Uzun yıllar boyunca büyük emeklerle hazırladığım ve bir monografi
çalışması olan kitabım "Vâdi-i Meram", Çizgi Yayınlarından çıktı. Konya
ve Meram tarihine ilgisi olan okurlarım m.uluturk@gmail.com adresimden
iletişime geçebilirler.
19 Mayıs 2016
10 Mayıs 2016
04 Mayıs 2016
Kültür Tarihçisi Balıkhane Nazırı Ali Bey
Ahmet Güldağ'ın 30 Kasım 2006 tarihinde e-postamıza takılan yazısıdır..
Bugün sizlere, İstanbul da ki yaşam günlerimde 1949 yıllında, Süleymaniye kütüphanesin de rastlayıp fotokopinin adı bile mafiş olduğundan not ettiğim bir yazıyı aktarmak isterim.
Eski yazı (Arap Harfleri) olarak basılan ve neşredilen yazının yazarı "Balıkhane Nazırı Ali Bey".
1922 yılında yayınlanan Peyam-ı Sabah ve Alemdar gazetelerinde, "on üçüncü Asr-ı Hicri'de İstanbul hayatı" başlığı ile seri yazıları yayınlanmış.
Bu yazı dizisinin, bir kısmı olan ve ramazan ile ilgisi bulunanlardan,"İstanbul da İftar Sofraları"nı bugün diğer İftar yemeklerini de gelecek yazıda sunmak isterim.
***
Merhum Nazır Ali Bey, İftar özellikli yazılarında neler yazmış? Aynen okuyalım....
"Ramazan akşamları verilen İftar ziyafetlerinin, Diğer zamanlar da verilen ziyafetlerden farkı, İftar kahvaltısı kısmı olup, Halkımızın birbirlerini İftara davetlerinde yemeğin cinsine ve nefasetine dikkat edilmekle beraber, Kahvaltı tepsisinin en küçük teferruatına kadar intizamına ayrı bir önem verilirdi.
Reçellerin çeşidi, Peynir, Havyar, Zeytin, Sucuk, Pastırma, gibi çerezler, ufak tabaklarla tepsiye yerleştirilip sinilerin ortasına konulurdu. Mevsimin çeşitli meyveleri ve salatalar da bunlara mahsus tabaklar içinde, tepsinin etrafına, muntazam şekilde konulurdu. Zemzem fincanları, Medine Hurması, Hardal tabakları konmak suretiyle, iftar sofrası tamamlanırdı.
Çekirdeğinin yemeklere düşmemesi maksadıyla, aslında sofranın süslenmesine yardımcı olmak için, Limonların ortasından kesilip, tüller içinde ipek ve renkli kordelalarla bağlanarak ufak tabaklara konuldukları da görülmüştür. İçme suları, kapalı ve tabaklı Saksonya bardaklarla hizmetçilerin elinde tutulurdu.
Çatal, Kaşık, Bıçak gibi şeylerin Ramazan da kullanılması uygun görülmediğinden, kullanmayı âdet edinmiş olanlar da, halkın ayıplamasına hedef olmamak için, bunların yerine mercan saplı, fildişi, sedef ve bağa'dan yapılmış yahut siyah ve beyaz cilalı tahta kaşıklar kullanılırdı.
Gerek bu kaşıklar, gerek has pide ve francala, çörek ve simitler sofranın kenarına dizilirdi.
Birde Ramazan başlangıcından sonuna kadar, halkımızda İşkembe çorbasına düşkünlük vardı.
Zengin ve fakir herkes, sofrasında İşkembe çorbası bulundurmak isterdi.
İftara beş on dakika kala, çorba tasını alıp işkembeci dükkânına giderler, hatta nöbete yatarlardı. Konaklardan uşaklar, ayvazlar, kapaklı çorba kâseleri getirip, Kazanın etrafına dizerlerdi.
Yemeğin sonunda mutlaka hoşaf bulundurmak adet olup, Elmastraş kâseler içinde, dökme tepsilere konulup kenarlarına, içleri ufak kâse kadar çukur ve sapları Bağa veya fildişinden yapılmış kaşıklar konulmak suretiyle hazırlanırdı. Yaz mevsiminde Kâselere buzda konulurdu.
Eskiden herkes, minderlerde halka olarak oturup yemek yediklerinden, sofralar alçak iskemleler üzerine sarı veya bakır siniler konulmak suretiyle hazırlanır ve peşkir denilen dokuma bezi, peçete yerine kullanılırdı. Hatta hizmetçilerin, ayaktan peşkirleri herkesin dizlerine rastlatmak şartı ile atmaları birer hüner sayılırdı.
Ezana birkaç dakika kala sofra başına gitmek, iftarın şartlarından idi. Misafirler sofranın etrafında otururlar. Ortada çıt yok. Herkes birbirine küsmüş gibi, yüzler somurtkan beklerler.
Susamlı simitlerin, Bademli çöreklerin, Kazan yağlarının mis gibi kokusu ve o muntazam iftar sofrasının seyrine doyulmazdı.
