Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

19 Mart 2016

Filistin İzlenimleri

Konya Atatürk Lisesi İlim ve İrfan Topluluğu öğrencileri ile 2015 yılı Ekim ayı sonunda ziyaret ettiğimiz Filistin'i fotoğraflar eşliğinde  konuştuk.
24 Şubat 2016 tarihinde yaptığımız program umarım faydalı olmuştur.
Topluluğun danışman hocası Mustafa Yıldırım'a gayretli çalışmalarından dolayı teşekkür ediyorum.

Konya Tarihi Fotoğafları






(1) Armenian priest of Koniah (Konya); (2) Mullah of Koniah (Konya); and (3) Greek priest of Koniah (Konya)

(2) Bourgeois of Koniah (Konya); (2) Greek woman of Bourdour (Burdur); and (3) Muslim woman of Bourdour (Burdur)

04 Mart 2016

Minimalist sinema

Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sektörleşmeye başlayan sinemada, belli biçemlerin dayatılmasına bir tepki olarak çeşitli akımlar ortaya çıkmıştır. Minimalizm de belli bir kronolojik süreç geçirip kendisinden önceki kimi akımlarla etkileşime girerek olgunlaşmış bir sanat anlayışıdır. Doğmasında öncülük eden sanat akımlarının ortak özelliği, gerçekçilik, nesnellik, işlevsellik, sadecilik gibi oluşumlardan beslenmeleridir. 


Ortaya çıkışı ve duruşu ile avant-garde/öncü bir sanat akımı olarak kabul edilen Minimalizm, "şeyler"in özünü araştırır, saf ve deneysel olandan yana tavır koyar. Nesnelliği ve öze yönelik bir formalizmi önceleyen bu akım, bilhassa biçimselliği ve estetizmi gözetmektedir. Bu anlamda aşırı kuralcı bir yapı söz konusu olduğu söylenebilir. Akımın ortaya koyduğu temiz, arı, yalın estetik anlayışı, 60'larda "Sanat sanat içindir" ilkesini yüceltmiştir. Aşırıya varan bir tüketim toplumu ruhuna karşı ortaya çıktığı görülen minimal akım, günümüz yaşam tarzlarında ve sanatta kendine ait yalın yeri korumaktadır. Minimalist sinemanın da, daha saf ve katışıksız bir sinema arayışının ürünü olduğu söylenebilir. Gereksiz eklentilerden arınmış, yeteri kadarı ile görsel ve öyküsel anlatımını kurmaya çalışan bir sinemadır bu. Anlatması gerekenden fazlasını anlatmayı, göstermesi gerekenden fazlasını göstermeyi gereksiz bulan bir görüşü temsil eden akım, "seçkin bir sadecilik" olarak nitelendirilebilir. 

Minimalist Sinemanın temel özellikleri şu şekilde sıralanır:

- Amatör oyuncu kullanımı öncelenir. Profesyonelliğin sebep olduğu aşırı mimikli oyunculuktan kaçınılır.
- Oyunculukta sadelik ve doğaçlama tercih edilir.
- Bir oyuncu bir karakteri karşılar. Birkaç oyuncu aynı tipi oynamaz.
- Dekor ve objeler olabildiğince sade ve işlevseldir.
- Mümkün olduğunca doğal ışık kullanılır.
- Sabit kamera açıları ve uzun planlar tercih edilir.
- Yapay efektlere başvurulmaz.
- Dublaj yerine sesli çekim yapılır.
- Dış müzik gibi destek öğelere yer verilmez.

Gerçeği Gerçekle Düzeltmek

Sanat dilinin dolaysızlığı ile rağbet gören Minimalist Sinema, gerçekçi bir duruşun ifadesidir. Sadeci, kim zaman da belgeci bir tutumun, yaşamla paralel gelişen bir filmsel yapının oluşumudur. Yapay efektler ve bol aksiyonla yoğrulmuş sinema anlayışına karşın hayatın bir parçası gibi duran filmler üretmeye çalışan Minimalist yönetmenler, "gerçeği gerçekle düzeltmek" adına arındırılmış bir estetik anlayışı gözetmektedirler. Muhtevası en aza indirgenmiş bir sanata ulaşmanın hedeflendiği bu akımda, biçim içeriğe tekabül eder.

Bresson'un deyimiyle "bir kemanın yettiği yerde ikincisini kullanmamak" gerektiğini düşünen Minimalistler, kendiliğindenlik, tazelik ve yalınlık peşinde olmuşlardır. Hakikiyle sahtenin karışımının sahteyi verdiğini düşündüklerinden bu ikisini ayırma ihtiyacı hissetmişlerdir. Fakat hakikate dair bakış açılarının salt biçimsel bir titizlikle örülü olması, beraberinde bazı problemleri de getirmiştir.

