Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

30 Temmuz 2016

Yahya Kemal'in Üsküp'ü

Yahya Kemal şöyle anlatır:


“Şiire bir aşkla başladım. Üsküp’de, yerli mahalleler ortasında, Türkkâri eski bir konakta oturur, bey hânedanlarından birinin kızı, kumral ve endamlı, cazibesi ve güzelliği mâruf, bir Redîfe Hanım vardı. Bu genç kız, çocukluğumda, fâsılalı olarak, üç defa hayalimi işgaal etti. İlk defâ, cülûs mu, velâdet mi? bir şenlik gecesiydi, büyük vâlidemle, Vardar boyunda bir araba gezintisinde bulunuyorduk; arabada o da vardı; o zaman beş yaşında vardım; küçücük kafam bu hanımın câzibesiyle sersemlemişti; ona karşı içimde günlerce ateş gibi bir üzüntü hissettim. (Eski Üsküplüler, Redîfe Hanım’ın o zamanlarda Üsküp Venüsü diye anıldığını rivayet ediyorlar.)


İkinci defâ onu bir düğün gecesi gördüm; oniki yaşındaydım…
Henüz genç kız olan Redife Hanım’ı ikinci defâ işte o düğünde gördüm. Eski yaram açıldı. Bütün bir gece yayından ayrılmadım. Zannedersem o da o akşam içimi yakan ateşi hissediyordu.
O düğün bitince derin bir melâl içinde kalmıştım. Hep onu düşünüyordum. İlk şiirim olan bir türkü güftesini, ekseriyâ Üsküp türkülerinde gördüğüm vezinle, onunçün karalamağa başladım. Bu ilk eserin hemen hiçbir mısra’ını şimdi hatırlıyamıyorum.

Çocuk dâima avunup acılarını unutur. Ben de Redîfe Hanım’ı bir müddet sonra yine unuttum. Üsküp idâdî mektebinin ikinci sınıfına geçtiğim sene yazıya istîdâdım epiyce inkişâaf etmişti; ancak nazımdan bîhaberdim.
Üsküb’de Rifâî şeyhi bir Sâdeddin Efendi vardı. Taşranın bu kadar uzak bir şehrinde yetişebileceğine inanılmayacak gibi kibar, terbiyeli, ince bir adamdı. Post-nişîn olduğu gibi şehrin eşrâfından da addedilen bu zat Redîfe Hanım’la evlendi. Rifâî tekkesi, Üsküb’ün eski, güzel, ziyâretgâh, çeşmeli ve şadırvanlı, oldukça zengin bir dergâhıydı; Cuma günleri zikir ve devran olduğu saatlerde seyircilerle dolar, erkek mahfilleri gibi, kadınlara mahsus kafeslerinde iğne atılsa yere düşmez derecede kalabalık olurdu. 


Bir Cuma günü oraya gitmiştim. Zikirden sonra, kadınların tarafından çıkan Redîfe Hanım’ı hayatımda üçüncü defâ gördüm. O vaktin taşra kızları, kızlıktan kadınlığa geçince ilk defa bir kadın gibi süslenirler ve birdenbire epiyce başkalaşırlardı. O bu son görüşümde daha başka türlü güzeldi. Ben de onbeş yaşına girmiştim. Bu üçüncü tesâdüfün têsîri derin oldu. Mektepte vazîfelerimi, evde ve sokakta eğlencelerimi unuttum. Âilem dalgınlığıma merak etti ve zannedersem derdimin farkına da vardı. Izdırâbımı bir şiirler söylemek hevesine düştüm. Lâkin bu defâ, ikinci tesadüfte olduğu gibi, âdî bir türkü değil, kitaplarda gördüğüm manzûmeler nev’inden aruzla bir şiir söylemeye çalışıyordum. Aruzla bozuk düzen bir kıt’a söylemeye muvaffak olmuştum.   Redîfe Hanım’ın  zevci Şeyh Sâdeddin Efendi güzî de bir zattı; o zamanda Üsküp’de yaşayan Bursalı Tahir Bey gibi, Eşref Paşa gibi fâzıllarla görüşürdü. Onlarla tasavvuftan ve edebiyattan bahsederdi ve mutasavvıfâne şiirler neşrederdi; kıt’amı ona gösterdim. Beğenir gibi davrandı. Kırmızı mürekkeple birkaç noktada vezin hatalarını tashih ederek bana verdi. Veznin hayliden hayliye farkına vardım...


Ben rindâne şiirin âlemine daldığım o sıralarda (beni şiire sevkeden Redîfe Hanım, vaz’-ı haml ederken, genç yaşında ölmüştü. Ben de o aralık Selânik İdâdîsi’ne) Üsküp’den Selânik’e göderildim ve oranın idâdîsine leylî olarak verildim…” (Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 2008, 5. Baskı, s. 93-97.)

29 Haziran 2016

Tarık b. Ziyad



Boğazı aslında ilk geçen Tarık b. Ziyad değil, sıradan bir nefer olan Tarif b. Malluk idi. Tarık'tan bir yıl önce yani 710 yılında 400 kişilik bir öncü keşif kolunun başı olarak Endülüs topraklarına göndermişlerdi.