Bunların içinde, herkesin imrendiği olacağından, velev iki üç dakika da olsa, oruç haliyle sabır ve tahammül istenildiği için, sofradakilerin kimi saate bakar, kimi gözlerini kapatıp hayale dalardı..."
***
Nerede o güzelim mutlu günler./ Geçmiş günler olur ki, hayali cihan eder...
Gelecek yazı da İftar yemekleri, bulunanlar ve sonrası neler olurmuş? Okuruz inşallah
***
Sağlık ve esenlik içinde yaşam dileğimle…
izle:
https://www.youtube.com/watch?v=N3HpJFS-GUk
Eski yazı (Arap Harfleri) olarak basılan ve neşredilen yazının yazarı "Balıkhane Nazırı Ali Bey".
1922 yılında yayınlanan Peyam-ı Sabah ve Alemdar gazetelerinde, "on üçüncü Asr-ı Hicri'de İstanbul hayatı" başlığı ile seri yazıları yayınlanmış.
Bu yazı dizisinin, bir kısmı olan ve ramazan ile ilgisi bulunanlardan,"İstanbul da İftar Sofraları"nı bugün diğer İftar yemeklerini de gelecek yazıda sunmak isterim.
***
Merhum Nazır Ali Bey, İftar özellikli yazılarında neler yazmış? Aynen okuyalım....
"Ramazan akşamları verilen İftar ziyafetlerinin, Diğer zamanlar da verilen ziyafetlerden farkı, İftar kahvaltısı kısmı olup, Halkımızın birbirlerini İftara davetlerinde yemeğin cinsine ve nefasetine dikkat edilmekle beraber, Kahvaltı tepsisinin en küçük teferruatına kadar intizamına ayrı bir önem verilirdi.
Reçellerin çeşidi, Peynir, Havyar, Zeytin, Sucuk, Pastırma, gibi çerezler, ufak tabaklarla tepsiye yerleştirilip sinilerin ortasına konulurdu. Mevsimin çeşitli meyveleri ve salatalar da bunlara mahsus tabaklar içinde, tepsinin etrafına, muntazam şekilde konulurdu. Zemzem fincanları, Medine Hurması, Hardal tabakları konmak suretiyle, iftar sofrası tamamlanırdı.
Çekirdeğinin yemeklere düşmemesi maksadıyla, aslında sofranın süslenmesine yardımcı olmak için, Limonların ortasından kesilip, tüller içinde ipek ve renkli kordelalarla bağlanarak ufak tabaklara konuldukları da görülmüştür. İçme suları, kapalı ve tabaklı Saksonya bardaklarla hizmetçilerin elinde tutulurdu.
Çatal, Kaşık, Bıçak gibi şeylerin Ramazan da kullanılması uygun görülmediğinden, kullanmayı âdet edinmiş olanlar da, halkın ayıplamasına hedef olmamak için, bunların yerine mercan saplı, fildişi, sedef ve bağa'dan yapılmış yahut siyah ve beyaz cilalı tahta kaşıklar kullanılırdı.
Gerek bu kaşıklar, gerek has pide ve francala, çörek ve simitler sofranın kenarına dizilirdi.
Birde Ramazan başlangıcından sonuna kadar, halkımızda İşkembe çorbasına düşkünlük vardı.
Zengin ve fakir herkes, sofrasında İşkembe çorbası bulundurmak isterdi.
İftara beş on dakika kala, çorba tasını alıp işkembeci dükkânına giderler, hatta nöbete yatarlardı. Konaklardan uşaklar, ayvazlar, kapaklı çorba kâseleri getirip, Kazanın etrafına dizerlerdi.
Yemeğin sonunda mutlaka hoşaf bulundurmak adet olup, Elmastraş kâseler içinde, dökme tepsilere konulup kenarlarına, içleri ufak kâse kadar çukur ve sapları Bağa veya fildişinden yapılmış kaşıklar konulmak suretiyle hazırlanırdı. Yaz mevsiminde Kâselere buzda konulurdu.
Eskiden herkes, minderlerde halka olarak oturup yemek yediklerinden, sofralar alçak iskemleler üzerine sarı veya bakır siniler konulmak suretiyle hazırlanır ve peşkir denilen dokuma bezi, peçete yerine kullanılırdı. Hatta hizmetçilerin, ayaktan peşkirleri herkesin dizlerine rastlatmak şartı ile atmaları birer hüner sayılırdı.
Ezana birkaç dakika kala sofra başına gitmek, iftarın şartlarından idi. Misafirler sofranın etrafında otururlar. Ortada çıt yok. Herkes birbirine küsmüş gibi, yüzler somurtkan beklerler.
Susamlı simitlerin, Bademli çöreklerin, Kazan yağlarının mis gibi kokusu ve o muntazam iftar sofrasının seyrine doyulmazdı.
Bunların içinde, herkesin imrendiği olacağından, velev iki üç dakika da olsa, oruç haliyle sabır ve tahammül istenildiği için, sofradakilerin kimi saate bakar, kimi gözlerini kapatıp hayale dalardı..."
