Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

30 Temmuz 2012

Zamansız Yağmur

http://www.youtube.com/watch?v=0HDplle5XZo

31 Mayıs 2012

PATRİK: DUA TÜRKÇE YAPILACAK SÜRYANİCE YOK


Yıl 1937, yer Elazığ. Vatandaş Türkçe Konuş kampanyasının sürdüğü yıllar. Gazeteci Elazığ'daki Süryani Kilisesi'ni ziyaret ediyor ve manzarayı tarihe not ediyor. Manzara özetle şu: Süryaniler gene bir adım önde. Patrik, Süryanice dua etmeyi yasaklamış anlatılana göre...

Cumhuriyet Gazetesi'nin 2 Nisan 1937 tarihli haberini aynen aktarıyorum:

"Elâzizdeki Süryanii kadim Kilisesi, Bütün Dualarını ve Vazilerini Öz Türkçe İle Yapıyor

Elâziz (Hususi)- Yurdumuzdaki ekalliyetler arasında güzel türkçemize asırlardan beri bağlı kalarak onu öz dillerinden daha ileride tutmuş olan tek bir müessese vardır. O da Elâziz Süryanii Kadim kilisesidir.

Geçenlerde şehrimiz mabedinde yapılan dini toplantıya gittim ve ruhani ayini en hararetli devresinde, herkes huşu içindeyken rahibin türkçe olarak okuduğu dualar arasında: "Sulh ve selameti ve Cumhuriyeti berdevam eyle. Biz günahkarların kusurlarını affedip aziz tut! Bizim Tanrımız, bunu rahmetinden isteriz" Şeklindeki niyazlarını dinleyince cidden mütehassis oldum ve ayinden sonra kendilerile görüşerek türkçemizi kullanmalarına teşekkür edecek oldum. Fakat onlar: "Bu ötedenberi böyledir. Hatta yirmi dört sene evvel Patrik Abdülmesih buraya gelmişti, rütbe itibarile bir derece dunünde olan Mıtran bir cemile olarak Süryani lisanile bir dua okumak istedi.

Patrik amirane ve asabi bir tavırla: "Dua türkçe...Süryanice yok.. dedi ve türkçeyi Süryanii kadime kalb için yapılan teşebbüs bu suretle suya düştü. Bu hadiseden sonra Mıtran, Süryani cemaatini teşkil eden bütün ferdlerin Türk isimlerini almak ve manen de onlara yaklaşmak için beyannameler neşretti, nutuklar verdi. Onun için içimizden pek çoklarının Türk adları vardır" dedi. Yurdumuzun diğer azlıklarının bu güzel ve samimi harekete uymalarını temin için yapılan neşr,yat ve teşebbüslere buradaki müsbet tablo ile iştiraki lüzumlu buldum. (Cumhuriyet gazetesi 2 Nisan 1937 sf.5) "
...
Rahmetli bir Papazımızın o çarpık Türkçesi ile nikahlarda hep kullandığı söz aklıma geldi. Nikah kıyarken Rahmetli hep şunu derdi: "Sizi koca karı ilan ediyorum.."

Bizim devlet ile ilişkimiz biraz buna benzemiş...Zoraki öğrenilmiş Türkçe ile "koca karı" ilişkisi...
Rıfat Bali'den o döneme ait bir anektodu sizlerler paylaşmak istiyorum: Otuzlu yıllarda bir nüfus sayımı sırasında sayım memuru Balat’taki bir Yahudi ailenin evine gelir ve sorularını sıralamaya başlar. Evdeki yaşlı anne Türkçe bilmediğinden her seferinde kızına “ke dişo?” (“ne dedi”?) diye sormakta, kızı suali Yahudi İspanyolcasına tercüme etmekte, yaşlı anne de tek tek cevap vermekteydi.

Sayım memuru “ana diliniz nedir?” sualini sorduğunda yaşlı anne yeniden “ke dişo?” diyerek gözlerini kızına yöneltti. Sualin tercümesini duyduktan sonra sayım memuruna yüksek sesle “Turkça” cevabını verdi!
(Aktaran: Rıfat Bali)

Yazıya Dr Gabriel Oussi tarafından yapılmış bir katkı: Bilindiği gibi patrik Abdülmesih akıl hastalığı yüzünden makamindan indirilip yerine patrik Ilyas Şakir seçilmişti. Patrik Ilyas da sonradan sürgün edilerek Hindistan'da gömüldü. Patrik Abdulmesihin akıl hastalığı ne derece baskıların sonucuydu bir araştırma konusu olabilir.

Rıfat Bali'nin Yahudi hikayesine benzer bir hikayeyi ben de Mardinlilerden duydum. Türkçe konuşmayanlara ceza vermek için zaptiye memurları vardı Mardinde. Türkçe konuşmayan birini zabıta memuru yakalayinca ceza kesti ve ondan parayı vermesini istiyor. Adam bildiği birkaç Türkçe sözle: -Yok memur beg ben arapça kelam etmek. Ben Türkçe kelam etmek gibi sözleri tekrar ederek kendini savunmaya çalışıyor. Ama sonunda öfkelenen memur, bu öfkesi yüzünden kontrolü kaybedip kendisi Arapça konuşmaya baslar; - de cti verek inte kaçamt arabi. (Cezayi ver ulan, sen arapça konuştun işte ver cezayı).

Halk baskıları hafifletmek için fikralara dönüştürüyordu. Bu örnekler Kültürel soykırımın delilleri olarak gösterilebilir. (Aktaran Dr Gabriel Oussi)

Kaynak: http://www.suryaniler.com/konuk-yazarlar.asp?id=1132

21 Mayıs 2012

Mustafa Çokay'ın Gözüyle Enver Paşa

Aşağıda okuyacağınız makale Mustafa Çokay tarafından "Orta Asya ve Sovyet Rusya'da Enver Paşa" başlığıyla kaleme alınarak, 15 Haziran 1923 tarihli 'Doğu-Batı' (Orient et Occident) isimli bir Fransız dergisinde yayımlanmıştır. Makale Çokay'ın çok mühim tespitlerini içermektedir. Enver Paşa'nın Moskova ile ilişkileri, Türkistan'da niçin başarısız olduğunun sebeplerini ortaya koymaktadır. Dönemin Türkistan aydınlarının kendisine yazdığı mektuplarla verdikleri bilgiler çerçevesinde Enver Paşa'yı değerlendiriyor.

 

Bolşevik gazetelerindeki haberler ile Türkistan ve Afganistan'dan gelen mektuplara göre Enver Paşa, 4 Ağustos 1922 tarihinde Doğu Buhara'nın Belcuvan kasabasında vefat etmiştir. Osmanlı Ordusu Başkomutanı'nın bir Bolşevik kampında bulunması, Enver Paşa'nın rakiplerini şaşırtmamıştı. Onlar, bu durum karşısında, 'Enver Paşa'dan herşey beklenir' dediler. Moskova ile iki yıl süren iyi ilişkilerinin ardından Enver Paşa, Orta Asyalı ihtilal karşıtlarının yanında yer aldığında da aynı durum söz konusu olmuştu.
Orta Asya ve Sovyet Rusya'da Enver Paşa 
Bazılarına göre Enver Paşa, Bolşevik desteğini Orta Asya Müslümanlarının bağımsızlığı uğruna kullanmak istedi. Pravda gazetesine göre, daha önce öldürülmüş olan Cemal Paşa dâhil bazı kişiler, Enver Paşa'nın bu hareketini 'şöhret düşkünlüğü ve popüler olma hırsı olarak değerlendirmişlerdi.' Pravda gazetesinin ifadesini örnek verdim; çünkü bunları 1922′de Avrupa'da Cemal Paşa'yla yaptığımız görüşme sırasında kendisi aynen söyledi.
Enver Paşa'yı Jön Türk hareketi döneminden beri yakından tanıyan tarafsız kişiler de ilk bakışta onun karakterinde birtakım çelişkiler bulunduğunu sezinliyorlardı. O Müslüman halkların hürriyeti için gerçekten mücadele verdi. Popüler olma hırsı da onu aklı başında insanların cesaret edemeyeceği bir maceraya sürüklüyordu. Bolşeviklerin Enver Paşa'ya verdiği değer üzerinde durmaya gerek yok. Bolşevikler için o saygıdeğer ve sevilen bir dosttu; çünkü Enver Paşa, Bolşevikler için iyi bir propaganda aracı idi. Bolşevikler, Enver Paşa aracılığıyla Müslüman halklara yönelik politikalarını rahatça yürütebileceklerdi. Enver Paşa, muhalif saflara geçince 'İngiliz Hükümeti'nin kiralık ajanı' olarak adlandırıldı.

 

Orta Asya, Buhara ve Türkistan halklarının Enver Paşa'ya bakış açıları farklıydı. Kuzey Kafkasya Müslümanları ona sırt çevirmediler. Bolşevik diktatörlüğünden kurtulma ümidiyle yaşayan bu insanların ruh halini anlıyordum. Onlar, Enver Paşa'nın Abdülhamit istibdatından Türkiye'yi kurtarması gibi kendilerini de Moskova despotizminden kurtaracağı ümidini bir an olsun kaybetmediler.
Türkistan, Buhara ve Azerbaycan halkları, Paşa'nın Balkan Slavlarından Adriyanopol'ü (bir Türk şehri olan Edirne'nin eski adı) kurtardığı gibi, Bolşevik yağmasından şehirlerini koruyacağı ümidini taşıyorlardı. Enver Paşa'nın kudretine körü körüne inanıyorlardı. Sovyet iktidarının bu halklara ara sıra ılımlı davranması ise Enver Paşa'nın etkisiyle oluyordu. Enver Paşa'nın Moskovalı dostlarının idaresindeki zavallı insanlar, 'Bizim güvenliğimizi O üstlendi' diyorlardı. Ancak, Bolşevik kampında kalmaya devam eden Paşa, insanların kendisine beslediği inancı göremiyordu adeta. Hindistan'dan İngilizleri çıkartmak veya Sovyet deyimiyle söylersek, 'bütün Müslüman âlemini köleleştiren, Avrupa emperyalizminin en büyük canavarının zehirli dişlerini sökmek' arzusuyla yanıp tutuşan, Üçüncü Enternasyonal Yönetimi'yle ittifakı gittikçe güçlendiriyordu.

 

Enver Paşa Bolşeviklere güveniyordu, onları sadık ve dürüst birer müttefik olarak görüyordu. O, Bolşeviklere hayran bir insan samimiyetiyle inanıyordu ve onların asıl amacını açığa vurmaya çalışan kimselerin seslerini duymazlıktan geliyordu. Paşa, Doğu Halklarının Kongresi'ne Zinovyev ve Radek ile aynı vagonda gitti. Bolşevikler, Enver Paşa'yı Orta Asya, Hindistan, Kafkasya ve Afganistan temsilcilerinin kongresinde büyük bir koz olarak kullanmak niyetindeydiler.
Müslümanlar, telgraf aracılığıyla Paşa'nın gelişinden hemen haberdar oldular. Bakü tren istasyonunda büyük bir kalabalık, grubu karşılayıp, Paşa'yı törenle şehre götürdü. Bir Azeri ihtiyar heyecandan titreyen sesiyle Enver Paşa'ya hitaben, 'senin ordun Eylül 1918′de Bakü'yü kurtardı. Ondan sonra biz seni görmedik. 1920 yılının Eylül ayında Bakü Sovyetlerin eline geçti. Bugün biz tekrar esaret altında yaşıyoruz, sen ise bizim düşmanlarımızla zaferi kutluyorsun, buna ne cevap verirsin?' dedi. Enver Paşa bu soruya, 'Azerbaycan Azerilere ait olmalı' diye cevap verdi. Bu cümle bütün kalabalıkta ağızdan ağıza yayıldı.
Bu durumdan tedirgin olan Bolşevikler 'yersiz' soru ve cevapları önlemek amacıyla konuşmasına izin vermeden onu kalabalıktan uzaklaştırdı. Kongrede Paşa'nın tebliği sekreteri tarafından okundu. Tebliğin bazı bölümleri üzerinde durmakta fayda var. 'Sadık ve samimi dost Üçüncü Enternasyonal Komitesi'ni selamlama geleneği ve teşekkür ifadelerinden sonra Osmanlı ordusunun eski yüksek komutanı, Türkiye'nin Birinci Dünya Harbi'ne katılma sebebini açıkladı. Tebliğinde Enver Paşa, 'Yoldaşlar, Türkiye'nin savaşa girdiği sırada, dünya iki kısma ayrılmış bulunuyordu; birinde eski Kapitalist ve Emperyalist Çarlık Rusyası ve onun müttefikleri diğerinde ise her şeyi ile Rusya'ya benzeyen Almanya ve müttefikleri bulunuyordu.

