Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

30 Mayıs 2013

Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlana Celaleddin-i Rumi




Yrd. Doç. Dr. Muammer Ulutürk

Hacı Bektâş-ı Velî ile Mevlana Celaleddin-i Rumi, Moğol istilasına tanık olan XIII. asır Türkiye’sinde yaşamış iki önemli şahsiyettir. XIII. asırda, dünya tarihinini etkileyen önemli siyasî, sosyal ve ilmî değişiklikler ve gelişmeler yaşanmıştır. Haçlı Seferleri ile altüst olan, yıkılıp yakılan Anadolu ve Yakın Doğu, bu dönemde Moğol istilası (1218-1258) yaşamış, büyük siyasî, ekonomik ve sosyal problemlerle karşı karşıya kalmıştır. Bu zaman diliminde, tasavvufi düşünce Anadolu’ya açılmış, Anadolu’da filizlenip, kökleşmiştir. Şeyh Ömer Şühreverdî, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin İrakî, Necmeddin Dâye gibi tasavvuf büyükleri Anadolu’ya gelmiş, saygı görmüşlerdir. Bu devirde Horasan’dan Anadolu’ya gelerek yerleşenlerden biri de Bektaşi tarikatının pîr’i Hacı Bektaş-ı Velîdir.
Biri Selçuklu devletinin başşehri Konya’da daha çok aydın bir çevreye, diğeri Kırşehir taraflarında Türkmen halk topluluğuna seslenen bu iki mutasavvıf arasında manevî bir bağın bulunduğu, meşrep bakımından ayrılsalar bile yollarının aynı olduğu dile getirilmekte ve hiçbir zaman tarikat kurucusu olmadıkları halde vefatlarından sonra kendi adlarına nispetle kurulan Mevlevilik ve Bektaşîlik tarikatları aralarındaki rekabet yüzünden birbirlerine karşı durdukları/durmadıkları tartışmaları sürüp gitmektedir. Bir görüşe göre bu rekabet yaşadıkları döneme aitti ve Hacı Bektaş Veli ile Mevlâna Celâleddin Rumî’nin toplumsal ve siyasal konumları birbirinden farklı olduğu kadar da karşıt durumdaydı. Birisi istilacı Moğollara karşı mücadele siyasetine girmiş bulunan ve onları Rum’dan (Anadolu) çıkarmaya çalışan İzzeddin II. Keykavus’un, diğeri ise Moğol korumacılığını yeğleyen, Cengiz oğullarının bir uç beyliği ya da eyaleti olmayı kabul eden kardeşi Rükneddin Kılıcarslan’ın yandaşıydı. Bu görüşe göre Hacı Bektaş Veli ile Mevlâna Celâleddin birbirine aykırı yaşamış, inançta birleşemedikleri gibi toplumsal ve siyasal yönden de birbirlerinin karşısındaydılar.[1]

 
Ortaya koydukları eserler ve görüşleri incelendiğinde iki çağdaş mutasavvıfın dönemin tarihi olayları karşısındaki tutumlarını ortaya koyacak malzemeyi kendilerinden sonraki tarihi kaynaklarda aramak gerekecektir. Zira birbirlerini yerdiklerine, eleştirdiklerine dair herhangi bir bilgi, kendi yazdıkları eserlerde yer almamaktadır. Selçuklu ve Moğol yöneticileri arasındaki ilişkileri ve bu bağlamda Mevlana ile Hacı Bektaş arasında mevcut olduğu söylenen münasebeti, siyasi/mezhebi görüş, efsanevi rivayetler ve anakronizm üzerinden yapmak ise isabetsiz bir iş olacaktır. Hacı Bektaş hakkındaki bilgi, ikinci dereceden kaynaklarda bulunmaktadır. Bunlardan ikisi; Elvan Çelebi’nin “Menakıbu’l-Kudsiye” adlı aile tarihi ve Ahmed Eflaki’nin “Menakıbu’l-Arifin” adını taşıyan Farsça eseridir.
Doğum ve ölüm tarihi hakkında kesin bir tarih vermek müşkül olsa da Hacı Bektâş-ı Velî’nin 606/1209-1210 tarihinde Nişabur’da doğduğu[2] ve 669/1270-1271 tarihlerinde vefat ettiğine dair bazı rivayetler mevcuttur. Babası, İbrahim Sânî lakaplı Seyyid Muhammed b. Musa Sani, annesi ise bilgin bir zat olan Şeyh Ahmet’in kızı Hatem Hatun’dur.[3] Osmanlı müelliflerinden Taşköprüzâde, onu I. Murat (1362-1389) devri uleması arasında zikreder.[4] Aşıkpaşazâde, onun doğu illerinden geldiğini ve Osmanlılardan hiçbiriyle görüşmediğini[5] Ahmet Eflâkî ise Hacı Bektâs-ı Velî’nin Mevlânâ ile (1207-1273) çağdaş olduğunu söylemektedir.[6] Velâyetnâme’ye göre Hacı Bektaş hayatını geçirdiği bugünkü Hacıbektaş kasabasının bulunduğu Sulucakarahöyük’te ölmüş ve aynı yerde toprağa verilmistir. I. Murat, Bektaş’ın mezarını Yanko Madyan adlı mimara yaptırtmış, II. Bayezit ise mezarın kubbesini kurşunla kaplattırmıştır.[7] Hacı Bektaş’a nispet edilen eserler; Kitabu’l-Fevaid, Fatiha Suresi Tefsiri, Şathiyye, Nasihatlar, Şerh-i Besmele, ve Makâlât adını taşımaktadır.
Aslında iki Hacı Bektaş-ı Veli’den söz etmek yerinde olacaktır. Bunlardan biri, ne Mevlana Celaleddin-i Rumi ne Yunus Emre ne de Anadolu’da yaşamış başka hiçbir sufinin onun kadar güçlü bir kutsallaşmanın konusu olmadığı[8] menkıbevi/mitolojik Hacı Bektaş’tır. Bektaşilikten başka hiçbir tarikatın piri de bu derece muazzam bir kültün, güçlü bir imanın ve kutsallığın konusu olmamıştır. Onun  mitolojik hayatını anlatan malumat da ”Vilayetname” adlı eserden gelir ki, bugünkü Alevi-Bektaşi toplulukları onu bu eserin anlattığı mitolojik çerçevede tanımaktadırlar. Tarihsel Hacı Bektaş-ı Veli ise “Horasan Erenleri” diye bilinen Kalenderiye akımına mensup, dolayısıyla Horasan Melametiyye Mektebinden olduğuna muhakkak nazarıyla bakılan sufilerden biridir. Moğol istilasıyla Anadolu’ya vuku bulan derviş göçleri arasında kendine bağlı bir Türkmen aşiretiyle birlikte gelmiş olmalıdır. Onun, söz gelimi dönemin başkenti olan Konya gibi bir şehirde değil de küçük bir Türkmen köyünde yaşamayı tercih etme gerekçesi Babai isyanından sonra Selçuklu merkezi yönetiminin gayri sünni (hetorodoks) Türkmenlere karşı takip ettiği politika ile sünni meslektaşlarının eleştirilerinden uzak kalmayı tercih etmesi olarak düşünülebilir. Nitekim Mevlana’nın bile gıyaben tanıdığı bu Türkmen şeyhine hiç de iyi bakmadığı bilinmektedir.[9] Selçuklu Anadolu’sunda, Babâi hareketinin lideri Baba İlyas’ın çevresinde ve Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda adı geçen Hacı Bektâş’ın, devrinin kaynaklarında hemen hemen hiçbir iz bırakmadığına bakılırsa yaşadığı dönemde yaygın bir şöhrete sahip olmadığı söylenebilir.[10]