***
Nerede o güzelim mutlu günler./ Geçmiş günler olur ki, hayali cihan eder...
Gelecek yazı da İftar yemekleri, bulunanlar ve sonrası neler olurmuş? Okuruz inşallah
***
Sağlık ve esenlik içinde yaşam dileğimle…
izle:
https://www.youtube.com/watch?v=N3HpJFS-GUk
30 Nisan 2016
Üç Dosttan Üç Kitap
(Deneme)
Haller Hayaller, insanı, hayatı, hatırayı, hafızayı anlamaya
dönük bir denemeler toplamı. Kategorize etmek, açıklamak,
formülleştirmekten ziyade anlamaya, kavramaya, muhabbet kurmaya dönük
girişimler, küçük adımlar. Nihayetinde denemeler. Hayatı, deneyerek,
gözleyerek, içselleştirerek algılayan insanın yürüyüşü de bir denemeler
toplamı. Deneme, tam da hayatın yanında, yakınında, içinde. Bu yüzden Haller Hayaller, bir kişinin kişisel tarihinden yola çıkıp gözlemlerini, okumalarını, sorgulamaları paylaşma zemini.
(Öykü)
Mehmet Kahraman öykülerinde titiz bir dil işçiliği sergiler. Dil,
gerek tiplerle gerekse atmosferle tam bir uyum içerisindedir. Tüm
öyküler bir şekilde hayatın kıyısına düşmüş aile bireylerini anlatır.
Öykülerinde baba, çocuk ve anne motifi önemli bir yer tutar. Olayı değil
o olayın yazarda yarattığı izlenimleri, etkileri, çağrışımları
öyküleştirir. Kahraman, hayatı buradan, ev içinden izler. Seslere,
kıpırtılara, gürültülere kulak kesilir. Anlatıcının yaptığı, ev
içlerindeki uğultuyu sözcüklerin sesine dönüştürmektir. Öyküler, küçücük
olaylar etrafında başlar; bilinçaltı, zihinsel göndermeler ve
çağrışımlarla halka halka genişler, derinleşir.Necip Tosun
Bir öykücü iki şeyi hedefler: Okuyucunun ruhunda; insana, hayata, dünyaya, duygulara, düşüncelere, düşlere ilişkin bir rengi, bir noktayı, bir kelimeyi ateşlemek. Bunu yaparken öykü türünü var eden iç dinamikleri yerli yerince kullanmak. Hem insana dokunmak hem de bunu estetik bir biçimde yapmak. Mehmet Kahraman ikisini de başarıyor. Öykülerinin sonunda bir yitirişin, bir buluşun, bir zaafın, bir erdemin, bir alçalışın, bir yükselişin yani bir ruh durumunun heyecanını buluyoruz, üstelik bunu öykü sanatının iç düzenini ihmal etmeden yapıyor. Bu ikinci kitabında, Minareden Düşen Ezan’da oluşturduğu tabloya, gerçekçi anlatımın sınırlarını zorlayacak yeni çizgiler eklemek endişesinde…
Abdullah Harmancı
(Öykü)
İsmail Özen'in İtibar 30'da çıkan öyküsü "Babamın Şarkısı" yazarın
öykücülük serüveninde yeni bir damar açtığını gösteriyor. Açmak
istediğini demiyorum. Zira bu öykü öylesine başarılı ki, tek başına Özen
öykücülüğünde yeni bir damar. İsmail Özen, çocukluk anılarını ve
esrarengiz olanı anlatarak ilk kitabında iki ana damardan yürümüştü. Bu
öykü ile yerlilik - yabancılaşma - ilahi olanadan uzaklaşma - ilahi
olana duyulan derin özlem gibi bir yeni yoldan yürüyor. Öykü
başladığında bir tercüme okuduğunuzu düşünüyorsunuz. Böyle başlayıp
bitmiş olsaydı, zihnimde soru işaretleri oluşacaktı. Onca Batılı imge,
motif, unsur yoğun olarak kullanılmışken birdeN tasavvufi bir şiir ve
musiki parçası öyküyü dolduruyor. Derken anlatılanlar sadece öyküdeki
kadını değil okuru da şaşırtıyor. Öykünün başı ile sonu arasında
bilinçli bir biçimde inşa edilmiş bir zıtlık söz konusu. İster istemez
Gül Yetiştiren Adam'ı düşündüm... (A.Harmancı)26 Nisan 2016
Van Depremi Erciş Ayazı
24.11.2011
Muammer ULUTÜRK
Sabah
erkenden Batman’dan yola çıkıyoruz. Rotamız Bitlis üzerinden Van ve Erciş. Gölü
çepeçevre saran bir yolculuktan sonra geri döneceğiz. Neredeyse Bitlis Deresine
kadar sislerin içerisinde yol alıyoruz. Baykan’dan sonra kış kendini özellikle
yükseklerde gösteriyor. Van Gölü uzaklardan görünüyor. Mevsime muhalif, sakin.
Mahrumiyetle
kış mevsimi arasında benzerlik çoktur. Yalnızlık hissi ağır basar ikisinde de.
