M. Rüştü.
Kaynak: https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1327 (erişim: 26.11.2020)
Ağustos 2012 - Yıl 101 - Sayı 300
---
B. Kitapları:
Namdar Rahmi’nin ismi bilhassa ismiyle birlikte hatırlanan Geçti Bor’un Pazarı isimli şiir kitabıyla yaşamaktadır. Ancak kendisinin diğer kitapları da günümüzde dahi hatırlanan ve aranılan eserler arasındadır. 7 Şubat 1952 tarihi itibariyle emeklilik hayatına başlayan Namdar Rahmi, bozuk sıhhatine rağmen bütün gayretini yazılarından ve şiirlerinden bir kısmını kitap hâlinde neşretmek için harcamıştır. Bu sene zarfında Kitaplarımın Hikâyesi, Paris Mektupları ve Geçti Bor’un Pazarı gibi kitapları bu sene içinde basılmıştı. Geçti Bor’un Pazarı’nın ikinci baskısı için hazırladığı takdim yazısını ise tamamlamak imkânı bulamamış ve bu kitabın, ölümünden bir sene sonra yapılan ikinci baskısına konulabilmiş, ayrıca bu baskıda dizgi yanlışları da tashih edilmiştir.
Kitap hâlinde basılan kitapları hakkında basılış sırasına göre bilgi vermek mümkündür.
1- Felsefî Meslekler Vokabüleri, Afyon, 1932, 247+(8) s. Doğan Matbaası
Bu kitabını o esnada, bilhassa liseler için, büyük bir ihtiyaç hâline gelen küçük bir felsefe lügati olarak hazırlamış ve bilhassa kendi ifadesine göre Fransız felsefecilerinden Lalande’ın lügatinden faydalanmıştı. Ancak Afyon’da basılan bu lügatin ikinci baskısının bilhassa İstanbul’da basılıp neşredilmemesi, tanınmasına engel olmuştur. Yeni harflerle basılan ilk felsefe lügati olmasından dolayı Türk felsefe neşriyatı tarihi bakımından, bugün de bir değeri olduğu açıktır.
2- Namık Kemal ve İdealizmi-Sosyoloji ve Psikoloji Bakımından Bir Etüt, Bursa, 1941, 28 s. Ankara Kitapevi
Bursa Halkevi’nde, Namık Kemal’in yüzüncü doğum senesi münasebetiyle verilmiş bir konferans vesilesiyle ve bu konferansı genişletmek suretiyle yazdığı metnin bir kitapçık hâlinde basılmışıdır.
Bu metinde Namık Kemal’in bir vecd hâline gelen idealizminin, vatan ve millet aşkının bir mistisizme vâsıl olduğunu açıklayan ve dikkate değer yorumlar yapılmaktadır. Ayrıca bu kitapçığı Millî Eğitim Bakanlığı tarafından takdirname ile karşılanmıştır.
3-Yazma Dersleri, İstanbul, 1945, 273 s. Maarif Matbaası
Bu kitap Sorbon edebiyat profesörü Daniel Monret’nin bu mevzudaki kitabını esas alarak yazdığı bir ders kitabıdır. Bilhassa bu sırada muallimi olduğu Gazi Terbiye Enstitüsü talebeleri ve bütün orta ve lise mektepleri için hazırlanmıştır. Bu itibarla kitap Maarif Matbaası tarafından kırk beş bin adet basılmıştır. Sonunda bulunan “Açıklamalı sözlük ve endeks” lisan tarihimiz bakımından da dikkate değer bir metindir.
4-Kitaplarımın Hikâyesi, İstanbul, 1952, 102 s. Berksoy Basımevi
Bu kitabı, 1952 senesinde yâni ölümünden bir sene önce basılan üç kitabının birincisidir. Türkçede kitap dostu olarak tanınan pek az insan, bu dostluğunun hikâyesini kaleme almıştır. Bu bakımdan bu kitabın çok hususî bir değeri bulunmaktadır. Namdar Rahmi burada kitapların dünyasıyla karşılaşmasını, ilk defa İstanbul’dan ilk defa isim vermeksizin kitap getirtmesini anlatmaktadır.