Hacı Bektâş-ı Veli, Ürgüp yöresindeki Hıristiyanlarla çok sıkı ilişkiler geliştirmiş, onların ihtidasına zemin hazırlamıştır. Nitekim kendisine yakınlık duyan bölge Hıristiyanları tarafından “Aziz Charalambos” adıyla takdis edilmiştir. Ayrıca o istilacı Moğolların İslam’a girmeleri için yoğun faaliyetler göstermiştir.
Hacı Bektâş-ı Velî’nin, Hoca Ahmet Yesevî tarafından yetiştirilip Anadolu’ya gönderildiğine dair bazı iddialar bulunmasına rağmen[11], yaşadıkları dönemler dikkate alındığında, Ahmet Yesevî (562/1166-1167) ile Hacı Bektâş-ı Velî’nin (669/1270-1271) aralarında yüz yılı aşkın bir zaman dilimi olduğu görülmektedir. Ancak Yesevî ocağından feyz aldığı hususunda, mevcut araştırmalar ittifak halindedirler.[12] Bunlardan Ethem Ruhi Fığlalı’ya göre, Hacı Bektâş-ı Velî tahsilini Nişabur’da yapmış, Arapça ve Farsçayı iyi öğrenmiş ve manevi terbiyesini de aynı yerde tamamlamıştır. Ahmet Yesevî’nin onun ilk hocası olması tarihsel olarak mümkün görünmemekle birlikte, Yesevî etkisi fark edilmektedir.[13]
Âşıkpasazâde, Hacı Bektâş-ı Velî’yi meczup bir derviş olarak zikreder ve onun bir şeyh olacak ve bir tarikat kuracak durumda olmayıp, kendini bilemeyecek kadar cezbe sahip bulunduğunu kaydeder.[14] Elvan Çelebi ise “tâc-ı sultanı istemeyen, Allah’ın kendisine edep, ilim, bilim ve takva verdiği bir şahsiyet olup şeriatı bilip onunla amel eden, tarikatta da ârif vasfına sahip kişi”[15] olduğunu belirtir. Hacı Bektâş’ın Sünni bir mutasavvıf olduğu tezini ileri sürenler, genellikle Makâlat isimli esere dayanırlar.[16] Hacı Bektaş, Asık Paşa, Yunus Emre ve Mevlana gibi o çağların sünni, şeriata bağlı, riyadan, kötü huylardan, ilhad ve ibahecilikten uzak olgun mutasavvıflar zümresindendir.[17]