Üşümüşlükten gelen sıracalı halleri bitip tükenmez. Yola çıkarken aklıma gelen
ilk şey bu oluyor.
Van’a
giriyoruz. Şehrin dışında kalan bahçeli evlerin önlerinde her ihtimale karşı
kurulan çadırlar görünüyor. Gözümüz binalarda. Depremin etkisi çok katlı
binaların dökülmüş sıvalarından, irili ufaklı duvar çatlaklarından ve en
önemlisi terk edilmişliklerinden anlaşılıyor hemen.
Van’a
girmeden önce, şehrin boşaltıldığına ve bir hayalet şehre döndüğüne dair
söylentilerin gerçeği yansıtmadığını görmek rahatlattı beni. Şehrin işlek
caddelerinde hareketlilik devam ediyor. Sokak araları için aynı şeyi söylemek
mümkün değil. Çocuklar sokakları unutmuş görünüyorlar. Bunun için fazlaca
sebepleri var çünkü. Şehri gezerken insanların çehrelerine bakıyorum
dikkatlice. İri bir yorgunluk, suskunluğa eşlik ediyor.
Minarelerin
bazıları yıkılmış. Düşerken, oradan geçen insanlara zarar verip tuz gibi
olmuşlar. Filanca sitenin 3. Katında bir satılık levhası, rüzgardan kıvrılmış
yukarıya doğru. Okunabiliyor yine de:
“Satılık daire”. Eski ve yeni sahibine kısmet olamamış. Banka şubeleri
otobüslerde mobil hizmet veriyorlar. Çocuk parkları ve uygun yerlerde
çadırlardan oluşan geçici mahalleler çıkmış ortaya. 5.6’lık ikinci büyük
sarsıntıda yıkılan otelin enkazı kaldırılmış. Asıl hasarın bu ikinci depremden
geldiği konusunda herkes hemfikir. Kaldırımlarda yürürken mağaza önlerinde
durup fotoğraflar çekiyorum. Göz göze geldiğimiz herkese geçmiş olsun diyoruz. Bu
dileğin ilettiği, bir hasta ziyaretindeki geçmiş olsundan çok daha farklı.
Sanki bütün bir şehre sesleniyorsunuz. Ya da bana öyle geliyor. Hasar tespiti,
kullanılamayacak durumda olan binaların yıkımı, yenilerinin inşası uzun bir
zamanın işi olacak gibi görünüyor.
Şehirden
kampüse geçiyoruz. 100. Yıl Üniversitesi’nin Sayın Rektörünü ziyaret ediyoruz
ilkin. Halkın yaşadığı travmanın halen etkisini sürdürdüğünü anlatıyor. Ardarda
gelen sarsıntılar insanları şaşkına çevirmiş. Bizi 5 saatlik mesafeden sallayan
bu afetin ortaya çıktığı yerlerdeki ruh halini anlamak mümkün. Oturduğumuz
binadan hızla indiğimiz akşam çocukların yüzüne yansıyan, korku ve endişeden
başka bir şey değildi çünkü.
Van’da
ilk girdiğimiz bina Diş Hekimliği Fakültesi. Duvar çatlaklarının dışında
kolonlarda ciddi hasarlar görüyoruz. Dolaplar yerlerde. Kağıtlar oraya buraya
savrulmuş. Kampüsün merkezi kısmına prefabrikler henüz yerleştiriliyor. Şehir
merkezinde yıkılan otelde kalan Dr. Atsushi Miyazaki’nin adını Diş Hekimliğinin
hizmet vereceği bu prefabrik alana vermişler. Gideni geri getirmeyecek fakat
bir vefa örneği. Getirdiğimiz battaniyeleri taşıyoruz. Depremin üzerinden bir
ay geçmiş olmasına rağmen her şeye ihtiyaç var. Bütün okullar Şubat’ta açılacak
denilse de bana göre belirsiz bir zamana kadar tatil. Şehirden göç eden
herkesin makul gerekçeleri var.
Van’dan
ayrılıyoruz. Ben asıl Erciş’i merak ediyorum. Gölün kuzeyine düşen bu güzel
ilçedeki durum kendini çadır kentlerden ele veriyor. İlçenin en işlek
caddesinin iki yanına dizilen bütün çok katlı binalar tıpkı Van’daki gibi
boşaltılmış. Van Yolu Caminin iki minaresi de yerle bir olmuş. Erciş’te bir oyun
parkına kurulan birkaç çadırda zor günler geçiren insanlara selam verirken ağır
bir mahcubiyet yaşıyorum. Anadolu’nun kocaman yürekli insanı işte. Her yer
tevekkül. Bir teyze piknik tüpünün üzerine düdüklü tenceresini koymuş. Bir
diğeri semaverini yakmış. Çaydanlığın buharı, o soğukta içimi mi ısıtıyor ne?
Kenar
mahallelerde çöken, kum gibi dağılan evler görüyoruz. Bir Ercişli ölü sayısının
söylenenden çok daha fazla olduğunu anlatıyor. Akşamın ayazı ilçeyi iyice
soğuturken, günün son ışıkları Van Gölü’nü yakıp uzaklaşıyor.
