Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

19 Kasım 2008

Anadolu’da Selçuklu İzleri


Bilkad’ın yeni dönem Salı Söyleşileri, “Anadolu’da Selçuklu İzleri” konulu programla başladı. Yaşadığı bölgenin tarihini, dağını, taşını hem öğrenmek hem de hasbel-kader tanıtma çabası içinde biri olarak öğreneceklerim vardı.

Daha önce bu köşede, yaptıkları çalışmalar hakkında övgü dolu yazılar kaleme aldığım Fotoğraf Sanatçıları İbrahim Dıvarcı, Ahmet Kuş ve Feyzi Şimşek’in, 84 bin km. katederek oluşturdukları muhteşem eser “Anadolu’da Selçuklu İzleri”ne dair ne yazsam çabalamaktan öteye gidemeyeceğimin farkındayım. Üç fotoğrafçı arkadaşımızın halen devam eden, “Balkanlarda Osmanlı İzleri” adlı projelerini anlatırken de ziyadesiyle heyecanlanmıştım. Ben, her iki projeyi de vücuda getirenlere şahsım adına minnet duymaktan geri durmayacağım. Ata yâdigârının yaşaması uğruna kimler hizmet etmişlerse onlara da.

Geçen on yıllar boyunca, şehirlerin hafızalarını kasten silen adamların yahut zamane adıyla kentsel dönüşüm projelerine kurban eden günümüz proje üreticilerinin, tarihin esasen yaşayan bir şey olduğunu kavrayamadıklarına dair inancım, program boyunca işittiklerimle daha da arttı. Odunpazarı ve Beypazarı yerel yönetimlerinin, geleceğin tarihine köprü olmak maksadıyla yaptıkları heyecanlı şehir projelerini yerinde görmüş biri olarak, şu memlekette neden hala geçmişimizi hatırlatacak mahalle veya sokağımız yok sorusuna icraatla cevap verecek insanlara ne çok ihtiyacımız olduğuna kafa yorup durdum.

Şehir merkezlerindeki mimari mirasın yanında, yağmur çamur demeden gidilmiş Anadolu bozkırlarının, dağlarının, köylerinin kuytu köşelerinde fotoğraflanmış yüzlerce eserin o harika kitapta nasıl bir araya geldiğini vaktin elverdiği ölçüde anlattı İbrahim Dıvarcı. 1008 yılından itibaren yürüyüşünü batıya çeviren Selçuklu’nun, uğradığı coğrafyayı kısa sayılacak bir sürede nasıl olup da harmanlayabildiğine şaşmak lazım geldiğini söylerken, deniz görmeyen bir milletin, sahile kavuşunca kusursuz tersaneler, nehirlere varınca pek naif köprüler yapabilmiş olmasına işaretle, Selçuklu Medeniyetinin bir acele ve tevazu medeniyeti olduğu yorumunu yaptı. “Acele ve tevazu medeniyeti” tanımını çok tuttum ben.

Sivas Şifaiye Medresesini yaptıran Sultan I. İzzeddin Keykavus’un (1184-1220) türbe kapısının üzerindeki kitabede yer aldığını öğrendiğim şu dörtlük ne kadar mânidar;
“Biz ki dünyayı terk edip göçtük, Gönül derdi ektik, matemler biçtik, Şimdiden sonra da nöbet sizdedir, Biz sıramızı savdık ve geçtik.”

Tevazu işte bu kadar olur.

Bin sayfalık bu muazzam eser için, Bayburt Korgan Köprüsü’nden Diyarbakır Ulu Camii’ne, Melikgazi Türbesi’nden Denizli Alahan’a kadar 56 bin kare fotoğraf çekilmiş. Programın sonunda, çalışmanın hakkını veren fotoğrafçı arkadaşlarıma, sahip oldukları bilincin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha zikrettim. Kayıtlarda yer almayan ve filanca dağın ardında olduğuna dair rivayet bulunan bir tarihi eser de varsın olmayıversin dememişler. Mesele bana göre ışık, kadraj ve kompozisyon ayarını yaptıktan sonra deklanşöre basmaktan öte bir şey. Sultanların, gazilerin, şehitlerin, erenlerin tam orada, o anda size nazar ettiklerini düşünerek bir tarih sorumluluğu yerine getirmek bu. İşte o zaman siz yaptığınız işi beğenirsiniz de başkalarının da beğeneceklerini umarsınız.

Kalıcı işler yapıyorsunuz dostlar. Takipteyim sizi. Yolunuz açık olsun.

10 Kasım 2008

"Mustafa" Filmi Üzerine


10 Kasım 2008

Hafta içinde, Can Dündar’ın “Mustafa” filmine gittim yeni şeyler öğrenirim düşüncesiyle. Vizyona girdiği günden beri tartışmaları devam eden bu belgesel film hakkında seyircinin iki farklı yorumu mevzubahis. İlki, Atatürk’ün küçük düşürüldüğünü savunurken, diğeri bilinmeyenleri gerçekçi biçimde ortaya koyduğu gerekçesiyle Can Dündar’ı alkışlıyor.


Filmin yeni şeyler anlatmadığını söyleyebilirim kendi adıma. Dündar, elde ettiği belgeleri harmanlamak ve kendi yorumunu orijinalinden kopmadan aktarmak suretiyle ortaya bir eser koymuştur demek mümkün. Teknik anlamda birtakım değerlendirmeler yapanlar, filmin görsel estetik yanını abartılı bularak belgesel çalışmalarda bunun olmaması gerektiğini savunuyorlar. Sıradan bir seyirci gözüyle buna katılmak zor. Tersine, görsel estetik içeren bölümler, normal şartlarda izleyiciyi benzerlerinde görüldüğü üzere büsbütün bunaltabilecek filmi daha rahat seyredilir kılmış. Mesela araba arıza yaptığı sırada grubu yürürken görüntüleyen ve tam bir fotografik şölen olarak gördüğüm ters ışık sahnesi bunlardan biri. Ne alaka ise, filmin müziğini Goran Bregoviç’e yaptırdığı gerekçesiyle ayrıca olumsuz eleştirilere uğramış Dündar. Yerli biri yapamaz mıymış. İzmir Marşı duyulduğunda yüreği hoplamayan kaç kişi vardır acaba? Sonuçlardan çok süreçlere takılan ve ne işe yaradığı anlaşılmaz bir tür değerlendirme biçimi bu.