Bu arada kitabın Konya’nın II. Meşrutiyet devri matbuat, edebiyat ve fikir hayatında bir mevki kazanan genç şahsiyetler hakkında kıymetli ve benzeri olmayan bilgileri bu çevrenin bir mensubu olan yazarın kaleminden zapt edilerek tarihe bırakılmış olmasıdır. Bu tarafıyla kitap Konya’nın yakın kültür tarihi için vazgeçilmez bir kıymettedir. Yazar kendi hayatında bir yeri bulunan isimlerden Naci Fikret (Baştak), Ali Ragıp, Mehmet Muhlis (Koner), Mümtaz Bahri (Koru), Mehmet Nuri (Gençosman), bu sırada öğretmen olarak bu şehirde bulunan Rasim Haşmet ve bir Meşrutiyet sürgünü olan Hüseyin Kâmi hakkında başka mehazlarda rastlanmayan bilgiler vermiştir.
1- Paris Mektupları, İstanbul, 1952, 133 s. Berksoy Basımevi
Namdar Rahmi’nin 1952 senesinde basılan üç kitabından ikincisi bu kitaptır.
Kitaptaki yazılar Paris hâtıraları, Fransız hayatı ve kültürü ile bilhassa Fransa ve Belçika’da yaptığı seyahate dair yazılarını ihtiva etmektedir. Başlıklar sırasıyla şöyledir: “Paris’te Terbiyevî Bir İçtima” (s.3), “Fransa’da Terbiye, I, II, III”(s.6-13); “Teceddüt, Daima Teceddüt”, (s. 13-16), “Paris’te Bir Komünist İçtimaı”, (s. 17-19), “Paris’te Bir Faşizm İçtimaı”,(s.20-22), “Vatanperver Gençlik Cemiyeti’nin Mitingi” (s.22-25), “Sosyetede Savan’da Bir Konferans”, (s.25-27), “Krallık Taraftarlarının Bir İçtimaı”, (s. 27-30), “Fransa’da Seferberlik”, (s.30-31), Haşet Kütüphanesinin Yüzüncü Yılı”, (s. 33-35), “Avrupa’da Reklâm” (s. 35-38), “Fransa’da Frank ve Dolar Harbi”, (s. 38-40), “Fakir”, (s. 41-42), “Erkek mi Dişi mi?”, (s. 42-45), “Fransa’nın İktisadî Âmillerinden Kadın”, (s. 4547), “Otalavi”, (s.49), “Fransa’nın Vaziyeti Hazırasından Ahvali Âleme Bir Nazar”, (s. 49-52), “Fransa’da büyük Perhiz Şenlikleri: Mikarem”, (s. 52-55), “Bombon Papazının Destanı”, (s. 55-58), “Şomaj” (s. 58-60), “İngiliz Düşüyor”, (s. 60-63), “İngiliz Düştü”, (s. 63-65), “Sorbon’da Bir Tez Müdafaası”, (s. 65-68), “İçtimaî Tikler”, (s. 68-72), “Dans”, (s. 72-75), “Teşhircilik”, (s. 75-77), “Sultan Paris’te”, (s. 77-80), “Tatil”, (s. 80-82), “Paris’ten Mon Pelye’ye”, (s. 82-84), Dijon”, (s. 84-86), “Liyon”, (s. 86-89), “Grenobl”, (s.89-91), “Dağlar”, (s. 91-93), “Mon Pelye”, (s. 9395), “ Mon Pelye Sokakları”, (s. 95-98), “Amele Tezahüratı”, (s. 98-100), “Palavas”, (s. 100-102), “Prenelerde”, (s. 102-108), “Brüksel’de İlk İntiba”, (s. 108-110), “Brüksel’de”, (s. 110-113), “Brüksel’de Yeni Mahalleler”, (s. 113-116), “Broj”, (s. 116-118), “Yine Broj’da” (s. 118-121), “Ostant”, (s. 122-124), “Yine Ostand”, (s. 124-127), “Gand’da”, (s. 127-130), “Seyahatten Avdet”, (s.130-133).
Bu kitabın son paragrafı (s. 133) seyahatinin kendisinde hâsıl ettiği duyguları ifade etmesi bakımından dikkate değer: “Biliyorum ki dünyada yüzbinlerce milyonlarca kasaba var. Anladım ki bunların hiçbirisinde aradığım beklediğim şey yoktur. O yine benim içindedir. Benim öz yurdumdadır. İşte şimdi bu kanaatle mutmain ve müsterih seyahatten avdet ediyorum.”
2- Geçti Bor’un Pazarı, İstanbul, Yenilik Matbaası 1952, s.31.
