Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

11 Aralık 2019

Podolya Eyaleti ve Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa

Köprülü Fazıl Ahmed Paşa

Köprülü Fazıl Ahmed Paşa veya Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa Osmanlı Devleti'nde IV. Mehmed döneminde, 30 Ekim 1661 ile 3 Kasım 1676 tarihleri arasında on beş yıl dört gün sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır. Köprülü Mehmed Paşa'nın oğludur. Girit, Uyvar, Podolya, Kamaniçe fatihidir.
**
Podolya Eyaleti veya Kamaniçe Eyaleti,[1] (Ukraynaca:Подільський еялет, Lehçe:Ejalet podolski) Osmanlı Devleti eyaletidir. 1672 yılında kurulmuş 1699 yılında yıkılmıştır. Eyaletin yüzölçümü 20.000 km2 kadardır.[2]

Tarihçe

17. yüzyılın ortalarında Dinyeper nehrinin sağında kalan Ukrayna topraklarının hükümdarı Petro Doroşenko, Ukrayna'nın tamamına hakim olmak için Osmanlı padişahı IV. Mehmet ile anlaşma yaparak Osmanlı himayesini kabul etmiştir. Lehistan-Litvanya Birliği'nin Petro Doroşenko'ya saldırması üzerinde 1672 yılında Padişah IV. Mehmet sefere çıkmıştır.[3] Sefere çıkan Osmanlı Ordusu 200.000 kadardır. Podolya'nın merkezi olan Kamaniçe'ye gelen Osmanlı Ordusu, 18 Ağustos 1672 tarihinde Kamaniçe Kalesi'ni kuşatmıştır.[4] Kalede Avusturya ve Rus kuvvetleri de vardır. Kırım Hanı ve Kazak Hetmanı da Osmanlı Devleti ordusundadır. 2 hafta süren kuşatmanın ardından 27 Ağustos 1672 tarihinde Kamaniçe teslim olmuştur.[3]

Fransız Doğu bilimci Antoine Galland, Türklerin Kamaniçe Kalesi'ni kısa bir sürede aldıktan sonra buranın Kamaniçe Kalesi olup olmadığı hakkında teredüte düştüklerini yazmıştır.[5]
Podolya Eyaleti döneminden kalma Kamaniçe'deki bir kilise içindeki minber.
Podolya Eyaleti döneminden kalma Kamaniçe'deki bir kilise içindeki minber.

Osmanlı-Lehistan Savaşı'nın ardından 18 Ekim 1672 tarihinde Bucaş Antlaşması imzalanmış Podolya tamamen Osmanlı Devleti'nin olmuştur.[3] Osmanlı Devleti, antlaşma imzalanmadan önce 2 Eylül 1672 tarihinde buraya beylerbeyi olarak Köstendili Koca Halil Paşa'yı atamış ve Podolya Eyaleti'ni kurmuştur.[6] Bölgenin Osmanlı Devleti hakimiyetine girmesiyle birlikte eyalette yaşayan yerli halk memleketlerini terk etmiştir. Eyaletteki kiliseler camiye dönüştürülmüştür. Merkez Kamaniçe'de halk, Yahudilik dahil eyaletteki bütün dinler için bir tapınak kurmuştur. Yine Kamaniçe'den Yeniçeri olmaları için 800 kadar erkek çocuğu alınmıştır. Osmanlı Devleti'nin 5 büyük garnizonundan biri de Kamaniçe'dedir. Ayrıca Podolya Eyaleti'ndeki Kamaniçe Kalesi, stratejik açıdan Ukrayna, Leh ve Rus kuvvetlerinin kilidi durumundadır.[7]

Podolya Eyaleti döneminden kalma Kamaniçe'deki bir kilise içindeki minber. (https://www.wikiwand.com/tr/Podolya_Eyaleti)


Podolya'yı alma hevesinde olan Lehistan-Litvanya Birliği hükümdarı III. Jan Sobieski, buradaki Türk tehditine karşı Okopy Świętej Trójcy yakınlarına bir kale inşa ettirmiştir. Lehler, merkez Kamaniçe'yi alabilmek için defalarca saldırı düzenlemişlerdir. 1673 yılında III. Jan Sobieski, Kamaniçe'ye bir saldırı düzenlemiş fakat başarısız olmuştur.

