Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

26 Nisan 2016

Van Depremi Erciş Ayazı




24.11.2011 
Muammer ULUTÜRK
Sabah erkenden Batman’dan yola çıkıyoruz. Rotamız Bitlis üzerinden Van ve Erciş. Gölü çepeçevre saran bir yolculuktan sonra geri döneceğiz. Neredeyse Bitlis Deresine kadar sislerin içerisinde yol alıyoruz. Baykan’dan sonra kış kendini özellikle yükseklerde gösteriyor. Van Gölü uzaklardan görünüyor. Mevsime muhalif, sakin.

Mahrumiyetle kış mevsimi arasında benzerlik çoktur. Yalnızlık hissi ağır basar ikisinde de. Üşümüşlükten gelen sıracalı halleri bitip tükenmez. Yola çıkarken aklıma gelen ilk şey bu oluyor.
Van’a giriyoruz. Şehrin dışında kalan bahçeli evlerin önlerinde her ihtimale karşı kurulan çadırlar görünüyor. Gözümüz binalarda. Depremin etkisi çok katlı binaların dökülmüş sıvalarından, irili ufaklı duvar çatlaklarından ve en önemlisi terk edilmişliklerinden anlaşılıyor hemen.
Van’a girmeden önce, şehrin boşaltıldığına ve bir hayalet şehre döndüğüne dair söylentilerin gerçeği yansıtmadığını görmek rahatlattı beni. Şehrin işlek caddelerinde hareketlilik devam ediyor. Sokak araları için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Çocuklar sokakları unutmuş görünüyorlar. Bunun için fazlaca sebepleri var çünkü. Şehri gezerken insanların çehrelerine bakıyorum dikkatlice. İri bir yorgunluk, suskunluğa eşlik ediyor. 


Minarelerin bazıları yıkılmış. Düşerken, oradan geçen insanlara zarar verip tuz gibi olmuşlar. Filanca sitenin 3. Katında bir satılık levhası, rüzgardan kıvrılmış yukarıya doğru. Okunabiliyor yine de:  “Satılık daire”. Eski ve yeni sahibine kısmet olamamış. Banka şubeleri otobüslerde mobil hizmet veriyorlar. Çocuk parkları ve uygun yerlerde çadırlardan oluşan geçici mahalleler çıkmış ortaya. 5.6’lık ikinci büyük sarsıntıda yıkılan otelin enkazı kaldırılmış. Asıl hasarın bu ikinci depremden geldiği konusunda herkes hemfikir. Kaldırımlarda yürürken mağaza önlerinde durup fotoğraflar çekiyorum. Göz göze geldiğimiz herkese geçmiş olsun diyoruz. Bu dileğin ilettiği, bir hasta ziyaretindeki geçmiş olsundan çok daha farklı. Sanki bütün bir şehre sesleniyorsunuz. Ya da bana öyle geliyor. Hasar tespiti, kullanılamayacak durumda olan binaların yıkımı, yenilerinin inşası uzun bir zamanın işi olacak gibi görünüyor. 

Şehirden kampüse geçiyoruz. 100. Yıl Üniversitesi’nin Sayın Rektörünü ziyaret ediyoruz ilkin. Halkın yaşadığı travmanın halen etkisini sürdürdüğünü anlatıyor. Ardarda gelen sarsıntılar insanları şaşkına çevirmiş. Bizi 5 saatlik mesafeden sallayan bu afetin ortaya çıktığı yerlerdeki ruh halini anlamak mümkün. Oturduğumuz binadan hızla indiğimiz akşam çocukların yüzüne yansıyan, korku ve endişeden başka bir şey değildi çünkü. 


Van’da ilk girdiğimiz bina Diş Hekimliği Fakültesi. Duvar çatlaklarının dışında kolonlarda ciddi hasarlar görüyoruz. Dolaplar yerlerde. Kağıtlar oraya buraya savrulmuş. Kampüsün merkezi kısmına prefabrikler henüz yerleştiriliyor. Şehir merkezinde yıkılan otelde kalan Dr. Atsushi Miyazaki’nin adını Diş Hekimliğinin hizmet vereceği bu prefabrik alana vermişler. Gideni geri getirmeyecek fakat bir vefa örneği. Getirdiğimiz battaniyeleri taşıyoruz. Depremin üzerinden bir ay geçmiş olmasına rağmen her şeye ihtiyaç var. Bütün okullar Şubat’ta açılacak denilse de bana göre belirsiz bir zamana kadar tatil. Şehirden göç eden herkesin makul gerekçeleri var. 