Özel hayatından gelen sahnelere bakarak, sözgelimi sigara ve içki bağımlısı olduğunun kasıtlı olarak öne sürüldüğünü iddia edenler yönetmeni yerden yere vuruyorlar. Oysa Can Dündar, filmin hiçbir sahnesinde Atatürk’ü eleştirmiyor. Atatürk’ün şahsi hatıratı ile yakınlarının ağzından vakıalar anlatılıyor ve bu olduğu gibi aktarılıyor. Atatürk’e mitolojik roller biçenler, putlaştıranlar, bunun böylece kalmasının gerekliliğine vurgular yaparak laiklik, irtica, mahalle mektebi, hilafet, saltanat gibi kavramları birbirine karıştırma çabasını sürdürmekte ısrarlı görünüyorlar. Adam filmi görmemiş; gitmeyeceğini, tepkisini böyle göstereceğini beyan buyuruyor. Bu yaklaşım için, geçen yıllar boyunca değişen fazlaca bir değişim yok kısaca.

Zübeyde Hanım’ın sevgili Mustafa’sı, sevdiğine mektuplar yazan genç Mustafa Kemal, Milli Mücadelenin kararlı lideri Mustafa Kemal Paşa, Meclis iradesiyle Cumhurbaşkanı seçilen bir Atatürk portresi sıralanıyor belgesel süresince. Hayat serüveni boyunca herhangi birimizin yaşaması muhtemel insani vakıanın ele alınmış olması son derece doğal bir yaklaşım. Adam, adı üstünde “Mustafa”yı anlatıyor. Atatürk nasıl olsa bir gün böyle de ifade edilecekti. Ortada olan budur zaten. İçkiye, sigaraya yahut başka zaafiyetlere düşkün oluşunu anlatan sahneler, İstiklalin bânisi olan bir askeri dehayı neden küçük düşürsün, yermiş olsun? Söz konusu zaafiyetlerin filan yerde hataya sebep olduğu tarzında bir eleştiri zaten yok.

Atatürk’ün özel hayatının işlendiği konuların dışında, hakkında fazla malumatın bilinmediği mevzular, sanıyorum izleyicinin dikkatinden kaçmadı. Dönemin Sovyetleriyle girdiği siyasi yaklaşım ve cesaret, sadece bu bile başka bir belgeselin konusu olmalı. Savaş sonrasında yapılan devrimler başlı başına bir başka belgeselin konusudur. Savaştan yorgun çıkmış millet hangi şerait içinde şapka giymiş, alfabe değiştirmiş, muhalefet partisi susturulmuş yahut medreseleri kapatılmıştır, bunların da objektif belgeseli yapılmalıdır.

İşgal edilmiş İstanbul, yıkılmış koskoca bir devlet ve kalan son topraklara gözünü dikmiş işgalcilere karşı millet, içlerinden birinin çıkıp tarihin seyrini değiştireceğini asla beklemezken O, imkânsızı başarmıştır. Paşa’nın Ankara’ya gelişinde nasıl coşkuyla karşılandığına, bağırlara basıldığına bakarak bunu daha iyi idrak ediyorsunuz. Vakıa budur. Bu milletin evladına anlatılması, öğretilmesi gereken de budur. Tarih ilmini nakilciler gibi tekrar edip duran kuru bilgi değildir lazım olan.

Hala görmediyseniz gidin derim. Böylece kendi değerlendirmenizi kendiniz yapmış olursunuz. Teferruata takılmaz iseniz, yeryüzünün en büyük haksızlığına uğratılmış bir milletin hangi şartlarda dirildiğini görmüş olacaksınız.

Bir Kitap ve Konyalı Fotoğrafçıların Başarısı

Geçen Pazartesi akşamı, Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü değerli Ağabeyim Bekir Şahin ile Yönetim Kurulu toplantısı münasebetiyle gittiğim TYB Konya Şubemizin kapısında karşılaştık. Elinde bir kitap vardı ve benden çok sana lazım olur diyerek incelememi istedi. Daha sonra, şimdi sözünü edeceğim kitapla ilgili olarak bu akşam Mimarlar Odası’nda tanıtım yapılacağını öğrendim.

Alanında bir ilk olan kitabın adı “Konya Fotoğraf Tarihi”. Metin yazarlığını TYB Konya Şubemizin Y.K. Üyesi Prof. Dr. Haşim Karpuz’un yaptığı kitap, bu alanda katkılarına aşina olduğumuz Selçuklu Belediyesi’nin bir kültür hizmeti. Başkan Adem Esen’in takdim yazısı ve Haşim Hoca’nın önsözüyle başlayan eser için G. Berggren ve L. Wight gibi yabancı fotoğrafçılarla birlikte Yılmaz Oğul, Haşim Karpuz, Sefa Odabaşı, Abdullah Ektem, Cahit Sağlık ve bazı fotoğraf stüdyolarının arşivlerinden yararlanılmış.

Bu tür eserlerin, Başkan Esen’in yazısında belirttiği gibi “şehrin görsel belleğine” çok önemli katkıları var. Esasen çok da geç kalınmış çalışmalar bunlar. Merakı olanlar takip etmişlerdir. Sultan II. Abdülhamid tarafından oluşturulan 35 bin fotoğraflık arşivden 80 kadarı, “Sultan Abdülhamid’in Arşivinden Dünya” sergisi adıyla 21 Ekim’de Topkapı Sarayı Müzesi’nde görücüye çıktı. Dünyanın bu en büyük fotoğraf arşivinin, fotoğrafın bilinmediği yıllarda Sultan’ın çabası ile 19 ülkede çektirilmiş olması hayret verici bir öngörüdür. Konya Fotoğraf Tarihi kitabı da sonuç olarak bir boşluğu doldurmuş oluyor. Emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.