Namdar Rahmi’nin 1952 senesinde basılan üçüncü ve hâl-i hayatında basılan sonuncu kitabı kendisine büyük bir şöhret taşıyan mizah şiirlerini ihtiva etmekte olan bu kitabıdır.
Bu kitap Cumhuriyet devrinde, 1933 senesinden itibaren mizahî hiciv şiirlerini ihtiva etmektedir. İlk defa Akbaba dergisinde “ Geçti Bor’un Pazarı” başlıklı şiiri basılmış ve bu şiirin gördüğü büyük alâkadan sonra büsbütün mizah şiirlerine ağırlık vermiş ve neredeyse yazdığı her şiir bir hâdise olmuştur.[1] Cumhuriyet öncesinde yazdığı şiirleri kitaba dâhil edilmemiş ve günümüze kadar toplanmamıştır. Bu kitabın ilk baskısında, yirmi yedi ve daha sonra ölümünün birinci yıldönümünde (Ankara, 1954, 80 s. Türkiye Matbaacılık ve Gazetecilik A.O.) ikinci basımında ise yirmi dokuz şiir bulunmaktadır. Bu baskıya eklenen Yıllık Destan (s. 73-79) devrin Bursa memur ve muallimlerini ile dünya hâdiseleri anlatması bakımından mühimdir. Bu kitabı nasıl hazırladığını anlattığı yarım kalan yazısı, ancak ikinci baskıya konulabilmiş ve küçük kardeşi Sadrettin Karatay tarafından tamamlanmıştı. Bu yazının son paragrafı (s. 14) Namdar Rahmi’nin son satırları ve içinde tam kırk sene yaşadığı kitapların âlemine vedaı olmuştu:
“Bugün müsveddelerini hazırladığım destanlar otantiktir, yalnız birkaçını bulamadım, ölüm de başucumda bekleyip duruyor… Meselâ “Uğraş didin nafile, dipsiz anbar boş kile” bentli bir yazım vardı, bulamadım. Bir de “Aptal ata binince bey oldum sanır, şalgam suya girince yağ oldum sanır” bentli bir tercim vardı, onu da beyaza çekemedim. Ölmeden bunları başarabilirsem bu da beni için bir hâtıra olacaktır. Şu satırları yazarken kendimi hiç iyi hissetmiyorum, damar sertliği alıp yürümektedir.”
Ancak son senelerde yapılan üçüncü baskısında (İstanbul, 2004, 78 s) da ikinci baskı metni aynen kalmakta, ancak ne hikmetse, kitabın ismi dış kapağında “Leyleğin Ömrü” ibaresi üst, iç kapakta ise alt başlık olarak eklenmiş bulunmaktadır. Ayrıca bu baskıya İsmet Bozdağ’ın yanlışlarla dolu bir ‘önsöz’ü (s. 7-10) eklenmiş bulunmaktadır. Bu baskı aileden izinsiz olarak yapılmıştır. Kitap aynı zamanda kısa bir hâl tercümesi ilâvesiyle Türk Dünyası Araştırmaları (Sayı.88, Şubat, 1994, s. 152-172) mecmuasında Yücel Hacaloğlu tarafından bastırılmıştır.
Namdar Rahmi’nin bu kitabı dışında kalan “Cumhuriyet Destanı” isimli şiiri de Bursa (Sayı.3359-350, 29 Ekim 1933, s. 3) resmî gazetesinde basılmış bulunmaktadır.[2] “Geçti Bor’un Pazarı” gibi şiirleri halkın dilinde senelerce dolaşmış ve halkın şikâyetlerine tercüman olmuş en ünlü şiirlerin biri ve belki de birincisi olmuştu.[3] “Çarşambadır Çarşamba” gibi bazı şiirleri de halk fıkralarına atıfta bulunmakta ve zamaneye uymanın mizahî felsefesini yapmaktadır. Burada “Baktın zamane uymadı sen uy zamaneye” sözüyle de ifade edilen eyyamcılık felsefesini anlatan fıkra, bilindiği takdirde bu şiir bir yoruma kavuşabilir[4]. Hikâye şöyle: İki büklüm bir ihtiyar kasaba pazarından köyüne dönmekte geç kalınca yol üzerinde bir değirmende gecelemek zorunda kalmış. Gece yarısı bir gürültüyle uyandığı zaman perilerin “Çarşambadır Çarşamba” tekerlemesiyle oyun oynadığını görmüş. Kendisini fark eden periler kendisini de oyuna katmışlar. O da “Çarşambadır Çarşamba” diyerek oyunu tamamlamış. Bunu üzerine periler “Bu ne kadar uysal bir adam” demişler ve mükâfaten kamburunu düzeltmişler ve yola koymuşlar. Bunu gören ve durumu öğrenen başka bir kambur da değirmende ertesi gün gecelemiş. Aynı şekilde oyuna davet edilen ihtiyar günün şarkısı “Perşembedir Perşembe” iken o yine arkadaşından öğrendiği şekilde “Çarşambadır Çarşamba” demeye devam etmiş. Periler oyun sonunda “Bu ne aksi bir herif” demişler ve kamburuna bir kambur daha eklemişler.[5]
Namdar Rahmi’nin bu hiciv şiirleri çok taklit edilmiş ve bazıları levha hâlinde basılarak esnaf dükkânlarına asılmıştır.[6]
Sonsöz veya Namdar Rahmi’den Kalanlar
Namdar Rahmi, henüz edebiyat tarihi bakımından değerlendirilmemiş ve hakkında hiç değilse ciddî bir araştırma yapılmamış bir fikir, felsefe ve edebiyat adamı olarak dikkati çekmektedir.