1676-1681 yılları arasasındaki Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Bahçesaray Antlaşması sonucu Podolya verilmemiştir. Salankamen Savaşı'ndan sonra İsakçı Kalesi'ne kadar gelip, Kamaniçe Kalesi'ni kuşatan Lehler, Beylerbeyi Kahraman Bey tarafından yenilgiye uğratılmıştır.[8] Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları sonunda 26 Ocak 1699 tarihinde imzalanan Karlofça Antlaşması'nda, Padişah II. Mustafa gönüllü olarak Podolya'yı Lehistan-Litvanya Birliği'ne vermiştir.[9] Osmanlı Devleti, 5 Eylül 1699-22 Eylül 1699 tarihleri arası eyaleti boşaltmıştır, son Podolya Beylerbeyi Kahraman Bey, 22 Eylül 1699 tarihinde beylerbeylikten inmiştir.[6] 23 Eylül 1699 tarihinde Kahraman Bey ve binlerce Türk, kadın ve çocukları ile burayı terk edip Hotin'e giderken ağlayarak feryat etmişlerdir. Bu sırada Ay'ın tutulması üzüntülerini arttırmıştır.[10] Osmanlı Devleti, Podolya bölgesinde birçok iz bırakmıştır. Bugün bölgede hâlâ Osmanski soyadını taşıyanlar vardır.[11]
Yönetim

İdari bölünüş
1672-? arası eyaletin sancakları
Kamaniçe Sancağı, Bar Sancağı, Yazlofça Sancağı[12]
?-1699 arası eyaletin sancakları
Kamaniçe Sancağı, Mejibuji Sancağı, Bar Sancağı, Yazlofça Sancağı[13]

    Kamaniçe Sancağı, Podolya Eyaleti'ne bağlı merkez sancak. Sancağa bağlı 8 nahiye vardır.[13] 1681 tarihli Kamaniçe Eyaleti mufassal defterine göre sancak, 3.691 hane, 987 mücerred, 125 Yahudi hane, 197 asker olmak üzere eyaletin % 70'lik nüfusunu barındırmaktaydı.[6]
    Mejibuji Sancağı, Podolya Eyaleti'ne bağlı sancak. Sancağa bağlı 4 nahiye vardır.[13] Sancak merkezi Mejibuji'nin şimdiki adı Medzhybizh (Mejibij okunur)'dir ve Ukrayna'nın Hmelnitski iline bağlı Letychiv ilçesine bağlı bir kasabadır.
    Bar Sancağı, Podolya Eyaleti'ne bağlı sancak. Sancağa bağlı 4 nahiye vardır.[13]
    Yazlofça Sancağı veya Yazloviste Sancağı, Podolya Eyaleti'ne bağlı sancak. Sancağa bağlı 3 nahiye vardır.[13] Sancak merkezi Yazlofça'nın şimdiki adı Yazlovets'tir ve Ukrayna'nın Ternopil iline bağlı Buchach (Bucaş) ilçesine bağlı bir köydür.

Yöneticileri

    Köstendili Koca Halil Paşa (2 Eylül 1672 - 1675/1676) (1. kez)
    Arnavut Uzun İbrahim Paşa (1675/1676 - Eylül 1677)
    Köstendili Koca Halil Paşa (Eylül 1677 - 1680) (2. kez)
    Defterdar Ahmet Paşa (1680 - 1682)
    Arnavut Abdürrahman Abdi Paşa (1682 - 4 Ocak 1685)
    Tokatlı Mahmud Paşa (Aralık 1684)
    Bıyıklı Silahdar Mustafa Paşa (Şubat/Mart 1685 - 11 Mayıs 1686)
    Bosnalı Sarı Hüseyin Paşa (25 Mayıs 1686 - 1688)
    Yeğen Ahmet (1688 - Ocak 1689)
    Mustafa İbrahim oğlu Kahraman Bey (Ocak 1689 - 22 Eylül 1699)

Kaynakça

    Polonya Kralı Jan Sobieski Hükümdarlık Dönemi (1674-1696)

Notlar

    ^ List of Published Ottoman Tax Registers (Tahrir Defterleri) (İngilizce). Ottoman.uconn.edu.
    ^ Yılmaz Öztuna "Başlangıcından zamanımıza kadar Büyük Türkiye tarihi" cilt 12, sf. 29, Ötüken Yayınevi (1977).
    ^ a b c Prof. Dr. Mehmed Maksudoğlu "Kuruluşunun 700. Yılında Osmanlı Tarihi 1299-1922" sf. 212, Boğaziçi Yayınları (Ağustos 2001).
    ^ Mała Encyklopedia Wojskowa, Wydawnictwo Ministerstwa Obrony Narodowej, Warszawa 1967, Wydanie I, Tom 2
    ^ Antoine Galland "İstanbul'a ait Günlük Anıları 1672-73" sf. 181, Türk Tarih Kurumu (1987).
    ^ a b c Mehmet İnbaşı "Ukrayna'da Osmanlılar Kamaniçe Seferi ve Organizasyonu (1672)", sf. 202, Yeditepe Yayınevi (2004), ISBN 975-6480-10-6.
    ^ Defterdar Sarı Mehmet Paşa, "Zübde-i Vekayiat" sf. 28.
    ^ Osmanlı Padişahları 2 (Türkçe). Kenthaber.
    ^ Joseph von Hammer "Osmanlı İmparatorluğu Tarihi" 2. cilt sf. 574, İlgi Kültür Sanat Yayınları (Nisan 2007).
    ^ Yılmaz Öztuna , a.g.e., cilt 13, sf. 110.
    ^ Mehmet İnbaşı, a.g.e., sf. 314.
    ^ "Belleten" s. 1013, Türk Tarih Kurumu (2006).
    ^ a b c d e Mehmet İnbaşı, a.g.e., s. 201.
Kaynak:wikiland