Gerçekliğin parçalanıp yeniden kurgulanmasıyla elde edilen bir yapının, hakikati perdelediğini gören Minimalistler, "zaten güzel olan gerçeğe ek bir güzellik katmaya çalışmanın" gereksizliğini imleyen bu düşünceyi alternatif olarak sunmuşlardır. Fakat eleştirdikleri hataya düşerek oluşturdukları yapı, gerçekliğin hiç olmadığı kadar sıradan ve yoksunlaştırılmış bir başka türevidir. Zira gerçeğin kendisi, hatalı buldukları tarzlardaki kadar atraksiyon ve gösterişe yaslanmamakla beraber, onların savunduğu kadar durağan bir çizgi de takip etmeyebilir. Böylece damıtmaya çalıştıkları sanatı, farkında olmadan yoksullaştırdıkları görülür.

Minimalizmin salt formel yönünü sahiplenerek içini doldurabilmek pek mümkün görünmemektedir. Bu akımı sahiplenenlerin bazı kurallar belirlemeleri önemli bir seçkinciliği simgelemekle beraber bu durum, bir süre sonra kendilerini fazla sınırlıyor olmalarına sebep olmuştur. Resim sanatında hiçbir şey anlatmayan, konuyla ilişiği olmayan figürasyonlara, müzikte notasız ve sessiz eserlere imza atan minimalistler, sinemada ise mahrem olanın alanına girerek bu sanatı sırf izlenimci ve ifşa edici bir boyuta indirgerler. Sınırları zorlayarak gerçekliği değiştirmeye çalışanlara tepki vermek isterken, kendileri de bir başka sınır boyunda seyreder hale gelmişlerdir.

Minimalizm, onca şaşaa, süs ve blöfe aslında hiç de gerek olmadığının, hatta bu abartının sinemayı deforme ettiğinin fark edilmesi açısından önemli bir karşı duruştur. Gerçekliğin görkemde değil, küçük ve sade hayat tarzlarında olduğu fark edilmiş, sadeliğin gerçekliği seçkin bir dille ve fazlalıklardan kurtularak ortaya konmuştur. Ancak salt minimal akımdan hareketle bir sinematografi oluşturmaya çalışmak, faktörlerden kurtulamamaya ve sanatın özünden uzaklaşmaya sebep olabilmektedir. Minimalizm bir amaç değil, bir "sonuç" olabildiğince yaratıcılığı tetikleyecektir.

"Minimalist Yönetmenler" ya da...

Bu akımın bir sonuç olarak ele alınması gereği sebebiyle herhangi bir yönetmenin "minimalist" olarak tanımlaması, sınırlayıcı bir konum arz eder. Bu sebeple, "Minimalist yönetmenler" yerine, "filmlerinde minimal unsurlara rastlanan yönetmenler" şeklinde bir ifade kullanmak daha isabetli olacaktır. İlk olarak 30'larda, usta yönetmen Yasujiro Ozu?nun filmlerinde rastlanan bu üslup, Fransız yönetmen Robert Bresson?un yalın tarzı ve arınmış sinematografisinde de fazlasıyla görülmektedir. Müzikli ve danslı Hint filmleri arasından sıyrılıp kendi gerçekçi tarzını oluşturabilen bir yönetmen olan Satyajit Ray de bu grup içerisinde anılır.

Abbas Kiyarüstemi, Bahman Gobadi, Cafer Penahi gibi yönetmenleri barındıran İran Sineması ise sade anlatımı ve yapay olandan arındırılmış hikâye örgüsü ile bu akımın merkezinde yer alır. Dardanne Kardeşler, Kaurismaki Biraderler, Jim Jarmush gibi isimlerin de dâhil edilebileceği bu listenin Türkiye?deki en önemli temsilcisinin ise Nuri Bilge Ceylan olduğu söylenebilir. Aralarında daha pek çok ismin zikredilebileceği bu yönetmenlere ve sinematografilerinin minimal açılımlarına, yazımızın bir sonraki kısmında devam edeceğiz.

KAYNAKÇA:

Pelin Özdoğru, Minimalizm ve Sinema, Es Yayınları, 2004.
Robert Bresson, Sinematograf Üzerine Notlar, Nisan Yayınları, 2000.
İlhami Çiçek, Satranç Dersleri, Edebiyat Dergisi Yayınları, 1972.
Cahit Koytak, İlk Atlas, Yazı Yayıncılık, 1990.

http://www.facebook.com/group.php?gid=37114722466

Yazı alıntıdır: (http://www.sinemadicle.com/index.php/yorumlar-56/30-yorumlar/371-minimalist-sinemann-temel-oezellikleri)

14 Şubat 2016

Uğur Işılak-Unutulmuş Notlarımdan






23 ekim 2007 tarihinde Sille kültür evinde tuttuğum notlardan... 
(Unuttuğum bu yazıyı arşivimden buldum. Muammer ULUTÜRK)
 