 

Bizi imha etmek isteyen Çarlık Rusyası, İngiltere ve onun taraftarları aleyhinde mücadele eden biz ise, bu ülkelerden farklı olarak hayatta kalmamızdan yana olan Almanya tarafını tuttuk. Alman kapitalistleri kendi emperyalist hedeflerine ulaşmak amacıyla bizim gücümüzü istismar etti. Bizim ise bağımsızlığımızı muhafaza etmek için başka imkanımız yoktu' diyordu.
Gayet açıktı ki, Türkiye ve Almanya açısından kaçınılmaz olan bu ittifak, mazlum halklar için bir avantaj niteliğindeydi; çünkü Türkiye kendi Boğazlarına girişi engelleyerek doyumsuz Çarlık Rusyası'nın çöküşünü tetiklemiş ve bütün mazlumların gerçek müttefiki olan Sovyet Rusya'nın kuruluşuna zemin hazırlamıştı. Böylece Türkiye, dünyayı kurtarmak için yeni bir istikamet belirlemek düşüncesiyle Sovyetler'le işbirliğine girmişti.
'Dünyayı kurtarma' konusunda kendi rolüne değinen Enver Paşa, şöyle devam etti: 'Yoldaşlar, Dünya Harbi sırasında ben çok büyük sorumluluk taşıyan, mevki sahibi biriydim ve Alman emperyalizmi safında savaşmak zorunda kaldığımı üzülerek belirtiyorum. İngiliz emperyalizminden olduğu kadar, Alman emperyalizminden de nefret ediyorum. Çalışmadan servet sahibi olmak isteyenler yok edilmeyi hak etmektedir. Benim emperyalizm konusuna bakış açım budur.'
Sovyet Rusya ile münasebetlerine ilişkin ise Paşa, şunları söyledi: 'Yoldaşlar, bugünkü Sovyet Rusya o zaman olsaydı ve şimdiki hedeflerine ulaşmak amacıyla mücadele etseydi, şimdi yaptığımız gibi, bütün gücümüzü sarf ederek onunla beraber hareket edeceğimizi temin ederdim. Söylediklerimin doğruluğunu açıkça göstermek için şunu da ifade ediyorum: Rusya ile işbirliği yapmaya karar verdiğimiz sırada, Yudeniç Ordusu Petrograd'ı tehdit ediyor, Denikin Moskova'ya güneyden yaklaşıyordu. Vahşi dişlerini gösterip pençelerini uzatarak savaşı kazandığını zanneden Antanta, harekete geçmişti. Bu durumda biz Rusya'ya yardım elimizi uzattık, şayet Karadeniz'deki fırtına benim gemimi parçalayıp geri dönmek zorunda kalmasaydım.'
Paşa sözlerine şöyle devam etti: 'İçinde benim de bulunduğum uçak düşmeseydi, Kovno ve Riga hapishanelerinin parmaklıkları olmasaydı, ben de Rusya'nın zor anında sizlere yetişirdim. Fakat, bu şahsi meseleleri bazı arkadaşlara açıklamaya imkanlar el vermedi.'
Enver Paşa daha da ileri giderek sadece zalimlere karşı mücadelede destek bulma arzusunun değil ayrıca hemen hemen aynı görüşe sahip olmalarının, kendisini ve arkadaşlarını üçüncü Enternasyonal ile ittifaka ittiğini söyledi. Paşa, kendi sosyo-politik programını şöyle açıkladı: 'Biz, kendi kaderini kendisi tayin etmesi için, halkın isteğine dayanarak mücadeleye başladık. Bizimle aynı görüşte olanlarla sağlam ve daimi ilişkilerde bulunacağız. Diğerlerine ise kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkını tanıyoruz. Biz savaşa karşıyız. Demek ki, iktidarın insanları yok etmesi, onları esaret altına alması taraftarı değiliz. Sırf nihai barışı sağlamak için biz, Üçüncü Enternasyonal ile aynı safta yürüyoruz. Bu hedef uğrunda, bütün engeller karşısında yılmadan, yürütmekte olduğumuz kanlı savaşın sonuna kadar gitmeliyiz. Biz halkın refahı için mücadele ediyoruz ve bunu suiistimal edenler ile başkalarının emeğine el koyanların düşmanıyız. Bu gibi insanlara karşı kararlı davranmak gerekiyor. Biz inanıyoruz ki, sadece yüksek şuura sahip bir halk refahına ve hürriyetine kavuşabilir. Çalışarak elde edilen sağlam bilgilerin, gerçek özgürlüğümüzün garantisi olmasını ve ülkemizi aydınlatmasını istiyoruz. Bu bakış açısından, bizim için, bizimle el ele olanların kadın ya da erkek olması bir önem ifade etmez. Sosyal politikadaki görüşümüz budur.'
Ancak Enver Paşa'nın beş dakikalık konuşmasındaki ihtilal ruhu ve her yeni konuya başlarken 'yoldaşlar' diye seslenmesi ve bu hitabı konuşması boyunca on beş defa kullanması bile, insanların ona olan güvensizliğini ortadan kaldıramadı.
Kongre Oturum Başkanı Macar Bela Kun, Paşa'nın tebliğine karşılık şöyle dedi: 'Kongre, daha önce yabancı kapitalistlerin lehine Türk işçi ve köylülerinin mücadelelerine önderlik eden ve zengin kesimle yüksek rütbeli subayların haklarını korumak isterken, Türkiye'nin işçi kitlelerini ikili tehlikeye atan kişilerin sözlerine dikkat edilmesi gerektiğini uygun görüyor. Kongre, bu 'mücadelecilere', daha önce yaptıkları yanlışlıklarını düzelterek halka hizmet etmeye hazır olduklarını ispatlamayı öneriyor.'
Bolşevikler görüldüğü gibi, Türkiye'nin, Dünya Harbi'ne Çarlık Rusyası'nı yenmek arzusuyla katıldığını; ancak Sovyet Rusya'nın doğması ve 'dünyayı kurtarmak için yeni bir yol'un açılmasına zemin hazırladığını dile getiren Paşa'nın teorisini duymadılar bile. Onlar, Paşa'ya teşekkür etmek yerine, halkına olan sadakatini ispatlayarak, 'eski günahlarından temizlenmesi'ni önerdiler.
Sadece Moskova'da bulunduğu sürece Müslüman halka faydalı olabileceğini düşünen Bolşevikler, Enver Paşa'yı Bakü'den neredeyse zorla geri getirdiler. Bakü İstasyonunda aynı kalabalık, Paşa'yı 'Yaşasın Enver' sloganlarıyla uğurladılar. Enver Paşa'nın Moskova'daki hayatı ve faaliyetleri hakkında benim bir bilgim yok. O, muhakkak Sovyet yöneticileri tarafından özel ilgi görüyordu. Afganistan ve diğer Doğu ülkelerinden gelen heyetlerin şerefine verilen ziyafetlerde saygıdeğer misafir olarak bulundu. Fakat Orta Asya, Kafkasya ve Azerbaycan ile olan bağlantılarına devam etti.

 

Paşa'nın Bolşevikler'le ilişkileri, Sovyetler'in İngiltere ile ticaret anlaşması imzaladığı 1921′in Mart ayından itibaren bozulmaya başladı. Paşa anladı ki, Sovyet Rusya, Müslüman ülkeleri nüfuz alanlarına göre parçalamaya hazırdır, işte o zaman, Bolşevik kordonunu yararak Orta Asya ve Kafkasya ile bağlantı kurmaya çalıştı.
1921′de Yunan saldırısı ve İsmet Paşa komutasındaki Türk ordusunun geri çekilmesi, Sovyetler tarafından dahi, Mustafa Kemal ve taraftarlarının başlattığı hareketin başarısızlığa uğradığı şeklinde değerlendirildi. Bu durum, eski Başkomutan'ın, gönüllüleri ve Milli Ordu'dan geriye kalan askerleri bir bayrak altında birleştirmek suretiyle istilacılara karşı mücadeleyi devam ettirmesine; gerektiğinde, Küçük Asya topraklarına girmek düşüncesiyle, Anadolu'ya komşu olan Kafkasya'ya gitmesine neden oldu. Enver Paşa'yı, sırf “Misak-ı Mil”nin geleceği için endişelenen Mustafa Kemal'e kıyasla, daha yumuşak ve uysal kabul eden Sovyet Hükümeti bu planı destekledi.
Planın gerçekleştirilmesi, Acaristan'daki feci olaylara zemin oluşturdu. Paşa ise, Bolşeviklerin elinde oyuncak olduğunu anladı. Ancak geriye dönüş yoktu. Paşa'nın geçmişte yaptıkları, adının yavaş yavaş unutulmasına neden oldu. Türkiye, ona istenmeyen kişi muamelesi yapıyordu. Ayrıca Rusya, Paşa'ya 'dünyayı kurtarmak üzere yeni bir yol' göstermedi. O, en azından, zorluğu daha az, ama daha çok güvenilir bir yeni yol aramak zorundaydı. Dolayısıyla Enver Paşa, çok ünlü olduğu tek bölge olan ve Türklerin beşiği sayılan Türkistan'a doğru yol aldı.