***
Konfad’lı Fotoğrafçıların Ödül Atağı

Birçok şehrimizde fotoğraf derneği bulunmazken, Konya Fotoğraf Amatörleri Derneği (KONFAD) ve Selçuklu Fotoğraf Sanatı Derneği (FOTOSEL) ile şehrimizin müstesna bir yeri var. Fotoğraf sanatı konusunda köklü bir geçmişi bulunan Konya’nın, kurumsal potansiyelini gençleştirerek büyüttüğünü gören biri olarak, elde ettiği başarılardan gurur duyduğumu söylemem gerekiyor. Ekim ayı içerisinde peş peşe güzel haberler geldi. Bir kısmı uluslararası, bir kısmı da ulusal muhtelif yarışmalarda derece alan KONFAD’lı fotoğrafçılar ve eserlerini listeleyecek olursak;

1) Aydın Belediyesi Cumhuriyet Türkiye’sinde Kadın Konulu 3. Fotoğraf Yarışması:
Sergileme: Mustafa Bülent PİRİNÇİ-“Piyanist”; Sergileme: Ömer Lütfi BAKAN-“Dominant”

2) Orhan Holding 4. Uluslararası Fotoğraf Yarışması Renkli Dal:
Sergileme: İbrahim KARAÇELEBİ;

3) Nevşehir Belediyesi Fotoğraf Yarışması:
Sergileme: Günseli DEMİROK-“Kapadokya”

4) TAYSAD Taşıt Araçları Yan Sanayicileri Derneği Fotoğraf Yarışması:
Birincilik: Ömer Lütfi BAKAN; Sergileme 3 adet: Ömer Lütfi BAKAN

5) YTONG Fotoğraf Yarışması:
Sergileme: Bülent PİRİNÇCİ; Sergileme: Sevgi SERTKAYA

6) KONYA VALİLİĞİ 2.Uluslararası Fotoğraf Yarışması “Dünya İnançları” konulu yarışma:

FIAP Altın Madalya: Mustafa Bülent PİRİNÇCİ; FIAP Mansiyon: İbrahim KARAÇELEBİ; Sergileme: Ahmet SEVEN.

7) HSCB 1.lik Ödülü: Soner YAMAN.

Görüldüğü gibi Konya’da fotoğraf sanatı adına güzel gelişmeler oluyor. KONFAD üyesi arkadaşlarımızı tebrik ediyor ve başarılarının devamını diliyorum.

Krizinizi Nasıl Alırdınız?

İnsanoğlunun krizi biter mi hiç? Bitmez. Neden? Kendiliğinden yahut gökten gelmediğine göre, insanın kendi eliyle ürettiği şey oluşundan.

Kelimenin son derece geniş bir kapsamı mevcut. Kalp krizi, aile krizi, devlet krizi, hükümet krizi, para krizi, sınır krizi, sinir krizi, ekonomik krizi, bürokrasi krizi, terör krizi, trafik krizi, şeker krizi, açlık krizi, tatlı krizi gibi. Görüldüğü üzere bir sürü adı var bunun. Hadisenin oluş zamanına göre misal, Perşembe krizi denilmek suretiyle günlerin günahına girer. Hızını alamaz “kara çarşamba” şeklinde de tesmiye olunduğu görülür. Krizdir, ne yapacağı bilinmez. Bilinse, adı kriz olmaz zaten.

İnsanın varoluş zamanlarına yaşıt bir de. Sözgelimi Kabil’in kardeşi Habil’e karşı ölümüne bir “kıskançlık krizi” mevzubahis. Eskinin buhran kelimesi çoktan lisanımızdan çıkıp gitti. Kriz geldi, buhran gitti. Adı değişse de kendi değişmedi. Sonuçları itibarıyla ilk evvel psikolojik problemlere yol açıyor. Vücut kimyasını bozarak akıl sağlığını tehdit ediyor.

Yakın zamanların kriz gündemi ekonomik boyutlu bildiğiniz gibi. Bu işlerden iyi anladığını düşünen adamların ülkesini iyice hırpaladıktan sonra, bulaşıcı bir hastalık gibi bütün dünyayı etkisi altına aldı. Her şeyi herkesten daha iyi bildiğine inanan adamların tebaasının rüyaları kâbusa dönüştü. Her türlü çarenin kendi ülkelerinden çıkacak öngörülerle neşvünema bulacağını iddia edenlerin ülkesinden fena tırsıyorum. İktisat lügatlerinde, krizi fırsata dönüştürmek diye bir şey var. Acaba hangi masum diyarın başını belaya sokarlar ki bunlar şimdi? Ya da ben; masum, diyar, bela kelimelerini, bir tür “öğrenilmiş çaresizlik krizi”ne tutulmuş bir vatandaş olarak kullanıyorum da, günaha mı giriyorum acaba?

İktisatçı filan değilim. Nerden kaynaklandığı yahut çarelerinin neler olabileceği konusunda akıl yürütecek halim yok. Krizle yaşamak deyiminin tarihi sürecini millet olarak iyi biliriz lakin. Biz iki asırdır bu kelimeye pek aşinayız. Ara sıra darbeler yaşar, darbe krizine gireriz. Bırakın ekonomik kriz lafını, kokusunun alınma ihtimali sıfır zamanlarda, aniden borsa krizine gireriz. Gece yarısı ile öğle arasında bütün ülkenin toptan fakirleştirildiğini görmüşüzdür. Küçük yatırımcı dedikleri güruhun bir sonraki seansta ters köşe olmuş krizlerine şahit oluruz. Biz, karşı kıtada yaşayan herhangi bir insanın alışık olması muhtemel krizlerin dışında başka krizler de yaşarız. Üniversite kampüslerinin önünde dünyada sadece bize has krizler geçirenlerimiz olur. Bir vakitler praym taym (şu bildiğiniz prime time yani) denen saatlerde Reha Muhtar krizlerine girerdi vatandaş. Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsanız, Reha’yı görünce Aziz Paul’ün bile tecrübe etmediği görümlere garkolurdunuz. Akşam yemeği boğazınıza tıkanır, Reha oradan kaybolana dek su inmezdi midenize. Ülkenin bütün kaynaklarını cukkalayamaya niyetli, hatta devlete talip türlü meslek erbabı, meğer yer altında harıl harıl çalışırmışlar da, ondan servis ederlermiş Fadime ile Ali’nin tarikat tefrikalarını. Kriz denen şeyi insan kendi üretir demem ondan.

Şu halde biz zaten mevcut ve muhtemel krizlerin sürekli muhatabı bir milletiz. Paniğe gerek yok diyorum yani. Başka örnekler yazarak şu mübarek pazartesi günü sizi krize sokmayayım. Kimilerine göre pazartesinin kendisi kriz değil mi? Değerli okur şu yazdıklarımdan dolayı beni kınamasın lütfen. Okuduğunuz şeylerin, yazarını bağlayan bir tür krizden kaynaklandığını düşünebilir.