Van’dan ayrılıyoruz. Ben asıl Erciş’i merak ediyorum. Gölün kuzeyine düşen bu güzel ilçedeki durum kendini çadır kentlerden ele veriyor. İlçenin en işlek caddesinin iki yanına dizilen bütün çok katlı binalar tıpkı Van’daki gibi boşaltılmış. Van Yolu Caminin iki minaresi de yerle bir olmuş. Erciş’te bir oyun parkına kurulan birkaç çadırda zor günler geçiren insanlara selam verirken ağır bir mahcubiyet yaşıyorum. Anadolu’nun kocaman yürekli insanı işte. Her yer tevekkül. Bir teyze piknik tüpünün üzerine düdüklü tenceresini koymuş. Bir diğeri semaverini yakmış. Çaydanlığın buharı, o soğukta  içimi mi ısıtıyor ne?



Kenar mahallelerde çöken, kum gibi dağılan evler görüyoruz. Bir Ercişli ölü sayısının söylenenden çok daha fazla olduğunu anlatıyor. Akşamın ayazı ilçeyi iyice soğuturken, günün son ışıkları Van Gölü’nü yakıp uzaklaşıyor.


            Bir gözlem yerine kocaman bir iyilik öyküsü yazmak isterdim. Vanlı yahut Ercişli bir aileyi oradan alıp işler yoluna girene kadar misafir edebilmeyi mesela. Vermekte zorlandığım şeyi ortadan ikiye bölebilmeyi. En güzel iyiliği 11 yaşındaki kızım yaptı. Kimseye vermek istemediği oyuncağını, oralı bir çocuğa ver baba dedi. Erciş’te bir çocuk parkında küçük sahibine gitti oyuncak bebek.



31 Mart 2016

Fotoğraflarla bir zamanlar Osmanlı

Selanik
Tuzla-Bosna Hersek
Tuzla-Bosna Hersek
25th Anniversary of Sultan Abdulhamid II in Konya, 1901
Damascus, Electric Train, 1907


Birinci Dünya Savaşı'nda Gazze'yi İngilizlere karşı savunan Osmanlı askerleri, 1917
Harem'i su basmış, trs.
Austrian troops marching up Mt. Zion, 1916
Abdul-Hamid_villa_Allatini
British troops enter Baghdad. 1920
caliph-abdul-mecid-at-the-nikah-of-his-daughter1
Children in Mitrovica, Kosovo, 1900
Export of Water from the River Jordan to the US for Baptis with the Imperial Permission, 1905
Ottoman Pilot Ahmet Ali Effendi World's First Black Pilot 1916 His Grandmother from Bornu (Nigeria)
OTTOMAN MILITARY DRILL INSIDE THE BARRACKS, JERUSALEM, PALESTINE
Last Ottoman Sultan Mehmed VI went into Exile from Turkey to Malta on 17 November 1922 1
Id al-Adha in the Ulus Square, Ankara. 4 August 1922
Hafiz Mehmed Ali Effendi, Winner of Bursa Bike Race, 1900s (Bursa Bisiklet Müsabakası Birincisi M.Ali)
Ottoman Soldiers and Non-Muslim Citizens, Istanbul, 1900s
Ottoman Soldiers in the Square of al-Aqsa Mosque, Jerusalem, 1915
Ottoman_Empire_declaration_of_war_during_WWI-2

19 Mart 2016

Filistin İzlenimleri

Konya Atatürk Lisesi İlim ve İrfan Topluluğu öğrencileri ile 2015 yılı Ekim ayı sonunda ziyaret ettiğimiz Filistin'i fotoğraflar eşliğinde  konuştuk.
24 Şubat 2016 tarihinde yaptığımız program umarım faydalı olmuştur.
Topluluğun danışman hocası Mustafa Yıldırım'a gayretli çalışmalarından dolayı teşekkür ediyorum.