Yaklaşık 50 (670) yılında doğdu. Berberî asıllı Nefzâve veya Zenâte kabilesine mensuptur; Mağrib fetihleri sırasında esir alındığı belirtilir. Hemedan (İran) kökenli olup Kuzey Afrika’ya göç etmiş bir kabileden geldiği veya Arap asıllı olduğuna dair görüşler de vardır. Leys veya Sadîf kabilesine nisbet edilmesi onun bu kabilelerin azatlısı diye kabul edilmesindendir. Tarık kabiliyetiyle Emeviler’in Kuzey Afrika valisi Mûsâ b. Nusayr’ın dikkatini çekti. Müslüman olduktan bir süre sonra Mûsâ b. Nusayr tarafından azat edildi ve Kuzey Afrika’da gerçekleştirilen fetihlerde öncü birliklerin kumandanı sıfatıyla önemli hizmetlerde bulundu. Mûsâ b. Nusayr’ın Tânca’yı (Tangier) fetheden ordularından birinin kumandanı olarak görev aldı. Kont Julianos’un idaresindeki Sebte (Ceuta) şehrinin kuşatılmasında Mûsâ b. Nusayr'ın maiyetindeydi. 89 da (1706) ele geçirilen Tânca şehrine Mûsâ b. Nusayr tarafından tayin edildi ve Endülüs'e gönderilinceye kadar bu görevde Kaktı.
Sebte Kontu Juüanos çeşitli sebeplerle Vizigot Kralı Rodrigo’ya kızgın olduğundan Müsâ b. Nusayr’a başvurarak onu Ispanya'nın fethi için teşvik etti. 91 (710) yılında Mûsâ b. Nusayr tarafından Güney Ispanya'ya gönderilen Tarif b. Mâlik kumandasındaki 500 kişilik birliğin keşif seferinde başarı göstermesi ve bol miktarda ganimetle geri dönmesi Endülüs’ün fethi Konusunda Müslümanları cesaretlendirdi. Bunun üzerine Mûsâ b. Nusayr. Târık b. Ziyâd’ı Endülüs'e gidecek birliklerin kumandanlığına tayin etti. 7000 kişiden oluşan ordunun büyük çoğunluğu Berberlerden meydana geliyordu.[1]

Boğazın Geçilmesi

Tarık, Julianus’un verdiği dört gemiyle ordusunu karşıya geçirdi. Bütün orduyu bir defada geçirmek mümkün olmadığı için karşı kıyıda müstahkem bir yer tespit edip orduyu peyderpey geçirmeye muvaffak oldu. Bu yerin adı bugün Tarık’a nispetle Cebel-i Tarık diye anılmaktadır.
İlk geçenler arasında Julianus’un da bulunduğunu ifade eden tarihçiler, bu nakil işinin hiç bir zorlukla karşılaşılmadan tamamlandığını belirtirler. Çünkü bu iş için kullanılan gemiler ticaret gemileri olup yerli halk bu gemilerden inen insanların yeni tüccarlar olduğunu zannediyordu. Kimse bu gemilerin Endülüs’ün kaderini değiştirecek kuvvetleri taşıdığını düşünmüyordu. Nihayet gemilerin son seferinde Tarık da Endülüs’e ayak bastı. Tarık b. Ziyad’ın Endülüs’e geçmesi ile ilgili İslâm kaynaklarında bir çok rivayet bulunmaktadır. Ancak bu rivayetlerin gerçekle alâkası olmadığı ve sonradan uydurulduğu açıktır. Zira bütün büyük hadiseler hakkında bu tip rivayetlere rastlamak mümkündür.

Gemilerin Yakılması Meselesi


el-Hımyerî ve diğer tarihçiler, Tarık’ın askerlerine yaptığı konuşmada, «Kaçacak yer var mı? Önünüz düşman, arkanız deniz» dediğini delil göstererek gemilerin yakıldığını ileri sürmektedirler.
Buna rağmen müslüman ve gayr-ı müslim pek çok tarihçi, gemilerin yakılmadığı görüşünde birleşmektedirler. Bu tarihçilere göre, elinde bulunan gemiler merkezle irtibat sağlamak ve gerektiğinde takviye kuvvetler alabilmek için Tarık açısından hayatî bir önem taşımaktaydı. Nitekim Tarık, Endülüs’ün fethi sırasında merkezle haberleşmeyi bu gemilerle yapmış, yardımcı kuvvetler de kendisine bu gemilerle gönderilmiştir.
Tarık, karşıya geçip de ülkenin başkentine doğru ilerlemeye başlayınca Rodrich’in büyük bir orduyla üzerine geldiğini haber almış ve Mûsa’dan yardım istemiştir. O da beş bin asker daha göndererek onun isteğine cevap vermiştir. Sonradan gelen kuvvetler de mutlaka aynı gemilerle taşınmıştır. Tarık’ın ordusu bundan sonra on iki bin kişiye ulaşmıştır. Tarık’ın gemileri yakmadığını teyid eden bir hadise de Mûsa’nm ordusuyla (Sekiz bin civarında) Afrika’dan Endülüs’e geçmesidir. Bu geçiş Tarık’ın geçişinden yaklaşık bir sene sonra olmuştur. Mûsa’nm büyük ordusunu geçirmek için kâfi miktarda yeni gemi yaptırdığını kabul etmek mümkün değildir. Gerçek olan, Mûsa’nın bir sene zarfında yaptırdığı gemilerin yanında Tarık’ın geçtiği gemileri de kullanmış olmasıdır.
Tarık’ın konuşmasındaki ilk cümle, şüphesiz arkalarında denizin olduğunu anlatmaktadır.
Fakat bu ifade sahilde gemilerin bulunmadığını göstermez. Yani Tarık arkalarında gemilerin bulunmadığını değil, o gemilerin azlığını ve kolay kolay o gemilere gidilemeyeceğini kastetmiş olabilir. Çünkü mezkur gemilerin ordunun tamamını bir defada taşıması mümkün değildir.