 
Türkler, hiçbir zaman Orta Asya ile ilgilenmediler. Tarihten biliyoruz ki, Osmanlı Devleti sadece bir olay nedeniyle Orta Asya ile ilgilendi. 18. yüzyılın ikinci yarısında, II. Katerina'nın yönetimindeki Rusya ile savaşan Türkler, kendilerine yardım edilmesi için Buhara Emiri aracılığıyla, bir kısmı Rus esareti altında bulunan Kırgızlara [Aslında Kazaklar. O dönemde Ruslar Kazaklara, Kırgız, Kırgızlara Kara Kırgız diyorlardı. Büyük ihtimalle Çokay makalesini Rusça yazdı, sonra onu bir başkası Fransızcaya çevirdi – Abdulvahap Kara] başvurdular. Buhara, Türkistan ve Kırgızlar harekete geçtiler. Buhara Emiri Şah Murat'ın seferberlik yönündeki çağrısı, Rus yanlısı politika yürüten Han'larından memnun olmayan Kazakların lideri Sırım Batur'a kadar ulaşıyor. Sırım Batır, Peygamber temsilcisi Buhara Emiri'nin isteklerine itaat etmeye hazır olduğunu söyledi.
O günden itibaren, yani 1788′den bu yana dek Türkler, Orta Asya ve orada yaşayanlarla ilgisini kesti. Ben Türklerle sık sık ilişki içerisinde oldum ve konuştuğum insanların hemen hemen hepsinin Türkistan hakkında hiçbir bilgisi olmadığını gördüm. İstanbul'un önemli gazetecileri bana, 'Kazaklar Müslüman mıdır? Hangi dilde konuşuyorlar?' gibi şaşırtıcı sorular sordular. Bu Türk ülkesinin tarihi, orada yaşayanların yapısı birer meçhuldü. Ancak Bolşevik Devrimi'nden sonra Osmanlı Türkleri Türkistan topraklarını ziyarete başladılar. Bazı aydın kişiler Orta Asya halklarının tarihine samimi bir şekilde ilgi gösterdiler.
Fakat, milliyetçilik duygularına yenik bu aydınlar sadece bütün Türklerin tek bir millet halinde yaşadığı dönemlere ait gelenek ve görenekleri araştırmakla yetindiler. Onlar, kendine has özellikleri bulunan Türkistan'ın o günkü hayat koşullarını araştırmayı ihmal ettiler. Osmanlı Türklerinin birçoğu için Türkistan'ın meçhul bir ülke olmasının sebebi budur.
Enver Paşa 1921 yılının sonbahar ve kış aylarını Türkistan'da geçirdi. Bu muazzam bölgenin her köşesinde onun adı biliniyordu. Özbekler ve göçebe Kazakların en ücra köylerinde bile Edirne Savaşı, Tripolitan savunmasıyla ününü duyuran ve Birinci Türk İhtilali'yle kahramanlaşan Jön Türklerin lideri Enver Paşa'nın adını taşıyan çocukları görmek mümkündü. Enver Paşa Taşkent'e giderken Buhara'ya uğradı. Buhara'da ilk kez halkların Bolşeviklerce kurtarılmasının gerçekte ne anlama geldiğine şahit oldu. Rus Generalinin yaveri ve Genel Vali'nin aile saltanatını sürdürdüğü Buhara, Kızıl Ordu yöneticileri ve komiserlerinin komünizmi hayata geçirme konusunda deneyler yaptığı bir kamp haline gelmişti.
Bağımsız ve egemen Sovyet Cumhuriyeti'nin başkenti olan Buhara şehri, Kermine (1958′de Navoyi olarak değişti) ve Karçi, Kerki, Termez, Çarcov, Hatırçi vb. büyük şehirler Rus askerlerinin eline geçmişti. Rus askerlerinin masrafları Buhara'nın sınırlı bütçesine ağır yük oluyordu. Ülkenin bütün serveti 'Yoldaş Lenin'e ya da 'minnettar Buharalıların Kremlin'e armağanı olarak' Moskova'ya götürülüyordu. O sıralarda, Türkistan'da 'kurtarıcılara' karşı bitmez tükenmez bir savaş sürüyordu. Moskova tarafından aldatılan ancak aynı zamanda da Buhara halkını kandırıyormuş gibi gösterilen yenilikçi genç Buharalılar, Enver Paşa'nın beklenmedik gelişiyle, Buhara'daki durumu iyileştirmeye ve hiç olmazsa onun yardımıyla bağımsızlık antlaşmasının biraz da olsa uygulanacağını umarak seviniyorlardı. Onlar, Moskova ile görüşmelerde arabuluculuğu en iyi Enver Paşa'nın yapacağını düşünüyorlardı.
Enver Paşa, bu görevi kabul etti ve Moskova'ya, Buhara'nın bağımsızlığını ilan etme isteğini dikkate almasını öneren ilk telgrafını gönderdi: 'Eğer Buhara, Sovyet Rusya'nın himayesinde bağımsızlığına kavuşursa, biz de Müslüman Asya'yı İngiliz Emperyalizmi'nden kurtarma misyonumuzu daha çabuk yerine getireceğiz. Ben Halk Komiserleri Konseyi'nden burada işgalci gibi davranan Kızıl Orduyu geri çekmesini isteyeceğim. Askerler, şikâyetleri artan aç ve Müslüman insanları ekmeğinden ediyorlar. Konsey, istimlak kararlarına ve gıda maddeleri ile değerli eşyaların ülke dışına çıkarılmasına son vermelidir. Doğu Buhara'da halk Kızıl Orduya karşı ayaklanıyor ve bu başkaldırmalar Cumhuriyetin diğer bölgelerine sıçrayabilir. Yönetici konumundaki Buhara Komiserleri, Rus askerleri tarafından saldırılara uğramakta ve bu duruma karşı çaresiz kalmaktadır. İhtilal yanlısı genç Buharalılar arasında tepkiler büyüyor. Ben Sovyet Hükümetine Doğu cephesinin ciddi tehlike oluşturduğunu haber veriyorum. Buhara halkına tam hürriyet ve kendi kaderini kendileri belirleme hakkı verilmeli. Buhara halkının seçimi ve tasvibiyle ben Sovyet Rusya ile yapılan görüşmelerde onları temsil ediyorum. Konseyin isteklerimi çabucak değerlendirmesini, yetkili temsilciler tayin etmesini, buluşma yeri ve zamanı belirlemesini arz ediyorum. 1921 Aralık ayının sonunu, yer olarak da Buhara şehrini teklif ediyorum.'
Biz bu telgrafın Moskova'ya ne denli tesirde bulunduğunu bilemiyoruz. Ancak, bu telgraf Buhara ve bütün Orta Asya'da büyük yankı uyandırdı. Milletvekilleri büyük kalabalıklarla Enver Paşa'ya gidiyordu. Ayaklanan Fergana'dan, Sovyet Türkistanı'nın başkenti Taşkent'ten, Semerkant'tan ve her taraftan Enver Paşa'nın adına minnet ve saygı mesajları geliyordu. Sovyetlerin Türkistan'daki temsilcileri alarma geçti. Artık Enver Paşa Orta Asya'da popülerdi. Bu duruma zemin hazırlayanlar da Enver Paşa'nın Moskovalı arkadaşlarıydı.
Şubat 1922′de Özbekistan'daki arkadaşlarımdan biri bana mektubunda şöyle yazıyordu: 'Enver Paşa'nın buraya gelmesi milli mücadelemizin başarıya ulaşma şansını yükseltiyor. Enver Paşa'nın Orta Asya'nın ihtiyaçlarını bilmemesi ve anlamamasından dolayı siyasi hayatımızda telafisi mümkün olmayan hatalar yapabileceği yönündeki uyarılarınız bizce abartılı bir durum. Şimdi Paşa, demokrasi ve cumhuriyet yönetimlerinin ateşli savunucusu durumundadır. Dahası Enver Paşa, Rus Kızıl Ordusu'nun himayesinin olmadığı Sovyet Yönetim şeklinin koruyucusu ve taraftarı olarak karşımıza çıkıyor. O, Rusya ile bağlantıda ve uyum içerisinde faaliyetine devam ediyor. Sizden Enver Paşa'nın siyasi planlarına ilişkin şüphe taşımamanızı istiyoruz. Ülkedeki durum ve Sovyet iktidarıyla yıllarca süren işbirliği Paşaya çok şey öğretti.'
Buhara, Taşkent ve Fergana'dan aldığım hemen hemen bütün mektuplarda bu görüşler bulunmaktaydı. Şu açıkça biliniyordu ki, halkın önderlerine olan güveni tamdı ve sadece kendilerini Bolşevik eziyetinden kurtarmakla kalmayacak, Orta Asya'da, gelişme yolunda sağlam temeller üzerine demokratik bir devlet kuracağı inancı bütün halkı sarmıştı.
Ne yazık ki Enver Paşa, Orta Asya koşullarını bilmiyordu. Yeni nesil ise Türkistan'ın İslam Alemi'ndeki rolünü anlamaya muktedir görünmüyordu. Enver Paşa'nın Orta Asya'da kullanmak istediği 'reçete', midesinden rahatsız olan hastaya göz tedavisinde kullanılan ilaçları yazan ve üstelik 'gözleri sağlam olsaydı, bu saçma ilaçları reddederdi' şeklinde kendini savunan acemi doktorun reçetesi gibidir.
Hürriyet yolunda, mevcut olan bütün güçleri bir kutsal birlik etrafında toplamak varken, Enver Paşa genç Buharalıların tavsiyelerine bakmaksızın eski Emirle görüşmeye yöneldi. Bu hareketi, basiretli düşünen insanların Enver Paşa'ya sırt çevirmesine neden oldu ve onu yavaş yavaş Emirin yandaşlarına o kadar yaklaştırdı ki, 'Kutsal Buhara Sultanının büyük veziri haline geldi.' Ruslara karşı isyan edenler böylece kendi aralarında birbirine düşmanlık besleyen iki gruba ayrıldı. Fergana isyancıları, Buhara Emiri'nin 'büyük veziri'nin yetkilerinin tanımadı. Ülkede Paşa aleyhinde dizginsiz bir propaganda başladı ve yayıldı. Onun dünkü hayranları düşman oluverdiler.

 

Enver Paşa'nın sempati duyduğu Müslüman Türkistan'ın tarafsız çevreleri, onun hakkında daha çok Bolşeviklerin söylediklerine kulak astılar. Bolşevikler, Enver Paşa'nın İngiliz Hükümetince satın alındığına, İngiliz emperyalistlerinin ajanı olarak Buhara'yı ve hatta bütün Orta Asya'yı İngiliz sömürgesi haline getirmek niyetiyle Londra'yla işbirliği yaptığına dair dedikodular yaydılar. Enver aleyhtarı ve Emir iktidarının yeniden oluşacağına inanmayan çevreler oluştu. Türkistan'da az miktarda insan İngiliz tehlikesinden çekiniyordu. Hatta çoğu kimse hiç çekinmiyordu. Gaddar Albiyon'dan Türkistan'ı 'korumayı' üstlenen sözde 'Sovyet kurtarıcılarının himayesini' her gün üzerinde hisseden kimseler, İngilizler'den bir tehlike olabileceğini düşünmüyordu. Buhara'yı Kızıl Ordu Askerlerinin başıboş hareketlerinden kurtarmaya karar veren ve Sovyet Rusya ile açık mücadeleye giren Enver Paşa, İngiltere'ye karşı duyduğu milli nefrete rağmen, onlardan çok Sovyetler'in büyük tehlike oluşturduğunu anladı.
Türkistan ve bütün Orta Asya'yı İngiltere'ye karşı mücadelede öncü ve 'kızıl tehlike'yi İngiliz sömürgesi olan Hindistan'a kolayca yaymak için bir köprü kabul eden kimseler böyle düşünmüyorlardı. Onlara göre, Orta Asya Müslümanlarının başına gelen felaket, büyük kalabalıkların geçtiği anda köprüyü yakmaktan öteye geçmeyen bir harekete benziyordu. Onların tek baş ağrısı 'İngilizlere darbe indirme fırsatını kaçırmamak' idi. Bu insanlardan biri olan Cemal Paşa, Türkistan Milli Mücadelesi ve Enver Paşa önderliğindeki Buharalı asilerle ittifakı ile ilgili konuşurken bana, 'Bütün bunlar besbelli, İngilizlerin lehine yapılıyor' dedi. Herkes Enver Paşa konusunda hayal kırıklığına uğradı. Ancak, Belcuvan ve Duşanbe bölgelerinde binlerce asi onu desteklemeye devam etti. Böylece, göçebe Kırgızlar ve Özbek köylüleri tarafından bile saygıyla anılan, Birinci Türk İhtilali kahramanı, Osmanlı Ordusu'nun eski Başkomutanı, Doğu Buhara dağlarında fanatik asi gruplar arasında, Orta Asya'da yeni hayat kurucuları (Bolşevikler) ve idealist yenilikçiler tarafından terk edilerek, bir başına kalakaldı.
Paşa'nın güçlü iradesi ve adeta fışkıran enerjisinin bataklığa saplanıp kaldığını görmek çok acı idi. Bunun başlıca sebebi de, Paşa'nın Orta Asya'nın sosyal durumunu ve Buhara Yönetimi'nin karanlık rolünü tam olarak anlamamış olması idi. Türkistan'da yaşlı neslin temsilcilerinden biri olan, 1919′da Buhara Emiri tarafından haince öldürtülen, büyük insan, alim, şeriatçı-molla Mahmut Hacı Behbudi, 'Buhara'da Emir'in otokrasi yönetimi devam ettiği sürece, Orta Asya üzerindeki karanlık dağılmaz' demişti.

 

Avrupa bölgesinden gelen ve Türk ihtilali'nin verdiği dersi unutan Enver Paşa, karanlıklar kaynağı olan Buhara Emiri'nin iktidarını tekrar canlandırmaya karar verdi. Paşa'yı Emir'le yakınlaştıran bir diğer sebep de Bolşevik provokasyonu idi. Türkistan Dışişleri Halk Komiseri Geppner, Enver Paşa'nın nasıl bir tehlike oluşturduğunu sezerek, 'Buhara halkına şayet gerekliyse' eski Buhara Emiri ile iktidarını canlandıracağı konusunda söz vererek görüşmelere başladı. Bu görüşmelerde halkı Enver Paşa'ya karşı kışkırttı. Emiri kudret sahibi olarak gören Enver Paşa ise onun gücünden ve kuvvetinden faydalanmak için Bolşeviklerden önce davranmaya çalıştı. Kahraman bir geçmişe ve Enver diye yüce bir isme sahip olan bir kişiden maceraperest davranışlar değil, büyük işler bekleniyordu. Enver Paşa, büyük Türk isimlerini aklında tutan Türkistan'ı iyi tanımamanın kurbanı oldu.