**

Harika bir link paylaşayım Podolya ve eski Kamaniçe fotoğrafları var. Sitenin başına bir iş gelir belki diye fotoğrafları buradan aldım. 

http://www.oldstratforduponavon.com/kamyanetspodilsky.html

Orijinal kaynağı ise şurası:

https://www.zazzle.co.uk/old_postcard_kamyanets_podilsky_ukraine-239252968183278379?social=true&view=113443160207323201&rf=238966255241798957



The Eastern Side of the City.

The South Side of the city.

The Eastern Side of the City.

The Western Side

The Fortress and the Turkish Bridge.

The Turkish Bridge Entrance to the City.

The water flow beneath the Turkish Bridge.

The old bridge.

The New Bridge.

The Old Bridge.

The Armenian Church.


An early 20th Century multi-view.

The Pushkin Enlightenment Centre.

The Turkish Fortress from the south.

The Turkish Bridge.

The Turkish Fortress.

The Turkish Fortress.

Another view of the Turkish Fortress.


The gate of Stanislas-Auguste.

Another view of the Russian Gate.

Batory Tower.

The Polish Gate.

The Russian Gate (AD 1770).

The River Smotrych.

A view of the town from the Polish Quarter.

View of the town from the Polish Quarter.

The Russian Quarter.

The Polish Quarter.

View of the town from the Russian quarter.

The South-Western Side.

The South Side of the city. 

The view from the South Side of the City.

The South Side.

The North-West Side of Kamyanets-Podilsky. 


The west side.

The city from the West.

Resim yazısı ekle


The water flow beneath the Turkish Bridge.

The Cathedral.

The entrance to Trinity Church.

The East Side and the New Bridge.

Kamyanets-Podilsky from the West.

The North-East Side of the City.

The view from the South-East.

The west side.

The Cathedral.

The old city entrance and the Polish Gate.

The Cathedral.

"Postal" Street - presumably the location of the Post Office.

The City from the North Side.

The Turkish Minaret.

The judicial and ecclesiastical school district.

The Dominican Church.

The Cathedral.

Turkish Bridge and Fortress.

A general view from the West Side.

The Mariansky Women's Gymnasium.

A view of the new development.

The Men's Gymnasium.

The new development in the city.

The New Bridge again.

The New Bridge.

A 1902 postcard of the New Bridge.

The New Bridge.

Another view of the New Bridge.

A coloured version of the postcard above.



Central Square.

The North-East Side of Kamyanets-Podilsky.

The River Smotrych.

An excellent postcard of the New Bridge.

The Arc de Triomphe by the Cathedral.

Another view of the Pushkin Centre.

Another view of the "New Plan".

View of the town from New Boulevard.