Bir
gözlem yerine kocaman bir iyilik öyküsü yazmak isterdim. Vanlı yahut Ercişli
bir aileyi oradan alıp işler yoluna girene kadar misafir edebilmeyi mesela.
Vermekte zorlandığım şeyi ortadan ikiye bölebilmeyi. En güzel iyiliği 11
yaşındaki kızım yaptı. Kimseye vermek istemediği oyuncağını, oralı bir çocuğa
ver baba dedi. Erciş’te bir çocuk parkında küçük sahibine gitti oyuncak bebek.
31 Mart 2016
Fotoğraflarla bir zamanlar Osmanlı
![]() |
| Selanik |
![]() |
| Tuzla-Bosna Hersek |
![]() |
| Tuzla-Bosna Hersek |
![]() |
| 25th Anniversary of Sultan Abdulhamid II in Konya, 1901 |
![]() |
| Damascus, Electric Train, 1907 |
![]() |
| Birinci Dünya Savaşı'nda Gazze'yi İngilizlere karşı savunan Osmanlı askerleri, 1917 |
![]() |
| Harem'i su basmış, trs. |
| Austrian troops marching up Mt. Zion, 1916 |
![]() |
| Abdul-Hamid_villa_Allatini |
![]() |
| British troops enter Baghdad. 1920 |
![]() |
| caliph-abdul-mecid-at-the-nikah-of-his-daughter1 |
![]() |
| Children in Mitrovica, Kosovo, 1900 |
![]() |
| Export of Water from the River Jordan to the US for Baptis with the Imperial Permission, 1905 |
![]() |
| Ottoman Pilot Ahmet Ali Effendi World's First Black Pilot 1916 His Grandmother from Bornu (Nigeria) |
![]() |
| OTTOMAN MILITARY DRILL INSIDE THE BARRACKS, JERUSALEM, PALESTINE |
![]() |
| Last Ottoman Sultan Mehmed VI went into Exile from Turkey to Malta on 17 November 1922 1 |
![]() |
| Id al-Adha in the Ulus Square, Ankara. 4 August 1922 |
![]() |
| Hafiz Mehmed Ali Effendi, Winner of Bursa Bike Race, 1900s (Bursa Bisiklet Müsabakası Birincisi M.Ali) |
![]() |
| Ottoman Soldiers and Non-Muslim Citizens, Istanbul, 1900s |
![]() |
| Ottoman Soldiers in the Square of al-Aqsa Mosque, Jerusalem, 1915 |
![]() |
| Ottoman_Empire_declaration_of_war_during_WWI-2 |
19 Mart 2016
Filistin İzlenimleri
Konya Atatürk Lisesi İlim ve İrfan Topluluğu öğrencileri ile 2015 yılı Ekim ayı sonunda ziyaret ettiğimiz Filistin'i fotoğraflar eşliğinde konuştuk.
24 Şubat 2016 tarihinde yaptığımız program umarım faydalı olmuştur.
Topluluğun danışman hocası Mustafa Yıldırım'a gayretli çalışmalarından dolayı teşekkür ediyorum.
24 Şubat 2016 tarihinde yaptığımız program umarım faydalı olmuştur.
Topluluğun danışman hocası Mustafa Yıldırım'a gayretli çalışmalarından dolayı teşekkür ediyorum.
Konya Tarihi Fotoğafları
(1) Armenian priest of Koniah (Konya); (2) Mullah of Koniah (Konya); and (3) Greek priest of Koniah (Konya)
(2) Bourgeois of Koniah (Konya); (2) Greek woman of Bourdour (Burdur); and (3) Muslim woman of Bourdour (Burdur)
04 Mart 2016
Minimalist sinema
Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra
sektörleşmeye başlayan sinemada, belli biçemlerin dayatılmasına bir tepki
olarak çeşitli akımlar ortaya çıkmıştır. Minimalizm de belli bir kronolojik
süreç geçirip kendisinden önceki kimi akımlarla etkileşime girerek olgunlaşmış
bir sanat anlayışıdır. Doğmasında öncülük eden sanat akımlarının ortak
özelliği, gerçekçilik, nesnellik, işlevsellik, sadecilik gibi oluşumlardan
beslenmeleridir.
Ortaya çıkışı ve duruşu ile avant-garde/öncü bir sanat akımı olarak kabul edilen Minimalizm, "şeyler"in özünü araştırır, saf ve deneysel olandan yana tavır koyar. Nesnelliği ve öze yönelik bir formalizmi önceleyen bu akım, bilhassa biçimselliği ve estetizmi gözetmektedir. Bu anlamda aşırı kuralcı bir yapı söz konusu olduğu söylenebilir. Akımın ortaya koyduğu temiz, arı, yalın estetik anlayışı, 60'larda "Sanat sanat içindir" ilkesini yüceltmiştir. Aşırıya varan bir tüketim toplumu ruhuna karşı ortaya çıktığı görülen minimal akım, günümüz yaşam tarzlarında ve sanatta kendine ait yalın yeri korumaktadır. Minimalist sinemanın da, daha saf ve katışıksız bir sinema arayışının ürünü olduğu söylenebilir. Gereksiz eklentilerden arınmış, yeteri kadarı ile görsel ve öyküsel anlatımını kurmaya çalışan bir sinemadır bu. Anlatması gerekenden fazlasını anlatmayı, göstermesi gerekenden fazlasını göstermeyi gereksiz bulan bir görüşü temsil eden akım, "seçkin bir sadecilik" olarak nitelendirilebilir.
