Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

18 Temmuz 2009

Ulusal II. Meke Fotoğrafçılar Buluşmasının Ardından


Hayata, eşyaya, olup bitenlere ve insana dair yeni bakış açıları sunan fotoğraf sanatının onlarca özelliği mevcut. Ben bunu, “başkaları bakar, fotoğraf sanatçısı görür” diye özetliyorum.
Bir dokümantasyon aracı olarak belgeye, bilgiye, ispata ve arşive yarayan fotoğrafın, güzel sanatlar içinde müstesna bir yeri var. Digital teknoloji, fotoğraf makinelerinin kullanım ve kazanımlarını kolaylaştırınca müşterisi de arttı doğal olarak. Türkiye’deki fotoğraf dernek ve topluluklarının sayısı hızla artmaya devam ediyor.

Fotoğraf üretimini tetikleyen sürecin bu şekilde hızlanması, sponsor destekli fotoğrafçı buluşmalarının da sayısını arttırdı. Mevsimine göre, kurum ve kuruluşlar, gönüllüler ve daha çok dernekler kanalıyla yurdun fotoğrafa uygun yörelerinde geziler ve buluşmalar organize ediliyor. Bölge, yöre ve şehir tanıtımlarına reklam işlevi de gören fotoğraf buluşmalarının istisnaları hariç Konya gibi fotoğraf deposu olan bir yerde ilgisi olması gerekenlerce yeteri kadar fark edilmemesini bir eğitim sorunu olarak görmüşümdür. Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, yerel yönetimlerin şehrin tanıtım sorunlarından yakındıklarına şahit oluyorsunuz. Kültürel mirasın öne çıktığı yerlerde bile benzer yakınmalar eksik olmuyor. Buna mukabil, söz gelimi yerel yönetimlerin kültür müdürlükleri olmasına rağmen ilgili birimleri yönetenlerin çoğunun kültürle işleri olmadığından bunun farkına varmıyorlar. Tek bir yayını olmayan bir kültür bürosu, dairesi adı her ne ise rastlayabiliyorsunuz.



Asıl konumuza gelelim. Pek alışık olmasak da, yaşadığı coğrafyanın kıymetini bilen, vefasını başkalarıyla paylaşacak kadar gönüllü şehir efendileri de çıkıyor zaman zaman. 16-19 Mayıs tarihleri arasında Meke Gölü merkezli Ulusal fotoğrafçılar buluşması yapıldı. Öncülüğünü, daha evvel bu köşede hakkında yazdığım Ereğlili Memduh Ekici dostumuzun yaptığı organizasyonun sponsoru, Ereğli Telekom Müdürlüğü idi. Ereğli ve Karapınar Belediyeleri de destek oldular. Üç gün süren ve Türkiye’nin farklı yerlerinden gelen yetmiş kadar fotoğrafçının katıldığı organizasyonu en güzel şekilde gerçekleştiren Ereğli Telekom Müdürü Hızır Doğru’ya buradan teşekkür etmek borçtur. Kurumu adına yeme, içme, konaklama ve ulaşım sponsoru olan Hızır Bey’in elemanları da arı gibi çalıştılar. Hepsine teşekkür ederim kendi adıma. Trabzon’dan, Erzurum’dan, İstanbul’dan, Ankara’dan adını sayamayacağım birçok yerden yüzlerce kilometre kat ederek Meke’ye, şebboylara, yılkı atlarına, Karapınar’a, İvriz’e, bozkırın renkli coğrafyasına gelen bütün fotoğrafçı dostlara da teşekkür etmek isterim. İç Anadolu’nun güzel köyleriyle, ovaları ve yaylalarıyla, temiz yürekli insanıyla tanış olup güzel anılarla evlerine döndüler. Fotoğraf web sayfalarında birbirleriyle gıyaben merhabalaşan gönülleri hoş bu insanlar, kırk senelik dostlar gibi kaynaşıp bu buluşma ile yörenin gönüllü birer tanıtımcısı da oldular.

Fotoğraf sanatını, güzel ülkemizi detaylarıyla tanıtan, insanımızı buluşturup kaynaştıran, öğreten ve fark ettiren tarafıyla daha çok seviyorum. Çabanız daim olsun sevgili Mekeci, desteğiniz eksilmesin sayın Hızır Doğru. Köyünüzden bereket eksilmesin bizi bulgur pilavına, soğanına, ayranına ortak eden iyi yürekli insanlar.

Karaman İzlenimleri



Yazıma başlamadan evvel başlık ile mütenasip olsun diye can-ı gönülden bir inşallah demem gerekiyor. Netice itibarıyla yeni insanlar ve projelerle karşılaşıp elde ettiklerimizi yazıyor, değerlendirmemizi ona göre yapıyor ve memleket hayrına olacak işlerde tuzumuz bulunsun istiyoruz.

TYB Konya yönetimi olarak, Valilik, Belediye ve Üniversiteyi kapsayan Karaman ziyaretinden son derece olumlu izlenimlerle döndük geçtiğimiz hafta içinde. Uzun uzadıya yazılacak tarih serüveni ve kültür varlıklarıyla Karaman’ın bugün hak ettiği yerde olmadığı, ilgisi olan herkesin vakıası ne yazık ki.

Karaman’ın genç Valisi Sayın Fatih Şahin, Belediyenin yeni Başkanı güzel insan Kamil Uğurlu ve Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi’nin heyecan dolu Rektörü Prof. Dr. Sabri Gökmen’e yaptığımız ziyaretler sonrası, Karaman’da her şeyin daha güzel olacağı kanaati oluştu bende.

Sivil toplum kuruluşlarını önemsediğini ifade eden Sayın Vali, Türkiye Yazarlar Birliği’nin toplumun şekillenmesinde çok önemli boşluklar doldurduğunun altını çizdi. Birçok açıdan iki şehir arasında güç birliği yapılması gerektiğini, buna hazır olduklarını, Karaman’ın kalkınması adına özellikle turizm ve kültürel alanlarda atılımlara ihtiyaç bulunduğu ve Türkiye’de bir benzeri olmayan “Sevgi Yolu” projesinin Karaman’a muhtemel katkılarını anlattı.

İl yönetimlerinin, şehirlerin kültür varlıklarını göz ardı etmeden geçmişi gelecekle barıştıran yeni projeler üretmesi, bizim gibi bu amaca hizmeti amaç edinmiş sivil toplumculuğu her geçen gün haklı çıkarıyor. Sayın Vali’yi bu konuya vukufiyet ve hassasiyeti sebebiyle kutlamak gerekir. Şehrin imarı adına ruhsuz projeler icat edip, asırlık yapıları ortadan kaldırmak suretiyle esasen onun yüreğini söktüğünün farkında olmayan yöneticilerin giderek azaldığını görmek sevindiriyor doğrusu.



Karaman’a çok yakıştığını düşündüğüm naif insan, Şair-Yazar Mimar Kamil Uğurlu’nun sorumluluğu daha ağır bana göre. Kültür sanat adamlarının şehirlerin yönetiminde daha başarılı olacaklarını söyleyenlerle aksini düşünenler için ideal bir örnek teşkil ediyor. Mimarlığı ile birlikte şehrin tarihi dokusunu muhafaza edecek, geliştirecek öngörüye fazlasıyla sahip olduğunu düşündüğüm Sayın Uğurlu, projelerini birkaç başlık altında sıraladı. Türk dünyasından yetkili isimleri çağırarak Yunus Emre etkinliklerinin uluslararası düzeyde ve bağımsız olarak sadece Karaman’da gerçekleştirilmesini istediklerinden söz etti. Karaman Kalesi’ni çevreleyen alanın aslında Orta Anadolu’nun en zengin sivil mimarisini temsil ettiğini ancak önceki yerel yönetimlerce bölgenin yıktırılarak yok edildiğini, elde kalanın da TOKİ ile işbirliği çerçevesinde iyileştirileceğini, eski Karaman’ı koruyup kollayacaklarını söyledi. İmardan asla taviz vermeyeceklerini ve Kale ile Aktekke arasında mimari özelliği olmayan yerleri temizleyip şehir meydanı yapacaklarını ilave etti. Sayın Uğurlu’nun dikkatimizi celbeden iki projesi daha mevcut. İlki, bir Osmanlı icadı olan “Allah Kerim Müessesesi”. Emekliyseniz burada ücretsiz çay-kahve içip dostlarınızı misafir edebileceksiniz. İkincisi ise, “Sıfır Dilencili Şehir” projesi. Belediye olarak mesailerinin %60’ını kültürel çalışmalara ayıracaklarını söyleyen Sayın Uğurlu, Karaman’ın zor ve aceleci bir sosyolojiye sahip olduğunu, beklentileri karşılamak için gece gündüz çalışacaklarını belirtti. Karaman’ın hem kâmil hem de uğurlu yeni başkanı sımsıkı sarılarak yolcu etti bizi. İçimizden birinin Karaman’da daha güzel işler yapağına inanıyor ve çalışmalarında daim başarılar diliyorum.

Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi’nin yeni ve genç Rektörü sıcak karşılama ve selam faslının ardından “niyet hayr, akıbet hayr” sözüyle başladı konuşmasına. Prof. Dr. Sabri Gökmen’i son derece heyecanlı buldum. Karaman’ın tarihi fırsatlara sahip bulunduğunu, bunu başaracak gücün iyi bir ekiple mümkün olduğunu anlatırken, halktan kopuk bir üniversite düşünmek istemediklerini, şehirle birlikte olmayı önemsediklerini, öğretim elemanları alırken siyasi görüş, memleket ve sadakat aramaksızın kadro kurmaya özen gösterdiklerini ifade etti. 1965 Karaman doğumlu olan Prof. Dr. Sabri Gökmen –bu ikisi Karaman için büyük avantaj-, “hayallerim var, Konya ile Karaman’ı Orta Anadolu’nun ilim merkezi olarak hayal ediyorum, Mevlana ve Yunus Emre torunlarına has felsefeyi bütün dünya görsün öğrensin istiyorum” dedi. Sayın Gökmen’in “bâki kalan gök kubbede mühim olanın hoş bir sada bırakmak” şeklindeki hayat anlayışına, bizim proje ve tekliflerimize yakın duruşuna bakarak TYB Konya Şubesi ile Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi’nin kalıcı işler yapacağına inancım arttı.

Karaman bundan sonraki döneme avantajlarıyla giriyor. Aynı lisanı konuşan ve şehrin geleceği adına paydaş projeler dillendiren üç makama sahip. Karaman halkı, yukarıda sözünü ettiğim projelere destek çıkar ve gerekeni yaparsa kadim müktesebatıyla Orta Anadolu’nun parlayan yıldızı olacaktır.

03 Mayıs 2009

Mommo: Bir Hazin Öykü




Filmin Yönetmeni Atalay Taşdiken, Görüntü Yönetmeni Ali Özel ve oyunculardan Mustafa Uzunyılmaz ile “Mommo Kız Kardeşim” filmi hakkında konuştuk Konfad’da.

17 Nisan’da görücüye çıkan film, Yönetmen asistanı ve Set Fotoğrafçısı sevgili Osman Özel vasıtasıyla uzun zamandır bir ülfet oluşturmuştu bende. Kamera arkası ekibin işini gücünü bırakıp Konfad’a konuk olarak gelmesi, yönetmeninin hemşerimiz olması, konusunun Konya’ya aidiyeti ve henüz sinemalardayken görmem yazımın vesilesi oldu.

Atalay Taşdiken 1964 Konya-Beyşehir doğumlu bir reklamcı. Mommo ilk uzun metrajlı filmi. Mommo’nun vizyona girişinden evvel okuduğum birkaç satır dikkatimi çekmişti. Sordum: “Cebinizde 1000 lira bile yokken projeye başladığınızı okudum. Bu doğru mu ve şimdi 1000 liradan fazla paranız var mı?” “Basına bu konunun abartılı şekilde yansıdığını fakat yeterli bütçe olmadan filme başladıklarının doğru olduğunu” söyledi tebessümle. Filmin kazandığı ödüller konusunda, ukalalık kabul edilmezse hislerine, ekibe ve başarılı olacaklarına yürekten inandıklarını ifade etti. “Filmin Türk sinemasına katkısını” sordum sonra. “Bu ilk filmim” dedi. “Bunu, sinemayı iyi tahlil eden, kaliteli projeleri izleyenlere bırakmak lazım, filmin bağımsız olarak yetkin bir yerde durduğunu söyleyenler mevcut, bu yönüyle bir ekolün miladı olacağını söyleyebilirim, başta da dediğim gibi bunun yorumunu başkalarına bırakıyorum” dedi.

Hayatı boyunca yapmayı planladığı işi zamanı geldiğinde uygulayıp hayalini gerçekleştirenler olur. Böylelerinden Atalay Taşdiken. Selçuk Üniversitesi Fizik bölümünden mezun olmuş fakat bu alanda iş yapmamış. Yönetmenlik serüvenini anlattı sonra: “Çocukken Beyşehir’de evimizin karşısında Ar Sineması vardı. Harçlığımla haftada bir gün sinema bileti, yanında da Bozdoğan gazozu alırdım. Diğer günlerde, sinemanın dışarıya ses veren hoparlörünün altına oturur, dinlerdim. Sonra da izlemiş gibi arkadaşlarıma anlatırdım.”

Çavuş ve Hüyük’te çekimleri yapılan Mommo, gerçek bir yaşam öyküsünden uyarlanmış. Hem de yönetmenin oldukça yakınında. Perşembe akşamı Kızım Zeynep’le birlikte filme gittik. Çocuk oyuncular Elif ve Mehmet Bülbül’ü çok başarılı buldum. Özellikle Elif’i. Çavuş Kasabasında okulları gezerek bulmuşlar çocukları. Beden Eğitimi dersinde toplanan 1. sınıf öğrencilerine yaklaşırken görmüş Elif’i Taşdiken. Filmin Görüntü Yönetmeni Ali Özel’e, çocukları çekip Elif’i en sona bırakmasını istemiş. Elif’i tercih etmesinin risk olduğunu anlattı. Çocukların arasından en çekingeni o imiş. Başlarda dramatik yoğunluğu olan kareler çekilmiş. Monitörün ardına da hiç geçirmemişler Elif ile Mehmet’i. Filmde, sonraki eş korkusundan çocuk sevgisini kaybetmiş babayı oynayan usta oyuncu Mustafa Uzunyılmaz, köyün kahvesinde mukallit adamlarla hayli sohbetler etmiş yörenin ağzına vâkıf olmak için. Taşdiken, Uzunyılmaz’ın Türk sinemasında nadir görülen karakterlerden birini oynadığını ifade etti. Aynen katılıyorum. Tavır, tip ve konuşma biçimiyle ilklerden biri. Mükemmel bir oyun çıkarmış. Mustafa Uzunyılmaz’a filme katılışını anlatmasını istedim. Sözü Taşdiken alarak, Rıza Sönmez ile anlaştıklarını fakat hayati bir mazeretini gerekçe göstermesi ve Uzunyılmaz’ı önermesiyle projeye onun dahil olduğunu ifade etti. Hasan Dede rolünde oynayan Mete Dönmezer müthiş performans sergilemiş. Çocukların Bez Bebek dizisinden ilgiyle izledikleri Mehmet Usta, dizi çekimleri sebebiyle Konfad’da değildi. İstanbul’lu Bakkal rolüyle göz doldurmuş o da. Filmin bu üç oyuncusunun dışında kadraja giren herkes yörenin yerlisi. Çok da başarılılar. Erkan Oğur mükemmel müziğiyle filmi tamamlayan sanatçı olmuş.

Mommo, 14. Nürnberg Türkiye Almanya Film Festivali’nden En İyi Seyirci Ödülü’nün yanı sıra, festival jürisinin En İyi Film Ödülü olmak üzere iki dalda birincilik ile döndü. Berlin Film Festivali’nde de Generation/Genç Kuşak Yarışması’nın K Plus Bölümü’ne seçilen ilk Türk filmi ünvanını da taşıyor. Filmin Görüntü Yönetmeni 1977 Konya-Çetmi doğumlu Ali Özel’i ayrıca tebrik etmek lazım. Her bir karesini sergilenmeye layık bulduğum “fotoğraflık” görüntüler çıkarmış. Absürd, kafa karıştırıcı, konusu bizden olmayan, bohem anlatım ve karakterleriyle kirli kimi sinema filminin yanında izlenir, tavsiye edilir bir film Mommo. Öksüz kalmış çocuklar, vicdan muhasebesi, ağır sorumluluklar, gurbet Almanya vurgusu, yoksulluk ve çaresizlik ekseninde duygusallığı ağır basan, duygu sömürüsü yapmayan ve günümüzde örnekleri herhangi bir yerde görülebilecek türden. Öcü Mommo korkusundan daha çok bir aile dramının ağır bastığı yüzakı bir film.