26 Kasım 2019

1889-1894 Afetlerinde Osmanlı-Amerikan Yardımlaşmaları

Prof.Dr. Fatma Ürekli
18. yüzyılın son çeyreğinde bir devlet olarak dünya siyaset sahnesine çıkan Amerika’nın, kuruluşunun ilk yıllarından itibaren, dönemin büyük gücü sayılan Osmanlı Devleti ile ilgilendiği ve resmî ilişkileri başlatmak üzere bir takım teşebbüslerde bulunduğu bilinmektedir. Bununla beraber, iki devlet arasındaki resmî ilişkiler, uzun süren müzakerelerden sonra, ancak 1830’da imzalanan Ticaret ve Dostluk Antlaşması ile kurulabilmişti. İki devlet arasındaki ilişkilerde büyük önem taşıyan bu antlaşma ile Amerika Birleşik Devletleri’ne imtiyazlı devletlere tanınan haklar tanınarak “en imtiyazlı devlet statüsü” verilmiş oluyordu. Söz konusu anlaşmanın gizli bir maddesi, Osmanlılara Amerika’nın askerî ve teknik yardımının sağlanmasını hedeflemekteydi. Amerikalı mühendisler tarafından Osmanlı donanması için düşük maliyetle gemi inşası çerçevesinde teknik yardımlar öngören bu madde, her ne kadar Amerikan Senatosu’nca kabul edilmemişse de, sonraları hayata geçirilerek söz konusu yardım gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti’nin de bilâhare Amerika’ya ordu hizmetinde kullanılmak üzere deve göndermek suretiyle askerî yardımda bulunduğu, kaynaklardan anlaşılmaktadır. 1855 yılında Amerika’nın, ordu nakliye sistemini deve katarlarıyla takviye etmek ve güçlendirmek amacıyla Osmanlı Devleti’nden talep ettiği bir çift erkek ve bir çift dişi deve, en iyilerinden seçilip hediye olarak, ardından sipariş edilen diğer develer ise bedeli karşılığında piyasadan tedarik edilerek gönderilmiştir. Böylece bu develerden Amerika’da üretilerek nakliye katarları oluşturulduğu ve iç savaşta büyük ölçüde bu katarlardan yararlanıldığı tahmin edilmektedir. Osmanlı Devleti 1862’de Amerika ile bir ticarî antlaşma daha yaptı. Bu antlaşma ile Amerika Birleşik Devletleri tebaası, önceki antlaşma ile elde etmiş olduğu imtiyaz ve muafiyeti muhafaza etmekle beraber daha fazla imtiyaza sahip oluyordu; Amerikalı tüccarlar memleketin her tarafındaki malları alıp satabileceklerdi.
Türk-Amerikan ilişkileri böyle bir gelişme içindeyken, II. Abdülhamid devrinde (1876-1909) ilişkilerin üst düzeye çıkartıldığı; ticarî ilişkilerin yanında, siyasî ve kültürel sahada da büyük ilerlemeler kaydedildiği görülmektedir. Yine bu dönemde her iki ülkede farklı zamanlarda meydana gelen tabiî âfetlerin ardından, tarafların birbirlerine yardımda bulunmaları, ilişkileri daha ileriye götürmüştür.
19. yüzyılda Amerika’nın maruz kaldığı ve dönemin gazetelerinde “yüzyılın en büyük felaketi” olarak nitelendirilmiş olan “Johnstown Sel Âfeti”nin ardından Sultan II. Abdülhamid yardım göndermiştir. Söz konusu büyük âfette olduğu gibi, bundan daha küçük bir âfet sayılan ve Amerika’nın kuzeybatı taraflarında meydana gelen orman yangınında zarar görenler için gönderdiği yardımın da Amerikan halkı üzerinde önemli bir etki meydana getirdiğini belirtmek gerekir.
28 Mayıs 1889’da meydana gelen sel felâketi, ABD’yi çok müşkül bir duruma sokmuştu. “Amerika tarihindeki en büyük âfetlerden biri” veya “Amerikan Kızılhaç’ının karşılaştığı ilk büyük felâket” olarak kaydedilen Jonstown sel âfeti sonrası, on sekiz ülkeden gıda, ilaç, giysi gibi yardımların dışında 3.742.818.78 dolar toplandı. Bölgeye ilk yardımı yapan ve ulaştıran ülke ise, Osmanlı Devleti oldu. Johnstown eyaletinde meydana gelen, Nebraska ve Kansas’tan doğuya doğru bir kasırga ile başlayan ve iki gün sonra Johnstown–South Fork bölgesinde etkili olan bu âfet, dönemin gazetelerinde “1889 Büyük Sel Baskını”(The Great Flood of 1889) veya “19. yüzyılın en ağır sel felâketi Amerika’yı vurdu” başlıkları ile geniş yer
almıştır. Bu haberlerde, bölgede daha önce hiç rastlanmayan şiddette yağışların olduğundan söz edilmektedir. Şiddetli ve aralıksız yağışlar sonucu, 31 Mayıs öğleden sonra, South Fork Barajı’nda (South Fork Dam) çatlama meydana geldiği ve barajın şehrin üzerine doğru yıkıldığı, şehrin dörtte üçünün su altında kaldığı belirtilir. Bu âfet sırasında 5000’den fazla insan öldüğü, ayrıca sağlıksız ortamlarda barınmaya çalışan pek çok kişi, ağır ve salgın hastalıklara (dizanteri vb.) yakalanarak hayatını kaybettiği anlaşılmaktadır.