Endülüs Kıyısına Varış ve Savaş Öncesi Hadiseler

Tarık, kendi ismiyle anılacak olan Cebel-i Tarık'a. 5 Recep 92 (711) pazartesi günü geçti . Ordunun tamamı aynı yerde toplandıktan sonra, önce üzerinde bulundukları dağın stratejik durumunu tetkik etti. Sonra kendilerine yapılacak ani bir saldırıya karşı tedbirli olmak için ordugâhın etrafı tahkim edildi. Bazı tarihçiler, bu tahkimata Arap surları adının verildiğini belirtiyorlar.
Daha sonra Tarık, başlarında Abdülmelik b. Ebî Amir’in bulunduğu küçük bir birliği keşif için çevreye gönderdi. Bu birlik kısa bir zaman sonra el-Cezîretu’l-Hadra (Algeciras) ’nın karşısındaki kaleyi ele geçirdi. Daha sonra asıl ordu gelerek şehir merkezini hiç bir direnişle karşılaşmadan teslim aldı.
Tarık bundan sonra, daha önce yaptığı plâna uygun olarak Kurtuba’ya doğru harekete geçti. Önce deniz sahilinde bir müddet yürüdü. Sonra kuzeye Kurtubay yöneldi. Burada Rodrich’in kızkardeşinin oğlu Bencio komutasında bir orduyla karşılaştı ve onu kolayca mağlup etti. Fakat bu dağılan ordu kısa süre sonra toparlanarak müslümanlarla çarpışmaya başlamıştır. İspanyolların bu düzensiz kuvveti her çatışmada yeniliyor ve bir miktar askerleri Ölüyordu. Nihayet komutanları Bencio öldürülünce hepsi dağıldı. Bu savaşlarla manevi güçleri artan müslümanlar, yarımadanın içlerine doğru yürüyüşlerini sürdürdüler.
İspanyol araştırmacı Saavedra’ya göre bu ordudan kurtulan Wiliesindo adında bir asker, kaçarak güneyden gelen bu tehlikenin büyüklüğünü Rodrich’e haber vermeyi başarmıştır.
Bu sırada Rodrich, ordusunun başında Beşkens (Boscos) ve Pamplona şehirlerine saldıran Franklarla savaşmak üzere kuzeye doğru hareket etmişti.
Haberci gelip durumu bildirince hemen güneye dönmeye karar verdi. Bazı Arap tarihçiler, Rodrich’in kuzeye hareket ederken Tode- mir adlı birisini Toledo’da vekil olarak bıraktığını zikrederler. Tarık, Endülüs’e çıkınca Todemir, Rodrich’e şu mektubu yazdı: «Ülkemize gökten mi indiklerini yoksa yerden mi çıktıklarını bilemediğimiz bir kavim geldi.»
Müslümanların gelişini Rodrich’e ister Wiliesindo, ister Toledodaki vekili bildirsin her halükârda bu haberin onda şok tesiri yaptığı kesindir. Öyle ki güneyden gelen bu tehlikeyi bertaraf etmek için ülkenin bütün kuvvetlerini toplamaya başladı. Ülkenin ileri gelenlerine bütün kuvvetleriyle gelmeleri için haberciler çıkardı. Kısa zamanda yüz bin (veya daha çok) kişilik bir ordu toplandı. Bazı rivayetler bu ordunun yetmiş bin kişiden meydana geldiğini bildirirler bazı kaynaklar da kırk binden fazla olmadığını naklederler. Bir kısım kaynaklar ise bu konuda bir rakam vermezler. Rodrich, süratle güneye inip büyük bir tehlike olarak gördüğü bu düşman karşısında eski kralın çocuklarından bile yardım talebinde bulundu ve sahip oldukları bütün siyasî, askerî ve ekonomik güçleriyle kendisine katılmalarını istedi. Bu hususta gevşek davranmamaları hususunda dikkatlerini çekerek müşterek düşman karşısında tek güç oluşturmaları gerektiğini bildirdi. Onlar da bu isteğe görünüşte de olsa olumlu cevap vererek kuvvetlerini toplayıp kuzeyden gelmekte olan Rodrich ordusuna katılmak için yola çıktılar. Vitiza’nın iki oğluna gelince, Rodrich onları gayet iyi karşılayıp birine sağ, diğerine de sol kanat komutanlığını verdi.
Vitiza’nın oğullarının, babalarının tahtını ellerinden alan Rod- rich’in ordusuna katılmalarının asıl sebebi,, ileride de görüleceği gibi, ilk fırsatta idareyi ele geçirmek idi. İlk önce kazanılacak zaferden asıl payı almayı düşünmüş olmalarına rağmen, savaş müslümanlarm lehine dönünce tutumlarını değiştirmişler ve Rodrich’e ihanet etmişlerdir.
Rodrich, ordusuyla Kurtuba’ya gelip, kendisine katılacak yardımcı kuvvetleri beklemeye başladı. Kurtuba, Toledo ile el-Cezîretu’l-Had- ra’nın arasında bulunuyordu. Bu yüzden iki ordu da diğerinin ne yaptığını kolayca öğrenebiliyordu. Tarık, Rodrich’in kendisine karşı çok büyük bir ordu ile geldiğini haber alınca elindeki kuvvetin yetmeyeceğini düşünerek Mûsa’ya hemen yardım göndermesi için haber gönderdi. Musa, mektubu alır almaz beş bin kişilik bir kuvvet daha hazırlayıp Tarık’a gönderdi.
Bu ikinci kuvvetin Endülüs’e nakli konusunda muhtelif rivayetler vardır. Bunlardan bir kısmı, yardıma giden ordunun Mûsa’mn yaptırdığı gemilerle geçtiğini zikrederken, bazı kaynaklar da Tarık’ın daha önce geçtiği gemiler vasıtasıyla nakledildiklerini belirtmektedir.
Tarık b. Ziyad’ın emrindeki ordu, son gelen yardımla on iki bin kişiye ulaşmıştı. Çoğunluğu piyade pek az bir kısmı ise süvariydi.
Tarık, takviye kuvvetleri gelir gelmez, kuzeye doğru harekete geçti. Aynı anda Rodrich de-güneye doğru ilerliyordu. Fakat iki ordunun karşılaşmasından önce Rodrich’e karşı savaşın kaderini tayin eden bir komplo yapıldı.
Bazı kaynaklar, komplonun devlet erkânı tarafından yapıldığını naklederken, bir kısmı da Rodrich’in meşru kralın hakkını gasbetti- ğine inanan halk tarafından yapıldığını, diğer bir kısmı da sadece eski kralın iki oğlu tarafından yapıldığını öne sürmektedirler.
Komployu halkın yaptığına inanan tarihçiler, bu konuda şu delili ileri sürüyorlar. Onlara göre kralı tasvip etmeyen halk genel olarak şöyle düşünüyordu:
«Bu adam, ehil olmadığı halde kralımızı tahttan indirip onun yerine kendisi geçti. Bizim gibi halktan birisiydi, idareden hiç anlamazdı, ama başımıza kral oldu. Bu adamın fitne ve fesadına daha ne kadar sabredeceğiz. Şu dışardan gelen ordu bizden sadece ganimet ister, buraya yerleşmeyi düşünmez. Nasıl olsa, kısa zaman sonra elde ettikleri ganimetlerle geri dönüp gidecekler. Öyleyse bunlara yenilelim, onlar gittikten sonra da Rodrich denilen adamı indirip istediğimiz birini başımıza geçirelim.»
Komployu eski kralın iki oğlunun yaptığını öne süren tarihçiler ise bu konuda şunları yazmaktadırlar:
«Vitiza’nın iki oğlu, hezimeti hazırlayanların başındaydı. Böylece babalarının tahtına yeniden kavuşmak istiyorlardı. Şöyle ki iki ordu karşılaşınca Vitiza’nın oğulları, Tarık’a haber göndererek, «Rodrich’in aslında hizmetçileri olduğunu, ama babaları ölünce tahtı zorla ele geçirdiğini, şimdi bu haklarını geri almak istediklerini bildirdiler.» Tarık’a gönderdikleri haberde, savaş başlayınca kendilerine eman vermek şartıyla ordusuna katılacaklarını, buna karşılık olarak da zafere kavuştuklarında babalarının «Safâyâ’l-Mülûk» denilen toprağını ken-dilerine vermesini istediler. Tarık da tekliflerini kabul etti.»
Demek ki Rodrich saflarındaki komplonun ağları böyle örülmüştü. Bunun ilerde göreceğimiz gibi müslümanların kazanmasında büyük etkisi olmuştur.