Mommo aslında benim korkum diyen Atalay Taşdiken ile aramda bir yakınlık var. Benim çocukluğumun öcüsü de Markut’tu. Markuuuuut! Torbanı sarkıııııııt!

Bu filmin bütün okullarda öğrencilere gösterilmesini istiyorum kendi adıma. SBS, dershane ve ödev telaşında boğduğumuz çocuklarımızın, başka hayatların da varlığını ve ihtimal her evin kapısında Mommo kadar korkutucu gerçeklerin yaşanabileceğini bilmeleri lazım.

Ve Atalay Taşdiken’e ricadır. Şu Anadolu coğrafyasında filmlerin, yönetmenlerin uğramadığı yer kalmadı. Doğunun, Karadeniz’in, Ege’nin, Akdeniz’in yöresel ağızları dillerde pelesenk oldu. Çavuş Kasabasındaki öykünün benzerleri, sıradışıları, alışılmamışları mevcuttur Çumra’da, Kulu’da, Ereğli’de. Gelin ve Oskarlık işler yapın. Bu kumaş sizde fazlasıyla var…

21 Nisan 2009

Selçuklu’dan Osmanlı’ya



Yazılacak çok şeyimiz vardı yine. Kadim bir başkentten diğerineydi yolculuğumuz. İki adı vardı gezimizin dostların koyduğu. Biri “Konya’dan Bursa”ya, öteki “Selçuklu’dan Osmanlı”ya. İkincisi, kadim tarihimizin ortak yönlerini kardeş şehirlerde görmek için yola koyulanlar adına bulunmaz bir adlandırmaydı şüphesiz. Henüz yola çıkmadan koymuştum adını yazımın.

TYB Konya’nın programlı şehir gezilerinde yer almanın türlü ayrıcalıkları mevzubahis kendi açımdan. Medeniyet mirasına sahip çıkmak azminde olan seçkin bir toplulukla, esasen işi bu olanların yapmadığını yapıyoruz.

Tanpınar’ın, “bir başkent daima başkenttir” sözünü iki şehre yakışan bir atıfla, Konya kadar Selçuklu, Bursa kadar Osmanlı diye düşünüp durdum gezi boyunca. İki şehir arasındaki güçlü bağı, TYB Bursa Şubesi Başkanı değerli Yazar Mehmet Fatih Birgül, İhtifalci Mehmed Ziya’nın yaklaşık on gün sürdüğünü öğrendiğimiz, “Bursa’dan Konya’ya Seyahat” adlı hacimli eserine yazdığı notta şöyle anlatıyor: “…Konya ile Bursa arasında yadsınması imkânsız, son derece güçlü bir bağ vardır. Osmanoğulları da bu bağın farkındaydılar şüphesiz; bu nedenle Osman Gazi, son Selçuklu Sultanı IV. Kılıçarslan’ın kendisine yolladığı ve o dönemin âdetine göre hükümdarlık bağışı sayılan sancak, kılıç ve davulun, kutsal bir emanet olarak türbesinde muhafaza edilmesini vasiyet etmişti… Bursa, Anadolu’yu medeniyetimize armağan eden Selçuklu’nun ucudur ve uzantısıdır…” (Mehmed Ziya, Bursa’dan Konya’ya Seyahat, Haz. Mehmet Fatih Birgül-Dr. Levent Ali Çanaklı, Bursa İl Özel İdaresi Yay., Bursa, Aralık 2008, s. 12.)

Bursa’da, Birgül’ün sözünü ettiği bağın ilk mimari örneklerini birçok yerde görüyorsunuz. Selçuklu ustalarına yaptırılan ve yapımı 1390-1395 yıllarında tamamlanan Yıldırım Beyazid Camii bunlardan biri söz gelimi. Tuğla ve taş, Selçuklu ve Osmanlı gibi birbirine sımsıkı kenetlenmiş duvarlarda. Baba oğul gibi Konya ve Bursa bu yönüyle bakınca.

Birçok defa gittiğim Bursa’yı bu defa ehlinin rehberliğinde gezmek, detaylarıyla müşahade etmek imkânı verdi. Değilse; Zeynuddin Hâfî’nin sadece ilmiyye sınıfına dahil eşhasa ev sahipliği yapan Zeyniyye Tarikatını tesis eden allame olduğunu ve haziresinde Fatih’in Hocası Molla Hüsrev ile Şair Hayalî’yi misafir ettiğini nereden bilecektim. Eflak’ta elçi olarak görev yaparken Kazıklı Voyvoda tarafından şehit edilen Sultan Çelebi Mehmed’in Kumandanı, Sultan II. Murad’ın Veziri Hamza Bey’in hikâyesini de.

Çarşılı Köprü’nün altından temiz suyuyla Kestel istikametine akan Gökdere, vaktiyle on beş günde bir kaçtığım Malatya’nın Kernek’ini ve bugün artık umudumu kestiğim Meram Çayı’nı hatırlattı. Tophane yokuşunun başındaki “Saltanat Kapısı”na bakarak, “on iki kapılı Konya Kalesi”nden hiç değilse birini yeniden yapacak vefalı şehir yöneticilerine şükranlarımı sunacağım günleri hayal ettim. 135 Osmanlı yâdigârını restore ederek Osmangazi İlçe Belediyesinden Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na terfi eden Recep Altepe’yi anmadan geçmek olmaz. Şehirlerin iktisadi ilerleyişinin bu tür çalışmaların artmasıyla kaim olacağını artık kim inkâr edebilir?

Bursa’yı iki günlük gezi ve bir köşe yazısıyla izahın imkânı elbette yok. Bizi Merinos Tren İstasyonu’nda hoş karşılayıp, güzel köyü Misi’den hoş uğurlayan TYB Bursa Şube Başkanı Yazar Mehmet Fatih Birgül’e, Bursa’yı Konya’ya yaklaştıran eşsiz refakati için teşekkürlerimi sunuyorum.

16 Nisan 2009

Bolay Yaylası’nda Bir Bahar Günü




-Ilıcapınar Yaylalarında-

“Erisin dağların karı erisin
İnsin seli düz ovayı bürüsün
Türkmen eli yaylasına yürüsün
Ak kuzular melesin de gidelim.”
Karacaoğlan

Eski adı Pirlerkondu Taşkent’in. Barcın Yaylası, Göksü Irmağı, Dedemli, Taşeli Platosu, Gevne Vadisi ve Karacaoğlan’ın dizelerine sahne olan yörelere uzanan güzergâhın kavşak noktası burası. Ilıcapınar hemen ötede. Birkaç yıldır sıkça gider oldum bölgeye. Bolay Yaylası’nın baharını görmek Nisan’ın ilk haftasına kısmet oldu. Sonbaharının hüznü ile yazının sıcak renklerini nev bahar ile tamamlamayıp görülecek bir kış mevsimi kalsın istercesine yol aldık Toroslar’a doğru.

Yol kenarlarına çiğdemler, papatyalar serilmiş, badem ağaçları çiçekleriyle güne çoktan merhaba demişler. Baharın en güzel zamanında oralarda olmanın keyfini çıkarıyoruz. Biliyoruz ki, en fazla üç hafta sonra yaylasında, dağında yörenin ne nevruz, ne de kardelen kalacak. Hava bir kapanıp bir açıyor, yağmur iniyor kimi zaman, sonra duruyor. Kısa molalar verip tabii güzellikler kaçıp gideceklermiş gibi objektiflerimizi çeviriyoruz.

İlk çay molası her zamanki gibi Sarıoğlan’da. Hava serin. Evden çıkarken kabanımı almadığıma hayıflanıyorum. Bereket ki, arabanın bagajından eksik etmediğim yağmurluğum var. Karazorlar’ın tesisinden kuşluk vakti çıkmadan ayrılıyoruz tanıdık yüzlere hoşçakalın diyerek.

Ilıcapınar’ın Elmaağaççığı yaylası ve Gevne sırtları karla kaplı. Vadilerden çağıl çağıl sular akıyor. Yol boylarında rastladığımız çeşmelerin çoğunun borusu patlamış. Geçen onca kurak baharın ardından böylesini görmek nasıl bir mutluluktur anlatılmaz.

Yamaçlarda karlar erimeye yüz tutmuş. İlk nevruzla Feslikan Yaylasına giden tepede karşılaşıyoruz. 21 Mart’ta Tatköy’ün dağlarında bulduğumuz tek nevruzla avunmak zorunda kalışımızı hatırlıyorum. Toprak ısınmıştı henüz. Burada gördüğüm ilk nevruzun kaç kare fotoğrafını çektiğimi bilmiyorum. Vakit kaybetmeden tepeyi aşıp Bolay’a ulaşıyoruz.