Dış dünyadaki gelişmeleri, bilhassa Amerikan iç politikasını yakından takip eden Sultan II. Abdülhamid, bu âfet hadisesinden zamanında haberdar olarak meseleyle yakından ilgilenmiştir. Amerika’nın İstanbul’da bulunan elçisi Oscar Strauss’ı huzuruna kabul edip meydana gelen sel âfeti dolayısıyla müteessir olduğunu beyan etmiş, âfetzedeler için vereceği gıda ve 200 lira (1000 dolar) maddî yardımın Amerika’ya ulaştırılmasında yardımcı olmasını istemiştir. Diğer devletlerden önce yapılan bu gönüllü yardımın, Amerikan kamuoyunun kazanılmasında etkili olduğu ifade edilebilir. O dönemde iki ülke arasında birtakım meseleler olmasına ve bunların devam etmesine rağmen (Amerika’nın misyonerlik faaliyetleri, Doğuda Harput ve Erzurum’da konsolosluk açma gayretleri, Osmanlı topraklarında Amerikan okulları kaynaklı sıkıntılar), yine de ilişkiler normal seyrinde sürdürülmüş, hatta İstanbul depremi sonrasında, bu defa Amerikan halkı minnet hissiyle, depremzedelere önemli miktarda yardımda bulunmuştur.
10 Temmuz 1894’te meydana gelen depremde İstanbul adeta tahrip olmuş; çok sayıda insan kaybı yanında, binalarda yıkılmalar ve hasarlar meydana gelmiş; birkaç büyük camiin dışında hemen bütün camiler büyük ölçüde zarar görmüştü. Osmanlı hükümeti, bütün imkânları seferber etmesine rağmen hazinenin malî sıkıntı içine düştüğü bir döneme tesadüf etmesi dolayısıyla, masrafların karşılanmasında zorlanılıyordu. Ülke içinden toplanan bağışların yeterli olamayacağının anlaşılması üzerine, dış ülkelerden de yardım kabul edilmesine karar verildi.
Amerika’daki yardım faaliyetlerinin organize edilmesinde Osmanlı Devleti’nin Washington elçisi Alexander Mavroyeni’nin çalışmaları etkili olmuştur. Osmanlı elçisi, bir taraftan Amerika’nın muhtelif eyaletlerinde bulunan şehbenderler ile irtibatını kuvvetlendirirken, diğer taraftan da New York Belediyesi eski müdürü Abraham S. Hewitt ile temasa geçmeyi uygun bulmuştur. Çünkü Hewitt’in belediye başkanlığı döneminde İstanbul’u ziyareti sırasında Sultan II. Abdülhamit ile görüştüğünü ve padişahla iyi bir dostluk tesis ettiğini biliyordu. Bu bakımdan Osmanlı elçisi, Hewitt’in dostluğuna güvenmiş ve yardımcı olabileceğini düşünerek kendisine müracaat etmekte tereddüt etmemiştir. Öncelikle Hewitt’e, deprem vukuatı hakkında teferruatlı bilgi verdikten sonra, Avrupa’nın birçok ülkesinde depremzedeler için yardım komitelerinin çalışmalara başladıklarını belirtmiş, Amerika’da ise bu hususta henüz bir teşebbüsün olmadığına dikkat çekerek, bu konuda yardımcı olmasını, bilhassa New York Ticaret Odası’nı harekete geçirmesini talep etmiştir. Bu talep üzerine Hewitt, elden gelen bütün imkânları seferber edeceğine dair taahhütte bulunmuş ve kendi adına 200 dolar iane vererek yardım faaliyetini başlatmıştır. Daha sonra, bu faaliyetin yürütülmesi için New York Ticaret Odası Başkanı Alexander Orr’a bir mektup göndererek tatilde olan Ticaret Odası üyelerinin haberdar edilmesini, muhtelif yerlerde yardım cemiyetlerinin kurulması için derhal teşebbüse geçilmesini istemiştir. Mektubunda bir başka önemli konuya değinen belediye başkanı, Amerika’da meydana gelen Johnstown sel âfetinin yaralarının sarılması için Osmanlı Padişahı’nın - malî sıkıntıya rağmen- diğer ülkelerden önce zahire ve para yardımında bulunduğunu ve böylece Amerika
hakkındaki dostane duygularını gösterdiğini hatırlatmaktadır.
Washington’daki Osmanlı elçisinin, yardım çalışmalarının başarılı bir şekilde yürütülmesinde bir takım endişeler taşıdığı anlaşılmaktadır. Elçinin Osmanlı hükümetine gönderdiği tahriratın muhtevasına göre, endişeleri üç meseleden kaynaklanmaktadır: Birincisi, oluşturulan iane komisyonunda Osmanlı Devleti aleyhinde gazetede yazıları çıkan bir Ermeni (Doktor Boyacıyan)’nin de bulunmasıdır. İkincisi, İstanbul depreminden kısa bir süre önce Yunanistan’da meydana gelen depremde zarara uğrayanlara yardım temin etmek amacıyla Yunan elçisinin Amerika’da yoğun bir faaliyet içinde bulunmasına rağmen, halkın bir dolar dahi vermemesi. Üçüncüsü ise, Amerika’nın Kuzeybatı tarafında Wisconsin ve Minnesota ormanlarında yangın sonucu birkaç şehir ve pek çok köyün tamamen yanarak harap olması gibi bir âfetin, İstanbul depremiyle aynı döneme rastlamasıdır. Çünkü bu bölgede mağdur olanlar için de yardım kampanyaları oluşturulmuştu. Bu ve benzeri birtakım hadiselerin, başlatılan yardım çalışmalarını olumsuz yönde etkileyebileceği düşünülmüştür.