Vadi-i Bekka (Lekke) Savaşı

Tarihçilerin değişik görüşler ileri sürmelerine rağmen, iki ordunun karşılaştığı yerin, Guadalete nehrinin vadisi olduğu anlaşılmaktadır.
Ahbaru Mecmua adlı eserin yazarı savaş yerinin el-Buhayra, el-Makkarî ve İbn Haldun ise Bifahsşerîs olduğunu zikrederken, İbn İzarî ve İbnu’l-Abbar savaşın Şuzûne bölgesinde Vadi-ı Lekke'de cereyan ettiğini söylemektedirler. İhtilaflı görünen bu konu da, yanlış anlaşılma söz konusudur. Lekke, İspanyolca Lago kelimesinin Arapçalaştırılmış veya bozulmuş şeklidir. Mânâsı Buhayra demek-tir. Savaş Buhayra denilen yer ile deniz sahili arasında cereyan etmiştir. Kaynakların zikrettiği yer isimleri aynı bölgede oldukları için birbirine çok yakındır.
İki taraf da savaş vaziyeti aldı. Komutanlar askerlerine cesaret vermeye çalışıyor, moral kazandırıcı sözler söylüyorlardı.
Rodrich, müşterek düşman karşısında tek vücut olarak ülkeyi korumak için bütün eşraf ve ileri geleni bu savaşta bulunmaya çağırmıştı. Çünkü ülkenin geleceğinin bu savaşa bağlı olduğunu biliyordu. Öte yandan Tarık da askerlerine heyecanlı konuşmalar yapıyor, zafer kazanmakla elde edecekleri sevap ve ganimetten bahsediyordu. Endülüs’ün fethinin bu savaşa bağlı olduğunu ısrarla belirtiyordu.