Mustafa Çokay 

30 Nisan 2012

TÜRK ARŞİV TARİHİ’NİN EN ESKİ FOTOĞRAFI

Sinan ÇULUK
 
Türk Arşivcilik Tarihi’nin tespit edilebilen en eski fotoğrafı, Berlin Kongresi kararları gereği teşkilatlandırılan Bulgaristan Komiserliği’nin dosya usulü evrakına dair fotoğrafıdır.
İlk kez Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin çıkardığı “Osmanlı Arşivi Galerisi” adlı katalogda yayınlanmıştır. Ortadaki sandığın üzerinde “Bulgaristan Komiserliği’nin dosya usulüyle tertib ve tanzim edilen yirmi iki senelik evrakıdır. Sene 1318 [1902-1903] Ali Ferruh” ibaresi mevcuttur.
Ali Ferruh Bey’in bir önceki görevi Washington Elçiliği idi. Oradan diplomasi ve idare mesleğindeki başarıları üzerine Bulgaristan Komiserliği’ne getirildi. Onun belgeye ve arşive verdiği önemi de gösterir görev süresinde hazırlanan bu dosyalar zamanla artarak yaklaşık üç yüz elli bin belge sayısına ulaşmıştır. Maalesef bu arşivin tanziminden bir sene sonra genç yaşta vefat etti. Temelini attığı arşiv sayesinde Balkanlardan terk-i diyar ederek geldiğimizde oradaki arşivimize bir zarar gelmedi. 
Büyük devletler sırasında sayılmanın şartlarından olarak devletimiz bu arşive sahip çıkmış ve fedakâr arşivcilerin çabalarıyla gün yüzüne çıkarılmasına az kalmıştır. 
 
http://sinanculuk.blogspot.com/2013/07/turk-arsiv-tarihinin-en-eski-fotografi.html


01 Nisan 2012

Halil Sahillioğlu'na Saygı

Halil Sahillioğlu'na saygı

M. Şükrü Hanioğlu

Sahillioğlu'na göre, Osmanlı'nın gelirler için güneş, harcamalar için ay yılını kullanması bütçede açığa yol açıyordu. Hoca, "sıvış yılı" adı verilen bu arada ortaya çıkan mali buhranları ve toplumsal neticelerini irdelemişti
Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz, tarihçiliğimizin seçkin simalarından Profesör Halil Sahillioğlu'nun vefatı gazete iç sahifelerindeki küçük notlar ve tarih ve arşivcilik iletişim sitelerindeki kısa yazılarla kamuoyuna duyuruldu. Tarihçiliğimize önemli katkılar yapmış, kelimenin gerçek anlamıyla âlim bir bilim insanının kaybının bu denli ilgisizlikle karşılanması fazlasıyla üzücüdür.
Bu ilgisizlik toplumumuzun her alanında geçerli olan bir Gresham Kanunu'ndan bahsetmenin mümkün olduğunu göstermektedir. Diğer bir ifadeyle her alanda "kötü," "iyi"yi piyasadan kovmaktadır. Bilginin hızla ticarîleştiği, bu nedenle de popülerleştirildiği bir ortamda "içerik" ve "kalite"nin yerini "sunum" ve "çarpıcı"lık alırken, her alanın "iyi"si piyasadan çekilmekte, "kötü"sü ise revaç bulmaktadır.
 
Sahillioğlu ve tarih

Merhum Profesör Sahillioğlu, tarihin sadece popüler değil akademik seviyede de bir "şuur aşılama aracı" olarak görüldüğü, bu nedenle de "ihtişam dolu bir geçmişin" yeniden inşaı amacıyla üretildiği bir toplumda ona farklı yaklaşılması gerektiğini düşünen akademisyenlerden birisiydi. Kendisi bunun yanısıra, Hicrî 951-52 Tarihli Mühimme Defteri gibi çok önemli vesikaların transliterasyonlarını yayına hazırlamakla birlikte, belgenin sadece yeniden neşrinin değil, tahlilinin ve tarihsel bağlamına oturtulmasının gerekli olduğunu analitik araştırmalarıyla ortaya koyuyordu.
Merhum Sahillioğlu bu alanda kişisel bir tavır sergilemekten ziyade tarihçiliğimizdeki bir okulun görüşlerini dile getiriyordu. Braudel ve Annales Okulu'ndan etkilenen Profesör Ömer Lütfü Barkan'ın Osmanlı tarihine onun iktisadî temelleri çerçevesinde yaklaşılmasının gerekliliğini savunarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde başlattığı çalışmalar, Türkiye'de gerçek anlamda bir tarih metodolojisi değişimine neden olmuştu. Bu açıdan bakıldığında merhum Barkan'ın tarihçiliğimize sadece ürettiği son derece değerli eserlerle değil, getirdiği kapsamlı yaklaşım değişikliğiyle de büyük bir katkıda bulunduğunu belirtmek gereklidir.
Barkan ile başlayan bu yaklaşım değişikliği, Osmanlı geleneksel iktisadî yapısının temellerini ele alan, sanayileşmenin gerçekleşmeme nedenlerini tartışan Mehmet Genç, Tanzimat öncesi modernleşme çabalarının malî arka plânını ortaya koyan Yavuz Cezar, on dokuzuncu asır Osmanlı ziraî ekonomisinin nasıl işlediğini açıklığa kavuşturan Tevfik Güran gibi seçkin akademisyenler tarafından sürdürüldü. Bu çalışmalar sadece Osmanlı tarihinin anlaşılmasını değil, onun Avrupa ve dünya tarihi içindeki yerinin de daha iyi kavranmasını sağladılar.
Profesör Sahillioğlu bu son derece önemli yaklaşım değişikliği çerçevesinde Osmanlı para tarihini, bilhassa on sekizinci asır ortalarına kadar tüm detaylarıyla inceleyerek, para kullanımının toplum üzerindeki etkilerini ayrıntılı çalışmalarla ortaya koydu. Bir mücevher ustası gibi en ince detayları üzerinde çalışarak para tarihimizi yeniden inşa ettiği doktora ve doçentlik tezleri (17. Yüzyıl Sonlarına Kadar Osmanlı Para Tarihi ve Bir Asırlık Para Tarihi, 1640-1740) uzun süre basılmamakla birlikte bu alandaki en önemli araştırmalar olma özelliklerini korudular. Bu konuda yeni çalışmalar, meselâ Profesör Şevket Pamuk'un kapsamlı eseri A Monetary History of the Ottoman Empire ile bayrağın daha yükseklere çıkarıldığı gerçektir. Ama bayrağı göndere ilk defa çekme onurunun merhum Sahillioğlu'na ait olduğunu belirtmek gerekir.
Profesör Sahillioğlu para tarihi dışında kölelik, ticaret, bütçeler, esnaf örgütlenmeleri ve gümrükler benzeri konularda Osmanlı iktisadî ve toplumsal yapısını aydınlatan örnek çalışmalar kaleme aldı. İstatistikler ve bâzıları kısmî ekonomik model tahlillerini de kullanan bu çalışmalar bir anlamda 1960'larda Journal of Economic History tarafından başlatılan Yeni İktisat Tarihi (Cliometrics) devriminin Türkiye'deki yansımaları olarak görülebilirler. İlginçtir ki, Amerika ve Avrupa'da iktisat tarihçilerinin tarih bölümlerinden ekonomi bölümlerine geçmeleri sonucunu doğuran bu devrim, Türkiye'de Barkan sonrasında daha erken bir tarihte yaşanmıştı.

Sıvış yılı buhranları

Merhum Sahillioğlu zikrettiğimiz çok yönlü katkıları ve öncü eserlerinin yanısıra 1967'de, Osmanlı tarihindeki değişik siyasî ve toplumsal buhranların temel nedenlerinden birisinin malî bir uygulama olduğunu savunan ufuk açıcı bir çalışma da kaleme almıştı. Yayınlanmadan önce Londra'daki bir konferansta tebliğ olarak sunulan bu araştırma, Osmanlı maliyesinin gelirler için güneş, harcamalar için ise ay yılını kullanmasından yola çıkarak, iki yıl arasındaki 11 günlük farkın, her 33 Hicrî yıl için 32 bütçe yapılması zorunluluğu doğurduğunu, bunun ise bütçede bir yıllık masraf tutarında bir açık yarattığını ortaya koyuyordu.
Sıvış yılı adı verilen bu arada kaynayan, "sıvışan" senelerde ortaya çıkan malî buhranları ve bunların siyasî ve toplumsal neticelerini irdeleyen bu çalışma, ekonomist vurgusunun kuvvetliliğine karşın, gerçekten de tarihçiliğimizin en parlak analizlerinden birisidir. Bu tahlil sadece Osmanlı İmparatorluğu'nun değil, bütçe yapımında benzer yöntemler izleyen İslâm devletlerinin tarihlerinin anlaşılmasına da yardımcı olacak neticeler ortaya koymuştur.

Hoca'ya saygı

Tarihçiliğimizin yüzaklarından birisi olan merhum Sahillioğlu son derece mütevazi bir insandı. Başta okunması zor siyakat olmak üzere değişik yazı türlerine olan fevkâlâde hâkimiyeti nedeniyle Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde çalışırken, sökemedikleri kelimeler konusunda kendisinden yardım isteyenleri, araştırmasını bölme pahasına kırmaz ve çoğunu tanımadığı tarihçilere âdeta gönüllü yardım servisi hizmeti sunardı.
Başka bir ülkede yaşasaydı aldığı ödülleri koyacak yer bulmakta zorlanacak olan merhum Halil Hoca, tevazu'un zaaf olarak algılandığı, bilgiyi popülerleştirerek ticarete hazırlayanların el üstünde tutulduğu bir ortamda fazlasıyla hakettiği övgülerin pek azına nâil olabildi. Kendisinin vefâtı sonrasında değeri daha iyi anlaşılan âlimler zümresine katılacağı şüphesizdir. Yaşarken tamamlandığını göremediği eserlerinin toplu yayını tarihçiliğimize yaptığı önemli katkıların daha iyi değerlendirilmesine yardımcı olacaktır.
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/hanioglu/2012/04/01/halil-sahilliogluna-saygi

31 Mart 2012

İLKÖĞRETİM VE EĞİTİM KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN

İLKÖĞRETİM VE EĞİTİM KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK
YAPILMASINA DAİR KANUN
Kanun No. 6287