Mevlana Celaleddin-i Rumi, 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Hacı Bektaş ile Mevlana’nın gerek doğum gerekse vefat tarihlerine ilişkin rivayetlere bakıldığında aralarında çok az bir zaman farkı olduğu görülmektedir. Mevlâna’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultânı” unvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur. Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. On sekiz yaşına gelmiş olan Celaleddin, Semerkandlı Lala Şerafettin’in kızı Gevher Hatun ile evlenmiştir. Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat, Bahaeddin Veled’i Konya’ya yerleşmeye razı etmiş ve babasının vefatından sonra onun vasiyeti, sultanın buyruğu ve Bahaeddin Veled’in müritlerinin ısrarlı ricaları sonucu Celâleddîn babasının yerine geçmiştir. Babasının öğrencilerinden Tebrizli Burhaneddin Muhakkik Şems-i Tebrizî ile buluşması onu ve görüşlerini derinden etkilemiş, Şems’in vefatının ardından Konya’da yaşadığı süre içinde onun yokluğunda kuyumcu Selahaddin Zerkûb ile dost olmuştur. Mevlana; Fahreddin Iraki, ilk zamanlar araları soğukken daha sonra iyi ilişkiler kurduğu Sadreddin Konevi, Kübreviyye tarikatının kurucusu Necmeddin-i Kübra’nın halifesi Necmeddin Daye, Hacı Mübarek Haydar, Sa’di Şirazi, Kudbeddin-i Şirazi ve Hoca Reşidüddin ile de dostluklar kurmuştur.
Mevlana, kamil manada alim, sufi ve şairlik özelliklerine sahip bir şahsiyettir. Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi tarafından irşad edilmiş, Şems-i Tebrizi ile karşılaşması hayatını etkilemiş ve bundan sonra vaazlarını, medresedeki derslerini, müridleri, irşadı bir yana bırakmış, ilahi aşk ve vecdi terennüm eden biri olmuştur. Divan-ı Kebir’deki şiirlerinin büyük bir kısmını Şems ile karşılaşma sonrasında yazmıştır. Onun dini-tasavvufi düşüncesinin kaynağı Kur’an ve sünnettir. “Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım...” beytiyle bunu dile getirmiştir.
Onun müridleri halktan, her sanat ve meslek tabakasındandı. Dönemin yöneticileri ile kurduğu yakın ilişkileri genellikle nasihat çerçevesinde sürdürmüş, onların aralarındaki çekişme ve rekabete dayalı siyasi mücadelelerin içine girmemeye özen göstermiştir. Moğollarla ilgili bazı açıklamaları sebebiyle Mevlana’nın Moğol sempatizanı olduğu yönünde iddialar öne sürülmüştür. Halbuki Mevlana’nın Moğollar’la ilgili görüşleri olayları ta savvufi perspektiften ele alıp yorumlamasından ibarettir. Mevlana bu çerçevede bir yandan dönemin bu büyük gücünün yükselişini izah etmekte, öte yandan yaptıkları zulümleri dile getirerek uzun ömürlü olamayacaklarını söylemektedir. Nitekim Mevlana’nın öngördüğü şekilde Konya’yı kuşatan Moğol kumandanı Baycu şehre saldırmamış ve Moğollar daha sonra müslüman olmuştur.[18]
Eserleri, görüşleri, hakkındaki çalışmalar ve tercümeler yoluyla dünyada geniş bir kitleyi etkileyen Mevlana 17 Aralık 1273 günü Konya’da vefat etmiştir.