Savaşın Seyri

İki ordu birbiriyle karşılaştiğı zaman savaşa başlamak için vakit çok geç olmuştu. Çünkü gecenin karanlığı başlamak üzereydi. Tarık, ordusuna etraflarındaki her harekete dikkat etmelerini söyleyerek o gece istirahat etmelerini ve ertesi gün savaşa girmek için hazırlanmalarını emretti.
Sabah olunca iki ordu da savaş vaziyeti aldı. Kral Rodrich, tahtına oturdu ve uşaklarına kendisini savaş yerine götürmelerini emretti. Tacını giydi ve bütün ziynetlerini taktı. İpek gölgelikler altında bayrak ve sancak ormanını andıran bir kalabalıkla önünde savaşçıları, silâhları ve bütün mallarıyla müslümanlara doğru ilerledi.
Tarık ise atına binmiş, ordusundaki herhangi bir süvari gibi harekete geçmişti. Müslümanların süvari sayısı pek fazla değildi. Ordunun büyük bir kısmı piyadeydi. Zırhlı asker pek azdı, başlarında beyaz sarık vardı. Silâh olarak Arap yayları, kılıç ve mızrakları bulunuyordu.
Artık iki orduda da sabır son haddine varmış karşı taraftan gelecek ilk hücumu beklemeye başlamışlardı.
İlk hücum müslümanlardan geldi. Böylece İspanya’nın kaderini tayin edecek savaş başlamış oldu (28 Ramazan 92/19 Temmuz 711). Tarık, Rodrich’i önünde o lüks elbise ve ihtişam içinde görünce, «İşte düşman azgını, benimle birlikte hücum edin!» diye bağırdı ve birlikte hücum ettiler. Rodrich’in önündeki muhafızlar dağıldı.
Tarihî kaynaklar savaşın seyri hakkında fazla malumat vermemekle beraber çok çetin bir savaş olduğunu ve müslümanlarm, bir ölüm kalım savaşı vererek büyük kahramanlıklar gösterdiklerini kaydetmektedirler.
Her iki taraf da çok kayıp verdi. Nihayet Rodrich’in ordusunun sol kanadında çözülme baş gösterdi. Daha sonra sağ kanatta da dağılma başladı. Bununla birlikte merkez direndi ve müslümanlara karşı şiddetle mukavemet etti. Ancak bu dayanma fazla devam etmedi, hezimete uğradılar. (2) Kaynaklar bu çetin savaşın bir, üç veya sekiz gün sürdüğünü kaydetmektedirler.
Savaşın seyri hakkında İbn îzarî: «Müslümanlar ve Rodrich'in askerleri öyle Şiddetli savaştılar ki, her iki taraf da bu savaşın kendilerinin sonu olduğunu zannettiler» diyor.
Vakıdî de, Abdulhamid b. Cafer’den şunları naklediyor: «Endülüs’lü bir adamın Saîd b. Müseyyeb’e hikâyelerini anlattığını duydum. Şöyle diyordu: Müslümanlar galip gelinceye kadar kılıçlarını düşman üzerinden kaldırmadılar. Sonra da Kurtuba’ya doğru yürüdüler.»
Ayrıca İbn İzarî de Vakıdî’den şunları nakletmektedir: «Güneşin doğuşundan batışına kadar savaştılar. Mağrib'de ondan daha büyük bir savaş vuku bulmamıştır. Savaşta ölenlerin kemikleri uzun zaman orada kaldı. Savaşın sekiz gün sürdüğünü iddia eden er-Razî ise şunları söylemektedir: «Rodrich, Tarık'ın olduğu yere gelince Lekke vadisinde savaşa tutuştular. O gün Ramazan’ın bitimine iki gün vardı. Pazar günüydü. Güneşin doğuşundan batışına kadar savaştılar. Sonra Pazartesi sabah tekrar başladılar. Ve akşama kadar yine savaştılar. Harp ertesi hafta Pazar gününe kadar sürdü.»
el-Makkarî de şunları zikretmiştir: «Savaş, iki ordu arasında h. 92’de Ramazan'ın bitimine iki gün kala Pazar günü başladı ve Şevvalin beşinci günü olan Pazar gününe kadar sekiz gün devam etti.»
İbnu’l-Abbâr ise savaşın, Lekke vadisinde h. 92 yılı Ramazân ayının 28’inde Pazar günü başladığını ve çarpışmaların sekiz gün sonra Şevval ayının beşinci Pazar günü sona erdiğini nakletmektedir. 
Savaşın bitiminde Rodrich’in etrafında çok az bir kuvvet kalmıştı, Rodrich bu durumda yenileceğini anlayınca başka bir ordu düzenleyip yeniden mukavemet ümidiyle savaş meydanını terketmiştir. Müslüman süvariler onu takip etmişlerse de Rodrich ellerinden kurtulmayı başarmıştır.
İslâm kuvvetleri Rodrich’in bindiği atı kıymetli taşlarla süslü e- yeriyle birlikte bir bataklığın yakınında buldular. Giydiği çizmelerden birisi bataklığın çamuru üstünde yüzer halde bulunduğundan, buradan Rodrich’in kaçarken, bataklığa düşüp boğulduğu anlaşılıyor, «el- Makkarî Rodrich’in izi kayboldu ve sonunun ne olduğu gizli kaldı» demektedir.
İbn İzarî de şöyle diyor:«Müslümanlar, Rodrich’i kaçarken ba
taklık bir vadide yetişerek öldürdüler.»
er-Razî ise bu olayı: «Allah, Rodrich ve beraberindekileri helâk etti ve Endülüs yolunu müslümanlara açtı. Rodrich’in âkibeti bilinemedi. Cesedi de bulunamadı. Sadece süslü çizmesi bulundu. O zaman bazıları «boğuldu», bazıları da «öldürüldü» dediler» şeklinde nakletmektedirler.
İbnu’l-Abbar da şu şekilde nakletmektedir: «Rodrich’in izi kayboldu. Nereye düştüğü ve ne yaptığı bilinmez oldu. Ancak müslümanlar, eğeri yakut ve zebercedle süslü atını ayakları çamura batmış vaziyette buldular. Bundan onun boğulduğu anlaşılmaktadır. Nitekim çizmelerinden birisi de bulunamadı. Doğrusu orada ölüp ölmediği bilinmemektedir. Diğer taraftan, «Tarık, Rodrich’i görünce hemen hücum etti ve Rodrich’in önündeki savaşçılar dağıldı. Tarik, ona yetişerek kılıcını kaldırdı ve kılıcıyla başına vurarak onu öldürdü» şeklinde bir rivayet de vardır. Fakat bunu kabul etmek mümkün değildir. Çünkü Rodrich’in savaş esnasında öldürülmediğinde ve kaçarak kaybolduğunda ittifak vardır.
Saavedra ve Levi Provencal gibi tarihçiler, Rodrich’in öldürülmediğini yeniden kuvvet hazırlamak için kuzeye çekildiğini ve Mûsa b. Nusayr ile yaptığı ikinci savaşta öldürüldüğünü nakletmektedirler. Rodrich’in kurtulan askerleri de tabiatıyla içeriye doğru kaçmışlar, kalelere ve korunması sağlam şehirlere sığınmışlardır.

Savaşın Sonuçları

Her iki tarafın verdiği ölü sayısı kesin olarak bilinmemektedir. «Dokuz bin müslüman ganimeti paylaştın sözünden müslümanlarm üç bin şehit verdiğini anlayabiliriz. Çünkü savaştan önce sayılarının on iki bin kişi olduğunu biliyoruz. Yaşayanlar dokuz bin olduğuna göre savaşta üç bin kişi ölmüştür. Bununla beraber kesin rakam bilinmemektedir.
Vizigotiar’ın kayıplarının bundan kat kat fazla olduğu kesindir. Çünkü Arap kaynakları kaçanların çok az olduğunu zikretmişlerdir. Her ne kadar az kelimesinin ifade ettiği sayıyı takdir etmek mümkün olmasa ve böyle durumlarda mübalağa yapılırsa da Vizigotlar’ın kayıplarının müslümanlarm kayıplarından fazla olduğu kesindir.
Müslümanlar, karşı tarafın karargâhındaki bütün mal, malzeme ve ağırlıkların hepsini ele geçirmiş ve sonunda bu ganimet dokuz bin müslüman arasında paylaştırılmıştır. Herkese iki yüz elli dinar düşmüştür. Tarık, savaştan sonra zafer müjdesini Mûsa’ya bildirerek ülkenin merkezine giden yolun önlerinde açıldığını belirtti. Müslümanlar, Tarık’ın zaferlerini ve ganimetin bolluğunu işitince her taraftan fetih hareketine ortak olmak için akın akın Endülüs’e gelmeye başladılar.
Halk, İslâm ordusunun karşısında korkuya kapılarak çoğu kalelere, şatolara sığındılar. Tarık, komutanlarını toplayıp Endülüs’ü fethetmek için bir plân hazırlamaya başladı.
bildirerek ülkenin merkezine giden yolun önlerinde açıldığını belirtti. Müslümanlar, Tarık’ın zaferlerini ve ganimetin bolluğunu işitince her taraftan fetih hareketine ortak olmak için akın akın Endülüs’e gelmeye başladılar.
Halk, İslâm ordusunun karşısında korkuya kapılarak çoğu kalelere, şatolara sığındılar. Tarık, komutanlarını toplayıp Endülüs’ü fethetmek için bir plân hazırlamaya başladı.[2]