Kabul Tarihi: 30/3/2012      
MADDE 1- 5/1/1961 tarihli ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununun 3 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 3- Mecburi ilköğretim çağı 6-13 yaş grubundaki çocukları kapsar. Bu çağ çocuğun 5 yaşını bitirdiği yılın eylül ayı sonunda başlar, 13 yaşını bitirip 14 yaşına girdiği yılın öğretim yılı sonunda biter.”
MADDE 2- 222 sayılı Kanunun 7 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 7- İlköğretim; 1 inci maddede belirtilen amacı gerçekleştirmek için kurulmuş dört yıl süreli ve zorunlu ilkokul ile dört yıl süreli ve zorunlu ortaokuldan oluşan bir Milli Eğitim ve Öğretim Kurumudur.”
MADDE 3- 222 sayılı Kanunun 9 uncu maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“İlköğretim kurumlarının ilkokul ve ortaokul olarak bağımsız okullar hâlinde kurulması esastır. Ancak imkân ve şartlara göre ortaokullar, ilkokullarla veya liselerle birlikte de kurulabilir.”
MADDE 4- 222 sayılı Kanunun 14 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “büyüklüğüne” ibaresi “İlkokullar ve ortaokullar birlikte veya ayrı oluşlarına, büyüklüğüne” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 5- 222 sayılı Kanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir.
“EK MADDE 4- Bu Kanunun 76 ncı maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine göre elde edilen gelirler, il özel idarelerince, ortaöğretim kurumlarının arsa temini, binalarının yapım, bakım ve onarımı ile diğer ihtiyaçlarının karşılanması için de kullanılır.”
MADDE 6- 222 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 11- Bu maddenin yayımı tarihinde ilköğretim kurumlarının 5, 6, 7 ve 8 inci sınıflarında eğitim görenler eğitimlerini bu kurumlarda tamamlar.
Bu maddenin uygulanmasıyla ilgili usul ve esaslar Milli Eğitim Bakanlığınca belirlenir; Bakanlık bu maddenin uygulanmasıyla ilgili düzenlemeleri il, ilçe ve okul bazında yapmaya yetkilidir.”
MADDE 7- 14/6/1973 tarihli ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 22 nci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 22- Mecburi ilköğretim çağı 6-13 yaş grubundaki çocukları kapsar. Bu çağ çocuğun 5 yaşını bitirdiği yılın eylül ayı sonunda başlar, 13 yaşını bitirip 14 yaşına girdiği yılın öğretim yılı sonunda biter.”
MADDE 8- 1739 sayılı Kanunun 24 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
 “MADDE 24- İlköğretim kurumlarının ilkokul ve ortaokul olarak bağımsız okullar hâlinde kurulması esastır. Ancak imkân ve şartlara göre ortaokullar, ilkokullarla veya liselerle birlikte de kurulabilir.”
MADDE 9- 1739 sayılı Kanunun 25 inci maddesinin mülga birinci fıkrası aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.
“İlköğretim kurumları; dört yıl süreli ve zorunlu ilkokullar ile dört yıl süreli, zorunlu ve farklı programlar arasında tercihe imkân veren ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarından oluşur. Ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarında lise eğitimini destekleyecek şekilde öğrencilerin yetenek, gelişim ve tercihlerine göre seçimlik dersler oluşturulur. Ortaokul ve liselerde, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur. Bu okullarda okutulacak diğer seçmeli dersler ile imam-hatip ortaokulları ve diğer ortaokullar için oluşturulacak program seçenekleri Bakanlıkça belirlenir.”
MADDE 10- 1739 sayılı Kanunun 26 ncı maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“MADDE 26- Ortaöğretim, ilköğretime dayalı, dört yıllık zorunlu, örgün veya yaygın öğrenim veren genel, mesleki ve teknik öğretim kurumlarının tümünü kapsar. Bu okulları bitirenlere ortaöğretim diploması verilir.”
MADDE 11- 1739 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 3- Zorunlu ortaöğretim 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlanır. Bakanlar Kurulu uygulamayı bir eğitim-öğretim yılı ertelemeye yetkilidir.”
MADDE 12- 5/6/1986 tarihli ve 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanununun 18 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “yüzde onundan fazla” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.
MADDE 13- 16/8/1997 tarihli ve 4306 sayılı Kanunun geçici 1 inci maddesinin (A) fıkrasının (2) numaralı bendinin (c) alt bendinde yer alan “sekiz yıllık kesintisiz ilköğretim” ibaresi “ilköğretim ve ortaöğretim” şeklinde değiştirilmiş ve maddede yer alan “sekiz yıllık kesintisiz” ibareleri madde metninden çıkarılmıştır.
MADDE 14- 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 45 inci maddesi başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Yükseköğretime giriş ve yerleştirme:
MADDE 45- Yükseköğretime giriş ve yerleştirme aşağıdaki şekilde yapılır:
a. Yükseköğretim kurumlarına giriş ve yerleştirme işlemleri imkân ve fırsat eşitliğini sağlayacak tedbirleri almak kaydıyla, Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen usul ve esaslara göre yapılır.
b. Yükseköğretim kurumlarına esasları Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen merkezî sınavlarla girilir. Yerleştirme puanlarının hesaplanmasında adayların ortaöğretim başarıları dikkate alınır. Ortaöğretim bitirme başarı notları en küçüğü ikiyüzelli, en büyüğü beşyüz olmak üzere ortaöğretim başarı puanına dönüştürülür. Ortaöğretim başarı puanının yüzde onikisi yerleştirme puanı hesaplanırken merkezî sınavdan alınan puana eklenir.
c. Ortaöğretim kurumlarını birincilik ile bitiren adaylar için mevcut kontenjanların yanı sıra Yükseköğretim Kurulu kararı ile ayrı kontenjanlar belirlenebilir.
d. Mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarından mezun olan öğrenciler, istedikleri takdirde bitirdikleri programın devamı niteliğinde veya bunlara en yakın olan mesleki ve teknik önlisans yükseköğretim programlarına sınavsız olarak yerleştirilebilir. Bu öğrencilerin yerleştirilmesine ilişkin usul ve esaslar Milli Eğitim Bakanlığının görüşü üzerine Yükseköğretim Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.
e. Önlisans mezunları için, ilişkili lisans programlarında belirlenmiş kontenjanın yüzde onunu geçmeyecek şekilde Yükseköğretim Kurulu kararı ile her yıl dikey geçiş kontenjanı ayrılabilir.
f. Yabancı uyruklu öğrenciler ile ortaöğretimin tamamını yurt dışında tamamlayan öğrencilerin yükseköğretim kurumlarına kabul usul ve esasları Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenir. Uluslararası andlaşmalar gereği Türkiye’deki yükseköğretim kurumlarında burslu olarak öğrenim görecek yabancı uyruklu öğrencilerin yerleştirme işlemleri Yükseköğretim Kurulu tarafından yapılır.
g. Yükseköğretim Kurulunca belirlenecek usul ve esaslara göre, belli sanat ve spor dallarında üstün kabiliyetli olduğu tespit edilen öğrenciler ile Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumunca tespit edilen uluslararası bilimsel yarışmalarda ödül kazanan öğrenciler, ilgili dallarda eğitim yapmak kaydıyla yükseköğretim kurumlarına yerleştirilebilir.”
MADDE 15- 2547 sayılı Kanunun 56 ncı maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin ikinci paragrafı aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Gelir veya kurumlar vergisi mükellefleri tarafından üniversitelere, yüksek teknoloji enstitüleri ile gelirlerinin en az dörtte üçünü münhasıran devlet üniversitelerinin faaliyetlerinin devam ettirilmesi ve desteklenmesini amaç edinmek üzere kurulan ve fiilen bu çerçevede faaliyette bulunan vakıflardan Bakanlar Kurulunca vergi muafiyeti tanınanlara makbuz karşılığında yapılan bağışlar, Gelir ve Kurumlar Vergisi Kanunları hükümlerine göre yıllık beyanname ile bildirilecek gelirden ve kurum kazancından indirilebilir. Bu hükmün uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye Maliye Bakanlığı yetkilidir.”
MADDE 16- 2547 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 61- Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibariyle bir mesleğe yönelik program uygulayan ortaöğretim kurumlarında öğrenim görmekte olan öğrenciler bakımından, bu kurumların mezunlarının Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen aynı meslek dalında yer alan yükseköğretim programlarına yerleşmelerinde merkezî sınavlardan almış olduğu puanlara ilave edilecek ortaöğretim başarı puanı hesaplanmasında, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önceki mevzuat hükümleri uygulanır.”       
MADDE 17- 2547 sayılı Kanunun ek 21 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.
MADDE 18- 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanununun ek 9 uncu maddesinin başlığı ile birinci fıkrasında yer alan “Zonguldak Karaelmas Üniversitesi” ibareleri “Bülent Ecevit Üniversitesi” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 19- 2809 sayılı Kanunun ek 61 inci maddesinin başlığı ile birinci fıkrasında yer alan “Rize Üniversitesi” ibareleri “Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 20-  2809 sayılı Kanunun ek 129 uncu maddesinin başlığı ile birinci fıkrasında yer alan “Konya Üniversitesi” ibareleri “Necmettin Erbakan Üniversitesi” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 21- 2809 sayılı Kanunun ek 130 uncu maddesinin başlığı ile birinci fıkrasında yer alan “Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi” ibareleri “Abdullah Gül Üniversitesi” şeklinde değiştirilmiştir.
MADDE 22- 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun eki (II) sayılı cetvelin “Yükseköğretim Kurulu, Üniversiteler ve Yüksek Teknoloji Enstitüleri” bölümünün 53, 61, 102 ve 103 üncü sıraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“53) Bülent Ecevit Üniversitesi”
“61) Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi”
“102) Necmettin Erbakan Üniversitesi
103) Abdullah Gül Üniversitesi”
MADDE 23- 21/12/2011 tarihli ve 6260 sayılı 2012 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu, 2/9/1983 tarihli ve 78 sayılı Yükseköğretim Kurumları Öğretim Elemanlarının Kadroları Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 13/12/1983 tarihli ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede; Zonguldak Karaelmas, Rize, Konya ve Kayseri Abdullah Gül Üniversitelerine yapılmış olan atıflar Bülent Ecevit, Recep Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan ve Abdullah Gül Üniversitelerine yapılmış sayılır.
MADDE 24- 4/1/2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 13- Yurt içi üretimin ve katma değerin artırılması, teknoloji kazanımının sağlanması, daha önce yurt içinde üretimi bulunmayan ürünlerin üretilebilmesi, yeni teknoloji ve ürünlere yönelik araştırma-geliştirme faaliyetlerinin sürdürülmesi ve bilgi toplumuna geçiş hedefleriyle, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okulöncesi, ilköğretim ve ortaöğretim kademelerindeki okulların dersliklerine bilişim teknolojisi donanımı, yazılımı, ağ altyapısı ve internet erişim imkânının sağlanması, dersler için çevrim içi ve çevrim dışı ortamlarda e-içerik temin edilmesi ve e-içerik altyapısının oluşturulması, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda görev yapan öğretmenlere ve örgün eğitim gören öğrencilere e-kitap, tablet bilgisayar ve benzeri ihtiyaçların sağlanması amaçlarıyla Eğitimde Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi (FATİH) Projesi kapsamında, Millî Eğitim Bakanlığı ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından 2015 yılı sonuna kadar yapılacak mal ve hizmet alımları ile yapım işleri, ceza ve ihalelerden yasaklama hükümleri hariç, bu Kanun hükümlerine tabi değildir. Bu madde uyarınca yapılacak alımlara ilişkin usul ve esaslar Maliye Bakanlığı ve Kamu İhale Kurumunun görüşü alınarak Millî Eğitim Bakanlığı ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından müştereken hazırlanacak yönetmelikle, rekabete açık olacak şekilde düzenlenir.”
MADDE 25- 5018 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 20- Eğitimde Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi (FATİH) Projesi kapsamında Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okullara internet erişim hizmetleri ve ağ altyapısının sağlanması için Millî Eğitim Bakanlığı ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığınca 2015 yılı sonuna kadar yapılacak mal ve hizmet alımları ile yapım işlerinde üst yöneticinin onayıyla 15 yıla kadar gelecek yıllara yaygın yüklenmelere girişilebilir.”
MADDE 26- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 27- Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
Haber7
Kaynak : haber7.com

31 Ocak 2012

Kar Taneleri


Bilim ve Teknik / Ocak 2012 / Haberler / Özlem Kılıç Ekici

Kış mevsiminin en güzel yanıdır yağan karı pencereden seyretmek. Hemen hemen hepimiz cama vuran farklı şekillerdeki kar tanelerinin eşsiz güzelliğinden etkileniriz.


Kar, donmuş yağmur damlacıkları demek değildir
Farklı bir yağış türü olan kar, donmuş yağmur damlacıkları demek değildir.
Bunlara dolu deniyor. Karın oluşumu biraz daha farklı. Bazı durumlarda, su buharı doğrudan minik buz kristalleri halinde yoğunlaşarak hegzagonal yani altıgen prizma görünümü alarak kar tanelerini oluşturur.

Kar tanelerinin hiçbiri birbirlerine benzemez
Fakat bu kristaller havadaki daha soğuk su damlacıklarını kendilerine çekebiliyor. Tek tek oluşan kristaller köşelerinden dallanmış filizler görünümünde daha kompleks şekillerde başka kar tanelerine dönüşür. Her kar tanesi bir diğerinden farklı şekildedir, hiçbiri birbirlerine benzemez. 
Birçok bilim insanının dikkatinden kaçmadı
Kenarlar ve açılar mükemmel bir biçimde birbirlerine eşit ve dümdüz
Farklı farklı şekillerde ve biçimlerde olan kar taneleri ve buz kristalleri, geçmişten günümüze birçok bilim insanının dikkatini çekmeyi başarmış.
Örneğin 1611 yılında Johannes Kepler bir makalesinde kar kristallerinin her zaman gösterdiği altılı simetri şekillerinden bahsediyor. Bundan yaklaşık 20 sene sonra, Rene Descartes doğada çok ender görülen 12 kenarlı kar tanesini gözlemlemiş. Kenarların ve açıların mükemmel bir biçimde birbirlerine eşit ve dümdüz olduğunun altı çizilerek, bu kadar düzgün şekilde oluşan kar tanelerinden nasıl etkilendiğini ifade ediyor.
Kar taneleri öyle bir düzen içinde oluşuyor ki, her birinin etrafı, aynı şekilde oluşan altı adet kar tanesi tarafından aynı düzlemde çevriliyor. Robert Hooke da 1665 yılında yayımladığı Micrographia isimli kitabında çok çeşitli kar tanelerinin ve buz kristallerinin elle çizilmiş şekillerine yer vermiş. Tüm bu yayımlarda o zamanki koşullar ve altyapı dahilinde çok fazla detaya yer verilmemiş, kar tanelerinin güzelliği şiirsel dille anlatılmış. Ancak kristalleri inceleyen X-ray kristalografi bilimi geliştirildikten sonra kar taneleri ve kristallerin detaylı şekil ve yapıları incelenmeye başlanmış.

Gerçek sistematik çalışmalar 1950’li yıllarda
Japon nükleer fizikçi Ukichiro Nakaya ile başladı
Nakaya, kar tanelerini tanımlayarak kapsamlı bir katalog hazırladı. Aynı zamanda da laboratuvarda yapay kar kristallerini elde eden ilk bilim insanı olarak bilim tarihine geçmiş. 1954 yılında “Kar Kristalleri: Doğal ve Yapay” adını verdiği kitabını yayımlamış. Bu doğal olgunun bilimsel anlamda ilk defa bu kitapta irdelendiği ve kar tanelerinin sistematik bir şekilde oluşum süreçlerinin anlatıldığı görülüyor.
Şimdilerde ise Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden Kenneth Libbrecht isimli fizikçinin meslek yaşamını kar tanelerini incelemeye adadığını ve oluşturduğu internet sayfasında incelediği ve dokümantasyonunu yaptığı en az 35 adet doğal kar tanesi ve daha birçok başka buz kristalinin bilgilerini ve fotoğraflarını yayımladığını görüyoruz (http://www.its.caltech.edu/~atomic/snowcrystals/).
Bu araştırmacı laboratuarda kendi buz kristallerini yaratıyor ya da soğuk iklim bölgeleri olan Michigan, Alaska ve Ontario’ya giderek gerçek kar tanelerinin yüksek çözünürlü mikroskobik görüntülerini elde ediyor.
Yaptığı iş gerçekten çok dikkat gerektiren, ince bir iş. Çok küçük bir fırça kullanarak yakaladığı kar tanelerini cam lamel üzerine yerleştirdikten sonra fotoğraflarını çekiyor. Kar tanelerinin çabucak erimesini engellemek için bütün bu işlemlerin soğuk bir ortamda yani dondurucu soğukta, dışarıda yapılması gerekiyor. Fotoğraflar gerçekten çok etkileyici.