Konya Tarihi Fotoğafları






(1) Armenian priest of Koniah (Konya); (2) Mullah of Koniah (Konya); and (3) Greek priest of Koniah (Konya)

(2) Bourgeois of Koniah (Konya); (2) Greek woman of Bourdour (Burdur); and (3) Muslim woman of Bourdour (Burdur)

04 Mart 2016

Minimalist sinema

Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sektörleşmeye başlayan sinemada, belli biçemlerin dayatılmasına bir tepki olarak çeşitli akımlar ortaya çıkmıştır. Minimalizm de belli bir kronolojik süreç geçirip kendisinden önceki kimi akımlarla etkileşime girerek olgunlaşmış bir sanat anlayışıdır. Doğmasında öncülük eden sanat akımlarının ortak özelliği, gerçekçilik, nesnellik, işlevsellik, sadecilik gibi oluşumlardan beslenmeleridir. 


Ortaya çıkışı ve duruşu ile avant-garde/öncü bir sanat akımı olarak kabul edilen Minimalizm, "şeyler"in özünü araştırır, saf ve deneysel olandan yana tavır koyar. Nesnelliği ve öze yönelik bir formalizmi önceleyen bu akım, bilhassa biçimselliği ve estetizmi gözetmektedir. Bu anlamda aşırı kuralcı bir yapı söz konusu olduğu söylenebilir. Akımın ortaya koyduğu temiz, arı, yalın estetik anlayışı, 60'larda "Sanat sanat içindir" ilkesini yüceltmiştir. Aşırıya varan bir tüketim toplumu ruhuna karşı ortaya çıktığı görülen minimal akım, günümüz yaşam tarzlarında ve sanatta kendine ait yalın yeri korumaktadır. Minimalist sinemanın da, daha saf ve katışıksız bir sinema arayışının ürünü olduğu söylenebilir. Gereksiz eklentilerden arınmış, yeteri kadarı ile görsel ve öyküsel anlatımını kurmaya çalışan bir sinemadır bu. Anlatması gerekenden fazlasını anlatmayı, göstermesi gerekenden fazlasını göstermeyi gereksiz bulan bir görüşü temsil eden akım, "seçkin bir sadecilik" olarak nitelendirilebilir. 

Minimalist Sinemanın temel özellikleri şu şekilde sıralanır:

- Amatör oyuncu kullanımı öncelenir. Profesyonelliğin sebep olduğu aşırı mimikli oyunculuktan kaçınılır.
- Oyunculukta sadelik ve doğaçlama tercih edilir.
- Bir oyuncu bir karakteri karşılar. Birkaç oyuncu aynı tipi oynamaz.
- Dekor ve objeler olabildiğince sade ve işlevseldir.
- Mümkün olduğunca doğal ışık kullanılır.
- Sabit kamera açıları ve uzun planlar tercih edilir.
- Yapay efektlere başvurulmaz.
- Dublaj yerine sesli çekim yapılır.
- Dış müzik gibi destek öğelere yer verilmez.

Gerçeği Gerçekle Düzeltmek

Sanat dilinin dolaysızlığı ile rağbet gören Minimalist Sinema, gerçekçi bir duruşun ifadesidir. Sadeci, kim zaman da belgeci bir tutumun, yaşamla paralel gelişen bir filmsel yapının oluşumudur. Yapay efektler ve bol aksiyonla yoğrulmuş sinema anlayışına karşın hayatın bir parçası gibi duran filmler üretmeye çalışan Minimalist yönetmenler, "gerçeği gerçekle düzeltmek" adına arındırılmış bir estetik anlayışı gözetmektedirler. Muhtevası en aza indirgenmiş bir sanata ulaşmanın hedeflendiği bu akımda, biçim içeriğe tekabül eder.

Bresson'un deyimiyle "bir kemanın yettiği yerde ikincisini kullanmamak" gerektiğini düşünen Minimalistler, kendiliğindenlik, tazelik ve yalınlık peşinde olmuşlardır. Hakikiyle sahtenin karışımının sahteyi verdiğini düşündüklerinden bu ikisini ayırma ihtiyacı hissetmişlerdir. Fakat hakikate dair bakış açılarının salt biçimsel bir titizlikle örülü olması, beraberinde bazı problemleri de getirmiştir.