Yardım kampanyası ile ilgili New York Tribüne gazetesinde yer alan haberdeki “Hıristiyan olmayan bir memleket hakkında Amerika’ca böyle bir hayırlı işe teşebbüs ilk defa vaki oluyor. İşte Amerika Hıristiyanlığının hayırlı teşebbüse engel bir mahiyet teşkil etmediğini göstermek için bu fırsat kaçırılmamalıdır. Amerika’daki orman yangınında mağdur olanlar için Padişahın yardım ve merhameti hatırlanarak, Osmanlı halkına yardımdan geri kalmamalıyız. Şimdiye kadar toplanan meblağın birkaç misli artacağı ümidindeyiz” ifadeleri ilgi çekicidir. Burada iki husus dikkati çekmektedir: Birincisi, Müslüman bir ülkeye ilk defa gönüllü bir yardımda bulunulacağının hatırlatılması, Hıristiyan-Müslüman ayrımı zihniyetinin devam ettiğine dair açık işaretlerdir. İkincisi ise, yapılacak yardımın, daha önce gönderilen Osmanlı yardımına karşılık gibi gösterilmek istenmesidir.
Neticede, bütün bu olumsuz ihtimallerin gerçekleşmediğini, Amerikan halkının depremzedelere duyarsız kalmadığını, toplanan bağışlar ortaya koymaktadır. Nitekim yardım defterlerinin yaklaşık altı ay gibi bir süre açık kalması sağlanmış ve bu arada İstanbul depremi ile ilgili haber ve ilanlar basında yer almaya devam etmiştir. Bu organizasyonun yürütülmesinde, A.S. Hewitt’ten başka, bilhassa New York Ticaret Odası Başkanı A. Orr, New York Christian Herald gazetesi imtiyaz sahibi Louis Klopsch ve Amerika’nın eski İstanbul elçisi Oscar S. Strauss’ın gayretleri inkâr edilemez.
Louis Klopsch, yardım organizasyonunu üstlendiğinde on bin franga (2000 dolar) ulaşan yardım miktarını yeterli görmediğinden, bunun arttırılmasını istemiş ve bu amaçla abonelerinden beş bin kişiye çağrıda bulunarak, Osmanlı hükümetinin Amerika âfetzedegânı için gönderdiği yardımlara karşılık vermek gerektiği belirtilmekte ve insaniyet namına bağış yapmaları talep edilmektedir.
Diğer taraftan, İstanbul depreminin yaralarının sarıldığı bir sırada, 1 Eylül 1894’te Amerika’nın kuzeybatı taraflarında Minnesota ve Wisconsin’de çıkan yangın sonucu birkaç köy ve kasaba tamamen yanmış; çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Sultan II. Abdülhamit bu afet için de 300 Osmanlı lirası (1500 dolar) yardım göndermiştir ki, bu yardım bazı Amerikan gazetelerinde dostane yaklaşım olarak değerlendirilmiş ve Amerikan halkını memnun etmiştir. Öyle ki, Amerika’ya göç eden Rum ve Ermenilerin Osmanlı Devleti aleyhinde propagandalarını
sürdürmelerine rağmen, depremzedeler için toplanan bağışlarda azalma değil artış görülmüştür. Kısaca, New York, San Francisco, Chicago ve Washington şehirlerinde yardım cemiyetlerinin sistemli bir şekilde çalışmaları neticesinde yaklaşık 48.000 frank (9600 dolar) yardım toplanmıştır. Bu meblağ peyderpey katkıda bulunanların isimleri ve verdikleri miktarı gösteren listelerle birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nin İstanbul Elçiliği vasıtasıyla Osmanlı hükümetine ulaştırılmıştır.
Kısaca, âfetler dolayısıyla yapılan yardımlaşmanın ve dayanışmanın devletlerarası ilişkilerin iyileştirilmesine ve ilerletilmesine katkısı olduğu kabul edilebilir. 19. yüzyılda, Türk-Amerikan ilişkileri, en sıkıntılı dönemlerde dahi dostluk çerçevesinde sürdürülmüştür. Yardımlaşma vesilesi ile iki ülke halkının -aradaki uzun mesafeye rağmen- birbiriyle yakınlaştığı görülmektedir. Sultan II. Abdülhamid’in söz konusu tabiî âfetler esnasındaki tutumu, dış ilişkilerdeki hassasiyeti ile açıklanabilir. Bir süre sonra, her iki ülke temsilciliklerinin ortaelçilikten büyükelçiliğe yükseltilmiş olmasında da, bu dönem siyasetinin etkisi olmalıdır. Nitekim Abdülhamid’in başlattığı devletlerarası ilişkilerin âfetler esnasında yardımlaşma şeklinde tezahürünün, sonraki dönemlerde de bir şekilde devam ettirildiği görülmektedir. Osmanlı Padişahı, 1906 senesinin Nisan ayında Sanfransisco’da meydana gelen deprem afeti ve yaptığı tahribat ile de yakından ilgilenmiş ve Amerika’ya taziyet telgrafı çekmiştir. Yine, 1913’te Amerika’nın bazı bölgelerinde meydana gelen kasırga hadisesinden dolayı Osmanlı padişahının üzüntülerini beyan eden mektubu ile buna Amerika Cumhurbaşkanı’nın kendi imzasını taşıyan teşekkür mektubu buna misal olarak verilebilir.