Sıcaklık ve nem şekillerin oluşumunu etkiliyor
Nakaya’nın öncülük ettiği bu çalışmalar sayesinde artık sıcaklık ve nem gibi bazı atmosferik koşulların kar tanelerinin şekillerinin oluşumunu etkilediğini biliyoruz.
Mesela bu şekiller düşük nem koşullarında daha basit yapılı oluyor. Nem oranı yükseldikçe şekiller de daha karmaşık bir hal alıyor. Öyle ki nemin çok yüksek olduğu durumlarda ince uzun, iğne görünüşünden, geniş ve ince plaka görünüşüne kadar şekiller değişebiliyor. Uzmanlar tam olarak emin olmasalar da bu durumun, su buharı moleküllerinin yavaşça buz kristallerine dönüşmesinin altında yatan kompleks fizik kuramları ile ilişkili olabileceğini belirtiyor.

NASA “Küresel Kar Tanesi Ağı” oluşturdu
İşte bu nedenle NASA birkaç yıl önce “Küresel Kar Tanesi Ağı”nı oluşturdu (http://ssed.gsfc.nasa.gov/how/).
Öğrencileri, öğretmenleri, bilim insanlarını ve konu ile ilgilenen diğer kişileri dahil eden ve büyük bir proje olan bu çalışma, herkesi yeryüzüne düşen kar tanelerini toplamaya ve sınıflandırmaya davet ediyor. Elde edilen tüm veriler uydu görüntüleri ile birlikte genel bir veri tabanında toplanıyor. Bu çalışma ile iklim, sıcaklık, nem ve diğer atmosferik özelliklerin birleşerek bu hava olayını nasıl oluşturduğunun daha iyi bir şekilde anlaşılması hedefleniyor.
Yaşadığınız yere bir dahaki sefere kar yağdığında kardan adam yapmanın ve kızakla kaymanın yanı sıra kar tanelerini daha dikkatlice izlemenizi öneriyoruz. Keşfedilmeyi bekleyen farklı şekillerde daha nice kar tanesi vardır belki de.

Hazırlayanlar :  merakediyorum grubu üyeleri 
Kaynak : Bilim ve Teknik -TÜBİTAK / Ocak 2012 sayısından alınmıştır.

31 Aralık 2011

Sene-i Devriye


Hıristiyan dünyada bütün kutlamalar, İsa Nebinin kimliği etrafında şekillenir ve kilise sakramentleri, törenler ve geleneksel kutlamalar bu çerçevede yapılır. Bütün bunların ortaya çıkışında üç temel hadiseyi görürüz; babasız doğumu, çarmıhta ölümü ve üç gün sonra dirilişi. Doğum tarihi konusunda, doğu ve batı kiliseleri arasındaki farklı tarihler, temel bilgi kaynağı olması gereken Yeni Ahit rivayetlerinin tutarsızlığı ve meselenin sonraki asırlar içinde paganist-mitolojik boyut kazanmasından kaynaklanır.
Konunun yer aldığı, açık ve net bir tarih görmediğimiz Matta ve Luka’dan gelen rivayetler, birbirini tutmaz. Matta’ya göre (2:1) İsa, M.Ö. 37 ila M.Ö. 4 yılları arasında Filistin’i Roma adına yöneten Antipater oğlu Kral Büyük Hirodes zamanında Yahudiye Beytlehem’inde dünyaya gelir. Gökte İsa’nın yıldızını gördüklerini söyleyip Doğudan Kudüs’e gelen müneccimler onu hararetle ararlar. Bunu duyan Hirodes, gelecekte Yahudilerin kralı olacak kişinin kendi saltanatını ortadan kaldıracağı korkusuyla, Beytlehem ve bütün Filistin’de iki yaşından küçük erkek çocukları katlettirir. Melek Cebrail, rüyada Yusuf’a görünerek anası Meryem ile çocuğu Mısır’a kaçırmasını söyler. Yusuf, bir gece vakti denileni yapar ve kalkıp Mısır’a gider, Hirodes’in ölümüne kadar Filistin’e dönmez. Buna göre İsa, Hirodes’in saltanatının en geç M.Ö. 4. Yılında veya bundan birkaç yıl önce doğmuş olmalıdır. İsa’nın doğumunun Hirodes’in saltanatının hangi yılında doğduğu bilgisi bulunmadığından, burada zikredilen bilgiye bakarak bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. 
Luka’nın rivayetine göre ise İsa, Roma İmparatoru Augustus’un Suriye Valisi olan Kirinius’un idareciliği döneminde yapılan genel nüfus sayımında dünyaya gelir. Matta ve Luka’da anlatılan bu iki bilgi birbiriyle uyuşmaz. Çünkü iki tarih arasında oldukça farklı bir zaman söz konusudur. Luka’daki bilgiler, İsa’nın doğumunun, Yahudiye ve Samariye bölgesinin idaresinin Suriye’deki Roma Valisinin hakimiyetine geçtikten sonra, yani M.S. 6 yılında veya bundan sonraki bir tarihte olmasını gerektirmektedir. Ayrıca Luka, Yahya’nın ana rahmine düşüşünü anlatırken, hem Matta hem de, az önceki kendi rivayetiyle çelişir. Luka, Yahya’nın annesinin Hirodes zamanında Yahya’ya hamile kalışının 6. ayında melek Cebrail’in Meryem’e görünerek İsa ile müjdelediğini anlatır. İsa’nın bu müjdelemeden altı ay sonra doğması gerektiği düşünülürse, İsa, Kirinius zamanında değil, Hirodes’in saltanatı zamanında veya ondan en geç bir yıl kadar sonra Hirodes’in oğlu Arhelas ‘ın hükümranlığının ilk yılında doğmuş olması gerekmektedir. Bu bilgiler ve İsa’nın doğum tarihini araştıranlar, İsa’nın miladın başlangıcı olarak gösterilen tarihten birkaç yıl önce, M.Ö. 4 yılında veya bu tarihten iki-üç yıl kadar önce doğmuş olabileceğinin tahminini yapmaktadırlar. 
Bütün bunlara ilaveten, İsa’nın kış mevsiminde doğmadığı kesin görünmektedir. Çünkü Luka’ya göre, İsa doğduğu zaman çobanlar çayırlarda sürülerini otlatmakta idiler (2:8). Eski Ahit, kış mevsiminin çobanların açık havada barınamayacak kadar yağışlı olduğunu (Ezra 10:9, 13), söylemektedir. Çobanlar, Ekim ayının en geç ortasında sürülerini yüksek otlaklardan indirmekte idiler. Ayrıca, Yahya’nın Yahudi Fısıh bayramında doğduğuna ve fısıh bayramının 15 Nisan’da kutlandığına bakarak, Yahya’dan altı ay sonra doğan İsa’nın Ekim ayı içinde doğmuş olması gerektiği, hesaba uygun düşmektedir. Sonuç olarak İsa’nın doğum tarihini tesit etmek mümkün değildir.
Doğu kiliselerince 6 Ocak, batı kiliselerince 25 Aralık olarak gösterilen tarihin de İsa’nın doğum günüyle ilgisi bulunmamaktadır. 6 Ocak tarihi, putperest Greklerin zaman tanrısı Aion anısına kutlanan bir bayrama, 25 Aralık da, Roma putperestlerinin güneş tanrısı anısına kutlanan bir bayrama dayanmaktadır. İsa’nın doğum gününün eski dünyada kış gündönümü olarak bilinen 21 Aralık değil de, 25 Aralık tarihine atfedilmesi, ayrı bir tarih hatasıdır.
İsa’nın doğumu anısına kutlanan bayramlarla ilgili en eski tarihin 325 veya 336 yılı olduğu belirtilmektedir. Buna göre Noel, İmparator Konstantin’in saltanatının sonundan itibaren kutlanmaya başlanmıştır. 354 yılına gelindiğinde, dönemin Papası Liberius, 24 Aralık’ı 25 Aralık’a bağlayan geceyi İsa’nın doğum günü ilan etmiştir. M.S. 4. asırda Myra, bugünkü Kale ilçesinde yaşadığına inanılan Aziz Nikolas’ın doğal olarak İsa’nın doğumuyla hiçbir ilgisi yoktur. Geçmiş kültürlerden gelen Noel kutlamalarına, sonradan pagaist unsurlar ilave edilerek bir Noel ağacı eklenmiştir. Buradaki ağaç figürü, kaynağını meşe, defne ve çam gibi yapraklarını dökmeyen ve ebedi gençlik ve yaşam sembolü sayılan ağaçlardan almaktadır. Noel ağacının süslenmesi geleneği de kelt rahiplerinin tanrılarına astıkları armağanlardan, çam kesme işi de, Baltık kökenli Tötonlar’dan kalmıştır.
Günümüz Hıristiyanlarının kahir ekseriyeti, geçmişteki gibi İsa’nın doğum günü arefesinde oruç tutmamakta, doğum gününün gecesini de ibadetle geçirmemektedirler.
Geride kalan hicri yılbaşınızın, aşuranızın ve şimdiden yeni takvimle gelecek olan 2012 yılının hayırlara vesile olmasını dilerim.

31 Ekim 2011

İstiklal Marşımız

24 Ağustos 2011

Bagimsizligin Sairi Kasim Amancolov (1911-1955)

Kazakistan'da bu sene unlu sair Kasim Amancolov dogumunun 100. yilinda genis capli aniliyor. Bu anma etkinliklerine Avrasya Yazarlar Birligi'nin de katildi ve Kardes Kalemler Dergisinin son sayisini Kasim Amancolov ozel sayisi olarak yayinladi. Basta Avrasya Yazarlar Birligi Baskani Sayin Yakup Deliomeroglu ve Kardes Kalemler Dergisi Genel Yayin Yonetmeni Ali Akbas olmak uzere emegi gecen herkese tesekkur ediyoruz.

Ayrica Ali Akbas basyazisinda bu sene Yalova'da yapilacak olan Turk Lehceleri Ceviri Sempozyumu ve Atolyesi'nin de Kasim Amancolov'a armagan edilecegi mujdesini vermektedir. Bu buyuk bir kadirsinaslik ornegidir. Kutluyorum.

Kardes Kalemler Dergisinde Kasim Amancolov siirleriyle ilgili bir cok yazi yer almaktadir. Biz de Kazakistan'in onemli edebiyat tarihcilerinden Prof. Dr. Serik Kiyrabayev'in Bagimsizligin Sairi Kasim Amancolov isimli makalesini Turkiye Turkcesine aktararak bu sayiya katkida bulunmaya calistik. Uc ciltlik Sovyet Donemi Kazak Edebiyati eserinin yazari olan Serik Kiyrabayev gerci bu makalesini bundan on sene evvel yazmis ama degerini hic kaybetmemis. Amancolov ile ilgili okudugum makaleler icinde en begendigim makaleydi ve bu da aktarma yapmak icin onu tercih etmeme sebep oldu.

Amancolov'u yakindan tanimak isteyenler icin makalemin metnini asagida veriyorum.