Yol kenarındaki caminin önüne çekiyoruz arabamızı. Benim isli çaydanlıktan çay yudumlamamıza izin vermiyor ıslak çalı çırpı. Çay elbette vazgeçilmezidir gezginlerin. Lakin manzara unutturmaya yetiyor çayı kahveyi. Ayboğazı Şelalesi ile aramızda kalan vadiden Bolay Çayı’nın suları delirmiş gibi akıyor. Önümüzde binlerce sarı çiğdem. Ekin tarlası gibi. Aralarına karışmış kardelenler ve nevruzlar. Toprağın suya doyduğu geniş yaylada ayakkabılarımız çamur içinde kalıyor. Batıp çıkıyoruz. Karlı dağlar, ara sıra üstümüze inen yağmur, ötede göğün maviliğine izin veren doygun bulutlar çiçeklerin arka fonunu oluşturuyor. Zeki Oğuz ve Mustafa Karaçelebi vadinin başka yerlerinde bir kaybolup bir görünüyorlar. Saatlerce, saatlerce fotoğraf çekiyoruz.


Yayladaki evlere uğruyoruz ikindi sonrası. Ortalıkta kimseler yok. Ermenek tarafına gidip gelen tek tük vasıtadan başka sadece biz varız yaylada. Gönül ayrılmak istemiyor buralardan. Taşkent’e geri dönüyoruz sonra. Kıble Kayasının altındaki çağlayan köpükler saçarak köprünün altından akıyor. Taşkent buradan kartal yuvası gibi görünür. Bir kahvehaneye uğrayıp yaylada hasret kaldığımız çayın tadını çıkarıyoruz.

Sanıyorum her bahar, Nisan ayının ilk haftası, Bolay uğrak yerlerimizin ilki olacak.

02 Nisan 2009

Memduh Ekici ile Fotoğrafları Üzerine



Memduh Ekici ile Söyleşi:
Dr. Muammer ULUTÜRK
Hakimiyet Gazetesi-27.03.2009

1. İşe en başından başlayalım isterseniz, ben sizi yakından tanıyorum. Tanımayanlar için kimdir Memduh Ekici ?

1957 yılının güz aylarında Konya-Ereğli Yeniköy’de doğmuşum. Bozkırın en tozlu yerlerinden birisidir doğduğum köy. Türkiye iklim haritalarında en az yağış alan noktalardan birisi olarak işaretlidir. 4 yaşında bozkırın en yeşil yerine, Ereğli’ye gelmiş ailem. Çocukluğum İvriz pınarının suladığı cennet bahçelerinde geçti. Elimizle balık tuttuğumuz, suya çimdiğimiz dereleri, sabahları çiğ düşmüş meyve bahçeleri vardı. Sabah serinliğinde mahallenin sığırları hergeleye katılır, cami çeşmesinden içme suyu getirilirdi. Akşamüstü babamızı sokağın başında karşılar, elindeki “çarşı ekmeği”nden büyükçe bir parça koparıp oyun oynayan arkadaşlarımızın arasına koşardık. Velhasıl, o yılların mahalleleri nasılsa bizim mahallemizde öyleydi.
1976 yılında liseyi bitirip Ankara’da Eczacılık eğitimine başladım. 1983 yılında Konya 3.Ana Jet Üs Komutanlığında Ecz. Astğ. olarak askerlik görevinin ardından 1985 yılından bu yana Ereğli’de serbest eczacı olarak çalışıyorum. 1985 yılında dünyanın en anlayışlı ve sabırlı hanımı ile yaptığım evlilik ve Allah’ın bize emanet ettiği 3 tatlı kız çocuğu ile dünyasını tatlandırmış bir babayım.

2. Fotoğraf ne zaman ve nasıl bulaştı size ve zaman bir tutkuya dönüştü?
Digital teknoloji olmasa pek çok değerli dostum gibi ben de uzaktan izleyecektim elbette. Üniversite yıllarından itibaren edebiyat ve resim sanatı ile amatör olarak hep ilgim olmuştu. Bir kenarda sakladığım bu minik eskizler Değerli dostarım Selçuk ünv. Güzel sanatlar Fak. Öğretim üyeleri İlham Ahmet ENVEROĞLU ve Orhan CEBRAİLOĞLU tarafından görüldüğü günden itibaren her şey değişti. Bana öyle bir motivasyon verdiler ki; Kırk yıllık ressamların bile denemeye cesaret edemeyeceği işlere bulaştım. Mesnevi hikayelerini minyatür tarzında aydınger üzerine kesik uç ve rapido ile çalışmaya başladım. 50X70 bristol kartonlara çini, suluboya karışık teknikle resimler ürettim. O sıralar Ereğli’de seramikçi bir dostun atölyesinde çini merakı başladı. Kulaktan duyma bilgilerle, sorarak öğrenme yoluyla, deneme yanılma usulü 10-15 çalışmadan sonra bir şeylere benzetmeye çalıştığım güzel ve özgün çini tabaklar yapmaya başladım. Bu çalışmalarımda en büyük katkı bana sabreden eşimden ve Selçuklu belediyesi çini atölyesinin fırın ustası Veli bey’den olmuştur. Derken efendim, yıl 2002. Ereğli’de Resim ve Çini çalışmalarımdan oluşan bir sergi ile bu işlere bir nokta koyduk. Heves bitmedi ama, bizim 3 numaralı kızımız “KUŞ CIVILTISI” hanemizi şereflendirerek ortalıkta dolaşmaya başladı. Kendimi işsiz kalmış bir delikanlı gibi hissettiğim anda, Allah karşıma fotoğrafsever, fotoğraf bilir bir genç insan çıkardı. Tavsiyesi ile efsane sony R1’i elime aldım. Dijital teknoloji ya elimdeki alet… Her gün, gün doğarken ve gün batarken olmak üzere iki vardiya sokakları dolaşıp eski evleri fotoğraflıyorum. İki ay kadar böyle devam etti. Allah onlardan razı olsun, değerli dostum İlham ENVEROĞLU ile birlikte fotoğraflarımı bir prof. Dostumuza (izni olmadan ismini vermem doğru olmayabilir) yorumlaması amacı ile gösterdik.
Fotoğrafa başladığım an olarak kabul ettiğim ve ilk ders olarak her zaman, her yerde anlattığım tarihi bir cevap aldım. “DOSTUM; BUNLAR MAKİNENİN ÇEKTİKLERİ, SENİNKİLER NEREDE…!!!” Yıl 2006. Aylardan Haziran. Yolculuk başlamış oldu. Derken efendim, net fotoğraf diye bir fotoğraf paylaşım sitesinde yayınladığım fotoğraflarıma, bu işi benden iyi bilenlerden eleştiri yapmalarını rica eden mesajlar gönderdim. Kimseyi örnek almadan, kendi seçtiklerimi ve hissettiklerimi fotoğrafladım. Bilgisayarda seyrettim ve acımadan sildim çektiklerimi. Aynı yere tekrar tekrar gittim ve konuya hakim olmayı öğrendim. Beynimde sürekli olarak çektiğimi hayal ettiğim fotoğraflarım oldu. O fotoğrafları ararım gezdiğim her yerde, tekrar tekrar gitmemin sebebi bu arayıştır. Çekmeyi en çok hayal ettiğim fotoğrafa tam iki yıl sonra gittim. Çocukluğumda zihnime yerleşmiş bir fotoğraftı bu. Belki de fotoğrafa başlamamın sebebidir bu. Merak ettiniz madem, söyleyeyim. “Toz kaldıran sürüler.” Sürü fotoğrafları, özellikle de toz kaldıran sürüler benim çalışmalarımda çok ayrı bir öneme sahiptir. Ereğli, Halkapınar, Karapınar, Ayrancı ve Ulukışla kırsalında hangi çobana sorsanız beni tanıyor ya da görmüştür. Pek çoğu kadrolu sürümdür zaten. Beni ziyarete gelen fotoğrafçı dostlarıma da gereken misafirperverliği ve modelliği yaparlar. Sorunuzdan uzaklaşmayalım isterseniz. Amatör olarak ne iş yaparsanız yapın zaten o sizin tutkunuzdur. Sevmediğiniz bir işte çalışarak geçiminizi sağlayabilirsiniz lakin tutku ile sevmeden hiçbir sanat dalında üretemezsiniz.