Her şeyden önce çocuk yaşta girdiği edebiyat ve matbuat hayatında ilk şiirlerini henüz bir idadi talebesi iken yazmış ve 1917’de ise 21 yaşında olduğu delikanlı çağında Türk Ocağı adına Konya’da Ocak mecmuasını çıkarmıştır. Bilhassa ilk zamanlarında veya Cumhuriyetin onuncu yılına verimli bir yazı hayatının olduğu dikkati çekmektedir. Felsefî yazıları ve bilhassa Türkiye’deki belki de ilk ciddî felsefe cereyanı olan Enerjetizmin, üstat kabul ettiği Naci Fikret ile beraber, iki kurucusundan biri olacak derecede tefekkür faaliyetine çok genç yaşta katılması mühim bir düşünce hâdisesidir[7].
Cumhuriyet devrinde, hiç değilse 1933-1953 devresinde, mizahî hicvin en büyük temsilcisi olan Namdar Rahmi, bilhassa devrandan şikâyet tarzındaki şiirleriyle birçok bedbahtın hissiyatına tercüman olmuş ve bu şiirleriyle büyük bir alâkaya mazhar olmuştu. Hiç şüphesiz bu şiirlerin doğrudan doğruya kişileri hedef almayıp daha geniş bir çerçevede mizah ve halk felsefesi ile karışık tenkitleri ihtiva etmesi kendisini, meselâ II. Meşrutiyet devrinin siyasî hiciv şairi Hüseyin Kâmi gibi, bir hedef hâline getirmemiştir[8]. Gerçekten de bu şiirlerinde hiçbir şahsiyetin isminin geçmemesi dikkate değer bir husustur. Ancak kendisinin bu şiirleri herhalde birçok insanın veya devrin saadetine ortak olamayan insanların ve memurlar ile münevverlerin hissiyatına tercüman olmuştur.
Keza hem II. Meşrutiyet ve hem de Cumhuriyet devrinde siyasî mizah şiirleri yazan Fâzıl Ahmet’in şiirlerini de geniş manada hiciv mizahına örnek göstermek gerekir[9]. Ancak Namdar Rahmi’nin halk mantığına yakın ve halk deyimlerine dayanan şiirlerinin gördüğü alâkanın rakipsiz olduğuna işaret etmek gerekir[10].
Namdar Rahmi’nin 1912 senesinde, henüz bir idadi talebesi iken başlayan yazı hayatının çerçevesi ortada olmasına rağmen yazılarının ve şiirlerinin tam bir tespiti yapılamamıştır. Bu tespit için ayrıca bir çalışma gerektiği ortadadır. Ancak kendisinin daha çok ve daha yakından bir şekilde araştırılması ve tabiî eserlerinin ve makalelerinin yeniden basılması gereken bir kalem ve fikir adamı olduğu muhakkaktır ve bu yazımızın hedefi ve maksadı da buna işaretten ibarettir. Bu yazı vesilesiyle kendisinin henüz hakkı teslim edilmemiş ve yeteri kadar tanınmamış bir kıymetimiz olduğuna da dikkati çekmek gerekir.