Hacı Bektaş-ı Veli ile Mevlana’nın Bazı Konulardaki Görüşleri:
İnsan
Hacı Bektaş, Allah bütün kâinatın yaratıcısıdır der; gökteki meleklerden cinlere kadar, hayvanât, nebâtât her şey Allah’ın “ol” demesiyle var olmuştur. İnsan yaratılmışlar içerisinde en önemlisi olup “eşref-i mahlukât”tır. Kur’ân’a göre insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Bu görüşünü şöyle özetler:
“Hararet nardadır, sac’da değildir
Keramet baştadır, tac’da değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de, Hac’da degildir.”
Hacı Bektâş-ı Velî öğretisi evrensel bir yaklaşımla, dünya insanının kardeşliğini, dünya uluslarının dostluğunu savunur: O, insanlığa olan sevgisini “yetmiş iki milleti ayıplamamak”, “yetmiş iki millet birdir bize”, “dünya içinde yaratılmış nesneler eşittir sözleriyle dile getirir. Yukarıda zikrettiğimiz gibi Hacı Bektas-ı Veli’nin Hıristiyanlarla sıkı ilişki içinde olması ve onların dinine karsı hoşgörülü davranması, onların ihtidasına zemin hazırlamıştır.”[19]
Bütün İslâm mütefekkirleri gibi Mevlâna’ya göre de insan, bedeniyle pek küçük ve değersizdir ama, mana cihetiyle o âlemin en kıymetli unsurudur: “Sen görünüşte bu âlemde en küçük şeysin ama taşıdığın mana bakımından en büyük âlem sensin.”[20]
İnsan-ı kâmil, kemâl ufkundaki insan demektir ve din adına da hüsn-ü misâldir. Bugüne kadar insanların arızasız Hakk’a yönelmeleri hep insan-ı kâmiller tarafından temsil edilmiştir. Bu itibarla her mekân parçasının, her zaman diliminin su kadar, hava kadar insan-ı kâmile ihtiyacı vardır. Çünkü insan-ı kâmil, yeryüzünde Allah’ın tam halifesidir. O insanın kendini bilmesi konusunda şöyle der:
“Canının içinde bir can var, o canı ara!
Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!
A yürüyüp giden sûfî, gücün yeterse ara;
Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara!”
Mevlâna’ya göre insanı tanımanın yolu, mistik bir çabalamadan geçer. Zahirî ilimlerle insanı tanımanın imkânı yoktur. Zaten böyle bir imkân olsaydı, riyâzet gibi onca ağır uğraşılara ve zahmetlere girip kendini feda etmeye gerek kalmazdı.
İkisinin de ortak görüşü insanın yeryüzündeki varlık sebebinin halife oluşu noktasında toplanmaktadır.
İtikad ve İbadet
Hacı Bektâş-ı Velî’ye göre de iman; “dört kapı, kırk makam” içerisinde şeriat makamlarının birincisidir. O, Allah’ı; Hakk, Çalap, Tanrı, Mevlâ gibi isimlerle zikreder.[21] İmanı hazineye benzeten Hacı Bektaş, “iman bir hazinedir, iblis hırsız, akıl da bekçidir. Eğer bekçi giderse hırsız hazineyi çalar.” der. Bir baska yerde, “insan koyundur ve akıl çobandır ve iblis kurttur. Çoban giderse, kurt koyunu ne yapar? Kapar. Yaratan Tanrı’ya inanmak imandır ve emrini tutmak da imandır. Sakın dediğinden sakınmamak Tanrı’ya inanmamaktır[22] der.
Allah’a karşı yapılacak kulluğun, Allah sevgisinden kaynaklandığını ve bu sevginin gereği olarak O’na gizli-âşikar itaat etmenin mecburiyetinden bahseden Mevlânâ, bunun istenen değerde olabilmesi için elzem olan şartları da açıklamıştır. Bu husustaki bütün öğüt ve açıklamalarında, Kur’ân âyetlerini kendisine ana kaynak edinmiştir. İbadet adına yapılacak iş ve davranışların şekilden ibaret kalmamasını, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmayı, Allah’ın yarattıklarına O’nun hatırına sevgi ve şefkât göstermeyi öğütlemiştir.
Tasavvuf
Hacı Bektâş-ı Velî Horasan ilinden almış olduğu icâzetle Anadolu’ya gelmiş, hizmetiyle Anadolu’yu aydınlatmıştır. Etrafına topladığı insanlara tasavvufun inceliklerini anlatmış, insan-ı kâmil olmanın, Hakk’a ulaşmanın, hakikate kavuşmanın yollarını talebelerine öğretmiştir. Sahip olduğu marifet bilgisini müritlerine anlatarak onlara Allah’ı sevdirmiştir. Hacı Bektâs-ı Veli “incinsen de incitme” metodunu kullanarak insanların kalplerini kazanmıştır.[23] Ona göre tasavvuf, Allah’tan başka her şeyden uzaklaşmaktır. Kafadaki her türlü düşünceyi bir kenara bırakmak, elindeki malı ihtiyaç sahiplerine vermektir. Gerçek derviş, hiç kimsenin kendisini incitmesinden incinmez. Er odur ki, kırılmaya layık olanı da kırıp gücendirmez. Dervişlik, açgözlülügü, mal ve para biriktirmeyi bırakmaktır. İnsanın süsü ve güzelliği sözlerinin doğruluğunda ve iyiliğindedir. Olgunluğu ise işinin dürüstlüğündedir.[24] Şeriata bağlılığı mükemmel olmayan kimseye Tarikat, Marifet ve Hakikat
mertebeleri de kapalı kalır. Bu mertebeleri usulüne uygun olarak tamamlayan kimse sonradan Şeriata bağlılığını bozarsa, Tarikat, Marifet ve Hakikati de bozmuş olur.[25]
“Putların anası nefsinizin putudur” diyen Mevlana ise her fırsatta nefsin yok edici, zedeleyici yönünü aktarırken, nefsine uygun davranan varlıkları da hayvan olarak nitelemiştir. Nefsin terbiye edilmesi gerektiğine inanan Mevlana insanlığın hayvanlara mahsus sıfatlardan arınabilmesi için ahlaki bir doygunluğa erişmesi şarttır görüşündedir. Şöyle der:
“Ben insanların çalışıp çabaladıkları, didinip durdukları bu arayış dünyasında, iyi huydan daha iyi bir ehliyet görmedim.”
Hoşgörü
Farklı dini ve etnik kökenlerden ve farklı kültürlerden gelen insanları bir çatı altında toplayan, zayıfı ve güçlüyü dost olarak kucaklayan bir mutasavvıf olan Hacı Bektâş-ı Velî’ye göre, dünyada yaşanan kavga, dövüş ve savaşların altındaki en önemli sebep, insanî değerlerin yoksunluğu; bencillik, hoşgörüsüzlük, kibir, gurur ve haset gibi olumsuzlukların varlığıdır. İnsanlara “Her ne arar isen kendinde ara!” diye seslenen Hacı Bektâş-ı Velî bütün insanlığı sevgi barış ve kardeşliğe çağırmıştır.[26]
İnsanları geçmiş kusurlarından dolayı muâheze etmeden şefkat ve merhametle bağışlamak insan olarak hoşgörü ile karşılayıp hilm ile muâmele etmek Allah Rasûlü’nün hasletiydi. Hz. Mevlânâ da insan olarak herkesin ve her insanın dostuydu. “Ben yetmiş iki millet ile beraberim” derdi. Onun bu sözünü duyan Konyalı Sirâceddîn isimli garazkâr bir adam hiddetlendi: “Mevlânâ bu sözü nasıl söyler?” diye muâheze etmeye başladı ve bir adam gönderip Hz. Mevlânâ’dan bu sözü gerçekten söyleyip söylemediğini tetkîk ettirmek istedi. Gönderdiği adama: “Eğer bu sözü söylediğini kabul ederse ona hakaret et!” dedi. Adam bu sözün Mevlânâ tarafından söylendiği ikrârını kendisinden alınca hakaret etmeye başladı. Hz. Mevlânâ: “Bütün bu söylediğin hakaretlerine rağmen ben seninle de beraberim” dedi.

Sonuç olarak Mevlâna, Konya’da bulduğu kültürel ortamda eserlerini devrin edebiyat dili olan farsça ile vermiş, Arap, Fars ve Türk kültüründen etkilenmiştir. Hacı Bektaş’ın etrafında ise göçebe Türkmenler ve Anadolu halkı vardır. Onlara, onların anlayacağı “Türkçe” ile seslenmiştir. Bu sözler zamanında derlenip toparlanmadığı için günümüzde bile eserlerini bilen azdır. Biri halka, öteki kültürlü ortamlara rehberlik etmiş ve böylece birbirlerini tamamlamışlardır.   