3. Hepimizin yaşamla bir alışverişi, bir derdi var. M. Ekici’nin derdi nedir? Hayata nasıl bakarsınız?
Kısaca özetlemek gerekirse; hayata gönül gözünden bakmaya çalışırım. Allah rızkıma kefildir, nafakamız için bir iş vermiş nasıl olsa diyorum. Çalışmayı ihmal etmezsek dünyalığımızı gönderecek olan O’dur. Bize düşen, insan olarak başladığımız yolu, insan olarak tamamlayabilmekten ibarettir. Bunun çizgileri önümüzden giden büyükler tarafından zaten çizilmiş. Cenab-ı Allah (c.c) peygamberlerini ve evliyalarını nasıl seçmiş ve onlara özel hususiyetler ve mükellefiyetler vermişse, sanatçıları da seçmiş ve sırlarından biraz da onlara vermiştir. İlham dediğimiz, bu sırlara açılan kapıdan başka bir şey değildir diye düşünürüm. Bu sorunun cevabı, detaylara girersek çok uzayacak. En kısadan Mevlana muhibbi gibi diyelim mi?

4. M. Ekici’nin hayattaki duruşunu nasıl ifade edebilirsiniz?
Kendi nefsim ile ilgili işlerde, iradesiz ve kaderci bir teslimiyet hakimdir. Dünya gailesi sayılabilecek sosyal olaylardan uzak durmaya çalışırım. Toplumun manevi dertleri, kültürel sahiplenme ve hizmet söz konusu olduğunda hep verimli olmaya çaba gösteririm. Toplumun ve yaşadığım coğrafyanın geleceğine bir katkım olmasını, arkamda beni hatırlatacak eserler kalmasını düşünerek hareket ederim. Fotoğraf camiasının, Anadolu kaynaklı ve yeni bir yapılanma içinde olmasını tefekkür ediyorum. Buluştuğum dostlarımda da bu şuurun var olduğunu memnuniyetle görüyorum. Çoğunlukla batı kültürü etkisinde seyreden sanat hareketleri gibi, fotoğraf sanatının gelişimi de buna parelellik gösteriyor. Maksadım yeni bir tartışma başlatmak değildir. Ticari amaçla yapılan çalışmaları taklit eden modelli fotoğraflar gibi, amaçsız görüntü yayınlamalara dikkat çekmek istiyorum. Eşyanın da ruhu olduğunu ve bunu fotoğraflarken hissetmek gerektiğine inanıyorum. Arabası ile ya da kullandığı eşya ile konuşan insanları yadırgamam hiç. Fotoğrafçı da modeli ne ve kim olursa olsun diyalog içinde olmalıdır. Fotoğrafı içinde hissederek deklanşöre basmalı ki, ortaya çıkan görüntü seyredene aynı duyguları hissettirebilsin.

5. Meke ve bozkır fikri ilk nasıl çıktı? Neden Meke ve bozkır? Neyi amaçladınız?
Fotoğrafçının yaşadığı coğrafyaya bir şekilde borçlu olduğunu ve bu borcu ödemesi gerektiğini düşünüyorum. Coğrafyasının kaybolan ve kaybolma tehlikesi taşıyan değerlerine sahip çıkmalıdır. Her coğrafya kendi kültürünü oluşturur. Benim yaşadığım coğrafyanın iki yüzü olduğuna inanıyorum. Bir yüzü Meke Gölü, Karapınar ve Karacadağ’ın yer aldığı bozkırın çöl yüzü. Diğeri Ereğli, İvriz ve Toroslar’ın olduğu bozkırın sulak yüzü. Bu bölgelerde ürettiğim fotoğraflar bence de, dostlarımca da farklı görüldü her zaman. Yalın ve amaçsız baktığınızda her yerin sarı tonlarını görüp buradan ne fotoğrafı çıkacak diyebilirsiniz. Orada bir kültür, bir ruh olduğunu bilerek yola çıkarsanız sizin görmediklerinizi gösterir, hissetmediklerinizi hissettirirler size. Kendinizin bile inanamayacağı olaylar yaşar, beklemediğiniz güzellikte fotoğraflar çekersiniz. Gönlünüzü koymuşsanız yaptığınız işe, sır kapıları ilham rüzgarı ile açılır, siz farkında olmazsınız. Ben çektim sanırsınız. Bu zanna inanırsanız o kapılar bir daha açılmayabilir. Gösterenin de, görenin de siz olmadığınıza inanmanız gerekiyor.

6. Meke’nin Dervişi’nden söz edersiniz hep. Kimdir Derviş?
Bozkırın çöl yüzünde Meke vardı, toz kaldıran koyun sürüleri, çoban köpekleri vardı. Ama hepsinden daha önemli “Meke’nin Dervişi” vardı. O gerçek bir gönül insanıdır. Dünyalık derdi olmayan, zenginliği yaşamış ama huzuru fakirlikte bulmuş, paylaşmayı seven bir derviştir kısaca. İlk karşılaştığımız gün, beni fark ederek evine girdi ve elinde bir poşetle dışarı çıktı. Aramızdaki 500 metrelik mesafeyi bana fırsat vermeden katetmeye çalışması, bana gel işareti yapmasını unutamıyorum. Karşılaştığımızda elini torbaya atarak, çıkardığı bisküvi ve lokumlar bitene kadar “Ye, Allah rızası için ye, haydi ye, bunu da ye.” deyişindeki ihlas ve samimiyeti hissedip de ona derviş dememek mümkün mü? 2007 yılı 19 Mayısında Meke’de ağırladığımız misafirlerimize gösterdiği yakınlık, evinin önünde saçta yaptığı bir avuç kavurmayı yemekle bitiremeyen aç ve yorgun 30 yetişkin insan tarafından yaşanmıştır. Beni çok sevdiğini söyler ve dua eder. Sebebi ona misafir götürmemdir belki de. Yalnız gittiğimde daha önce tanıştırdığım dostlarımı sorar, onlara selam gönderir. Meke’nin güneyindeki yayla evinde yaz kış oturur. Meke’nin ruhudur o. Ben de hizmetkârı olmaya çalışıyorum.

7. Real AVM’de bir serginiz var. Bu kaçıncı serginiz? Daha önce sergi açtınız mı?
Bu, 6. kişisel sergim. 2008 yılına kadar sadece Ereğli’de açtığım sergiler vardı. 2008 Aralık ayında, Alanya fotoğraf derneği AFSAK’ın daveti ile ilk dış sergimi açmış oldum. Konya’dan sonra Nisan ayında Ankara Fotoğraf Sanatı Kurumu davetlisi olarak Ankaralı dostlarla buluşacağız kısmet olursa.

8. KONFAD ile iletişiminiz?
Şu ana kadar Konfadlı dostlarımızla sıcak buluşmalarımız, birlikte gezilerimiz oldu. Çok istememe rağmen etkinliklerine katılamıyorum.

9. Fotoğrafa karşı eliniz hep tetikte midir? Çanta elde mi dolaşırsınız yoksa konuyu belirleyip çekime öyle mi çıkarsınız?

Eşim bugün de makinesiz çık evden diye ısrar etmez ise yanımdadır hep.

10. Fotoğraf çekerken neler hissedersiniz?
Kendimi fazla kaptırdığım zaman, model ile aramda mesafe kalmaz. Yaşına göre babasından daha sert ve muhabbetli veya oğlundan daha samimi olurum. Emsalimse asker arkadaşı gibiyimdir. Çobanların sofrasına oturur azıklarına ortak olurum. Dışı isten siyahlaşmış çaydanlıktan oracıkta, ateşin başında içtiğiniz bir bardak çayın lezzetini unutamazsınız. Çalışmam bittiği zaman, yorulduğumu hissedince anlarım nerede olduğumu. Eve girince üzerimdeki her şey çamaşır sepetine bile uğramadan, direkt olarak çamaşır makinesine girmek zorundadır. İşe gider gibi, “Ya nasip” diyerek başlarım. Çoğu zaman irademin dışında gelişir çekim safhası. Ben istediğim fotoğrafı, sesli veya sessiz olarak düşünürüm. Hareketli konuları çalışırken çok az müdahale ederim. Zaten modellerimin çoğu artık ben söylemeden ne yapmaları gerektiğini öğrendiler. Çoğu zaman bana yol gösterdikleri bile olur.