Ben aslında, Roma Katolik Kilisesi Lideri Papa 16. Benedict’in, dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz hakkındaki değerlendirmesini değerlendirmek için yola çıkmıştım. Papa, Vatikan’da acayip şeyler söyledi piskoposlarına seslendiği konuşmasında. Haddizatında onun yakın çevresine seslenmesi, bütün Katolik dünyasına seslenmesi demek. Ne de olsa adamların inancına göre, İsa’nın Vekili Petrus’a eş değer bir makamın üstünde oturuyor. Kat’iyyen yazmaya değer. Bekleyin…

05 Ekim 2008

Aktütün Karakolu Yürek Dağladı


Bayram geçti gitti. Şevval Ayı’nın 7’si oldu bugün. Lakin bu defa deldi de geçti yürekleri bayram sonrası. Aslında “bu defa” demek de doğru değil. Bitip tükenmiyor “bu defa”lar, benzer yazgılar…

Şemdinli Aktütün Karakolu’na PKK tarafından yapılan beşinci baskında 15 memleket evladı şehit oldu, 21’i de yaralandı. Teröristlerin Türkiye’ye geçişi konusunda önemli bir noktada bulunan Aktütün Karakolu’nun yürek burkan bir özelliği var. Şimdiye kadar üçü büyük, beş kez büyük saldırıya uğrayan karakola yapılan saldırılarda 44 Mehmetçik şehit düştü Aktütün’de. Nasıl bir yerdir ki burası güvenliği bir türlü sağlanamamış?

Afyonkarahisar’da, Şemdinli’de, Tarsus’ta Trabzon’da, Mersin’de Gaziantep’te, Şanlıurfa’da, Kırıkkale’de, Silifke’de, Kocaeli’de, Antalya’da yas var. Sanki Çanakkale’de aziz şehitlerin mezar taşlarına nazar ediyorsunuz.

Bu nasıl şeydir öyle? İhmal midir? 400 askerin bulunduğu bölgede muhtemel saldırılar için bu işin istihbaratı, haber kaynakları yok mudur? Genelkurmay’ın İletişim Dairesi yetkilisi, zayiat çokluğunu Irak’ın kuzeyinden ağır silahlarla yapılmasına bağlamış. Ergenekon davasının ilk duruşması öncesi ve Altınova’daki gerginlik sonrasına mı yormak lazım olup biteni? Türkiye-ABD arasındaki istihbarat paylaşımında aksaklık yaşanıp yaşanmadığına dair şüpheleri olanlar haklı mı çıkıyor yani? Yahut saldırının, tezkerenin Meclis’te görüşüleceği günlerin arifesine denk gelmesini manidar bulanlar mı isabet ediyorlar?

Olup biteni oturduğunuz yerden değerlendirmeniz doğru değil farkındayım. PKK’nın birkaç günde biteceğini düşünmüyoruz elbette. Herkes biliyor ki terör, kendisini besleyen kaynaklar yok olmadıkça bitmeyecek. Tamam ama, kabullenmek de istemiyoruz.

Tv.lerden seyrediyor, gazetelerden okuyorsunuz şehit evlerinin hazin hikayelerini. Diyarbakırlı Er Hakkı Aran’ın evinden Kürtçe ağıtlar yükselmiş. Oğullarının şehit haberini televizyondan öğrenen anne Zekiye Aran, hükümet yetkililerine sert çıkarak, “Çocuklarımızı öldürtüyorlar” diye tepki göstermiş. “Çocuklarımızı öldürtüyorlar” demiş anne, dikkat buyurun. Saldırıda şehit düşen 25 yaşındaki Jandarma Uzman Çavuş Onur Ozan İlgen’in üvey babası İncirlik’ten emekli ABD’li Robert Wilson, oğlunun şehit olduğunu duyunca şok geçirmiş. Saldırıda şehit düşen Uzman Çavuş Selçuk Can’ı, 22 gün önce Şırnak’ta mayına basarak şehit düşen çocukluk arkadaşı ve meslektaşı Uzman Çavuş Yakup Ceylan’ın yanına defnetmişler. Hey Allah’ım!

Kendinizi şehit erin annesi, babası, abisi, ablası yahut arkadaşının yerine koyuyorsunuz. Bu daha ne zamana kadar sürer diyorsunuz. Ben bu gidişle, 80’li yıllardan itibaren PKK çatışmalarında ilk şehit düşenlerin çoluk çocuğunun en fazla 10 sene sonra askerlik yaşları geldiğinde, doğunun yahut güneydoğunun filanca dağında başlarına benzer durumların gelmesinden korkuyorum. Orada terör başlayalı 30 yıl oldu. Yakınlarına çocuğunu bırakıp askere gitmiş ve şehit düşmüş vatan evlatlarının geride bıraktıklarının askerlik çağıdır. 10 sene sonrası.

Arkamızdan kuyumuzu kazıp timsah gözyaşları dökenler, olanları “kınamışlar”. Topyekün bir şeyler yapmak lazım. Yüce Mevla’m geride kalanların âhını komasın. Biliriz ki, intikamı benzersizdir O’nun zalimlere karşı. Sabr-ı cemil ile dolsun şehit ocakları…

28 Eylül 2008

Bayramınız Mübarek Olsun



29.09.2008
Nerde o eski Ramazanlar, bayramlar diyenlerden değilim aziz okur. Geçmişe göre çok şeyin daha iyi şartlara tebdil olduğunu düşünürüm. Gayri safi milli hâsıla dedikleri değer kimseleri tatmin etmese de, oruç ve Ramazan hassasiyetinin getirdiği paylaşımlar istatistikçileri şaşırtacak düzeyde. Abarttığımı düşünüyorsanız, paylaşım alanlarından uzak olduğunuza yorarım.

Ramazan ve bayram nostaljileri galiba çocukluk günlerine işareten dile getiriliyor yaşı uygun olanlarca. İlk oruç, ilk namaz, direkli oruçlar, akraba ve komşu ziyaretleri, bayram hazırlıkları, harçlıkları sohbetlere konu oluyor. Geçmiş zamanların çocuk ve gençlerinin şimdiki şikâyetleri, sevgi ve saygının kalmadığı yönündeki serzenişlerden ibaret.

Şehrin başkalaştırdığı duygusuz yığınlar elbet az değil. Onlar her daim sahur davulcusundan yahut iftar çadırından müştekidirler. Elleri vermeye varmaz ama dilleri söylemeyi bırakmaz. Bayram günlerini tatil günleri sayar, apartmanda karşı komşudan bîhaber olurlar. Sözüm bunlara değil zaten.