Saygilarimla,
Istanbul,
Abdulvahap Kara


Bagimsizligin Sairi Kasim Amancolov (1911-1955)
Prof. Dr. Serik Kiyrabayev*
(Kazak Turkcesinden aktaran Abdulvahap Kara)
Edebiyatta bir eseri “tekrar okuma” diye bir kavram vardir. Zaman gecip devirler degistikce daha once okunmus kitaplar tekrar okunur ve yeni anlamlar kazanir. Her buyuk eser okundukca yenilenmis gibi gelir; onun farkli manalari ortaya cikar. Bu sayede ancak gecmisin yazarlarinin kendi donemindeki ve toplum hayatindaki yeri, gunumuz icin onemi ve edebiyata yaptigi sonsuz katki tespit edilir.
Kazaklarin buyuk sairlerinden biri – Kasim Amancolov’un eserlerini bugunku bagimsiz Kazakistan acisindan tekrar okursaniz, onun bagimsizliga olan hasretini, devrinin otelerine gecen dusunce dunyasi ufkunun genisligini ve ileri goruslulugunu acik bir sekilde fark edersiniz. Sairin her kelimesi bagimsizligin siiri gibi isitilir.
“Elli yasinda ulkem var” diye soyleyemedi,
Aklimdan cikmaz icinin yandigi, dertli Abay,
“Ulkem var” diye soyleyecek dogdu gun,
“Ulkem var” diye terennum edeyim ben bugun
Durdursun artik Dede Korkut ezgisini.
Asan* ata, Jelmayani rahat birak,
Sen bulmasan, bizler-bulduk topragin el degmemisini.
“Gulistan”, “Cennetten” eksik miymis,
Su bozkirlar – bizlerin buyudugu eksik miymis.
Hazineli ulke “Kazakistan” denilen.
…Engin bozkirli, genis hosgorulu Kazaklariz,
Kul degiliz, ozgur insanlariz, huruz.
Azili dusmanin baskisina boyun egmeyiz,
Halkimizin dik basini vurusmadan egdirmeyiz.
Andin budur – hur genc, hur kiz! demisti sair Kasim “Kazakistan” (1945) isimli siirinde. Iste tam bugun bu siir bagimsiz Kazakistan’in onuncu yilina yazilmis gibi. Bir kelimesini bile degistiremezsiniz. Siirdeki vatanseverlik duygusunun zenginligi, ulkenin bagimsizligini atalarin ulkusuyle birlestirme fikri, Kazak topraklarinin bugunku hayat tarzinin genis kapsamli portresi onu okuyucularin onunde yuceltir ve ustaligini tanitir. O bozkirlarin zenginligini ve genel hayat tarzini, kendisinin manevi arayislarini siir diliyle ifade eder.
“Kazakistan” denilen benim var bir ulkem.
Kapliyor yarim dunyanin hepsini.
Bu bozkirlarda dedem elinde bayrak dolasmis,
Bu bozkirlari anam yaslariyla sulamis,
Bu bozkirlara aglayarak gelir, avunurum,
Bu bozkirlari gorup ilk defa mutlu oldum,
Bu bozkirlarda buyuyen insanda yoktur baska bir istek! – diyerek sonuclanir siir. Onun ne kadar yuce bir vatanseverlik siiri oldugu gorulmektedir. Onunla yazarin bagimsizligin sairi oldugunu anlarsin. Kasim Amancolov Kazakistan’in bir Sovyet cumhuriyeti olmasinda bile bagimsizligin izlerini aradi, uzaklardaki ulkusunu hayalinde yakinlastirarak resmetti.
Kasim’in kisa hayati (44 yasinda vefat etti) karmasiktir ve agir sikintilarla gecmistir. Onun sairligi 1930’lu yillarda Sovyet edebiyatinin ideolojilesmeye basladigi bir donemde basladi ve cok gecmeden II. Dunya Savasi cephelerinde devam etti. Savastan sag salim donen sair 1950’li yillarin basinda Kazakistan’i etkisi altina alan “milliyetcilik” atesiyle yandi ve uzun bir hastalik doneminden sonra vefat etti. Sairin eserleri Sovyet sansurunun eleginden gecti, orselenip orijinal halinden bambaska bir sekle sokularak basildi. Ancak 1960’li yillarin sonuna dogru Komunist Partisi’nin demir disiplini gevsemeye basladiktan sonra Kasim’in ismi soylenmekle ve onun buyuk sairlik yetenekleri kabul edilmekle birlikte, basilmis siir dizelerindeki tahrifatlar henuz duzeltilmemisti. Kasim’in eserleriyle ilgili arastirmalarda onemli meselelerden biri onun eserlerine metin analizleri yapilarak tekrar yayinlanmasidir.
1930’lu yillarda siirin ideolojinin etkisinde girmeye baslamasindan sonra, siirlere sosyalist ulkeyi, “zafere kazanmis sosyalist ulkenin basarilari”, Komunist Partisi ve onun liderlerini konu etmenin gercek edebi arayislarin degerini dusurdugu malumdur. Lirik siirler kendi gorevini yapamadi, halk siirinin dusunce ve sekil yapisina benzetilerek doneme methi sena duzmekten oteye gidemedi. Boyle bir egilimin baskin oldugu bir donemde edebiyata gelen Kasim’in da kendi doneminin ozelliklerinin disinda kalmasi mumkun degildi. Donemin ideolojik – siyasi etkisi onun ilk siir antolojisi “Omur Siri” (1938) kitabindan acikca gorulmektedir.
Arayis icindeki genc sair bu tarzin edebiyat icin kalici olmadigini cabuk anladi ve kendini topladi. Bu donemde lirik siire biraz ara verdi ve uzun destansi siirler yazdi. “Jambil Toyinda (Jambil Toyunda)” (1938), “Kupiya Kiz (Gizemli Kiz)” (1938), “Biykes (Genc Kiz)” (1940)  gibi destansi siirleri onun siyasete bulasmadan, genis kapsamli konular ile sairlik dusunce ve duygusu ile hayatin gerceklerini tasvir etmeye bir yonelis idi. Bu siirlerde buyuk sairlik hayal de, genclik duygu zenginligi de, hayatin bazi manzaralari da, gercek insan portreleri de, dogaclama sairlik ve betimleyicilik te, tasvirkarlik ta goze carpmaktadir. Kasim Jambil toyuna (1938’de gerceklesti)* dunya edebiyat tarihinin buyuk sairlerini hayali olarak toplayan sairlik imge gucunun genisligini ve az kelime somut simalari ortaya koyma ozelligini bize sergilemektedir.
Gurultusu, buyuk toyun dunyayi sardi,
Gitti asarak engellerden, asirlardan.
- Yol uzun, jelmaya ile ulasamazsin, - diyerek
Parnas’ta Homeros bir an hayal etti.
Firdevsi eline aldi “Sehnamesini”
Iran’nin kursu etti minarelerini.
Emanet ederek Lahuti’ye, selam soyledi,
Kutlayarak Jambil toyunu egdi basini.
Tattimbet bir gunluk mesafeden,
Uzaktan Kurmangazi ezgi dinletti.
Acele kosarak geldi Sultanmahmut
Iki emir arasinda bir gece icinde.
Bu son dizede iki dunya arasindaki celiskili hayati gecerek, dusunerek yasamis Sultanmahmut sairin tum hayati goz onunuzden gecer. Cin’deki Kuomingtang rejiminden kacan Kazak kizinin Sovyetler Birligi’ne ozgurluk arayarak gecmesi gibi hayali bir kahramana temellenmesine ragmen, Cin’deki Kazaklarin hayatindan manzaralar, insan kaderleri, sairlik dusunce ve duygu tasvirlerin bulusmasi “Gizemli Kiz” siirini kendi doneminin onemli siirleri arasina cikardi. Bu siir 1939’da bir yarismada uzun siirlerinin birincisi secildi.
Sairin tasvirlerindeki arayislari onun 1930 ve 1940’li yillarin sinirlarinda yazdigi siirlerinde sikca gorulmektedir. Ozellikle Mayakovski’ye atfettigi “Sair” isimli siirinde acikca gorulmektedir. Buradaki “Eski dunya kapisini tekmeleyerek acarak”, odanin baskosesine cikmaya cabalayan, hayata memnuniyetsiz bir sekilde bakan magrur sairin “dunya-pazarin sirrini cabuk anlayip genclik yerine dert keder gormus” simasini yapmasi muhtesemdir.
Siiri kaldi yureklerde isildayarak.
Sesi kaldi kulaklarda yankilanarak.
Siir lazimdir dunyaya, siir lazimdir,
Ancak nicin oluyor sair adam! – diyerek bitirir siirini. Bu sozleri Kasim’in kendisine de atfedilse yersiz sayilmaz.
Sairin yetenekleri II. Dunya Savasinda cephelerde devam etti. O Kazak edebiyatindaki askerî lirik siirlerin ortaya cikmasi, gelistirmesi ve olgunlasmasinda buyuk bir okuldan gecti. Savas sirasindaki sloganlara, cagirmalara ve methiyelere temellenen bircok siirlere tezat bir sekilde Kasim cephe hayatinin keskin ve acimasiz gerceklerini siirlerinde dile getirdi. Onun siirlerinin lirik kahramani – kanlarini dokerek korpe gencleri yutan savas ejderhasinin agzindaki askerlerdir. Sair askerin basindan gecen olaylar, onlarin duygu ve dusunceleri araciligiyla insana mahsus sabir, cesaret ve yigitlik gibi olgulari ortaya koyar. Gogsu kin ve nefret dolu, bikkinlik ve yorgunlugu bilmeyen guclu asker “Elge Hat (Vatana Mektup)” gonderir,
Dussem de atese ve suya boyun egmem
Askerin postallari gibi canim dayaniklidir, - demektedir. Savas meydanlarinin kan, yagmur ve kar ile karismis camurlu hayatina celik gibi irade gosterip dayanan askerin postallarini sabrin sembolune donusturerek ifade etmistir.
Askerim ben senin gibi
Kan lekesi uniformasinda.
Inatla geliyorum boyun egmeden,
Ecelin soylediklerine.
Inatla geliyorum boyun egmeden,
Yorulsam hic sir vermeden, - demektedir sair “Tolevtay’a” isimli siirinde. Bir askerdeki cesaret, dayaniklilik ve sabrin sirri onun ulkeye mektup seklindeki siirlerinin (Sabit’e, Galiya’ya, Kalmakan’a, Kapan’a vb) hepsinde de vardir. Ates yutan sair askerin icinde yanardag gibi siirler oldugunu bu dizeler bize gostermektedir. Kasim hayati sevmektedir. Bu yuzden “ecelin soyledigine boyun egmez”, kolaylikla teslim olmaz, inadina yasamak icin mucadele eder. Askerî lirik siirin yeni karakterini ortaya koyan Kasim’in bu siirleri – Kazak lirik siir tarihinin yeni bir sayfasini olusturmaktadir.
Bilmiyorum nerede kaybettim,
Endiselenmek, korkmak denilenleri.
Kapisini caldim cehennemin,
Siirle gelerek ben artik.
Askerlerdeki bu sahsi ozellikler insani zafiyetler degil, vatanin bagimsizligini koruma yolundaki olusmus yeni bilinc ve yeni karakterdir. Bu olumle yuz yuze gelinen anlardaki hayatta kalma mucadelesinden dogmaktadir. Onun zaferi beklemesinde bile cesaret ve tahammul vardir.
Bekliyoruz sakalasarak,
Mucadele etsek de kan revan icinde.
Bekliyoruz bu korkunc siperlerde,
Olume gidiyor olsak da aygin baygin.
Ister dayanamayarak demirler kirilsin
Ister goller kurusun, tas ufalansin.
Inatla biz bekledik dayan, yurek,
Bu son, en agir, olsun sinav – demektedir sair.
“Albay Alpin’e” ve “Jilkiaydar” siirleri bu siirlerin ozeti gibidir. Kazak savascilarinin yigitlikleri bu dizelerde buyuk bir ustalikla anlatilmaktadir. Daha dun hakir gorulen bir halkin askeri olan Jilkiaydar’in Berlin caddesinde esir dusen Almanlari cekip cevirmesinden ovunc duyar ve tarihe yonelir. Savastan sonra yazdigi “Koltuk Degnekli Genc” isimli kisa siirinde Kasim:
Koltuk degnekli bir genc gordum de,
Kasti olarak soru sordum geldim de.
- Bir ayagin gorunmuyor, yigidim,
Dunku korkunc cephede mi verdin?
Er kisiymis cevap buldu aniden
Bir tuhaf gulumseme belirdi dudaklarinda.
- Bir ayagim goruyorsunuz burada,
Diger ayagimi ise basiyorum Berlin’de, - demektedir. Siirde iki ayaginin birini kendi ulkesinde, digerini Berlin’de basan askerin karakterinde dunya haritasi ustunde iki ayagiyla saglam bir sekilde duran yigitligi resmetmektedir.