Ek.1
Cumhuriyet Destanı
Tanrı izin verdi bu güne erdik
Ulu Gazimizden yetişti ferman
Şerefli savaşın meyvesin derdik
Can çekişen yurda geldi yeni can
Tarihleri baştanbaşa seyreyle
Böyle bir inkılâp gördünse söyle
Ver sen kulağını gel otur şöyle
Sana olanları ideyim ferman
Asırlarca keyfe daldı sultanlar
Uyudular siyaseti tutanlar
En nihayet çullandılar düşmanlar
Parçalandı esir oldu bu vatan
Kalmamıştı istiklâli vatanın
Kölesi olmuştu Türk Avrupa’nın
Keyfine esirdi millet sultanın
Buna tahammüle var mıydı imkân
Memleket arıktı hasta gibiydi
Millet baştan başa yasta gibiydi
Hükûmet bir şaşkın usta gibiydi
Yoktu bu hastaya bakacak Lokman
Sultanlar milleti kulu sayardı
Pençesini can evine dayardı
Kanını emerek halkı soyardı
Tezvire âletti din ile Kur’an
Vatanın sızlardı kanlı yarası
Saraylara aktı halkın parası
Saltanat denilen yüzler karası
Vatanı millete etmişti zindan
Gazi geldi siyaseti çevirdi
Bir hamlede düşmanları devirdi
Dinleyin dünyaya nasıl şan verdi
Gelmedi cihana böyle kahraman
Yunanlılar İngiliz’e güvendi
Fransızlar bir taraftan yüklendi
Halife ordusu buna eklendi
Dört bir yandan sursal eyledi düşman
Meydanda ne ordu ne silâh vardı
Anneler hep için için ağlardı
Sultan halka düşman düşmana yardı
Millet bu hallere eyledi isyan
Yunanlılar önce hayli yürüdü
Ordusunu ta merkeze sürüdü
Asılar da her tarafı bürüdü
Milleti aldı bir korku, heyecan
Halkın gözbebeği Mustafa Kemal
Kürsüden millete dedi: bu ne hal
Zafer bizimdir yok başka ihtimal
Hele siz sabredin şöyle bir zaman
Var mıdır tarihte böyle mucize
Hiç yoktan bir ordu çıkardı bize
Dökeceğiz düşmanları denize
Dedi, bu kuvvetin kaynağı iyman
Baş kumandanlığı aldı nihayet
Bir vücuttur Kâzım, Fevzi ve İsmet
İşte bu birlikten doğdu o kuvvet
Taarruz etmeğe yaptılar pilân
Türkü kırdırmamak Gaziye emel
Dedi bir Türk cihana bedel
Bu sebepten pilânları çok güzel
Ordumuz bu yüzden görmedi ziyan
“Hedefiniz Akdenizdir askerler”
Emrini duyunca yüklendi erler
İyman kuvvetinden titredi yerler
Anladı haddini İngiliz, Yunan
Saltanat ordusu zaten kısırdı
Yunanlılar baştan başa esirdi
Avrupalı şaştı parmak ısırdı
Elçiler yollayıp diledi aman
Yiğit erler düşmanlarla boğuştu
Münafıklar memleketten savuştu
Memleket bir şanlı sulha kavuştu
Halkın muhabbeti etti galeyan
Mezarından şaştı buna Napolyon
Baş eğdi bu hale Lüit Corc, Gürzon
Sever paçavrası yırtıldı en son
Siyasî zafere şahittir Lozan
Millet kendi geydi zafer tacını
Kendi yurdu için verir bacını
Bütün düşmanlardan aldı öcünü
Ne halife kaldı ne han ne sultan
Sıra ıslahata geldi nihayet
Gazimiz her yolda kılavuz elbet
Ne saltanat kıldı ne de hilâfet
Şanlı Cumhuriyet olundu iylân
Yetmiş iki millet Türk’le barıştı
Dost olmakçin birbirile yarıştı
Medeniyet âlemine karıştı
Türkün şerefini tanıdı cihan
O softalar münafıklar yobazlar
Asırlarca halkı uyutan o kazlar
Yeniliğe terakkiye garazlar
Pustular, yiyerek hepsi de tırpan
Yurda doğdu medeniyet güneşi
Gönüllerde yandı irfan ateşi
Millette anladı ap açık işi
O karakuvvetten kalamadı nişan
Tekkelerle, medreseler yıkıldı
Hamdolsun o bataklıktan çıkıldı
Medeniyet abidesi dikildi
Millet bildi nedir ilimle irfan
Türk kadını hürriyete kavuştu
Okumakta erkeklerle yarıştı
Avrupalı bile çok kıymet biçti
Parlak zekâsına oldular hayran
Harf inkılâbile millet okudu
Kadın erkek bülbül gibi şakıdı
Mektepten mektebe mekik dokudu