11. fotoğrafla toplum bilinci oluşturulabilir mi? Ne dersiniz?
Yapmamız gereken bu olmalı zaten. Nesnelerin fotoğraf karelerinde yer almasıyla oluşan kompozisyonlar olarak algılarsak fotoğrafı sanat yapmış olur muyuz? Bunu tartışabiliriz. Fakat fotoğraf dilini kullanarak zihinde yer alacak ve unutulmayacak mesajlar içeren bir fotoğrafla sayfalarla anlatamayacağınız kadar etkili olabilirsiniz. Bizim yapmaya çalıştığımız şey, kültürümüzün ve coğrafyamızın güzelliklerini estetik ve geçmişe özlem duygusu uyandıracak tarzda toplumla buluşturmaktır. Bu güne kadar, fotoğrafları çekerken hissettiğim duyguların seyreden kişiye de yansıdığını sevinerek gördüm. Sadece sanat çevreleri ile paylaşılan sergi ve sunumların bu bakımdan ego tatmini olduğunu düşünüyorum. Fotoğraf sanatı, halkın anlayış ve algısına en yakın sanattır. “Bunu ben de yapabilirim” düşüncesi, arada sıcak temas ve ilgi oluşturabiliyor. Aynı zaman da, fotoğrafa duyulan hayranlığın azalmasına da sebep oluyor. Çok ve kolay üretilebilir olması kaliteyi etkiliyor.

12. Bugün “fotoğraf”ın neresindesiniz? “Fotoğraf” sizin yaşamınızın neresinde? Fotoğrafla varmak istediğiniz neresi?
Bu güne kadar hiç kimseyi ve hiçbir tarzı kendime örnek almadan, sadece hissetiklerimi hissettirebilmek endişesi ile kendim olmaya çalıştım. Bunun kararını elbette kendim verecek değilim. İki yıl gibi bir sürede kendimi fark ettirebilmeyi başarmış olmamdan anlıyorum ki, doğru yoldayım. Bu güne kadar, yaşadığım coğrafyaya hizmet ederek borcumu ödemeye çalıştım. Geldiğim yer itibariyle görüyorum ki, sorumluluğum ve borcum daha da artmış durumda. Bundan sonra teknik ve estetik olarak daha özgün fotoğraflar üretmek zorundayım. Aynı konuyu bıktırmadan izletmek zor ama zevkli geliyor bana. Eleştiren ve tarz değiştirmem gerektiğini tavsiye eden dostlarım oldu. Onların da haklı olabileceklerini düşünmekle birlikte, çağımızın mikro ihtisaslaşmaya ne kadar önem verdiğini görünce vazgeçiyorum. Yüzlerce Meke fotoğrafım var. Bir tanesi diğerine benzemeyen her birinin rengi, ışığı kendi gibi olan fotoğraflar bunlar. Her mevsim, her gün farklı bir Meke dururken karşınızda yeter bu kadar diyemiyorsunuz. Günün her saati farklı ışık ve bulut oyunları sunuyor size. Ne zaman nasıl bir sürprizle karşılaşacağınızı bilmediğiniz bir coğrafya burası. Çok güzel bulut var diye yola çıkıyorsunuz, siz 45 km yolu aşmaya çalışırken, gökyüzünde bir tek bulut kalmıyor. Beni fotoğrafımın altında imzam olmadan tanıdıkları zaman başardığımı ve doğru yolda olduğumu anlayacağım.

13. Konya’da fotoğraf sanatının gidişatını nasıl buluyorsunuz?
Üniversite gençliği göz önüne alındığında gelecekte büyük atılımların olacağına inanıyorum. Konya’da iki fotoğraf derneğinin bulunuşu da son derece olumlu bence. Derneklerimizin eğitim çalışmalarına son zamanlarda önem vermeye başladığını görmek sevindirici. Konu yönünden çok zengin bir kültür ve coğrafya üzerinde oluşumuzu değerlendirmeliyiz. Fotoğraf dünyasının iştahına yeni alanlar, konular sunmak için o kadar çok malzememiz var ki…

14. Fotoğrafçı olmasaydınız sanatın başka bir dalıyla meşgul olur muydunuz?
Gençlik yıllarından beri edebiyat ve sanatla meşgul oluyordum zaten. Ancak hevesimi tatmin edecek boyutlarda kaldı hep. Ne zaman ki İlham Ahmet ENVEROĞLU ve Orhan CEBRAİLOĞLU ile tanıştım, sanata yakınlığımın boyutları da değişti. Açık yüreklilikle ifade edeyim ki, fotoğraf dışında bu kadar başarılı olamazdım.

15. Son olarak kendinize sorulmasını istediğiniz bir soru var mı?

Yaşadığınız coğrafyaya hizmet etmeyi borç olarak kabullendiğinize göre, bu coğrafyadan siz ne karşılık bekliyorsunuz.? diye sorayım o zaman.

Bu bilinçle yola çıkan insanların karşılık beklemeleri diye bir şey söz konusu değildir zaten. Ama… diye başlayayım ben yine de. Bölge insanı beni tanıdı ve kabullendi. Yaptığım işin tam olarak neye hizmet ettiğine akıl erdiremeyenler bile yardımcı oluyor. Tek derdim etkili ve yetkili mercilerin lakayt duruşları. Sanatçı kişiliğimin tabiatı gereği makamdan ve makam sahiplerinden istekte bulunmaktan hep uzak duruşumuzun da bunda payı elbet vardır. 16-19 MAYIS 2009 tarihlerinde düzenleyeceğimiz “İvriz’den Meke’ye Büyük Fotoğraf Buluşması” için Ereğli, Karapınar, Halkapınar ve Ayrancı ilçelerimizin idareci ve işadamlarından destek bekliyorum. Konya il turizm müdürlüğü bu konuyu sahiplenirse çok mutlu olacağım. Kendilerine somut olarak bilgi sunmaya hazır olduğumu söylemek isterim.
Başta sayın Valimiz olmak üzere, KONYA halkını 28 Mart-5 Nisan 2009 tarihleri arasında REAL alışveriş merkezindeki sergime bekliyorum. Bozkırın büyüsünü herkes görsün, tanısın istiyorum…

30 Mart 2009

Bozkırın Büyüsü, Meke ve Memduh Bey’e Dair…





Önce Muhsin Bey İçin;
Adam gibi adamların sayısı pek azdır şu fani hayatta. Bu ifadeyle siz dürüstlüğü, cesareti, hakkaniyete riayeti, değişen şartlara göre yamulmamayı, elhasılı insan-ı kamilin erdemli işlerine dair neler varsa onları anlatmak istersiniz.

Vaktiyle meşrebinin mıntıkasında siyaset eyleyip de, hak vaki olduktan sonra dar-ı bekaya gidenlerin arasından çetin hesaplar vermesi muhtemel ademoğlu sayısı hiç az değildir.

Muhsin Yazıcıoğlu Bey’in yüreğimizi dağlayan vefat haberi işitilince hemfikir olmakta zorlanmadı insanlar. Bütün Türkiye, bu temiz vatan evladının asil duruşuna yeniden şahadet etti. Şaibesi ile şaibesizliği arasında cevapları kesinleşmemiş sorular taşıyan adamlar ölünce esasen bakar, hayrı ile şerri arasında kısa bir hatırlamanın ardından akıbetine dair zahiri bir fikre varırdınız kolayca. Ölüp gidenlerin ardından methiyeler düzmeye alışık bir yaklaşımımız mevcut toplum olarak. Methiyeyi hak edense gerçekten az. Esasen giden için methiye ne ola ki? Gidenin nesini azaltır yahut çoğaltırsınız? Mühim olan ebed cari getiriler değil mi? Muhsin Bey’in vefatı, hele ki böyle vefatı bize pek ağır geldi. Amelinin zâyii olmayacağına kalben inanmış biri olarak, Yüce Mevla’nın onu ve arkadaşlarını en güzel şekilde yarlıgamasını niyaz ederim.

****

Şimdi burada, hakkında güzel sözler söyleyeceğim bir gönül adamı daha var. Muhsin Bey ile türlü hukuku olması hasebiyle bir tevafuk oluştu sanki yazıda.

Ben ona, gönül gözüyle fotoğraf çeken adam derim. Onu Toroslar’ın ulu tepelerinde, Bolkarlar’ın serin yaylalarında, Ulukışla yahut Ereğli yollarında görebilirsiniz dört mevsim. Halkapınar, İvriz ve Meke coğrafyası onun anavatanıdır. Susuz bozkırlarda tozu dumana katmış koyun sürülerinin, göç yollarında yörüklerin, çehreleri sert, lakin yürekleri Anadolu çarpan çobanların yoldaşıdır. Baharda taze şebboyların, yazda hüznüne ağlanılası Meke’nin, sonbaharda sararıp solmuş Ereğli bahçelerinin ve kışta yorganı bembeyaz bozkırın çocuğudur. Coğrafyasının dervişidir O. Adı Memduh Ekici’dir.