Sözüm, verirken gözleri nemlenen, paylaşmanın erdemine vâkıf, vermenin ruhu olgunlaştırdığının farkında olanlaradır. Ramazan Ayı boyunca, insanlarının birçoğunun hayr kulvarında birbiriyle yarış içinde olduğunu gördüm. Komşunun çocuğunu sevindirmek telaşında hanımlara, tütmeyen ocaklara aş ulaştırma gayretinde beylere, ev ahalisine “bizim okulda ihtiyaç sahibi çocuklar var anne” diyen çocuklara şahit oldum. Okullarında ayakkabısı delik öğrenci arayan öğretmenlere, yardım derneklerine gönül vermişlerin koşuşturmalarına da…Ruhu bizden olanların neşesidir bunlar.

Bir elinin verdiğini öteki eli görmeyenler var bir de. Mübarek Resül’ün bu meşhur sözünü şöyle anlamak gerekir demişti bir bilen: “Bundan murad edilen, kişinin öylesine sık vermesidir ki, adam kime neyi ne zaman verdiğini unutur gider.”

Demin gazetede okudum. Doğudan bir başka şehre Üniversite okumaya gelen bir öğrenci yazmış: “Şehirdeki ilk yılımda insanlar öyle sıcak davrandılar ki, Ramazan Ayında daha evde yemek bile yapmadık. Bu şehri çok sevdim ben”. Demek ki Âdemoğulları arasında ülfeti, muhabbeti tesis eden şey böyle bir şeydir. Şu halde hem oruç hem infak, birer mucizedirler.

Ramazan Bayramı hoş gelmiş. İnşallah, esenliğiyle bizi geleceğe umutlu kılacak bereketiyle gelmiştir.

Bilvesile, cihanın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar bütün Müslümanlara hayırlı bayramlar temenni ediyor, tutulan oruçların, kılınan namazların, zekat ve fıtırdan hâsıl olacak ecrin makbul olmasını Cenab-ı Mevlâ’dan niyaz ediyorum.

21 Eylül 2008

Konfad’dan Görkemli Sezon Açılışı


21.09.2008
Türkiye’de sayıları yeterli olmasa da, fotoğraf sanatına gönül verenleri bir araya getiren, sivil toplum kavramının görsel yüzü, sanata azımsanamayacak katkıları bulunan kuruluşlar var. Bunlardan biri de, aynı zamanda Türkiye Fotoğraf Federasyonu Kurucu Üyesi sıfatını taşıyan KONFAD.

Konya’da fotoğraf sanatının adıdır Konya Fotoğraf Amatörleri Derneği. Geçtiğimiz sezon oldukça güzel çalışmalara imza atan güzide kuruluşumuz, yeni sezonda da yenilenmiş, kararlı, etkili proje ve programlarla fotoğraf severlerin karşısına çıkacak.

Yönetim Kurulu Üyesi olmak sıfatıyla ayrıca keyif duyduğum Konfad, 19 Eylül Cuma günü Mimarlar Odası’nın ev sahipliğinde 2008-2009 sezonuna merhaba demiş oldu. Ramazan akşamı olmasına rağmen, Mimarlar Odası’nın salonu açılışa gelenleri almaya yetmedi. Salon doldu taştı.

Geçen dönemin son programına misafir olan Konya Milletvekili Mustafa Kabakçı’dan yeni sezon açılışında kendi çalışmalarından oluşan bir saydam gösteri için söz almış, memnuniyetle gelmek istediğini ifade etmişti. Sayın Kabakçı, kendisi gibi Konya’daki kültür sanat etkinliklerinin müdavimi olan Selçuklu Belediye Başkanı Adem Esen ile birlikte geldi açılışa. “Fotoğraf sanatının, hayatı detaylarıyla görmeye imkân tanıyan bir sanat dalı olduğunu” vurguladı konuşmasında. Gerçekten de öyledir. Fotoğrafçı, başkalarının görmekte zorlanacağı hatta hiç görmeyeceği detayları görebilen kimsedir bana göre de. Bunun ne anlama geldiğini, fotoğraf sanatıyla ciddi anlamda gündeminize aldığınızda fark edebilirsiniz.

Sayın Vekil’in herkes tarafından beğenildiğini düşündüğüm portfolyosunda neler yoktu ki? Anadolu’nun Doğusundan Batısına, Avrupa’dan Amerika’ya kadar farklı coğrafyalarda çekilmiş onlarca güzel fotoğraf. Bu ülkenin meclisinde acaba kaç vekilin böyle bir uğraşı var diye merak ettim doğrusu, şu yukarıda yazdığım “detay görme” vakıasını düşünerek. Elbette görmek yetmez insanlarının sorumluluğuna talip olanlar için. Eylem gerekir. Lakin göremezseniz neyin eylemini harekete geçirebilirsiniz?

Sayın Kabakçı, saydam gösterisi ile KONFAD’dan tam not almıştır. Bununla birlikte, yeni sezon içerisinde yapmayı planladığımız il dışı fotoğraf gezileri için vakti olması halinde bizimle olmasını yürekten isteriz. Bu, bir davetiye kabilinden sayılsın. Açılışa gelerek onurlandırdığı için kendisine teşekkürü borç biliriz. Açılışta bizi yalnız bırakmayan Memleket Gazetesi Yazarları Murat Güzel arkadaşımız ile sevgili ağabeyim İsmail Desteli ile muhabbet etmeyi ihmal etmedik. Yüreklerine sağlık ikisinin de.

Yeni sezon hazırlıkları için yaz boyunca çalışmalar yaptı KONFAD’ın değerli Yönetim Kurulu. Sevgili Başkanımız Turgay Bilge, aksama olmasın diye koşturup durdu. Onca işinin arasında bir de kalkıp TFSF adına FİAP Genel Kurulu için Türkiye’yi temsilen Slovakya’ya gitti. Yönetimden diğer arkadaşlarımız Mustafa Karaçelebi, Ahmet Seven, Günseli Demirok, Hacer Türktemiz ve Mustafa Sütiçen, onca meşguliyetlerine rağmen kendi sorumlulukları altındaki konularda ciddi çalışmalar yaptılar. Web sayfası, sevgili Kazım Kuyucu’nun büyük özverisiyle yayına girdi. İlk defa yaptığımız yıllık program taslağını web sayfamızda yayınladık. Bütün bu çalışmaların fedakarlık ve diğergâmlıkla doğru orantılı olduğunu bilenler bilirler. Kendilerine çok teşekkür ediyorum.