Yüzde doksan arttı okuyan yazan
Kargacık burgacık Arap harfleri
Asırlarca halkı bıraktı geri
Böyle miydi yüce Türkün kaderi
Hainler milleti bıraktı nadan
Şimdi bir yıldırım hızıle koştu
Anladı ki o masallar hep boştu
Derinden derine kaynadı coştu
Dalgalandı sanki bir koca umman
Gazi geçti halka hocalık etti
Benliğini, tarihini öğretti
Dedi: bu düşkünlük kalmadı bitti
Yürü ün sal artık dünyada uyan
Halkçılık hedeftir şimdi millete
Adı üstünde halkçı dendi millete
Halkımız muhtaçtır hayli himmete
Bunu anlamayan değildir insan
Her tarafta halkevleri açıldı
Medeniyet ışıkları saçıldı
Bilgi, sanat şerbetleri içildi
Eski sersemlikten kalmadı nişan
Gazimiz halk için yaşarım, diyor
Halk için dağları aşarım, diyor
Bunu bilmeyene şaşarım, diyor
Kötü gözden esirgesin Yaradan
Kılıç onda, kalem onda, söz onda
Sevgi onda, bilgi onda, öz onda
İleriye sezen gören göz onda
Dedi milletine bak işte inan
İlk medeniyeti kuran Türk sensin
Tarihin kökünde duran Türk sensin
Bütün bu cihana saran Türk sensin
Senin damarında döner asil kan
Dedi: en güzel dil, senin dilindir
Dedi: en güzel il, senin ilindir
Dedi: tarih, baştan başa malındır
Senden büyük millet görmedi devran
Ben değlim sensin Mustafa Kemal
Ben faniyim senin için yok zeval
Senindir ey şanlı millet istikbal
Bu cumhuriyettir sana armağan
(Rahmi)yim tarihi beyan eyledim
Olup bitenleri ayan eyledim
Ulu Gazimize şükran eyledim
Ruhumun içinden doğdu bu destan
Namdar Rahmi
Ek.2
Geçti Bor’un Pazarı
Başta kavak yelleri estiği günler hani?
Umduğumuz neşeler, şerefler, ünler hani?
Beklenilen alaylı, şanlı düğünler hani?
Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye
Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye !
Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin?
Kimler böyle züğürtün huzurunda eğilsin?
Şöyle bir dairede müdür bile değilsin,
Ne çıkar öğrenmişsin mesahası (piy) diye,
Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye!
Bilmem ki, ne olmaktı senin gayen, maksadın?
Fare gibi kitaplar arasında yaşadın,
Ne dansettin, eğlendin, ne de sevdin kız, kadın,
Kim demiş hey serseri gençliğine kıy dedi?
Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye!
Gönül ne çalgı ister, ne eğlence, ne de dans,
Ne güzel kadınların önlerinde reverans,
Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans,
İhtiyarlık gölgesi perde çekti dideye,
Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye!
Fırsatı iyi kolla, olma sakın dangalak,
Genç iken vur partiyi, durma ye, keyfine bak,
Sonra iç şampanyalar, viskiler, bardak bardak,
Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye,
Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye!
Hasan’ın böreğine vaktinde yetişmeli,
Hiç durmadan gövdeye atıştırıp şişmeli,
Yanıp da kavrulmadan mükemmelen pişmeli,
Sonra seni almazlar hiçbir yere çiy diye,
Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye!
Bursa-1933
Ek.3
Çarşambadır Çarşamba
Ey oğul bu âlemde maksadın yaşamaksa,
Al sana hiç modası geçmiyen bir siyasa
Bu sözü iyi belle, olsun sana bir yasa,
İşte her yer süt liman, her işimiz gül pembe,
Çarşambadır çarşamba, perşembedir perşembe.
Olsa da yılbaşımız her yılın son kânun,
Değişir mi kolayca sosyetenin kanunu,
Her gün âmirlerine söyliyeceksin şunu:
“Bugün dünden iyisin a sultanım merhaba”,
Perşembedir perşembe, çarşambadır çarşamba.