Kasim’in “Dariygasi” – “Olmez Omur Sirini” soyleyen sairin ic dunyasi ve hayata olan bagliligidir. Dariyga – hayata olan sevgisini bozan savas belasindan gecerek gelen askerin o askini biteviye aramaktadir. Kisa siirde savasin korkunc sahneleri de (“Calkalandi dalga, sarsildi dag-zirve”, “Kip-kizil atesin icindeyiz”), insanin tahammul gucunu de (“Cesaretim nerede, gelsene boyle durumda”), hayata olan sinirsiz guven de (“Neredeymis, nerede, Dariyga o kiz”) sozleriyle maharetle tasvir etmistir.
Bu donemdeki epik siirde bir zirve olarak degerlendirilen eser – Kasim’in “Sairin Olumu Efsanesi” isimli destanimsi siiridir. Bu – savasin siddetli aninda, cephede dogmus bir eserdir. Bunun yazilmasina Kasim’in sair arkadasi Abdullah Cumagaliyev’in kahramanca olmesi sebep olmustur. Bir koyde meydana gelen carpismada dusmani yaklastirmadan bir evi siper ederek vurusan Abdullah dusmanin ortasinda kalir. Vurusarak onu susturamayacaklarini anlayan dusman ofkelenerek evi atese verirler. Boyle bir olaya dayanan olguyu sairlik yetenegiyle veciz bir sekilde ozetleyen Kasim, Abdullah’in basindan gecen olaylarla yeni zamanin kahraman karakterini ortaya cikarir. Onun olumunde bile bir kahramanlik vardir. Ates tutan Promethee’yi hatirlatircasina heybetli bir sekilde sehit duser. Ates ruhlu, magrur ve dikbasli Abdullah Bahadir:
Kudret gucu – yeryuzunun,
Kanadini ver yirtici kusun,
Gazabini ver aslanin,
Yuregini ver kaplanin,
Butun dunyanin ofkesi,
Yerles gelerek benim gogsume.
Dusman yoluna atarim seni,
Bomba ol ve patla yurek! – diyerek gazabini ortaya koymaktadir. Kasim karakterinin yigitligi lirik-romantik uslupta, atesli sair hisli bir sekilde buyuk bir hassasiyetle siire doker. Savasin tam ortasindan cikip gelen Kasim’in gazetede yayinlanan destanimsi siirini G. Musirepov “Cepheden esen yeni ruzgâr” diye degerlendirmisti.
Kasim’in askerî lirik siiri sadece cephe hayatinin acimasiz gerceklerini tasvirle degil, ayni zamanda askerin ic dunyasini, dogdugu ulkenin tabiatiyla iliskisini ortaya koymada da buyuk bir oneme sahiptir. O askerlik gorevini Uzakdogu’da basladi ve sonra Kazak topraklarindan gecerek cephelere gitti. Bu yollari ondaki yigitlik, sairlik ruh “Baykal”, “Irtis”, “Sariarka” ve “Oral” gibi siirlerinde dikkati cekmektedir. O tabiatin guzelligini insan duygusuyla birlikte ele almakta ve lirik karakterin ulkusu ve nazik ruh haline, ozlemine, hayaline donusturmektedir. Insan ve tabiati dogrudan iliski icinde gostermektedir.
Uctu kuslar gonlumden,
Ruhumda siir soyledim,
Perde gibi dokulen,
Dolastim ormanlarini.
Semayla inatlasan,
Bastim yuksek zirvelerini,
Gurleyerek gokte soylesen,
Bulutlarin konusmalarini dinledim.
Her dalgayla oynadim,
Vurdum ucan kuslarini.
Parlayarak gelen sungunun,
Sivri ucundan tuttum.
Yattim bir defa ozlemle
Serin, ruzgârli ovasinda.
Dans ettirdim kivirttirarak,
Basi yukseklerde ak kayina.
“Baykal” siirinden yapilan bu alintida lirik kahramanin tabiatla akrabaligi gorulmektedir. Onlar gol civarindaki tabiatin guzel manzarasiyla yuksek romantizme cikmaktadir. Baykal’in ipek duman ortunmus golu, tanin agarmasiyla musiki gibi dokulen siirleri, gole âsik olarak erken uyanan fecir – hepsi de sair hayalini susleyerek, guzel bir resme cevirir. Irtis ve Sariarka civarindan gecerken de, Oral’da mola verdiginde de asker duygusallasir ve dogdugu bozkirlarindan ayrilmak zor gelir.
Sairin kendisi cephede “tabiat anama dogdum benzeyerek” seklinde ifade ettigi gibi, Kasim tabiat afetini kendisinin ic dunyasindaki istirabiyla mukayese eder.
Kan kizartan duz bozkir
Canim gibi yaniyordu.
Aksam sema alaca kizil
Asagiya sarkti donerek.
Donmus gibi bogucu buluta
Oturdum ben sanki bir tas.
Icteki dalga vurdu disa
Sicradi gozumden yas, - diye yazmaktadir ulkesine gonderdigi mektuplardan birinde. Sairin duygusu ne kadar karmasik, agir olsa da, onun ic dunyasi acik bir gercektir.
Savastan sonra Kasim fazla yasamadi. Buna ragmen Kasim diger sairlerden geri kalmayarak baris doneminin yasantisini siirlerinde islemeye gayret etti. Onun bu konudaki siirleri zamani, emegi siradan ovgu degil, guzel manzaralari ve insanin manevi yuceligini tasvir etmeye hasredilmistir. Onlar parlak portreleri ortaya koyar. Bu hususta sairin “Koyun Disi Mercan Gol”, “Ay Altinda Altin Dag” ve “Gunes Kaldiran Kizkardes” gibi siirleri takdire sayandir.
Kasim – yigitligin, tevekkulun sairiydi. Onun cesareti, sairlik baskin gucu, siirlerinin yuksek coskusu insan ruhunun yuceligini ortaya koymaktadir. “Tam Tevekkul” isimli siirinin sairin hayatinin amentusu denilebilir.
Tevekkul edip kulac attim zorluklara,
Cesaret ah, alip goturse zor mudur?
Bu yolculukta basarisiz da olabilirim,
O zaman, dostum, kusurumu bagisla.
Duserim diye yuruyemem agir adimlarla,
Kosarim yararak, carpip vurarak.
Uyusun, geri cekilsin korkaklar,
Endise icinde bakinarak etrafina, yavas adim atarak.
Dussem de kosarak gececegim,
Tedbirliligini aklin ben yapayim.
Duserim, soluk soluga kalirim, yorulurum,
- Gidilecek yere onceden varirim.
Onun “vatani” bugun sarki sozlerine konu edilip soyleniyor. Vatana, millete olan duskunluk, cocukluk duygusu burada cok sicak duygularla gercekci tasvir edilir.
Sende dogdum, sende buyudum, sende olsem,
Gozum acik gitmez bu dunyadan der idim.
Bu – vatana tum benligiyle baglanan insanin samimi sozleridir. Onun lirik karakteri – vatan bozkirlarinin bir ucundan obur ucuna kosarak, ozlemini gideremeyen, bozkirin guzelligine doyamayan, genc delikanli gibi mest olan bir Kazak ogludur. Kasim o Kazak oglunun yigitlik gelenegini, dik basli huyunu ve magrurlugunu siirlerinde ifade eder.
Sallanip dalgasinda sarki soyleyerek buyuyen
Nasil dertli olabilir ki Kazak oglu – demisti “Irtis” isimli siirinde Kasim. Sairin vatan konusunda yazdigi siirlerinin iceriginde de bu magrurluk ve yigitlik yatmaktadir.
Kasim’daki boyle yuksek yigitlik duygusu ve sairlik ic dunyasi bir zamanlar komunist ideoloji tarafindan anlasilmadi. Onun eserlerinde milliyetcilik arandi, suc arandi. Ozellikle 1950’li yillarin baslarindaki Kazakistan’da yer alan siyasi kampanyada Kasim milliyetci olarak yaftalanip onun aleyhinde makalelerin yazilmasi saglandi. Edebiyata yeni girdigimiz ve enstituden yeni mezun tecrubesiz bir genc oldugumuz donemde, bizim de ne yazik ki, bu kampanyalara katki yaptigimiz oldu. Bu kampanya sirasinda onunla ilgili olarak birkac yazi nesretmistim.
Kasim – benim edebiyata ilgi duymaya basladigim donemde cok okudugum, eserlerini ezberleyerek buyudugum ve edebiyat bilgimi gelistirmeme sebep oldugu icin sevdigim sairlerden birisiydi. Ogrenciligim esnasinda 1948’de yayinlanan “Davil (Firtina)”  isimli antolojisi benim hayatim boyunca masamdan ayirmadigim kitaptir. Bu antolojiyi bastan sona ezbere bilirdim. Buna ragmen zaman ve siyasetin etkisiyle sairin hakkinda bir makale (Adebiyet jäne Iskusstvo, 1951, No: 10) yayinladim. Bana bu makalenin yazilmasi icin talimat veren makamlar ayni zamanda Yazarlar Birligi’de Komunist Partisi’nin kapali toplantisinda Kasim’in calismalarinin masaya yatirilacagini soyleyerek bir bildiri sunmami istediler. Ben hakkinda makaleyi yayinlamakla birlikte, sairle yuz yuze gelmekten kacinarak ve onu tamamen yermenin (ozellikle kaderinin nazik bir ortamda oldugu sirada) dogru olmayacagini soyleyerek affimi istedim, ancak ikna edemedim. Sonunda makalemi yumusattim ve Kasim eserlerinin toplumsal ve edebî ozelliklerini ve sanat acisindan onemini ifade ettikten sonra “bazi hatalari da gorulmektedir” diyerek elestirilerimi hafifleterek bir konusma yaptim. Benden bunu beklemeyen Kasim cok memnun oldu. Daha sonra bu toplantindan bahsederken “Onu yerden yere vuracaksin diye talimat verilen bildiri sahibi genc edebiyat elestirmeni Kiyrabayev onlarin istedigi gibi sert bir konusma yapmadi. Benim siirlerim hakkinda genelde gercekleri soyledi. Parti teskilatinin o donemdeki Sekreteri Mustafin Gabiden de gerceklerden uzaklasmadi” demis (K. Amancolov. Sigarmalari. 4. cilt, 1980, s. 220).
Kampanya sona erdikten sonra Kasim’in sairligi konusunda makaleler yayinladim. Bunlarin arasinda “Gercekci ve Tenkitci” ve “Sair Toyu” isimli makalelerimi ve Kasim’in bir ciltlik antolojisine yazdigim onsozu (1991) sayabilirim.
Kasim – rejim ile uzlasmadan bu dunyadan goctu. Onun parti burokrasisine karsi dogaclama yazdigi dizeleri de epey vardir. Onlardan biri – sairin Almati’da bir ev alamadigi donemde dile getirdigidir.
Vermesen, verme bize bir evi,
Yine de terk etmem baskentimi.
Evsiz kalsam da siirlerimle isitirim
Kendimi, karimi ve kucuk cocugumu, - demis o Buyuksehir meclis baskaniyla olan gorusmesinden cikarken. Sehir Parti Komitesinin o donemdeki II. Sekreteri S. Cusipbekov’un evinin yanindan gecerken de:
Cusipbekov yoldasin evine biz,
Bakariz da, her zaman seviniriz.
O gorevden alinana dek, sekreter olmadik,
Nicin sair olduk diye yeriniriz biz, - demistir. Bu siirlerde idari sistemin Sovyet burokratlarini yere vurmakla birlikte, sair olmaktan dolayi bir ovunme duygusu da vardir. O sanata buyuk deger verirdi. Zamani gelince birakilacak sekreterlikten, tahtindan hicbir zaman inmeyecegi sairligi yeglemektedir.
Kasim Kazaklarin milli sairidir. O tum varligiyla, ruhuyla, ic dunyasiyla, sairlik dusuncesi ve yazi sanatiyla Kazaklarin milli varligini tamamlamakta ve olgunlastirmaktadir. Distan bakildiginda, Abay’in ifadesiyle, “Halkin soylemedigi soz var mi?” diye bir soru sorulabilir. Edebiyat sozu, siir sozu, her zaman halkin soylemedigi, tam boyle ifade edemedigi sozdur. Kasim da, kendinden once bircok sairler yasamis olsa da, kendi zamaninin, kendi neslinin sozunu soyledi. Kasim gibi soyledi. O siradan bir yol izlemedi. Onun ifadesiyle soylersek, “kendisinin kullandigi Ombi uzerinden kestirmeden gitti”. Bu yuzden Kasim – siir seven Kazaklarin dostu, manevi destekcisidir. Her evde Kasim kitabi olsun, her Kazak evladi Kasim siirlerini okuyarak buyusun. Bu sozlerimi milli duygu, milli dusunce denileni anlamayan nesiller icin de soyluyorum. Kasim’i okursan, dusuncen gelisir, eksikliklerin tamamlanir, dil ogrenirsin. Kasim – Kazak evladi icin buyuk bir okuldur.


* 3 Ciltlik Sovyet Dönemi Kazak Edebiyatı Tarihi kitabının yazarı.
* Asan Kaygı Jelmaya isimli devesine binerek Kazaklar üşin cennet gibi bir mekan arayan efsane kahramanı – Ç. N.
* Ünlü Kazak şairi Jambıl Jabayev’in (1846-1945) 75. yaş günü için 1938’de Almatı’da büyük bir kutlama, toy düzenlemişti – Ç. N.