Türkiye fotoğrafçıları onu Mekeci diye bilirler. Unutulan bozkırı, emsalsiz Meke’yi ve yaşadığı yere dair ne varsa onun gizemini, büyüsünü aşkla fotoğraflar Mekeci. Susuz bozkır tozunun bile aslında bir ruhu olduğunu söyler. Yöre baştan sona onundur dört mevsim. Şehrin bohem atmosferlerinde çekilmiş suni fotoğrafları ve onların ayağına toz bulaşmamış sahiplerine çatar sıkça. Yurduna borcunu, en güzel kareleri yakalayıp ödemek, tamamlamak peşindedir.

Onunla ilk defa Diyar-ı Şam’a doğru ilerleyen bir otobüste tanış olmuştum. Yanımızda KONFAD’dan bir grup fotoğrafçı dost, yolcular, bir de öykücü Duran Çetin. Cumartesi sabahı herkes Ürdün sınırına, Busra’ya giderken biz çoktan eski Şam sokaklarında kaybolmuşuz. Nasıl cana yakın bir adam bu böyle. Herkese esselam, ma’asselam. Şam’da, Halep’te unuttuğumuz geçmişimizi hatırlıyor ah vah ediyoruz, onun gözlerinden nem eksik olmuyor. Tiflis’e yakın bir Azeri köyünde yaşadığım unutulmaz bir ziyareti hikaye ediyorum ona bir Meram akşamında. Çehresi hüzne boğuyor beni. Memleket öykülerine, şiirlerine ve öz olan herşeye meftun bir adam bu.

Cuma akşamı Mimarlar Odası’nda, Cumartesi günü de M1 Tepe AVM’deki fotoğraf sergisinde birlikteydik. Dostlar onun gönül deklanşörüne basarak çektiği bozkırı, Meke’yi, yılkı atlarını, çobanları, coğrafyasının dört mevsim renk-âhenk siluetlerini görsünler istedik. Yanık türküler eşliğindeki muazzam fotoğraf gösterisinin etkisinden kurtulamamışlardır görenler. Sergisine vasıta olmaktan mutlu olduk.

Buradan son bir söz ile uğurlayayım Mehduh dostumu. Fotoğraf sergine emek vermeyen, gelmeyen ol adamların gönülleri nerdedir ki, gönül koyarlar diye naifliğini elden bırakmazsın. Bizim kapımız herkese şol pirin istirahat eylediği dergâh kapıları kadar açık.
Fotoğraflar: Memduh Ekici


09 Mart 2009

Şairlerin Filistin’i



Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubemizin 2009 yılı takvimli etkinliklerinin ilkine Filistin diyerek başladık Cumartesi günü. Programa “Şairlerin Filistin”i adını verenlerin kalbine sağlık. Bu kederli coğrafyanın hüznünü, insan sözünün en etkilisiyle işitmekti muradımız. Unutmamak ve unutturmamaktı niyetimiz elden geldiğince. Viran edilmiş Gazze’nin, orada öylece yalnız başına kalakalmış Gazzeli çocukların fotoğrafları gözümüzün önünden geçtikçe, yaşamaktan utanmak duygusu içimizde yenilendi, yinelendi bütün ağırlığıyla.

Ne yazmış ne söylemiş olsam oturduğum yerden ve buğzum hiç olmadığı kadar büyüyüp çıkmış olsa dilimden, ailesini yitirmiş bir masumun hangi yarasına merhem olabileceğimin cevapsızlığı boğazımı sıkıp durdu program boyunca.

Şube Başkanımız Ahmet Köseoğlu, ilk programın Filistin’le başlamasının önemini vurguladı açılış konuşmasında. Gönlümüze rehber olan şair dostlar, memleketin muhtelif yerlerinden kalkıp gelmişlerdi. Hoş gelmişlerdi. Tarihe kayıt düştüler şiir lisanıyla birer birer.

Ne dediğini en iyi bilen elbette şairin kendisidir. Onun maksadını anlama çabası içindeki dinleyiciye kalansa paylaşılanın ana fikri. Filistin, orada bulunan bizlerin ortak paydası olunca, söylenen ile işitilen arasındaki bağdan bir köprü kurarak, birbirinden mânidar sözlerden çıkardıklarım olsun şu diyeceklerim:

Adem Turan, zulmü programlayıp ona seyirci kalanlara isyan etti “Beyaz Vahşet” şiiriyle. “Kahrolası bu savaş sizin için hey vampirler, şeytanın kızları, ahtapotlar!” diyerek betimledi egemen ihanetin duruşunu. “Akdeniz’in, Nil’in ve Kızıldeniz’in ağlayışlarının” gün olup fetih müjdesiyle müjdeleneceğini sözünün sonuna eklerken gözünden süzülen yaşlara engel olamadı. Ahmet Efe, Tevrat’ı tahrif edenlerin zulüm terminolojisini harmanladı şiirinde. Hüseyin Akın, “Geride Kalanlar İçin Türkü” yaktı. “Korku bayrağını ahlaksız, etik reel politik göndere çekmiş” olanların Yahudilerden tırsanların amelinden kaynaklandığını anlatır gibiydi. Akif Kuruçay, “her taş bir ayettir ve oranın kadınları ayet doğurur” diyerek başladığı “Balçığın Halleri”nde, sevinci sabah akşam direnmek olan Filistin’i resmetti. M. Ali Köseoğlu, “yüz sürülesi toprakların dünyanı gözü önünde nasıl kirletildiğini” anlatıp, “acımızın bir adı Kudüs bir adı Felluce” ile bitirdi sözünü. Mustafa Uçurum, “Ben Kendimi Çeke Çeke Karanlığın Ortasından” şiirinde, beklenen aydınlığa vakti gelince Allah’ın yardımıyla ulaşılacağını vurguladı. Sıddık Ertaş, “Mülteci” şiirinde Sabra ve Şatilla’yı, Lida’yı, Deir Yasin’i hatırlattı. Sonra, ölen çocuklarına ağıtlar yakan kadının “çocuklarımı koru onlar küçüktür tanrım” feryadı ile Muhammed ümmetinin söze mecalsiz kalmış halini döktü ortaya. Vural Kaya, bizim cephede değişen bir şey olmadığına, eskilerin ürettiği korkuların el’an süregeldiğine vurgular yaptı “Irgatlı Şiir”inde.

Ümit Savaş, pek güzel yaptı işini. Programı başarıyla sundu. Şaban Özdemir her zamanki gibi koşturup durdu. Karikatürist Adem Mermerkaya’nın seçtiği bazıları kendisine ait karikatürler muhteşemdi. Teşekkür etmek lazım gelir hepsine ve özellikle programı düzenleyen Prof. Dr. Nazmi Zengin Hocama. Alaaddin Keykubad salonuna gelen izleyici sayısı davetli şairlerce takdire şayan bulundu. Programın son derece güzel hazırlanmış şiir ve karikatür seçkisi, 15. yılımızın ilk yayını olarak elimizde.

TYB Konya olarak bu yıl, kuruluşumuzun 15. yaşını dolu dolu programlarla sürdürüp 24 Ekim günü nihayetlendireceğiz. Şehrin kültürel sorumluluğunu büyük bir ciddiyetle omuzlayan seçkin yönetim kurulumuz, çok değerli üyelerimiz ve konuk kültür, sanat ve ilim adamlarımızın katkılarıyla 15. yılda Türkiye çapında ses getirecek programlara imza atacağız. Çınar altına herkesi bekliyoruz...

03 Mart 2009

Ekonomi ve Ekoloji Arasında Bir Denge Yahut Lohasçılar

“Lohas”, Lifestyle of Healt and Sustainability kelimelerinin kısaltması. “Sağlıklı ve sürdürülebilir yaşam tarzı”nı niteleyen bir kısaltma bu. Batıda lohasçılık giderek ilgi görürken bu gruba dahil olanların sayısı da artmaya devam ediyor. İnsan neticede doğal olan ve fıtratına yakışanı bir şekilde yeniden bulup ortaya çıkaracak öngörü ve vicdana sahip. Bizde, dünyanın ekolojik gidişatına kafa yoran bu tarz sivil organize gruplar, akımlar ve bunların ihtiyacını karşılayan bir pazar yok denecek kadar az.