[1]  Târık b. Ziyâd b. Abdillâh (Amr) en-Nefzâvî el-Leysî yıl: 2011, cilt: 40, sayfa: 24-25 Mûsâ b. Nusayr ile birlikte Endülüs’ü fetheden kumandan  
[2] Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi Ansiklopedisi 4. cilt

19 Mayıs 2016

Vâdi-i Meram Yayımlandı

Uzun yıllar boyunca büyük emeklerle hazırladığım ve bir monografi çalışması olan kitabım "Vâdi-i Meram", Çizgi Yayınlarından çıktı. Konya ve Meram tarihine ilgisi olan okurlarım m.uluturk@gmail.com adresimden iletişime geçebilirler.


10 Mayıs 2016

Paris Fotoğraflarım


Paris Louvre
Paris Montmartre
Paris De Gaulle
Paris Champs-Élysées

Paris Louvre


04 Mayıs 2016

Kültür Tarihçisi Balıkhane Nazırı Ali Bey


Ahmet Güldağ'ın 30 Kasım 2006 tarihinde e-postamıza takılan yazısıdır..

Bugün sizlere, İstanbul da ki yaşam günlerimde 1949 yıllında, Süleymaniye kütüphanesin de rastlayıp fotokopinin adı bile mafiş olduğundan not ettiğim bir yazıyı aktarmak isterim.
Eski yazı (Arap Harfleri) olarak basılan ve neşredilen yazının yazarı "Balıkhane Nazırı Ali Bey".
1922 yılında yayınlanan Peyam-ı Sabah ve Alemdar gazetelerinde, "on üçüncü Asr-ı Hicri'de İstanbul hayatı" başlığı ile seri yazıları yayınlanmış.
Bu yazı dizisinin, bir kısmı olan ve ramazan ile ilgisi bulunanlardan,"İstanbul da İftar Sofraları"nı bugün diğer İftar yemeklerini de gelecek yazıda sunmak isterim.
***
Merhum Nazır Ali Bey, İftar özellikli yazılarında neler yazmış? Aynen okuyalım....
"Ramazan akşamları verilen İftar ziyafetlerinin, Diğer zamanlar da verilen ziyafetlerden farkı, İftar kahvaltısı kısmı olup, Halkımızın birbirlerini İftara davetlerinde yemeğin cinsine ve nefasetine dikkat edilmekle beraber, Kahvaltı tepsisinin en küçük teferruatına kadar intizamına ayrı bir önem verilirdi.
Reçellerin çeşidi, Peynir, Havyar, Zeytin, Sucuk, Pastırma, gibi çerezler, ufak tabaklarla tepsiye yerleştirilip sinilerin ortasına konulurdu. Mevsimin çeşitli meyveleri ve salatalar da bunlara mahsus tabaklar içinde, tepsinin etrafına, muntazam şekilde konulurdu. Zemzem fincanları, Medine Hurması, Hardal tabakları konmak suretiyle, iftar sofrası tamamlanırdı.
Çekirdeğinin yemeklere düşmemesi maksadıyla, aslında sofranın süslenmesine yardımcı olmak için, Limonların ortasından kesilip, tüller içinde ipek ve renkli kordelalarla bağlanarak ufak tabaklara konuldukları da görülmüştür. İçme suları, kapalı ve tabaklı Saksonya bardaklarla hizmetçilerin elinde tutulurdu.
Çatal, Kaşık, Bıçak gibi şeylerin Ramazan da kullanılması uygun görülmediğinden, kullanmayı âdet edinmiş olanlar da, halkın ayıplamasına hedef olmamak için, bunların yerine mercan saplı, fildişi, sedef ve bağa'dan yapılmış yahut siyah ve beyaz cilalı tahta kaşıklar kullanılırdı.
Gerek bu kaşıklar, gerek has pide ve francala, çörek ve simitler sofranın kenarına dizilirdi.
Birde Ramazan başlangıcından sonuna kadar, halkımızda İşkembe çorbasına düşkünlük vardı.
Zengin ve fakir herkes, sofrasında İşkembe çorbası bulundurmak isterdi.
İftara beş on dakika kala, çorba tasını alıp işkembeci dükkânına giderler, hatta nöbete yatarlardı. Konaklardan uşaklar, ayvazlar, kapaklı çorba kâseleri getirip, Kazanın etrafına dizerlerdi.
Yemeğin sonunda mutlaka hoşaf bulundurmak adet olup, Elmastraş kâseler içinde, dökme tepsilere konulup kenarlarına, içleri ufak kâse kadar çukur ve sapları Bağa veya fildişinden yapılmış kaşıklar konulmak suretiyle hazırlanırdı. Yaz mevsiminde Kâselere buzda konulurdu.
Eskiden herkes, minderlerde halka olarak oturup yemek yediklerinden, sofralar alçak iskemleler üzerine sarı veya bakır siniler konulmak suretiyle hazırlanır ve peşkir denilen dokuma bezi, peçete yerine kullanılırdı. Hatta hizmetçilerin, ayaktan peşkirleri herkesin dizlerine rastlatmak şartı ile atmaları birer hüner sayılırdı.
Ezana birkaç dakika kala sofra başına gitmek, iftarın şartlarından idi. Misafirler sofranın etrafında otururlar. Ortada çıt yok. Herkes birbirine küsmüş gibi, yüzler somurtkan beklerler.
Susamlı simitlerin, Bademli çöreklerin, Kazan yağlarının mis gibi kokusu ve o muntazam iftar sofrasının seyrine doyulmazdı.
Bunların içinde, herkesin imrendiği olacağından, velev iki üç dakika da olsa, oruç haliyle sabır ve tahammül istenildiği için, sofradakilerin kimi saate bakar, kimi gözlerini kapatıp hayale dalardı..."
***
Nerede o güzelim mutlu günler./ Geçmiş günler olur ki, hayali cihan eder...
Gelecek yazı da İftar yemekleri, bulunanlar ve sonrası neler olurmuş? Okuruz inşallah
***
Sağlık ve esenlik içinde yaşam dileğimle…