Kaynak:
Fatma ÜREKLİ, Belgelerle 1889/1894 Afetlerinde Osmanlı- Amerikan Yardımlaşmaları, Doğu Kütüphanesi Yayınları, İstanbul 2007.

İlgili haber linkleri:
http://www.haberturk.com/gundem/haber/1370034-2-abdulhamidin-abdye-yardimi-belgelendi

http://www.internethaber.com/abdulhamidin-abdye-yardimi-belgelendi-1750005h.htm

http://www.memurlar.net/haber/642372

http://www.yenisafak.com/hayat/ii-abdulhamid-yanginlari-sonduremeyen-amerikaya-yardim-gondermis-2603560

http://www.star.com.tr/foto-galeri/abdulhamidin-abdye-yaptigi-yardim-belgelendi-galeri-707087/


20 Kasım 2019

Robinson Crusoe Meğer..


Daniel Defoe'nun 1716 tarihli kitabını çoğumuz çocukken, basit bir hikaye olarak okuduk ancak büyüyünce görüyoruz ki işler pek öyle değilmiş. İşte Robinson Crusoe'nun simgelediği anlamlar ve açıklamaları.

robinson crusoe realist bir roman örneğidir

gözü parada pulda malda mülkte olan kapitalist bir birey olarak düştüğü adada da bu tutumuna devam ederek cuma ile egosantrik bir ilişki kuran robinson, "cuma"ya adını sormaya ya da onu anlamaya zahmet etmeden ona cuma ismini verir. kendi ismini de master olarak öğretir çocuğa. ingilizceyi iletişim maksatlı diil kendi kurallarına itaat etmesi amacıyla öğretir. nitekim her ne kadar başlarda yalnızlıktan-iletişimsizlikten yakınsa da daha sonra görülür ki aslında bu izolasyonu pek sevmiştir.
aynı zamanda sığ bir şahsiyettir de bu robinson. evlendiğini ve karısının öldüğünü birlikte ifade ettiği o donuk-kayıtsız tek cümle, babasına itaatsizliğin kendisinde vicdan azabından çok günah işledim galiba cehenneme gidicem endişesi yaratması "gayet zalimce bu" şeklinde yorumlansa da zamanla imana gelir.
cuma karakteri de ingiliz romanında gerçekçi bir birey olarak sunulmuş beyaz olmayan ilk karakterdir. bu sebeple de köle deyip geçtiğimiz o cumanın edebiyattaki kültürel ve edebi değeri feci önem taşımaktadır.
kapitalizm ve sömürgecilik kavramları üzerine kurulmuş bu romanda robinson donuk, sığ bir avrupalı olarak cuma'ya hristiyanlıkla ilgili öğretilerden ve birkaç kıyafetten başka bir şey veremezken cuma, robinson'a avrupalının o dönemde kalbinde olmayan şeyi; sıcaklığı, sevgiyi, bağlılığı, sadakati aşılamıştır "beni terk etmendense öldürmeni tercih ederim" diyerek.