Çocukluğunda başbakan veya papa olmak suretiyle dünyayı değiştirebileceğine inanan 44 yaşındaki Claudia Langer, geçen sene utopia.de adlı bir internet portalı kurarak lohasçılığın Almanya’daki öncülerinden biri olmuş. Portalın açılışından bugüne 35 bin ütopyacının üye olduğu bu yeni anlayışın gönüllüleri, çatılara kurulacak güneş pilleri, doğal kozmetik ürünler ve doğaya en az zarar vererek nasıl tatil yapabileceklerinin hesaplarını yapıyorlar. Bunların, 80’lerde başlayan ekolojik hareketle bir ilgileri yok. Green-peace tarzı örgütlenmelerle de. Savaş karşıtı gösteriler yerine “wellness otel”lere gidiyor, mısır gevreği yerine bio-mango yiyor ve ekolojik yaşam biçimini feragatle değil hazla birleştiriyorlar. Yani bir bakıma “daha iyi bir dünya için” tüketim alışkanlığı çabası içindeler.

Bilinen diğer ekolojist akımlardan farkları, keşişvari feragat anlayışını bir kenara koyarak sürdürülebilirliği keyif alma ile bir araya getirmeleri. Kendi ifadeleriyle bunun adı, etik-ekolojik tüketim. Söz gelimi, uçakla yolculuk ettiklerinde bunu bir çevre projesine maddi katkıda bulunarak telafi ediyorlar. Bizim market veya manav raflarında arzı endam eden boyları birbirine eşit kabak, salatalık yahut patlıcan satın almak yerine, yerel ve hormon ihtiva etmeyen güvenilir gıda ürünlerini tercih ediyorlar.

Bunu fark eden bazı yatırımcılar, paralarını çoktan biyo-marketlere yatırmışlar. Getiriler açısından ciddi pazar payı elde eden yatırımcılara ulaşan istatistikler, oldukça iç açıcı. Sadece Almanya’daki eko tüketicilerin sayısı 8 milyon. Yıllık alım güçleri ise 200 milyar Avro olarak hesaplanmış. Lohas pazarı besinden giyime, yapı malzemelerinden konutlara, medyadan elektronik cihazlara kadar uzanıyor.

Lohasçıların, Avrupa ülkelerinde orta sınıf ve üstünü temsil ettiğini söylersek, bunların eğitim düzeyleri hakkında bir fikir edinmiş oluruz. Akıl ve beden sağlığı hem kendi ürettiği kaosla hem de ekolojik felaket haberleriyle giderek yıpranan Batı insanını kendine getiriyor görünürde bu tür arayışlar. İşin insanı ilgilendiren onlarca pozitif boyutu mevcut çünkü.

Türkiye’de ekolojik yatırım girişimleri henüz istenilen yerde değil. Bunun sebebini elbette özel sektör ve devlet ilgisinden evvel biraz da arz-talep meselesi olarak görmek lazım gelir. Vatandaşın geliri ve eğitim düzeyi ne böyle örgütlenmeler oluşturmaya ne de girişimci için pazar açmaya şimdilik yeterli değil. Batıdaki orta sınıfın, bizde ekonomik anlamda iyi durumda ve eğitimli sayılabilecek bir gelir grubuna karşılık geldiği göz önüne alınırsa durum daha iyi anlaşılacaktır.

Sözünü ettiğim konulara hayli ilgi duyan sade bir tüketici sıfatıyla, eko tarım ve turizmden gelir elde etme uğraşı veren organik tarım çiftlikleri hakkında birkaç yazı yayınlamıştım geçen yıllarda. Şimdi buradan aynı çağrıyı yinelemekte fayda görüyorum. Adı lohas veya başka bir şey olmasa bile, bizim insanımızın da tüketim algısında değişimler mevcut. Özellikle, geçim derdinde olan köylünün bir an evvel kendini yenilemesi lazım. Organik tarım ve turizmden gelir elde etmek için yüksek tahsili yapmış olmaları gerekmiyor. Biraz merak ve kaynağından doğru bir istişare ile hem kendileri hem de başkaları için fayda üretebilirler.

21 Şubat 2009

Sıra Dışı Biri; Mzungu Osman




Bu hafta Mimarlar Odası’nda sıra dışı birini ağırladık. Mzungu Osman’ı.
Afrika’da “Beyaz Adam” anlamında kullanılırmış “Mzungu”. İnternetteki fotoğraf paylaşım sitelerinden tanıdığım, merak da ettiğim biriydi Osman Bülent Demirağ. Alaska’dan Okyanusya’ya, Güney Amerika Kıtası’nın en güneyinden Asya’nın en doğusuna ayak basmadık yer bırakmamış bir gezginin anlattıklarını dinleyip, fotoğraf sunumunu izlemek heyecan vericiydi.

Son derece mütevazı, beyefendi, kültürlü ve dünyanın geleceğine ilişkin muhtemel felaketlere vâkıf Mzungu Osman’ı, Konfad’ın programlı etkinliklerinden birine davet etmenin isabetini düşündüm. Teşekkürler Sevgili Turgay.

Mzungu kendisini şöyle anlattı programın başında:
“Yarım asır önce, babamın görevi gereği Malatya’da doğmuşum. Mersin’liyim. Bundan altı yıl öncesine kadar Mühendislik hizmetleri veren ve sınaî inşaatlar yapan bir şirketin sahibi idim. Bir akşam düşündüm ki, yeterince para kazanmıştım. Çalışma hayatım boyunca haritaları açar, üzerinde hayaller kurardım. Bu hayallerimi gerçekleştirmek için işimi bırakıp belgesellerde izlediğim vahşi yaşam, coğrafya ve antik tarih gezileri yapmaya karar verdim. Amacım bu gezilerimde fotoğraf çekmek, günlük tutmaktı. Altı yıldır bu amacımı gerçekleştiriyorum. Gezilerimi daha fazla özümsemek için, sırt çantası, uyku tulumu, çadır ile ve tamamını kara yolu ile yapıyorum.”

Büyüklerimizden bize tevarüs eden birtakım öğretilerle büyürüz hayatta. Hayal kurmanın zararlarına, gerçekçi olmanın önemine dair nutuklar çınlar kulaklarımızda. Oysa bir şekilde hayal kurar ve yazılı hedeflerimiz olmasa da üstesinden gelmenin mücadelesini sergileriz. Asıl mesleği makine mühendisliği olan gezgin için de hayatının orta yerinde benzer uyarılar olmuş. Günün birinde yeterince para kazandığına inandığında işi bırakıp dünyayı gezmek hayalini ailesi ve dostlarıyla paylaşmış. Cevap hazır olmuş: “herkes böyle düşünür, seni de göreceğiz”. O gün gelince, şirketteki işini hiç düşünmeden bırakıp yollara düşmüş.

Yeterice para kazandığına inanıp bir hayalin peşinde koşmak, orta yaşta bir adamın cesaret edemeyeceği bir vakıa şüphesiz. Mzungu Osman’ı sıra dışı yapan sadece bu değil. Şimdilik sadece uzmanlarını tedirgin eden ekolojik dengesizlikler hakkında çok ciddi birikimler elde edip bunu muhtelif platformlarda paylaşan biri. Zararlı bütün gazların buzdağlarını nasıl sarıp sarmaladığını anlattı kendisine ait fotoğraflar eşliğinde. Birkaç on yıl sonra fotoğraflarını çektiği buzulların denizlere, göllerin çöllere dönüşeceğinden bahsetti.

Parası olan gezer şeklinde bir anlayışın da doğru olmadığını söyledi ki sanıyorum bu, ben dahil kendisini dinleyen herkesin cevabını en çok aradığı şeydi. 12 Dolar’a klimalı bir Hint treninde 1000 km. yolculuk yapılabileceğini, reenkarnasyon temelli Hint ve Budist öğretilerin yaygın olduğu coğrafyalarda, kriminal suç işlenmediğinden buralarda gezmenin asla tehlike barındırmadığını söyledi.

Mzungu Osman’ın, “harcamadığınız para sizin değildir. Dünyanın neresinde olursanız olun, lisan bilmeseniz de herkesle anlaşabilirsiniz. Hayat, kendisine ve size ait sorunlarına rağmen kafa yormayacak kadar kısa ve geçici” tarzında serdettiği akıllarda kalıcı birkaç ifadesini not etmeden geçemem.

Gezilerde tuttuğu notlarını yakında piyasaya çıkacak kitabında birleştirdiğini belirten Osman Bülent Demirağ, sadece gezi ve fotoğraflarıyla değil, hayat tecrübesi ile de dinlemeye değer bir gezgin. Merak edenler, kendisiyle irtibat kurup serüvenlerini aşağıdaki linkten öğrenebilirler:
http://mzunguosman.com