izle:
https://www.youtube.com/watch?v=N3HpJFS-GUk

30 Nisan 2016

Üç Dosttan Üç Kitap


(Deneme)
Haller Hayaller, insanı, hayatı, hatırayı, hafızayı anlamaya dönük bir denemeler toplamı. Kategorize etmek, açıklamak, formülleştirmekten ziyade anlamaya, kavramaya, muhabbet kurmaya dönük girişimler, küçük adımlar. Nihayetinde denemeler. Hayatı, deneyerek, gözleyerek, içselleştirerek algılayan insanın yürüyüşü de bir denemeler toplamı. Deneme, tam da hayatın yanında, yakınında, içinde. Bu yüzden Haller Hayaller, bir kişinin kişisel tarihinden yola çıkıp gözlemlerini, okumalarını, sorgulamaları paylaşma zemini.
(Öykü)
Mehmet Kahraman öykülerinde titiz bir dil işçiliği sergiler. Dil, gerek tiplerle gerekse atmosferle tam bir uyum içerisindedir. Tüm öyküler bir şekilde hayatın kıyısına düşmüş aile bireylerini anlatır. Öykülerinde baba, çocuk ve anne motifi önemli bir yer tutar. Olayı değil o olayın yazarda yarattığı izlenimleri, etkileri, çağrışımları öyküleştirir. Kahraman, hayatı buradan, ev içinden izler. Seslere, kıpırtılara, gürültülere kulak kesilir. Anlatıcının yaptığı, ev içlerindeki uğultuyu sözcüklerin sesine dönüştürmektir. Öyküler, küçücük olaylar etrafında başlar; bilinçaltı, zihinsel göndermeler ve çağrışımlarla halka halka genişler, derinleşir.
Necip Tosun
Bir öykücü iki şeyi hedefler: Okuyucunun ruhunda; insana, hayata, dünyaya, duygulara, düşüncelere, düşlere ilişkin bir rengi, bir noktayı, bir kelimeyi ateşlemek. Bunu yaparken öykü türünü var eden iç dinamikleri yerli yerince kullanmak. Hem insana dokunmak hem de bunu estetik bir biçimde yapmak. Mehmet Kahraman ikisini de başarıyor. Öykülerinin sonunda bir yitirişin, bir buluşun, bir zaafın, bir erdemin, bir alçalışın, bir yükselişin yani bir ruh durumunun heyecanını buluyoruz, üstelik bunu öykü sanatının iç düzenini ihmal etmeden yapıyor. Bu ikinci kitabında, Minareden Düşen Ezan’da oluşturduğu tabloya, gerçekçi anlatımın sınırlarını zorlayacak yeni çizgiler eklemek endişesinde…
Abdullah Harmancı
(Öykü)
İsmail Özen'in İtibar 30'da çıkan öyküsü "Babamın Şarkısı" yazarın öykücülük serüveninde yeni bir damar açtığını gösteriyor. Açmak istediğini demiyorum. Zira bu öykü öylesine başarılı ki, tek başına Özen öykücülüğünde yeni bir damar. İsmail Özen, çocukluk anılarını ve esrarengiz olanı anlatarak ilk kitabında iki ana damardan yürümüştü. Bu öykü ile yerlilik - yabancılaşma - ilahi olanadan uzaklaşma - ilahi olana duyulan derin özlem gibi bir yeni yoldan yürüyor. Öykü başladığında bir tercüme okuduğunuzu düşünüyorsunuz. Böyle başlayıp bitmiş olsaydı, zihnimde soru işaretleri oluşacaktı. Onca Batılı imge, motif, unsur yoğun olarak kullanılmışken birdeN tasavvufi bir şiir ve musiki parçası öyküyü dolduruyor. Derken anlatılanlar sadece öyküdeki kadını değil okuru da şaşırtıyor. Öykünün başı ile sonu arasında bilinçli bir biçimde inşa edilmiş bir zıtlık söz konusu. İster istemez Gül Yetiştiren Adam'ı düşündüm... (A.Harmancı)


26 Nisan 2016

Van Depremi Erciş Ayazı




24.11.2011 
Muammer ULUTÜRK
Sabah erkenden Batman’dan yola çıkıyoruz. Rotamız Bitlis üzerinden Van ve Erciş. Gölü çepeçevre saran bir yolculuktan sonra geri döneceğiz. Neredeyse Bitlis Deresine kadar sislerin içerisinde yol alıyoruz. Baykan’dan sonra kış kendini özellikle yükseklerde gösteriyor. Van Gölü uzaklardan görünüyor. Mevsime muhalif, sakin.

Mahrumiyetle kış mevsimi arasında benzerlik çoktur. Yalnızlık hissi ağır basar ikisinde de. Üşümüşlükten gelen sıracalı halleri bitip tükenmez. Yola çıkarken aklıma gelen ilk şey bu oluyor.
Van’a giriyoruz. Şehrin dışında kalan bahçeli evlerin önlerinde her ihtimale karşı kurulan çadırlar görünüyor. Gözümüz binalarda. Depremin etkisi çok katlı binaların dökülmüş sıvalarından, irili ufaklı duvar çatlaklarından ve en önemlisi terk edilmişliklerinden anlaşılıyor hemen.
Van’a girmeden önce, şehrin boşaltıldığına ve bir hayalet şehre döndüğüne dair söylentilerin gerçeği yansıtmadığını görmek rahatlattı beni. Şehrin işlek caddelerinde hareketlilik devam ediyor. Sokak araları için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Çocuklar sokakları unutmuş görünüyorlar. Bunun için fazlaca sebepleri var çünkü. Şehri gezerken insanların çehrelerine bakıyorum dikkatlice. İri bir yorgunluk, suskunluğa eşlik ediyor. 