Minimalist Sinemanın temel özellikleri şu şekilde sıralanır:
- Amatör oyuncu kullanımı öncelenir. Profesyonelliğin sebep olduğu aşırı mimikli oyunculuktan kaçınılır.
- Oyunculukta sadelik ve doğaçlama tercih edilir.
- Bir oyuncu bir karakteri karşılar. Birkaç oyuncu aynı tipi oynamaz.
- Dekor ve objeler olabildiğince sade ve işlevseldir.
- Mümkün olduğunca doğal ışık kullanılır.
- Sabit kamera açıları ve uzun planlar tercih edilir.
- Yapay efektlere başvurulmaz.
- Dublaj yerine sesli çekim yapılır.
- Dış müzik gibi destek öğelere yer verilmez.
Gerçeği Gerçekle Düzeltmek
Sanat dilinin dolaysızlığı ile rağbet gören Minimalist Sinema, gerçekçi bir duruşun ifadesidir. Sadeci, kim zaman da belgeci bir tutumun, yaşamla paralel gelişen bir filmsel yapının oluşumudur. Yapay efektler ve bol aksiyonla yoğrulmuş sinema anlayışına karşın hayatın bir parçası gibi duran filmler üretmeye çalışan Minimalist yönetmenler, "gerçeği gerçekle düzeltmek" adına arındırılmış bir estetik anlayışı gözetmektedirler. Muhtevası en aza indirgenmiş bir sanata ulaşmanın hedeflendiği bu akımda, biçim içeriğe tekabül eder.
Bresson'un deyimiyle "bir kemanın yettiği yerde ikincisini kullanmamak" gerektiğini düşünen Minimalistler, kendiliğindenlik, tazelik ve yalınlık peşinde olmuşlardır. Hakikiyle sahtenin karışımının sahteyi verdiğini düşündüklerinden bu ikisini ayırma ihtiyacı hissetmişlerdir. Fakat hakikate dair bakış açılarının salt biçimsel bir titizlikle örülü olması, beraberinde bazı problemleri de getirmiştir.
Gerçekliğin parçalanıp yeniden kurgulanmasıyla elde edilen bir yapının, hakikati perdelediğini gören Minimalistler, "zaten güzel olan gerçeğe ek bir güzellik katmaya çalışmanın" gereksizliğini imleyen bu düşünceyi alternatif olarak sunmuşlardır. Fakat eleştirdikleri hataya düşerek oluşturdukları yapı, gerçekliğin hiç olmadığı kadar sıradan ve yoksunlaştırılmış bir başka türevidir. Zira gerçeğin kendisi, hatalı buldukları tarzlardaki kadar atraksiyon ve gösterişe yaslanmamakla beraber, onların savunduğu kadar durağan bir çizgi de takip etmeyebilir. Böylece damıtmaya çalıştıkları sanatı, farkında olmadan yoksullaştırdıkları görülür.
Minimalizmin salt formel yönünü sahiplenerek içini doldurabilmek pek mümkün görünmemektedir. Bu akımı sahiplenenlerin bazı kurallar belirlemeleri önemli bir seçkinciliği simgelemekle beraber bu durum, bir süre sonra kendilerini fazla sınırlıyor olmalarına sebep olmuştur. Resim sanatında hiçbir şey anlatmayan, konuyla ilişiği olmayan figürasyonlara, müzikte notasız ve sessiz eserlere imza atan minimalistler, sinemada ise mahrem olanın alanına girerek bu sanatı sırf izlenimci ve ifşa edici bir boyuta indirgerler. Sınırları zorlayarak gerçekliği değiştirmeye çalışanlara tepki vermek isterken, kendileri de bir başka sınır boyunda seyreder hale gelmişlerdir.
Minimalizm, onca şaşaa, süs ve blöfe aslında hiç de gerek olmadığının, hatta bu abartının sinemayı deforme ettiğinin fark edilmesi açısından önemli bir karşı duruştur. Gerçekliğin görkemde değil, küçük ve sade hayat tarzlarında olduğu fark edilmiş, sadeliğin gerçekliği seçkin bir dille ve fazlalıklardan kurtularak ortaya konmuştur. Ancak salt minimal akımdan hareketle bir sinematografi oluşturmaya çalışmak, faktörlerden kurtulamamaya ve sanatın özünden uzaklaşmaya sebep olabilmektedir. Minimalizm bir amaç değil, bir "sonuç" olabildiğince yaratıcılığı tetikleyecektir.