Benim, Sayın Mustafa Kabakçı’dan bu yazı vesilesiyle acizane bir dileğim olacak. Bizim gibi kültür-sanat kuruluşları ciddi parasal sorunlarla karşı karşıyalar. Üye aidatları giderleri karşılamaya yetmiyor. Acaba, söz gelimi Belediye eliyle toplanan vergilerin küçücük bir kısmı bizim gibi çalışan derneklere aktarılamaz mı? Kira ve yakıt bedelini karşılasın yeter.

Yeni sezonda bütün fotoğraf severleri derneğimize bekliyoruz.
http://www.konfad.org.tr/

15 Eylül 2008

Misafir Bereket Demek

İşte geldi bile misafir.
Bugün 1 Ramazan 1424.

İslam coğrafyalarına Ramazan, on bir ay özlenesi sükûn ve sadeliğini yanına alarak gelir.
Kendini karşıdakinin yerine koymak duygusu zirve yapar. Oruç tutmasa da, davranış ölçülerine her zamankinden daha fazla dikkat kesilir kimileri. Yeni ve alışılmamış neyi getirirse getirsin modern zamanlar, mütedeyyin insanların ümidi istikbale dair, kavi hale gelir. Mübarek ayın farkında olanların tavrıdır bu.

Müslüman Türk milleti, empati sınırlarını, ülkeler ötesine, ismi az bilinen diyarlara büyük bir şevk ve aşkla taşır. Asya içlerinde, Uzakdoğu’da bunun adı zekat, fitre/digergâmlık olur. Bunu öylesine layıkıyla yapar ki, Ramazan ve orucun şöhreti Avrupa’da Avusturyalıların, Fransızların yahut Almanların kent meydanlarına kurduğu iftar çadırları ile karşılık bulur. Düsseldorf’ta iftar yaklaşırken trafik bile sıkışır. Londra ve Stocholm’ün kiliselerden çevrilmiş camilerinde mukabeleler okunur. Yeni Müslüman olmuş Batılılar, sahurun sona ermesini istemezler bir türlü. Hollanda’da Protestan bir aile, sırf Müslüman ailenin Ramazan hassasiyetini görmek, yaşamak ve hissetmek için onları sofralarına davet eder.

İşte, Avrupa’da ilk Ramazan çadırının öyküsü:
Hollandalı bir öğretmen bundan dört sene önce turist olarak Türkiye’ye gelir. Ramazan ayıdır. Akşam olduğunda insanların büyük meydanlarda kurulmuş çadırlara girip çıktığını, yemek yediğini görünce, bunun yılın her günü yapılan normal bir şey olduğunu düşünür, parasını hazırlar ve yemek yemek için çadıra yanaşır. Güler yüzlerle karşılanır, yemek ikram edilir, üstelik para da alınmaz. Düşünüp taşınır böyle bir şeyin nasıl olabileceğini. Aklı almaz bir türlü. Öğrenir ki Ramazan ayına has bir gelenektir Ramazan çadırları... Hollanda’ya döner ve orada tanıdığı birkaç Türk’e yaşadıklarını anlatır. Der ki; “Ben burada hiç böyle bir şey görmedim, siz niye Ramazan’da iftar çadırı kurmuyorsunuz?

Hollandalının öneri ve girişimleriyle Avrupa’da ilk Ramazan çadırı Hollanda’nın kadim şehri Haarlem’de üç yıl önce kurulur. İlk çadırın kurulmasına vesile olan bu bayan kısa süre sonra adeta kendisini büyüleyen Ramazan ayının etkisiyle İslam’a yaklaşır araştırır, inceler ve Müslüman olur.

Ramazanda bizim anlatılmaya değer öyle çok iyi işimiz olur ki aslında…
İftar vakitleri geldiğinde digergâm bir eda ile aç açıkta kalanı sorarız yanımızdakilere. Elimizden gelse dünyaları paylaşmak isteriz. Bazen, başkasına yardım etme fırsatı verdiği için ahbabımıza minnettar oluruz. Kavga ortamlarına “oruçlu olmak” engel olur. Mukabeleler okur, duasız gün geçirmeyiz. Teravih, en mühim namazlarımızdan biri olur. Bayram gelince merhamet ve şefkat libası giyeriz.

Ne ki, bayram sona erer de, Şevval’in dördüncü günü gelir, bir tuhaf oluruz.
Şevval’de de Ramazan ruhunun eksilmemesi dileğiyle…

(Bilvesile özellikle Kafkasya, Doğu Türkistan, Filistin ve Afrikalı Müslümanlar için de Ramazan bereketinin daim olması yürekten niyaz ederim. Cümlesine selamlar…)

Şiir Akşamı Karatay’a Yakıştı

Konya’da adına ister şölen ister akşam deyin, uzun zamandır bir şiir etkinliği görmüyorduk. Benim takip ettiğim en son şiir şöleni Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından “6. Kültür Sanat ve Spor Etkinlikleri” adıyla, 5 Ağustos 2000 Cumartesi akşamı Tarihi Dede Bahçesi’nde yapılmıştı. O günden bugüne Konya’da bir şiir etkinliği olup olmadığını hatırlamıyorum. Aradan tam sekiz sene geçmiş.

İster istemez, Feyzi ve Fevzi Halıcı Beyefendiler’in zamanın kıt imkânlarına rağmen Konya’da düzenledikleri kültür sanat faaliyetleri hatıra geliyor. Doğru dürüst iletişimin, internetin ve sair haberleşme vasıtalarının olmadığı senelerde ne büyük işler başarmışlar. Âşıklar bayramı, gül ve yıldız yarışmaları, Konya yemekleri yarışmaları… Hz. Mevlana’yı anma törenlerini onlar başlatmışlardı. Çocukluğumda âşıklar bayramlarından birine ev ahalisinin elimden tutup götürdüğünü hatırlarım. İleriye gideceğimize hayli gerilemişiz.

2000 yılında yapılan o şiir şöleni anısına bastırılan ve katılan şairlerin eserlerinden oluşan şiir seçkisi diğer şiir kitaplarımın arasında durur. Ara sıra elime gelir okurum. O akşam kimler misafir olmuşlar, hazır yeri gelmişken isimlerini hatırlatayım: A. Vahap Akbaş, Kamil Aydoğan, Mikail Bayram, Rahmetli Zemçi Çetinkaya, İbrahim Demirci, Nurettin Durman, Ahmet Efe, Feyzi Halıcı, Murat Kapkıner, M. Atilla Maraş, M. Önal Mengüşoğlu, Ahmet Mercan, M. Tahir Sakman, Mustafa Özçelik, Bülent Sönmez ve Mehmet Atar.