[1] http://www.ismailkaygusuz.com/419/550/273-Hac%C4%B1%20Bekta%C5%9F%20Veli%20ve%20Mevl%C3%A2na%20Cel%C3%A2leddin%20%C4%B0l%C5%9Fkileri.html
[2] Abdülkadir Sezgin, Hacı Bektaş-ı Velî ve Bektaşîlik, Ankara,1990, s.15.
[3] Abdülbaki Gölpınarlı, Vilâyetnâme, İstanbul,1995, s.1-4
[4] Taşköprüzade Ahmet, es-Sekaikun- Numaniyye, nşr. Ahmet Suphi Furat, İstanbul,1985, s.20.
[5] Aşıkpaşazade, Tevarih-i Âl-i Osman, nşr. N.Adsız, İstanbul,1992, s.21.
[6] Ahmed Eflaki, Menâkıbu’l Arifin, Çev. Tahsin Yazıcı, s.412.
[7] Gölpınarlı, a.g.e., s.89-90,
[8] Ahmet Yaşar Ocak, “Hacı Bektaş-ı Veli”, DİA., 14/457
[9] Bkz. Ocak, a.mad.
[10] Ahmet Yaşar Ocak, Hacı Bektaş-ı Velî” DİA., XIV/455.
[11] Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 2003, s.79.
[12] Gölpınarlı, a.g.e., s.5.
[13] E.Ruhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik-Bektasîlik, s.142.
[14] Âşıkpaşazâde, Tevarih-i Âli Osman, s. 204-205.
[15] Elvan Çelebi, Menâkıbu’l Kudsiyye, nşr. İsmail Erünsal-A.Yasar Ocak, s.170-171.
[16] Ahmet Yaşar Ocak, Türk Sufiliğine Bakışlar, İstanbul 1996, s.161.
[17] Esat Coşan, Makâlât, s.XXXVII-XXXVIII
[18] Reşat Öngören, “Mevlana Celaleddin-i Rumi”, DİA., 29/445
[19] Ocak, “Hacı Bektas-ı Velî”, DİA, XIV/456.
[20] Abdulhakim Yüce, Tasavvufta İnsan-ı Kâmil ve Mevlâna, http://www.tasavvufdergisi.net/Makaleler/260629630_14.6.pdf
[21] Hacı Bektâs-ı Veli, a.g.e. , s.2,6,8,9,30,42
[22] Hacı Bektâs-ı Veli, a.g.e., s.9.
[23] Osman Eğri, Bektaşîlikte Tasavvufi Eğitim, İstanbul 2001, s.12.
[24] Önder Göçgün, “Hacı Bektas-ı Velî ve İnsan İmajı”, I. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş-ı Velî Sempozyumu, (22-24 Ekim 1998) Ankara 1999, s.152
[25] Abdülkadir Sezgin, Hacı Bektaş-ı Velî ve Bektaşîlik, s.84.
[26] Eğri, a.g.e., s.132.

30 Nisan 2013

NİYAZİ-İ MISRÎ HAYATI VE BAZI GÖRÜŞLERİ



Yrd. Doç. Dr. M. ULUTÜRK
            Osmanlı Devleti’nin hakim olduğu topraklarda bilhassa Anadolu’da hayli yaygın ve sünni tarikatlar arasında en çok şubesi bulunan tarikatlardan biri olan Halvetiliğin, çoğu zaman Mısriyye ve bazen de Niyaziye adı verilen kolunun kurucusu olan Niyazi-i Mısrî[1] veya Muhammed Niyazi[2],  9 Mart 1618 tarihinde Malatya’nın Aspozi (bugünkü Yeşilyurt) kasabasında doğdu. Asıl adı Mehmed’dir. Şiirlerinde, ilim tahsili için bir süre Mısır’da kaldığından “Mısrî” mahlasıyla “Niyazi” mahlasını kullanmış, bu ikisinin birleşiminden meydana gelen Niyazi-i Mısrî, Mısrî Niyazi ve Şeyh Mısrî diye tanınmıştır. Başka bir rivayete göre de, Gece yazdığı şiirlerinde Niyâzî, gündüz yazdığı şiirlerinde ise Mısrî mahlaslarını kullandığı söylenir. 


Kendi ifadesine göre, gençlik yıllarındaki tahsili sırasında sufilere muhalif olmuş, meclislere gitmemiş, zamanla bu görüşlerini değiştirip bir Halvetî şeyhine intisap etmiştir. Nakşibendi dervişi olan babası Soğancızade Ali Çelebi’nin bu durumu tasvip etmemesi ve kendi şeyhine götürmek istemesine sıcak bakmayan Mehmed bu teklifi reddetmiştir. Malatya’dan, önce Diyarbekir’e zahiri ilimleri tahsil için gitmiş oradan Mardin’e kelam ve mantık öğrenmek amacıyla geçmiş sonra da Kahire’de Ezher medreselerinde ilim tahsiline başlamıştır (M. 1640). Üç yıl kaldığı Kahire’de bir şeyhe intisap ettiyse de zahir ilim ile tarikat ilmi arasında bocalamış, Abdülkadir Geylânî’nin rüyasında kendisine yol göstermesi üzerine bir mürşit aramak için Mısır, Suriye ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerini dolaştıktan sonra İstanbul’a giderek (M. 1646) Küçükayasofya civarında Sokollu Mehmed Paşa Camii Medresesi’nin bir hücresinde halvete girmiştir. Aynı yıl İstanbul’dan ayrılarak Anadolu şehirlerinde dolaşmaya başlamış, Elmalı’da dokuz yıl süre ile intisap ettiği Ümmi Sinan’a hizmet etmiştir. Burada halife tayin edilmiş ve Uşak, Çal ve Kütahya’da irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Aleyhinde çıkan dedikodular üzerine Bursa’ya yerleşip burada evlenmiş ve iki çocuğu dünyaya gelmiştir.[3]
IV. Mehmed döneminde padişaha yakınlık kuran vaiz Vanî Mehmed Efendi’nin, ülkede sema, zikir ve devranı yasaklattığı 1666 yılından sonra onu ve görüşlerini sürekli eleştirdiği anlaşılmaktadır. Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa’nın davetine uyarak Padişahın ikamet ettiği Edirne’ye giden Mısrî, görüşleri (kimi rivayete göre cifire dair sözleri) sebebiyle Rodos’a sürülmüş ve sürgündeyken, geride bıraktığı kitapların yağmalandığı haberini aldığında, duygularını,
Sevdim seni, hep varım yağmadır alan alsın
Gördüm seni, efkârım yağmadır alan alsın

diye başlayan meşhur şiirinde dile getirmiştir.