"Minimalist Yönetmenler" ya da...
Bu akımın bir sonuç olarak ele alınması gereği sebebiyle herhangi bir yönetmenin "minimalist" olarak tanımlaması, sınırlayıcı bir konum arz eder. Bu sebeple, "Minimalist yönetmenler" yerine, "filmlerinde minimal unsurlara rastlanan yönetmenler" şeklinde bir ifade kullanmak daha isabetli olacaktır. İlk olarak 30'larda, usta yönetmen Yasujiro Ozu?nun filmlerinde rastlanan bu üslup, Fransız yönetmen Robert Bresson?un yalın tarzı ve arınmış sinematografisinde de fazlasıyla görülmektedir. Müzikli ve danslı Hint filmleri arasından sıyrılıp kendi gerçekçi tarzını oluşturabilen bir yönetmen olan Satyajit Ray de bu grup içerisinde anılır.
Abbas Kiyarüstemi, Bahman Gobadi, Cafer Penahi gibi yönetmenleri barındıran İran Sineması ise sade anlatımı ve yapay olandan arındırılmış hikâye örgüsü ile bu akımın merkezinde yer alır. Dardanne Kardeşler, Kaurismaki Biraderler, Jim Jarmush gibi isimlerin de dâhil edilebileceği bu listenin Türkiye?deki en önemli temsilcisinin ise Nuri Bilge Ceylan olduğu söylenebilir. Aralarında daha pek çok ismin zikredilebileceği bu yönetmenlere ve sinematografilerinin minimal açılımlarına, yazımızın bir sonraki kısmında devam edeceğiz.
KAYNAKÇA:
Pelin Özdoğru, Minimalizm ve Sinema, Es Yayınları, 2004.
Robert Bresson, Sinematograf Üzerine Notlar, Nisan Yayınları, 2000.
İlhami Çiçek, Satranç Dersleri, Edebiyat Dergisi Yayınları, 1972.
Cahit Koytak, İlk Atlas, Yazı Yayıncılık, 1990.
Ortaya çıkışı ve duruşu ile avant-garde/öncü bir sanat akımı olarak kabul edilen Minimalizm, "şeyler"in özünü araştırır, saf ve deneysel olandan yana tavır koyar. Nesnelliği ve öze yönelik bir formalizmi önceleyen bu akım, bilhassa biçimselliği ve estetizmi gözetmektedir. Bu anlamda aşırı kuralcı bir yapı söz konusu olduğu söylenebilir. Akımın ortaya koyduğu temiz, arı, yalın estetik anlayışı, 60'larda "Sanat sanat içindir" ilkesini yüceltmiştir. Aşırıya varan bir tüketim toplumu ruhuna karşı ortaya çıktığı görülen minimal akım, günümüz yaşam tarzlarında ve sanatta kendine ait yalın yeri korumaktadır. Minimalist sinemanın da, daha saf ve katışıksız bir sinema arayışının ürünü olduğu söylenebilir. Gereksiz eklentilerden arınmış, yeteri kadarı ile görsel ve öyküsel anlatımını kurmaya çalışan bir sinemadır bu. Anlatması gerekenden fazlasını anlatmayı, göstermesi gerekenden fazlasını göstermeyi gereksiz bulan bir görüşü temsil eden akım, "seçkin bir sadecilik" olarak nitelendirilebilir.
Minimalist Sinemanın temel özellikleri şu şekilde sıralanır:
- Amatör oyuncu kullanımı öncelenir. Profesyonelliğin sebep olduğu aşırı mimikli oyunculuktan kaçınılır.
- Oyunculukta sadelik ve doğaçlama tercih edilir.
- Bir oyuncu bir karakteri karşılar. Birkaç oyuncu aynı tipi oynamaz.
- Dekor ve objeler olabildiğince sade ve işlevseldir.
- Mümkün olduğunca doğal ışık kullanılır.
- Sabit kamera açıları ve uzun planlar tercih edilir.
- Yapay efektlere başvurulmaz.
- Dublaj yerine sesli çekim yapılır.
- Dış müzik gibi destek öğelere yer verilmez.
Gerçeği Gerçekle Düzeltmek
Sanat dilinin dolaysızlığı ile rağbet gören Minimalist Sinema, gerçekçi bir duruşun ifadesidir. Sadeci, kim zaman da belgeci bir tutumun, yaşamla paralel gelişen bir filmsel yapının oluşumudur. Yapay efektler ve bol aksiyonla yoğrulmuş sinema anlayışına karşın hayatın bir parçası gibi duran filmler üretmeye çalışan Minimalist yönetmenler, "gerçeği gerçekle düzeltmek" adına arındırılmış bir estetik anlayışı gözetmektedirler. Muhtevası en aza indirgenmiş bir sanata ulaşmanın hedeflendiği bu akımda, biçim içeriğe tekabül eder.