"Abdürrahim Karakoç’un hayatım üzerinde çok etkisi oldu. Necip Fazıl kitaplarıyla tanışınca da hayatım büsbütün değişti. Karakoç’tan sonraki idolüm Necip Fazıl’dır. Daha sonra Cemil Meriç kitapları okudum. Onun eskisi kadar olmasa da etkisi vardır. Günümüzde filmler, diziler çok etkili. Herkes kitap çıkarıyor. Fikir kitapları yazılıyor. 21. yy., insanı çok tembelleşti. Hepimiz için geçerlidir bu. İnternet de ilmi gelişmemizi engelledi. Fikir adamlarının nesil üzerindeki etksini bugün modern vasıtalarla kullanmak lazım. Benim bu işlere fıtri bir eğilimim de vardı. İstidadımı iyiye kanalize etmek istedim. 13-14 yaşımdayken sanat adamı olmadan evvel dava adamı olmaya karar verdim. Müslüman Türk evladının böyle olması gerektiğine inanıyorum. Ben sanatı böyle algılarım. Böyle yola çıktık. 35 yaşıma geldim. Herşeyin hayırlısını dilerim."

"Bazı şeyler size mahrum bırakılıyor mu? İnancınızdan dolayı sıkıntınız var mı? Diye soruyorsunuz. Davanızda samimi iseniz Allah bütün kapıları açar. Herkes hak ettiği yerde. Davasına inanan, ben harcanıyorum, eserlerim var vs. demez. Davama ne kadar sadığım ona bakarım. Ben şu yere nasıl varırım derdinde değilim. Hedef kitleniz kim? Benim öyle bir hedef kitlem yok. Ama tespit etiğim bir kitle var. Gaye adamınınpazar anlamında böyle düşüncesi olamaz. Onu Unkapanı tüccarları yapar. Amacınızla sanat yaparsınız. Sizi kim dinlerse işte onlar kitlenizdir. Milliyetçi, muhafazakar ve mukaddesatçı kesim dinliyor beni. Aleviler ve solcular da var. Yüzde elliden fazla muhafazakar milliyetçi kitle. Bizim bu kesimin sanatla ilgisi yok. Ya zaruri görmüyor veya ruh inceliği, ruh kibarlığı yok. Ruh zerafeti rakçıyı dinlemek olmayabilir 10 yıldır hele 6 yıldır Türkiye’yi geziyorum. Duyarlı belediye başkanları çağırdılar. Bakıyoruz, alakası olmayan insanlar bir sürü para ile çağırıyorlar. Bunun adı bana göre ruhsal katliam. Yoz adamları çağırmak ile canileri çağırmanın bir farkı yok. Bunun yapılmaması lazım. İnsanların ruhuna tecavüz edenleri bu etkinliklerde görmek üzüyor beni. Gelecekte kültürel anlama belediye başkanlarına çok iş düşüyor. Başkanlar değer yargılarımızla yeniden bir ihya hareketi başlatabilirler. Müzik haram mı? Ben işimin yüzde yüz helal olduğunu iddia etmiyorum. Şairler yalancıdır diyenler olmuş. İşret, teganni ve musiki hakkında değişik görüşler olmuş. Müspet bakan alimler hakikate, hayra götüren musikiye uygun bakmış. Benim işin herkesi hayra çağırdığını iddia edemem. Müziğin ne olduğunu ifade edemem. Bu anlamda ona hak ve hakikate vesile olmasını umarım. Aşık Reyhani, mahsuni etkileri var bende. Ozan kültürüyle yetiştim. Barış Manço beni etkilerdi. Farklı yorumuyla Orhan Gencebay’dan söz olarak haz almam ama müziğini beğenirim. Vizyonu ar onun müzikal anlamda. Barış Manço ve Orhan Gencebay müzikal anlamda devrimcidir."

09 Şubat 2016

Maître Gims - Est-ce que tu m'aimes ? (Clip Officiel)

Kongolu rapçı Gandhi Djuna (d. 6 May 1986) müthiş biri. Bağırarak şarkı söyleyen solist.Fransızca bu tarza çok iyi gitmiş. Başkası bağırıyor olsa asla dinlemezsiniz.

25 Ocak 2016

Koca Bir Çınardı Dedem


Annemin babası Mehmet Ali Dedem 1894 doğumlu idi. Üzerimde çok emeği vardır. Değirmencilikten emekli maaşını hak ettiği halde, tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır, günahtır diye hiç almamış. Askerliği Filistin ve Kafkas cephesinde yapan hacı dedeme gazi olduğundan gazi maaşı bağlamışlar. Ondan başka geliri yoktu. Yalansız, plansız dosdoğru koca bir çınardı.
Ne bileyim, devrilip gitmiyorsak onun gibiler sebebiyle demek geliyor içimden.
Nur içinde yatsınlar. Allah gani gani rahmet eylesin hepsine...