Gerçekliğin parçalanıp yeniden kurgulanmasıyla elde edilen bir yapının, hakikati perdelediğini gören Minimalistler, "zaten güzel olan gerçeğe ek bir güzellik katmaya çalışmanın" gereksizliğini imleyen bu düşünceyi alternatif olarak sunmuşlardır. Fakat eleştirdikleri hataya düşerek oluşturdukları yapı, gerçekliğin hiç olmadığı kadar sıradan ve yoksunlaştırılmış bir başka türevidir. Zira gerçeğin kendisi, hatalı buldukları tarzlardaki kadar atraksiyon ve gösterişe yaslanmamakla beraber, onların savunduğu kadar durağan bir çizgi de takip etmeyebilir. Böylece damıtmaya çalıştıkları sanatı, farkında olmadan yoksullaştırdıkları görülür.

Minimalizmin salt formel yönünü sahiplenerek içini doldurabilmek pek mümkün görünmemektedir. Bu akımı sahiplenenlerin bazı kurallar belirlemeleri önemli bir seçkinciliği simgelemekle beraber bu durum, bir süre sonra kendilerini fazla sınırlıyor olmalarına sebep olmuştur. Resim sanatında hiçbir şey anlatmayan, konuyla ilişiği olmayan figürasyonlara, müzikte notasız ve sessiz eserlere imza atan minimalistler, sinemada ise mahrem olanın alanına girerek bu sanatı sırf izlenimci ve ifşa edici bir boyuta indirgerler. Sınırları zorlayarak gerçekliği değiştirmeye çalışanlara tepki vermek isterken, kendileri de bir başka sınır boyunda seyreder hale gelmişlerdir.

Minimalizm, onca şaşaa, süs ve blöfe aslında hiç de gerek olmadığının, hatta bu abartının sinemayı deforme ettiğinin fark edilmesi açısından önemli bir karşı duruştur. Gerçekliğin görkemde değil, küçük ve sade hayat tarzlarında olduğu fark edilmiş, sadeliğin gerçekliği seçkin bir dille ve fazlalıklardan kurtularak ortaya konmuştur. Ancak salt minimal akımdan hareketle bir sinematografi oluşturmaya çalışmak, faktörlerden kurtulamamaya ve sanatın özünden uzaklaşmaya sebep olabilmektedir. Minimalizm bir amaç değil, bir "sonuç" olabildiğince yaratıcılığı tetikleyecektir.

"Minimalist Yönetmenler" ya da...

Bu akımın bir sonuç olarak ele alınması gereği sebebiyle herhangi bir yönetmenin "minimalist" olarak tanımlaması, sınırlayıcı bir konum arz eder. Bu sebeple, "Minimalist yönetmenler" yerine, "filmlerinde minimal unsurlara rastlanan yönetmenler" şeklinde bir ifade kullanmak daha isabetli olacaktır. İlk olarak 30'larda, usta yönetmen Yasujiro Ozu?nun filmlerinde rastlanan bu üslup, Fransız yönetmen Robert Bresson?un yalın tarzı ve arınmış sinematografisinde de fazlasıyla görülmektedir. Müzikli ve danslı Hint filmleri arasından sıyrılıp kendi gerçekçi tarzını oluşturabilen bir yönetmen olan Satyajit Ray de bu grup içerisinde anılır.

Abbas Kiyarüstemi, Bahman Gobadi, Cafer Penahi gibi yönetmenleri barındıran İran Sineması ise sade anlatımı ve yapay olandan arındırılmış hikâye örgüsü ile bu akımın merkezinde yer alır. Dardanne Kardeşler, Kaurismaki Biraderler, Jim Jarmush gibi isimlerin de dâhil edilebileceği bu listenin Türkiye?deki en önemli temsilcisinin ise Nuri Bilge Ceylan olduğu söylenebilir. Aralarında daha pek çok ismin zikredilebileceği bu yönetmenlere ve sinematografilerinin minimal açılımlarına, yazımızın bir sonraki kısmında devam edeceğiz.