Tuttuğumuz yol büyük bir medeniyet yolu,
Kılavuz mu istersin? İşte bilginler dolu,
Şahlanmış gidiyoruz, sanki dizginler dolu,
Atlıyoruz ok gibi yılda bin bir mertebe,
Çarşambadır çarşamba, perşembedir perşembe.
Kendinden küçüklere sakın gösterme meyil,
Baş sallamayı öğren, büyük önünde eğil,
Sallanır şapkayla da, baş hep kavukla değil,
Eski kavuklar şapka, fıraklar eski aba,
Perşembedir perşembe, çarşambadır çarşamba.
Nabza göre şerbet ver, herkesi sal umuda,
Cennet köşkündeyiz, de, olsak bile tamuda,
Şeftaliye benzet sen, benzese de armuda,
Bütün kötü görenler ya mürteci, ya kaba,
Perşembedir perşembe, çarşambadır çarşamba.
Böyle bitek tarladan umudunu kim keser,
Çıkmaktadır ortaya hergün yeni bir eser,
Kar yağar, güneş açar, uğurlu yeller eser,
Geceler çift doğurur, şimdi gündüzler gebe,
Çarşambadır çarşamba, perşembedir perşembe.
Bursa-1935
Ek.4
Türklük ve Hilâle
Türklük damarlarımda bugün yandı infial,
Gayzın ateşleriyle solan yaşlı gözlerim,
Kinimle bir çelenk örüyor. Hep sızlarım.
Bir iftirâs içinde gerilmekte pür-melâl…
Turan ufuklarından esen şanlı nefhalar
Kalbimde bir serâb açıyorken bir intikam,
Hissiyle benliğimde başlar gizli râşeler
Türklük ufuklarından eser şanlı bir selâm
Nurunla, haşmetinle gurup etme ey hilâl!
Düşman ufuklarında bütün satvetinle doğ..
Garbın sefil ufuklarını Hakka…nura boğ!.
Garbın bulutlu göklerinde eyle iştigâl.
Kur akşam tahtını Bosfor semasına
Gülsün ufuklarında dünün eski leması.
Nurunla bestelerken o gün şan neşidesi
Kâbus içinde gayz ile kahrolsun Avrupa.
Gayzından aktı kalbime bir zindelik bugün
Kalbimde çarpıyor bu derin sinsi intikam.
Kayhan’dan esti Türk’e bugün şanlı bir selâm
Düşman önde titre o gün yoksa sen düşün
Namdar Şehâb
[1] Millî Kütüphanede bulunan Akbaba ciltlerinde bu şiirler hep kesildiği için bu ilk şiirinin basıldığı sayıyı tespit edemedik.
[2] Metni için: Ek.1
[3] Bu şiirinin metni için: Ek.2
[4] Bu hikâyeyi yeri geldikçe hikâyeler anlatmayı seven merhum babamdan dinleyeli yarım asrı geçti.
[5] Bu hikâye ve şiir bir devrin değil, beşerin değişmez bir gerçeğini ifade etmektedir. Şiirimizde başka örnekler de bulunabilir. “Merhaba kör kadı” diyeni seven insan henüz anasından doğmamıştır ve doğmayacaktır.
[6] Dükkânlarda şiirlerinin asılı olduğu hakkında: Celalettin Keşmir, “8. Ölüm Yıldönümünde Namdar Rahmi Karatay,” Konya Yazıları, Konya, 2004, s. 117
[7] Bu felsefe cereyanı için: Muammer G. Muşta, Konya Enerjetizm Felsefe Okulu, Ankara, 1990, s. 151 s. Kültür Bakanlığı
[8] Hayatına dair yazımız baskıdadır.
[9] Fâzıl Ahmet’in şiirleri için: Divançe-i Fâzıl, İstanbul, 1329, 152 s. Tanin Matbaası; Hitabeler, Şiirler, Hicivler ve saire, İstanbul, 1934, 271 s. Akşam Kitaphanesi; İkinci Sis, İstanbul, 1951, 160 s. Sinan Matbaası
[10] Bu tarafına işaret eden mühim bir yazı için: Behçet Kemal Çağlar, “Namdar Rahmi Karatay”, Yirminci Asır, Sayı. 58 (17 Eylül 1953), s. 22,30; Yazının metnini nakleden bir kitap için: Hilmi Yücebaş, Hiciv ve Mizah Edebiyatı Antolojisi, İstanbul, 1976, s. 439-444

















