11 Ocak 2016

Ne Olmuşsa En Mükemmel Olmuş

Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye. "Ol" der Tanrı. Güneş oluverir.


Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur. Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı. Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.
Herşey karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar. Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez!
Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir. Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı...
Sırtında bir acı ile uyanır....Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..

"Amor Fati - Nietzsche "

Kütüphane Var mı? Evinizde Yani?

Çevremde nice insanın okuyarak rahatladığını, sorunlarıyla baş etme gücü kazandığını yakından gözlüyorum. Okumak, ruhsal sorunları tamamen gidermese bile, onlarla baş etmeyi kolaylaştırıyor, kişilerin ufuklarını zenginleştiriyor, insan ilişkilerinde başarılı, yaşamda dirençli olmalarına katkıda bulunuyor.



İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya yerle bir olmuştu, insan kaybı da büyüktü. Ancak yirmi yıl sonra Almanya’yı bir sanayi devi olarak ayakta gördük. Bu nasıl oldu? Bu durumun birkaç nedeni olabilir. Kanımca bunlardan en önemlisi, Almanya’nın bilgiye dayalı oturmuş bir sistemde iyi eğitim almış insanlara sâhip olmasıydı.

Biz nasılız? Fena okumuyoruz, ancak daha iyi okuyabiliriz. Azerbaycan’da yüz evden ellisinde piyano var, yüz evden yüzünde kütüphane var. Evinizde bir kütüphane var mı? Evinizde iki kütüphane var mı?
İstanbul’da Maçka’da açık hava tiyatrosunun yanındaki küçük parkta metal bir heykel var. Sanırım heykelin bir parçası olarak metal kalemle şöyle bir yazı yazılmış üzerine: “Bugüne kadar hiç kimse benden evi için bir kütüphane tasarlamamı istemedi. İmza: Bir iç mimar.” Heykelin üzerinde aynen böyle yazıyor. Ev yaptıranlar, fayanslara filan çok dikkat ederler ama galiba kütüphaneler unutulmuş.
Plajlarda, tatil köylerinde bakıyorum, yabancı turistler sürekli kitap okuyorlar. Belki hepsi çok derin şeyler okumuyorlar, ama okuyorlar. Yani iki ellerini birbirine yaklaştırıp kitap okuyorlar. Plajlarda zaman zaman bizim insanımızın ise iki kolunu yanlara açıp dirseklerinin iç tarafını güneşe tuttuklarını görürsünüz. (Dirseğin iç bölümü yansın diye böyle yaparlar.)
Okumak için iki eli bir araya gelmeyen milletin iki yakası da bir araya gelmez.
(alıntı)

Dostluk İpi

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...


Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."

Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.

Kendime Notlar

Ömrümüz olursa şayet, yaşlılık zamanlarımızda anılarımızla birlikte olacağız muhakkak. Hele okuyor, yazıyor ve fotoğraflar çekiyorsak. Bunun için kaybolup gitmesine razı olmadığımız şeyleri bir yerde toplamak gerekiyor. Bloglarımı ondan yazmaya çalışıyorum ayda bir kere bile olsa. Kotaları dolduran e-posta sayfalarını silmeden evvel bakayım dedim, buraya taşıyacağım neler var.
Eğitimci-Yazar dostum Duran Çetin, halen Kon Tv'de programlarına devam ediyor. 15 Ocak 2010 tarihinde bir google grubunda şu duyuruyu yapmış:

"Kültür Dünyamız" programının bu haftaki konuğu Eğitimci Yazar Dr.
Muammer Ulutürk.
"Kültür Dünyamız" programı her Pazar saat 16.05'te KONTV'de. Programda
kültür, edebiyat, sanat ve kitap dünyasına pencere aralanıyor.
Yazar Duran Çetin'in hazırlayıp sunduğu "Kültür Dünyamız" programının
17 Ocak 2010 Pazar günkü konuğu Eğitimci-Yazar Dr. Muammer Ulutürk.
Ulutürk, kültür-sanat alanındaki faaliyetlerinin yanı sıra Ekim ayı
içinde çıkan iki kitabından biri olan "Havariler"i anlatacak, yanlış
bilinen bazı konulara açıklık getirecek.
Programda, Konuk Eğitimci Yazar Dr. Muammer Ulutürk'ün kitapları ile
birlikte haftanın kitapları tanıtılacak. Ayrıca her hafta olduğu gibi
yine bir dergi tanıtımı da programda yer alacak. Program Pazar günü
saat 16.05'te KONTV'de.

Daha dün gibi ama aradan tam 6 sene geçmiş.