KAYNAKÇA:

Pelin Özdoğru, Minimalizm ve Sinema, Es Yayınları, 2004.
Robert Bresson, Sinematograf Üzerine Notlar, Nisan Yayınları, 2000.
İlhami Çiçek, Satranç Dersleri, Edebiyat Dergisi Yayınları, 1972.
Cahit Koytak, İlk Atlas, Yazı Yayıncılık, 1990.

http://www.facebook.com/group.php?gid=37114722466

Yazı alıntıdır: (http://www.sinemadicle.com/index.php/yorumlar-56/30-yorumlar/371-minimalist-sinemann-temel-oezellikleri)

14 Şubat 2016

Uğur Işılak-Unutulmuş Notlarımdan






23 ekim 2007 tarihinde Sille kültür evinde tuttuğum notlardan... 
(Unuttuğum bu yazıyı arşivimden buldum. Muammer ULUTÜRK)
 
"Abdürrahim Karakoç’un hayatım üzerinde çok etkisi oldu. Necip Fazıl kitaplarıyla tanışınca da hayatım büsbütün değişti. Karakoç’tan sonraki idolüm Necip Fazıl’dır. Daha sonra Cemil Meriç kitapları okudum. Onun eskisi kadar olmasa da etkisi vardır. Günümüzde filmler, diziler çok etkili. Herkes kitap çıkarıyor. Fikir kitapları yazılıyor. 21. yy., insanı çok tembelleşti. Hepimiz için geçerlidir bu. İnternet de ilmi gelişmemizi engelledi. Fikir adamlarının nesil üzerindeki etksini bugün modern vasıtalarla kullanmak lazım. Benim bu işlere fıtri bir eğilimim de vardı. İstidadımı iyiye kanalize etmek istedim. 13-14 yaşımdayken sanat adamı olmadan evvel dava adamı olmaya karar verdim. Müslüman Türk evladının böyle olması gerektiğine inanıyorum. Ben sanatı böyle algılarım. Böyle yola çıktık. 35 yaşıma geldim. Herşeyin hayırlısını dilerim."

"Bazı şeyler size mahrum bırakılıyor mu? İnancınızdan dolayı sıkıntınız var mı? Diye soruyorsunuz. Davanızda samimi iseniz Allah bütün kapıları açar. Herkes hak ettiği yerde. Davasına inanan, ben harcanıyorum, eserlerim var vs. demez. Davama ne kadar sadığım ona bakarım. Ben şu yere nasıl varırım derdinde değilim. Hedef kitleniz kim? Benim öyle bir hedef kitlem yok. Ama tespit etiğim bir kitle var. Gaye adamınınpazar anlamında böyle düşüncesi olamaz. Onu Unkapanı tüccarları yapar. Amacınızla sanat yaparsınız. Sizi kim dinlerse işte onlar kitlenizdir. Milliyetçi, muhafazakar ve mukaddesatçı kesim dinliyor beni. Aleviler ve solcular da var. Yüzde elliden fazla muhafazakar milliyetçi kitle. Bizim bu kesimin sanatla ilgisi yok. Ya zaruri görmüyor veya ruh inceliği, ruh kibarlığı yok. Ruh zerafeti rakçıyı dinlemek olmayabilir 10 yıldır hele 6 yıldır Türkiye’yi geziyorum. Duyarlı belediye başkanları çağırdılar. Bakıyoruz, alakası olmayan insanlar bir sürü para ile çağırıyorlar. Bunun adı bana göre ruhsal katliam. Yoz adamları çağırmak ile canileri çağırmanın bir farkı yok. Bunun yapılmaması lazım. İnsanların ruhuna tecavüz edenleri bu etkinliklerde görmek üzüyor beni. Gelecekte kültürel anlama belediye başkanlarına çok iş düşüyor. Başkanlar değer yargılarımızla yeniden bir ihya hareketi başlatabilirler. Müzik haram mı? Ben işimin yüzde yüz helal olduğunu iddia etmiyorum. Şairler yalancıdır diyenler olmuş. İşret, teganni ve musiki hakkında değişik görüşler olmuş. Müspet bakan alimler hakikate, hayra götüren musikiye uygun bakmış. Benim işin herkesi hayra çağırdığını iddia edemem. Müziğin ne olduğunu ifade edemem. Bu anlamda ona hak ve hakikate vesile olmasını umarım. Aşık Reyhani, mahsuni etkileri var bende. Ozan kültürüyle yetiştim. Barış Manço beni etkilerdi. Farklı yorumuyla Orhan Gencebay’dan söz olarak haz almam ama müziğini beğenirim. Vizyonu ar onun müzikal anlamda. Barış Manço ve Orhan Gencebay müzikal anlamda devrimcidir."