İki yıl geçmeden şeriatın zahirine aykırı bazı sözleri yüzünden on beş yıl kalacağı Limni adasına sürgün edilmiş ise de (1677), II. Ahmed’in bir fermanıyla serbest bırakılınca tekrar Bursa’ya dönmüş (1692), ertesi yıl ordunun Avusturya seferine çıkacağı sırada “tarafı Hak’dan sefere memur olduk”[4] diyerek geldiği Edirne’de 200 müridiyle sefere katılacağı öğrenilince, (cifirle ilgilenmesi ve böylece gayba dair sözler söylemesi, vahdet-i vücutçu görüşleri yüzünden) hüruc davasına kalkışabileceği düşüncesiyle[5] paniğe kapılan devlet idaresi tarafından otuz müridiyle birlikte yeniden Limni’ye sürgüne gönderilmiştir. Ertesi yıl burada vefat etmiştir (16 Mart 1694).[6]


Eserleri
Bilgin yorumcu, ünlü mürşit, tasavvuf eri, şeyhi Ümmî Sinan’a çok vefalı bir mürid olan Niyâzî-i Mısrî, ölümünden sonra daha çok şiirleri ile ün yapmıştır. Zamanında ise, dergâhlar âleminin en güçlülerinden sayılıyordu. Büyük şöhret sahibi olan Niyâzî şiirin derinliklerinden ziyade şekilde ve söyleyişte yenilik yapan usta bir şairdir. Birçok defa, yeni ve eski yazı ile basılan Divan’ında, şiirlerinin eski büyüklerin ölçülerine çıktığı söyleyenler vardır. Aruz şiirlerinde Fuzûlî ve Nesimî’nin; hece şiirlerinde ise esasen hayranı ve övücüsü olduğu Yunus Emre’nin üslûp ve dünyaları hâkimdir.[7]
Türkçe ve Arapça, manzum ve mensur on ciltten fazla eseri bulunan Niyazi-i Mısrî, daha çok mutasavvıf şair olarak meşhur olmuştur. AruzIa yazdığı şiirlerde genellikle Nesîmi ve Fuzuli, hece ile yazdıklarında ise Yunus Emre’nin tesiri altında kalmıştır. Birçok yazma nüshası bulunan Divan’ı, Hici 1259’da Bulak Matbaasında basılmıştır. Divandaki şiirler çok içli ve yanıktır. Diğer eserleri şunlardır: 1) Mevaid-ül-İrfan Avaid-ül-İhsan, 2) Şerh-i Esma-i Hüsnâ, 3) Risâle-i Eşratüs-Sâat, 4) Sualler ve Mısrî’nin Cevapları, 5) Tefsir-i Sure-i Yusuf, 6) Risâle-i Mebde’ ve Me’ad, 7) Risâle-i Mısrî, 8) Tefsir-i Fatiha, 9) Risâlet-üt- Tevhid, 10) Es’i1e ve Ecvibe-i Mutasavvıfâne, 11) Şerh-i Nutk-ı Yunus Emre, 12) Tâbirnâme, 13) Risâle-i Haseneyn, 14) Dîvân-ı İlahiyyât, Mektûbât, 15) Risâle-i Hızriyye, 16) Risâle-i Hilye-i Hazret-i Hüseyin, Sure-i Nûr Tefsîri, 17) Risâle-i Belgrad, 18) Risâle-i Vahdet-i Vücud.
Görüşleri
Tasavvuf: Hem dönemlerinde hem daha sonra pek çok sanatçıyı etkileyen Mevlânâ ve Yunus gibi onların da etkisinde kalan, fakat kendinden sonrakileri büyük ölçüde etkilemeyi başarmış olan Niyazi-i Mısrî[8], İbnü’l-Arabî’yle birlikte sistematik bir tarz kazanarak tasavvuf tarihine yön veren “varlığın birliği (vahdet-i vücûd)” ilkesini benimseyen sufilerdendir.[9]
Mısrî’nin tasavvuf anlayışı, onun Cüneyd-i Bağdadi, Ebu Nasr es-Serrac, Abdülkerim Kuşeyri gibi yazarların temellendirdiği Sünnî tasavvufu benimsediğini gösterir. Şeriat-tarikat-hakikat ilişkilerini, ilk tasavvuf eserlerinde de görebileceğimiz bir yaklaşımla açıklar. Verdiği örneklerdeki ana fikir, tedrici bir süreçte insanın şeriattan tarikata, oradan da hakikate ermesinin zorunluluğudur. Bir ifadesinde, şeriat, tarikat, hakikat arasındaki bu ilişkiyi ve tedrici süreci, “denizin adını duyan, uzaktan gören, yakından gören ve denize giren dört insan” örneğiyle izah eder. Tasavvufu ise, “batınî ilim” ile özdeşleştirir. Bazen Hızır-Musa ilişkisine atıfla “ledün ilmi” ifadesini kullanır. Mısrî’ye göre, iki tür ilim vardır: Birincisi, zahir ilmi, ikincisi ise, batın ilmidir. Birinci tür bilgi, cehaleti ortadan kaldırsa bile, kibir, kendini beğenme, kin ve haset gibi duyguları ortadan kaldıramaz, aksine bunların ortaya çıkmasına sebep olabilir. Batın ilmi ise, bu duyguları ortadan kaldırır. Böylelikle tasavvuf ile bir sayabileceğimiz batın ilmi, ana gayesi şeriatın ilke ve öğretileriyle ahlaki olgunlaştırmak olan bir ilme dönüşür. “Bu tabiat zulmetinden bulmak istersen halas, Gel riyazetle erit bu cism ü canı çün rasas” diyen Mısrî, tasavvufun en yaygın tanımı olan zahiri fıkıh karşısında batınî fıkıh anlayışını kabul etmektedir. Mısrî’ye göre bu iki ilim, birbirini tamamlayan iki şeydir ve özellikle batın ilim sahipleri kesinlikle şeriat ilmini inkar etmemiştir.[10]