Geçtiğimiz Cumartesi akşamı, Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi ile Karatay Belediyesi’nin ortak çalışmasının ürünü “Karatay Şiir Akşamı”na izleyici sıfatıyla katıldık. Karatay Belediye Başkanı Mehmet Hançerli, TYB Konya’yı kabul ederek bu çalışmayı sahiplenmemiş olsa başka yaz akşamlarını çok beklerdik. Açılış konuşmasını yaparken bunun devamı gelsin ve bu akşamki etkinliğin adı “1. Karatay Şiir Akşamı” olsun mealinde sözler sarf etti. Bunun “verilmiş söz” olduğunu buraya not ediyorum. Alanı dolduran kalabalık izleyici topluluğunun, ev sahipleri tarafından “tahmin ötesi” şeklinde değerlendirilmiş olma ihtimalidir sanıyorum Başkanı gayrete getiren. Bir de şiir seçkisinin ön sözünde Başkan’ın; şehirleri donatabilirsiniz fakat sanatçıları, münevverleri yoksa onların bir üstünlüğünden söz edemezsiniz şeklinde yazdıkları. Sözler, yazılar unutulmasın.

Şiir akşamına katılan şairlerin neredeyse tamamı Konyalı, Konya doğumlu dostlarımız. Bu program, yukarıdaki listeye bakıldığında yerel gibi görünse de şairler ve eserlerinin gücü göz önüne alındığında hiç de öyle değil. Ahmet Efe, İbrahim Demirci, M. Tahir Sakman ve Bülent Sönmez onca sene sonra seslendirdikleri şiirleriyle renk kattılar. Mehmet Uğurlu, Şaban Çalış, Mehmet Solak, Osman Özbahçe, Murat Güzel, M. Akif Kuruçay, M. Ali Köseoğlu ve Atilla Yaramış programın diğer şairleri olarak şiirlerini sundular.

Konya’nın ulusal çapta adından söz ettirecek bir edebiyat sanat dergisi bile yok. Mevcut olanları yaşama savaşı veriyorlar. Mesela bunlardan Zeki Oğuz’un Çalı Dergisi 100. sayıya ulaşmışken ara vermek zorunda kaldı. Sebep malum. Oysa bana göre bu şehrin yeterli sayılabilecek potansiyeli var. TYB Konya Şubesi’nin müdavimleri muhtemel bir dergi için ellerinden gelen desteği vereceklerdir. Lakin iş eninde sonunda paraya dayanıyor.

Başta Karatay Belediye Başkanı Mehmet Hançerli ve TYB Konya yönetimi olmak üzere şiir akşamına emek veren herkesi takdir ve tebrik ediyorum.

11 Ağustos 2008

Gevne Vadi’sine Yolculuk

29.07.2008
Bu yazıyı çoktan yazmış olacaktım aslında. Hadim Balcılar’daki felaket sebebiyle elim bir türlü varmadı. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Oralarda eyleşmiş, suyunu, ayranını içmiş, insanlarla muhabbet etmiştik gün boyu. Acılı ailelere en güzel sabır dilesem, bir yaraya merhem bile olamam ki…

Gevne Vadisi, Yörük Pazarı, Yörük Beyi Kuş Ali ve obası, Toros yaylaları ve daha pek çok şey…
Zeki Oğuz’un dilinden düşmeyen şu Yörükler.
Zeki Oğuz, Ali Işık ve Mustafa Karaçelebi ile birlikte sabahın erken saatlerinde yola koyuluyoruz Hadim-Taşkent’e doğru.

İlk molamızı İçeriçumra’da verdikten sonra Apa istikametinde ilerliyoruz. Rotamız Dinek, Dineksaray, Çiçekköy, Sarıoğlan, Yeniköy, Bağbaşı, Hadim, Taşkent ve oradan Sarıveliler-Başyayla yol ayrımındaki Yörük Pazarı. Eğitse Deresi’ne kadar yolda sorun yok. Buradan sonrası şoförlere Allah sabır versin cinsinden.

Taşkent yolunda, sürücüsü üzerinde adeta kaybolmuş bir bisiklet önümüze çıkıyor. Arabayı durdurunca o da duruyor. Maceracılığı bizi yüzlere katlamış bir yabancı bu. Selam verip tanışıyoruz. Michael’miş adı. Fransa’da başlayıp İran’da bitecek bir yolculuğa çıkmış. Yalnız olup olmadığını soruyorum. Eşim biraz daha ileride diyor. Bisiklet çok ilginç. Direksiyonunun üstünde ayakla çevrilen bir pedalı var. Uzunca da bir selesi. Rampa çıkarken ayaklar uzatılıp rahatça ilerleme imkânı veriyormuş. Hizarcı Michael ile dağ rehberi eşi Nathalie ilk defa böyle büyük bir tura çıkmışlar. İleride onu beklerken buluyoruz. Üç haftadır yoldalarmış. Edirne’den İran sınırına kadar gidecekleri güzergâhı atlamadan sıralıyor. Yüzü, bacakları meşin gibi olmuş. Ne cesaretli bir maceradır bu.

Yol boyu yazın kavurucu sıcağı ile kuraklığa teslim olmuş ekin tarlaları…Ellerinde oraklarla kadınlar, erkekler… Fotoğraf makineleriyle tarlanın birine giriyoruz. Hangi televizyon kanalından geldiğimizi soruyorlar önce. Bu tür sorularla hep karşılaşırız. Hasattaki yaşlı kadınlardan biri genç kızların fotoğrafını çekmememiz şartıyla izin veriyor. Ekin yok doğru dürüst, güneş tepemize gelmek üzere. Birkaç kare ile yetinip ayrılıyoruz Bolay Yaylası’na doğru…

Rehberimiz Zeki Oğuz’un, günümüzün Karacaoğlanı dediği Hacıahmet Kıraslan’ın evi Bolay Yaylası’nda. Kışları İzmir’de geçirip yaz gelince yayladaki evine göçen Hacıahmet, Hadim’e gittiği için görüşemiyoruz. Sarıveliler-Başyayla yol ayrımındaki Yörük Pazarı’nın birkaç km. ilerisindeki vadi boyunca uzanan yörük obaları ilk uzun durağımız. Burası Anamur’a 150 km. uzaklıktaki Barcın Yaylası. Obaları tek tek ziyaret edip sohbetler ediyoruz. Vadinin sakinleri çocuklar, genç kızlar ve yaşlı kadınlar. Çocuklar etrafımızda halka olup merakla bizi izliyorlar. Herkes misafire çok ilgili. İkram ettikleri ayranları afiyetliyoruz. Vadide öyle fazlaca koyun, keçi yok. Çehrelerde gerginlik, huzursuzluk yok. Fotoğraf için izin almamıza bile gerek yok. Çocukların tamamı Anamur’daki okullarda öğrenim görüyorlar. Genç kızlardan biri üniversite sınavlarına hazırlanıyormuş, biri de lise son sınıfa geçmiş. Obanın yaşlılarından Emine Nine yaptığım onca pazarlığa rağmen, eliyle dokuduğu kilim çantayı 20 YTL’ye satıyor bana. Olsun, amacım ihtiyaçtan satın almak değil zaten.