Minarelerin bazıları yıkılmış. Düşerken, oradan geçen insanlara zarar verip tuz gibi olmuşlar. Filanca sitenin 3. Katında bir satılık levhası, rüzgardan kıvrılmış yukarıya doğru. Okunabiliyor yine de:  “Satılık daire”. Eski ve yeni sahibine kısmet olamamış. Banka şubeleri otobüslerde mobil hizmet veriyorlar. Çocuk parkları ve uygun yerlerde çadırlardan oluşan geçici mahalleler çıkmış ortaya. 5.6’lık ikinci büyük sarsıntıda yıkılan otelin enkazı kaldırılmış. Asıl hasarın bu ikinci depremden geldiği konusunda herkes hemfikir. Kaldırımlarda yürürken mağaza önlerinde durup fotoğraflar çekiyorum. Göz göze geldiğimiz herkese geçmiş olsun diyoruz. Bu dileğin ilettiği, bir hasta ziyaretindeki geçmiş olsundan çok daha farklı. Sanki bütün bir şehre sesleniyorsunuz. Ya da bana öyle geliyor. Hasar tespiti, kullanılamayacak durumda olan binaların yıkımı, yenilerinin inşası uzun bir zamanın işi olacak gibi görünüyor. 

Şehirden kampüse geçiyoruz. 100. Yıl Üniversitesi’nin Sayın Rektörünü ziyaret ediyoruz ilkin. Halkın yaşadığı travmanın halen etkisini sürdürdüğünü anlatıyor. Ardarda gelen sarsıntılar insanları şaşkına çevirmiş. Bizi 5 saatlik mesafeden sallayan bu afetin ortaya çıktığı yerlerdeki ruh halini anlamak mümkün. Oturduğumuz binadan hızla indiğimiz akşam çocukların yüzüne yansıyan, korku ve endişeden başka bir şey değildi çünkü. 


Van’da ilk girdiğimiz bina Diş Hekimliği Fakültesi. Duvar çatlaklarının dışında kolonlarda ciddi hasarlar görüyoruz. Dolaplar yerlerde. Kağıtlar oraya buraya savrulmuş. Kampüsün merkezi kısmına prefabrikler henüz yerleştiriliyor. Şehir merkezinde yıkılan otelde kalan Dr. Atsushi Miyazaki’nin adını Diş Hekimliğinin hizmet vereceği bu prefabrik alana vermişler. Gideni geri getirmeyecek fakat bir vefa örneği. Getirdiğimiz battaniyeleri taşıyoruz. Depremin üzerinden bir ay geçmiş olmasına rağmen her şeye ihtiyaç var. Bütün okullar Şubat’ta açılacak denilse de bana göre belirsiz bir zamana kadar tatil. Şehirden göç eden herkesin makul gerekçeleri var. 



Van’dan ayrılıyoruz. Ben asıl Erciş’i merak ediyorum. Gölün kuzeyine düşen bu güzel ilçedeki durum kendini çadır kentlerden ele veriyor. İlçenin en işlek caddesinin iki yanına dizilen bütün çok katlı binalar tıpkı Van’daki gibi boşaltılmış. Van Yolu Caminin iki minaresi de yerle bir olmuş. Erciş’te bir oyun parkına kurulan birkaç çadırda zor günler geçiren insanlara selam verirken ağır bir mahcubiyet yaşıyorum. Anadolu’nun kocaman yürekli insanı işte. Her yer tevekkül. Bir teyze piknik tüpünün üzerine düdüklü tenceresini koymuş. Bir diğeri semaverini yakmış. Çaydanlığın buharı, o soğukta  içimi mi ısıtıyor ne?



Kenar mahallelerde çöken, kum gibi dağılan evler görüyoruz. Bir Ercişli ölü sayısının söylenenden çok daha fazla olduğunu anlatıyor. Akşamın ayazı ilçeyi iyice soğuturken, günün son ışıkları Van Gölü’nü yakıp uzaklaşıyor.


            Bir gözlem yerine kocaman bir iyilik öyküsü yazmak isterdim. Vanlı yahut Ercişli bir aileyi oradan alıp işler yoluna girene kadar misafir edebilmeyi mesela. Vermekte zorlandığım şeyi ortadan ikiye bölebilmeyi. En güzel iyiliği 11 yaşındaki kızım yaptı. Kimseye vermek istemediği oyuncağını, oralı bir çocuğa ver baba dedi. Erciş’te bir çocuk parkında küçük sahibine gitti oyuncak bebek.



31 Mart 2016

Fotoğraflarla bir zamanlar Osmanlı

Selanik
Tuzla-Bosna Hersek
Tuzla-Bosna Hersek
25th Anniversary of Sultan Abdulhamid II in Konya, 1901
Damascus, Electric Train, 1907


Birinci Dünya Savaşı'nda Gazze'yi İngilizlere karşı savunan Osmanlı askerleri, 1917
Harem'i su basmış, trs.
Austrian troops marching up Mt. Zion, 1916
Abdul-Hamid_villa_Allatini
British troops enter Baghdad. 1920
caliph-abdul-mecid-at-the-nikah-of-his-daughter1
Children in Mitrovica, Kosovo, 1900
Export of Water from the River Jordan to the US for Baptis with the Imperial Permission, 1905
Ottoman Pilot Ahmet Ali Effendi World's First Black Pilot 1916 His Grandmother from Bornu (Nigeria)
OTTOMAN MILITARY DRILL INSIDE THE BARRACKS, JERUSALEM, PALESTINE
Last Ottoman Sultan Mehmed VI went into Exile from Turkey to Malta on 17 November 1922 1
Id al-Adha in the Ulus Square, Ankara. 4 August 1922
Hafiz Mehmed Ali Effendi, Winner of Bursa Bike Race, 1900s (Bursa Bisiklet Müsabakası Birincisi M.Ali)
Ottoman Soldiers and Non-Muslim Citizens, Istanbul, 1900s
Ottoman Soldiers in the Square of al-Aqsa Mosque, Jerusalem, 1915
Ottoman_Empire_declaration_of_war_during_WWI-2