Varlık: Niyazî-i Mısrî, İslam tasavvufunda vahdet-i vücûd prensibini benimsemiş bir şairdir. Vahdet-i vücûd, İslam dininden önce de biliniyor olmasına rağmen ilk kez Endülüslü bir Müslüman olan Muhyiddin İbn Arabî tarafından sistematik hale getirilmiştir. “Varlığın birliği, varlıkta birlik” prensibi olarak bilinen vahdet-i vücûdda; varlık, Hakk’ın varlığıdır. Hakk’ın varlığının dışındakiler gerçek varlıklar değil, ancak mecazi varlıklardır. Varlığın özünün Hak olduğu, bütün görünürlerin ve bütün fiiliyatın gerçek sebebi ve failinin Allah olduğu esasına dayanan vahdet-i vücûd, neredeyse bütün Müslüman mutasavvıflar tarafından da kabul edilmiştir. İbni Arabî’den beri pek çok Müslüman filozof, bilim adamı ve sanatçı tarafından benimsenen bu prensip, günümüze kadar süregelmiştir. Divan ve Tekke edebiyatımızda çok büyük ölçüde işlenen Vahdet-i vücûd prensibinin önemli temsilcilerinden olan Niyazî-i Mısrî de şiirlerinde buna sıkça değinmiştir:
Hem cân u hem ten oldur hem sen u hem ben oldur
Cümle görinen oldur uzakda vü yakında
Aç gözüni ibretle bak birdür kamu yakın ırak
Deprenmez olur dil tudak vasl u likâ halvetdedür
Hâr içre biter gülzâr zâr içre doğar envâr
Her şeyde tecellin var rü’yet yolunu göster

Niyazî-i Mısrî, Mevlânâ gibi vahdet anlayışını aynı zamanda vahdet-i şuhûd olarak da dile getirmiştir. Vahdet-i şuhûd, vahdet-i vücûddaki esası (varlıkta birlik, varlığın birliği) “görmede birlik” olarak benimsemiştir. Vahdet-i şuhûdu mutasavvıfların daha ileri bir derece olarak gördükleri söylenebilir. “Tecellî-i şuhûdî (zâhiri âlemdeki tecellî) ya da Tecellî-i vücûdî (ontolojik tecellî) de denilen bu tecellî merhalesinde Feyz-i Mukaddes Hakk’ın kendini somut varlık âleminde Kesret’in sonsuz değişken sûretleri şeklinde izhar etmesine işaret etmektedir. Çünkü onlara göre varlığın birliği kesindir, bu durum bilgidedir, ancak bunu görebilmek ve gösterebilmek de önemlidir. Bu yüzden çoğu mutasavvıf şair Niyazî-i Mısrî gibi aynı zamanda vahdet-i şuhûdu da dile getirmeye çalışmıştır [11]:
İçi ummân-ı vahdetdür yüzi sahrâ-yı kesretdür
Yüzin gören görür agyâr içinde yâr olur peydâ
Anla hemân bir söz dürür yokuş değildür düz dürür
Âlem kamu bir yüz dürür gören anı hayrân imiş
İşit Niyâzînin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün
Haktan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş

Varlığın birliği öğretisinin en önemli konularından birisi, insanın alemdeki yeridir. Mısrî’ye göre insan âlemin ruhudur. İnsan, âlem ve Kur’an birbirinin aynasıdır. İnsan kemale erdikçe, tam bir ayna haline gelir ve alemdeki her şey o aynaya yansır. İnsan bir ayna olarak alemdeki her şeyin bilinme ilkesi ve aracı haline gelir. Mısri bunu “büyük alemde bulunan her şey küçük alemde de bulunur, çünkü alem büyük olsa bile insanın hakikatine benzer yaratılmıştır” diyerek dile getirir.[12]

Cifir: Niyazi-i Mısrî, tıpkı takipçisi olduğu İbn Arabî gibi ilm-i cifir ve ilm-i tefeül ile hayli ilgilenmiştir. Bu konuda gerek “İrfan Sofraları”nda (Ank.1971) ve gerekse Kelimât-ı Kudsiyye adlı kendi hattıyla tek nüsha mevcut olan hatıralarında çok örnek bulunmaktadır. Hatta Divanındaki bazı beyitlerde cifre dayalı gaybî işaretler, halefi olan mutasavvıflarca ilginç izahlarla ortaya konmuştur. Tefeül’le ilgilendiğini şu beyitle açıklamıştır:
Mushaf-ı hüsnüne çün tefeül eyledim ben
Burc-u belada gördüm kendimi fal içinde
Bu manzum cifriyye, muhakkak Osmanlı Batı münasebetleriyle ilgili esrarengizlikler taşımaktadır. Mısrî bu şiirinde Efrenç, İsveç, Meç halkından, Tatarlardan, Karaeflak ve sair Tuna boylarında yaşayan Türklerden bahseder. Mutasavvıfın bir ara Osmanlı ordusuyla seferlere katılmak istemesi, Tuna havalisinde yaşayan ihvanıyla münasebetleri ve Tatar dediği Kırım giraylarıyla Limni’de geçirdiği günler bilinmektedir. Dolayısıyla Cönkte yer alan bu şiirin Mısrî’ye ait olduğu kesinlikle söylenebilir.[13]
Harflerin sayısal değerinden birtakım kehanetlerde bulunma işi olan cifre eğilim, Süleyman Ateş’e göre mutasavvıf şair Niyâzî-i Mısrî’de oldukça fazladır. “O kadar ki Niyâzî, cifr gibi Kabbalizm kökenli hayali bir bilgiye dayanarak Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn’in resul değil fakat nebî anlamında peygamber olduklarını, Kur’ân âyetlerini istediği gibi evirip çevirerek ispata çalışır. Herhalde bu tür aşırı düşüncelerinden ötürü kendisine karşı gelen Şeyhül-İslâm Vânî Efendi’yi de Kitap ehliyle çarpışan müşrik Farslarla eş tutar, onun karşısında kendisini gerçek Müslüman pozisyonunda görür. Ateş, Mısrî’nin çok değer verdiği, harflere birer rakam verip onlardan gelecek hakkında anlamlar çıkarma yönteminin, çok eskilere, Milâddan önce Pisagor’a hattâ ondan da öncelerine kadar gittiğini tamamen hayali olduğunu ve hiçbir ilmî yönü olmadığını, bu hayalî şeyleri getirip Kur’an-ı Kerîme uygulamanın günah olduğunu belirterek; “Çünkü ne Hz. Peygamber ebced hesabından bahsetmiş, ne de sahabîler böyle bir şeyden haberdar olmuşlardır. Allah kelâmının ebced hasebiyle, fallarla remellerle bir münasebeti yoktur. Cifr meselesine İbn Arabî de çok değer verir. Hattâ o, harfleri de insanlar gibi, aralarında peygamberleri bulunan birer topluluk kabul eder. Çeşitli tevillerle harflerden manalar çıkarır. Ama bütün bunlar indî tevillerden öteye geçemez. Çünkü Kur'an ne cifir kitabı, ne fal kitabıdır. O Ahlâk ve ilim kitabıdır”[14] demektedir.
Yaşadığı süre içinde olup bitenlere, mezhep, meşrep, din ayrımı yapmadan geniş bir ufukla baktığı anlaşılan Niyazi-i Mısrî’nin edebi kişiliğinden çok, onu söz söylemeye yönlendiren sıra dışı düşünceleri, radikal duruşu ve devlet otoritesine isyanı dikkati çekmektedir. İnsanı kalıplardan, kurgulardan soyutlayan şu ifadeleri tam da onu anlatmaktadır:

Geh Nasara geh Yehudi, gahi tersa, gah Mecus
Gahi şia gah olur Sünni müselman olurum

Şimdi kesrette olan adım Niyazi söylenir
Âlemi-i vahdet içinde Sırr-ı Yezdan olurum!


Yararlanılan Kaynaklar:

-Abdülkadir Karahan, “Kendi El Yazısı Hatıratına Göre Niyazi-i Mısrî’nin Bazı Mistik Görüşleri”, Türkiyat Mecmuası, İst. 1980
-Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, c. II, s. 425, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., 10. Baskı, İst, 2000
-Ali Rıza Önder, “Niyazi-i Mısrî’nin Tasavvuftaki Yeri”, III. Battal Gazi ve Malatya Çevresi Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, 19-21 Ekim 1988
-Hasan Kavruk, Hatıraları Işığında Niyazi-i Mısrî, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi Sayı 39, Erzurum 2009, s. 395-409
-Hasan Kavruk, Niyazî-i Mısrî Hayatı, Sanatı, Eserleri ve Türkçe Şiirleri, Malatya Belediyesi Kültür Yay., Malatya, 2004
-Mehmet Ulucan, Niyazi-i Mısrî’nin Şiirlerinde Varlık Anlayışı, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, c. 19, sy 1, s. 36-37
-Mustafa Aşkar, “Niyazi-i Mısrî”, DİA., İst., 2007, c. 33, s. 166-167
-Mustafa Aşkar, Niyazî-i Mısrî ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara, 1998
-Mustafa Atçı, “Niyazi-i Mısrî’nin Bilinmeyen  Manzum Bir Cifriyyesi”, Dergah, İst., 1991, c.2, s. 19
-Mustafa Tatçı, “Niyazi-i Mısrî’nin Unutulan Kabri”, Türk Edebiyatı, yıl 38, sy 41, s.31
-Sicill-i Osmanî, Tarih Vakfı Yurt Yay., İst., 1996
-Türk ve Dünya Ünlüleri Ans., İst., c.8, s. 4232



[1] Abdülkadir Karahan, “Kendi El Yazısı Hatıratına Göre Niyazi-i Mısrî’nin Bazı Mistik Görüşleri”, Türkiyat Mecmuası, İst. 1980, c. 19, s.93
[2] Türk ve Dünya Ünlüleri Ans., İst., c.8, s. 4232
[3] Mustafa Aşkar, “Niyazi-i Mısrî”, DİA., İst., 2007, c. 33, s. 166-167
[4] Sicill-i Osmanî, Tarih Vakfı Yurt Yay., İst., 1996, s.1258
[5] Ali Rıza Önder, “Niyazi-i Mısrî’nin Tasavvuftaki Yeri”, III. Battal Gazi ve Malatya Çevresi Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, 19-21 Ekim 1988, s.225
[6] Aşkar, a.g.m.;  Mezarı hakkında ayr. bkz., Mustafa Tatçı, “Niyazi-i Mısrî’nin Unutulan Kabri”, Türk Edebiyatı, yıl 38, sy 41, s.31, Mısrî’nin kendini anlattığı risalesi hk. Bkz. Hasan Kavruk, Hatıraları Işığında Niyazi-i Mısrî, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 39, Erzurum 2009, s. 395-409
[7] Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, c. II, s. 425, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., 10. Baskı, İst, 2000
[8] Hasan Kavruk, Niyazî-i Mısrî Hayatı, Sanatı, Eserleri ve Türkçe Şiirleri, Malatya Belediyesi Kültür Yay., Malatya, 2004, s. 22
[9] Mustafa Aşkar, Niyazî-i Mısrî ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara, 1998, s. 256
[10] Ekrem Demirli, Niyazi Misri’nin Görüsleri, http://aykirikoyunlar.blogspot.com/2009/03/ekrem-demirliniyazi-misrinin-gorusleri.html
[11] Mehmet Ulucan, Niyazi-i Mısrî’nin Şiirlerinde Varlık Anlayışı, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, c. 19, sy 1, s. 36-37
[12] Demirli, a.g.mk.
[13] Mustafa Tatçı, “Niyazi-i Mısrî’nin Bilinmeyen  Manzum Bir Cifriyyesi”, Dergah, İst., 1991, c.2, s. 19