Crusoe'yu biraz daha inceleyelim

çocukluğumuzda konunun tamamı acemi bir kasap gibi kesilip biçilmiş ve "zararsız" hale getirilmiş kalın karton kapaklı versiyonunu okuduğumuz için sevdiğimiz ama aslında tam manasıyla dallama bir adam olan robinson crusoe'nin maceralarını anlatır bu kitap.
evet robinson cruose denen herif tam manasıyla dallama, dümbük ve hatta hödüktür. kitabın orijinal halinde hem hristiyanlık propagandasını, hem beyaz adamın neden efendi/sahip olmaya hakkı olduğunu en ufak bir sorguya girişmeden anlatır yazar olacak itoğluit.
cuma adını verdiği yerliye ilk öğrettiği şey kendisine efendi demesidir, sonra ona "iğrenç vahşi adetler"den kurtarıp hristiyanlığı öğretir. ve bunu sorgulama gereği bile duymaz. ona göre yerliler "vahşi ve aşağılık mahluklar"dır, onları öldürmek bir böceği öldürmek gibidir, sorgulamaya gerek yoktur.
kitap boyunca "tanrıyı kaybetmiştim ve şimdi onu bulup felaha erdim" şeklinde misyonerlik yapar yazar robinson'un dilinden. hayır yapsın tabi de bunu o kadar iğrenç ve küçümseyici şekilde yapar ki okurken tiksinmemek mümkün değildir.
ayrıca genel olarak kapitalizm/emperyalizmin başucu eseri olarak adlandırılır ama aslında daha genel olarak "insanın kullanım klavuzu" demek daha doğrudur. çünkü insanın doğasındaki bencillik ve vurdumduymazlığı, her şeyi kendine göre yeniden dizayn etmesini son derece açıkça betimler (yazar olacak öküzün amacı o değildir gerçi ama).
hani the matrix'teki "insanoğlu virüstür" düşüncesi vardır ya, onun yüzyıllar öncesinden gelen delili gibidir bu kitap. girdiği şartlara uyum sağlayıp adanın düzenine girmek yerine bütün adanın şartlarını değiştirip kendisine uygun hale getirir, ortalığın içine eder. bu haliyle direkt adaya giren hastalık gibidir robinson crusoe, yüzyıllar öncesinin küresel ısınması gibidir.
bir de genel olarak baktığınızda cheat kodu girilmiş oyun gibidir, yok bilmem kaç fıçı barut buldum, bilmem kaç tane tüfek buldum, yok araç buldum gereç buldum diye habire bir şeyler bulur batan gemiden robinson denen eşşoğlueşek. böyle olunca olay "hayatta kalmak"tan çok "hayatta kalmak neye yarar eğer insan tanrıyı bulamamışsa" geyiğine döner.
yazıldığı tarih ile yargılamak gerekir desek de aynı tarihlerde hatta çok daha öncelerinde yazılmış pek çok aklı başında eser varken bu kendini beğenmiş, ırkçı, aşağılık kitabı hoş görmek pek de mümkün değildir.
Yukarıdakiler haricindeki metaforlar
crusoe, ders kitabı olarak işlendiğinde içindeki metaforlar dikkat çekmektedir.
örneğin: robinson'un kazadan sonra dalgaların içinden sırılsıklam ve güçsüz bir şekilde karaya çıkması doğum anını simgeler. deniz, anne rahmindeki su, robinson bebek ve robinson'un denizde verdiği ölüm kalım savaşı doğum sancılarıdır. sancıların ardından robinson'un karaya ayak basması ise doğum anıdır.
robinson'un adaya düştükten sonra gemi enkazına gidip, beline bir kordon bağlayıp yukarıya tırmanması ve enkazdan işine yarayan yaramayan her şeyi alması ise bir başka metafordur. gemi, robinson'a annelik yapmaktadır çünkü kendi öz annesi bile ona bu kadar destek vermemiştir. gemi anne robinson'u doyurmuş, isteklerine cevap vermiş, ihtiyacı olan her şeyi sağlamış ve en önemlisi ona hiç engel olmamıştır. ancak öz annesi hiçbir zaman zavallı robinson'a destek olmamış, kararlarına saygı duymamıştır.
bir diğer metafor ise, robinson'un gemiye tırmanırken beline bağladığı halattır. bu halat göbek bağını simgelemektedir. e gemi anneyse, halatın da göbek bağı olması hiç şaşırtıcı değildir.

Daniel Defoe

13 Eylül 1660, Londra, 24 Nisan 1731, Londra

Yazar hakkında bir yorumla bitirelimyazarı daniel defoe denilen adam, aslında zamanın ertuğrul özkök'lerinden biriymiş. bu kitabı da ekonomik ve sosyal sınıf farklılıklarının aslında gerekli olduğundan tutun da, insanın bireysel olarak tek başına her şeyi aşabileceğini vs. vurgulamak için yazmış.
hatta ve hatta jonathan swift gulliver'i, defoe'ye cevap olarak yazmıştır diye de okumuştum bir yerlerde (ekşi sözlük'teki bir entry'de de denildiği gibi: "çağın avrupa'sındaki adaletsizliklere, hak ihlallerine dikkat çekmiştir. ayrıca sade insanların birleşirlerse ne kadar etkili olabileceklerinin, kendilerinde büyük yetkiler taşıyan insanların ise aslında hiçbir şey olmadıklarının üzerinde durmuştur." ayrıca "sen insan tek başına her şeyi yapar diyorsun ama oradan konuşmak kolay, bazen öyle bir hale düşersin ki, devler ülkesinde cüce bulursun kendini" gibisinden bir cevap olduğunu da okumuştum.)
yani robinson crusoe sadece tom hanks'in oynadığı filmle değil, en baştan gözden düşmesi gereken bir esermiş.

Kaynak: İçeriğin tamamı 20.11.2019 tarihinde https://seyler.eksisozluk.com/yillarca-cocuk-kitabi-diye-okudugumuz-robinson-crusoenun-altinda-yatan-gercekler den alıntılanmıştır.