Bresson'un deyimiyle "bir kemanın yettiği yerde ikincisini kullanmamak" gerektiğini düşünen Minimalistler, kendiliğindenlik, tazelik ve yalınlık peşinde olmuşlardır. Hakikiyle sahtenin karışımının sahteyi verdiğini düşündüklerinden bu ikisini ayırma ihtiyacı hissetmişlerdir. Fakat hakikate dair bakış açılarının salt biçimsel bir titizlikle örülü olması, beraberinde bazı problemleri de getirmiştir.
Gerçekliğin parçalanıp yeniden kurgulanmasıyla elde edilen bir yapının, hakikati perdelediğini gören Minimalistler, "zaten güzel olan gerçeğe ek bir güzellik katmaya çalışmanın" gereksizliğini imleyen bu düşünceyi alternatif olarak sunmuşlardır. Fakat eleştirdikleri hataya düşerek oluşturdukları yapı, gerçekliğin hiç olmadığı kadar sıradan ve yoksunlaştırılmış bir başka türevidir. Zira gerçeğin kendisi, hatalı buldukları tarzlardaki kadar atraksiyon ve gösterişe yaslanmamakla beraber, onların savunduğu kadar durağan bir çizgi de takip etmeyebilir. Böylece damıtmaya çalıştıkları sanatı, farkında olmadan yoksullaştırdıkları görülür.
Minimalizmin salt formel yönünü sahiplenerek içini doldurabilmek pek mümkün görünmemektedir. Bu akımı sahiplenenlerin bazı kurallar belirlemeleri önemli bir seçkinciliği simgelemekle beraber bu durum, bir süre sonra kendilerini fazla sınırlıyor olmalarına sebep olmuştur. Resim sanatında hiçbir şey anlatmayan, konuyla ilişiği olmayan figürasyonlara, müzikte notasız ve sessiz eserlere imza atan minimalistler, sinemada ise mahrem olanın alanına girerek bu sanatı sırf izlenimci ve ifşa edici bir boyuta indirgerler. Sınırları zorlayarak gerçekliği değiştirmeye çalışanlara tepki vermek isterken, kendileri de bir başka sınır boyunda seyreder hale gelmişlerdir.
Minimalizm, onca şaşaa, süs ve blöfe aslında hiç de gerek olmadığının, hatta bu abartının sinemayı deforme ettiğinin fark edilmesi açısından önemli bir karşı duruştur. Gerçekliğin görkemde değil, küçük ve sade hayat tarzlarında olduğu fark edilmiş, sadeliğin gerçekliği seçkin bir dille ve fazlalıklardan kurtularak ortaya konmuştur. Ancak salt minimal akımdan hareketle bir sinematografi oluşturmaya çalışmak, faktörlerden kurtulamamaya ve sanatın özünden uzaklaşmaya sebep olabilmektedir. Minimalizm bir amaç değil, bir "sonuç" olabildiğince yaratıcılığı tetikleyecektir.
"Minimalist Yönetmenler" ya da...
Bu akımın bir sonuç olarak ele alınması gereği sebebiyle herhangi bir yönetmenin "minimalist" olarak tanımlaması, sınırlayıcı bir konum arz eder. Bu sebeple, "Minimalist yönetmenler" yerine, "filmlerinde minimal unsurlara rastlanan yönetmenler" şeklinde bir ifade kullanmak daha isabetli olacaktır. İlk olarak 30'larda, usta yönetmen Yasujiro Ozu?nun filmlerinde rastlanan bu üslup, Fransız yönetmen Robert Bresson?un yalın tarzı ve arınmış sinematografisinde de fazlasıyla görülmektedir. Müzikli ve danslı Hint filmleri arasından sıyrılıp kendi gerçekçi tarzını oluşturabilen bir yönetmen olan Satyajit Ray de bu grup içerisinde anılır.
Abbas Kiyarüstemi, Bahman Gobadi, Cafer Penahi gibi yönetmenleri barındıran İran Sineması ise sade anlatımı ve yapay olandan arındırılmış hikâye örgüsü ile bu akımın merkezinde yer alır. Dardanne Kardeşler, Kaurismaki Biraderler, Jim Jarmush gibi isimlerin de dâhil edilebileceği bu listenin Türkiye?deki en önemli temsilcisinin ise Nuri Bilge Ceylan olduğu söylenebilir. Aralarında daha pek çok ismin zikredilebileceği bu yönetmenlere ve sinematografilerinin minimal açılımlarına, yazımızın bir sonraki kısmında devam edeceğiz.
KAYNAKÇA:
Pelin Özdoğru, Minimalizm ve Sinema, Es Yayınları, 2004.
Robert Bresson, Sinematograf Üzerine Notlar, Nisan Yayınları, 2000.
İlhami Çiçek, Satranç Dersleri, Edebiyat Dergisi Yayınları, 1972.
Cahit Koytak, İlk Atlas, Yazı Yayıncılık, 1990.
http://www.facebook.com/group.php?gid=37114722466
Yazı alıntıdır: (http://www.sinemadicle.com/index.php/yorumlar-56/30-yorumlar/371-minimalist-sinemann-temel-oezellikleri)


















