İkinci durağımız Alanya yolu üzerinde Gevne Vadisi tepelerinin ardındaki Kuş Ali’nin (Uçar) obası. Topraklı tozlu bir patikadan ilerleyip tepeyi aşıp Küçüklü Yaylası’na ulaşıyoruz. Yörük Beyi ile karısı Hatice Keçimen’e bir iş için gitmişler. Zeki Emmi’nin (küçük Fatma öyle diyor) bahsettiği develer ortalıkta yok. Mahmut otlatmaya götürmüş. İki oğlundan diğeri Bayram, sekiz kızından üçü Emine, Kezban, Gülcan ve Fatma bizi sevinçle karşılıyorlar. Zeki Emmi’yi buralarda tanımayan yok. Kıl çadırda obanın büyük kızı Emine bulgur pilavı için hemen kolları sıvıyor. (ah, annem burada olmalıydı şimdi. Gözyaşlarını tutamazdı eminim).

Kıl çadır beş direkli. Sol tarafta yatak yorgan, karşı tarafta mutfak gereçleri, sağ tarafta da üç ayaklı basit bir düzenek var. Emine bunun altına odun atıp yakıyor. Pilav birazdan yer sofrasında hazır olacak. Allahım diyorum çıplak, tek bir ağaç olmayan iki tepenin orta düzlüğünde iki kıl çadır.! Bizim olmazsa olmazlarımız yok ortalıkta. Oba sakinlerinin çehrelerine bakıyorum. Huzur, sükunet, hiç eksilmeyen tebessümler...Buradan gitmeye niyetim yok benim. Zeki Emmi’ye diyorum; “bu yolculuk bir güne sığmaz”. Masmavi gözlü küçük kız Fatoş, Emmi’sinin dizinin dibinden ayrılmıyor. Bu sırada Cumhuriyet gezi ekinde oba hakkında Zeki Bey’in iki sayfalık yazısını okuyor ve fotoğraflara bakıyoruz.

Bayram’a Bozyazı-Küçüklü istikametinde nerelerde konakladıklarını soruyorum. O anlatıyor, ben not alıyorum. “Nisan ortalarında kışlak dediğimiz Bozyazı’dan çıkarız yola” diyor ve sıralıyor: Gülnar Söğüthanifeler Yaylası, Gülnar Kumkonak Yaylası, Gülnar Bardat Yaylası, Gülnar Eriklidere Yaylası, Ermenek Mazıbelen Yaylası, Ermenek Görmeli Köprüsü, Ermenek Sultanalanı Yaylası, Ermenek Üçpınar Yaylası, Ermenek Altıntaş Yaylası, Konya-Balcılar Usutaşı Yaylası, Sarıveliler Yörükpazarı, Avşar Hamboynu Yaylası ve bulunduğunuz Küçüklü Yaylası”.

Kuş Ali Obası’nın uzun yolculuğu Nisan-Kasım arası gerçekleşiyor. Kışlak dışında yaylalarda konaklama süresi iki gün ile bir hafta arasında değişiyor. 300 kıl keçi, 160 koyun, 4 köpek, 25 deve ve 10’u çocuk 12 kişi sekiz ay boyunca yollarda. Bayram kardeşlerini sayarken, Zeki Emmi’ye göz ucuyla bakıyorum: “Çocuk lazım tabii işler için” cevabını veriyor. Karşılıklı gülümsüyoruz. Emine’nin pilavı hazır. Lezzeti bir başka. Yemeğin ardından kıl çadırın dışına çıkıyoruz. Ağustos sıcağı kavuruyor ortalığı. Obanın kızları kendilerine has ıslıklar, bağırış-çağırışlarla keçi sürüsünü sağılmak üzere üç tarafı duvarla çevrili açık alana alıyorlar. Gülcan iki keçiyi sakalından tutarken Emine ile Kezban büyük bir ustalıkla sağım yapıyorlar. Öteki çadır oturma odası gibi düzenlenmiş. Ön kısmında bir kilim tezgâhı var. Herkes çok marifetli.

Zaman az, bu günübirlik gezide alınacak yol çok. Hiç içimden gelmiyor buradan gitmek. Emmi’sinin yanından ayrılmayan Fatoş ağlamaklı sesiyle “gitme Zeki Emmi. Kal burada” diyor. Bir başka sefere diyerek obadan ayrılıyor, aile büyüklerine selamlarımızı bırakıyoruz.

Gevne Vadisi üzerinden Keşefli’ye ulaşıyoruz biraz sonra. Yayla iki ayrı yere oturmuş. Yüzlerce metre aşağıda yer alan Aşağı Keşefli cennet gibi adeta. Göksu’nun kollarından biri yaylayı ikiye bölüyor. Yaylanın sakinlerinden Mehmet Aladağ, hangi dönemin eseri olduğu konusunda kararsız kaldığımız kaya mezarları ve özenle oyulmuş kayaları gösteriyor. Defineciler talan etmişler burayı da. Alanya’da muz seracılığıyla uğraşıyormuş Mehmet Bey. İkindi namazından çıkan cemaati gölgelik yerde çay hazırlığında buluyoruz. Bizim için hazırlamışlar. Burada hoş-beşten sonra Konya’ya doğru yola koyuluyoruz.

Şam’te bir yudum mırra, Batum-Sputnik’ten Karadeniz’e içli bir nazar, Harran evinde tavşankanı çay, Urfa konaklarında doyumsuz sohbet, Mardin abbaralarında serinlik, Odunpazarı sokaklarında keyif, Beypazarı’nda guşganalı Konaklar derken, Gevne Vadisi’nde bir kıl çadıra misafir olmak da varmış ömürde…