Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

21 Eylül 2008

Konfad’dan Görkemli Sezon Açılışı


21.09.2008
Türkiye’de sayıları yeterli olmasa da, fotoğraf sanatına gönül verenleri bir araya getiren, sivil toplum kavramının görsel yüzü, sanata azımsanamayacak katkıları bulunan kuruluşlar var. Bunlardan biri de, aynı zamanda Türkiye Fotoğraf Federasyonu Kurucu Üyesi sıfatını taşıyan KONFAD.

Konya’da fotoğraf sanatının adıdır Konya Fotoğraf Amatörleri Derneği. Geçtiğimiz sezon oldukça güzel çalışmalara imza atan güzide kuruluşumuz, yeni sezonda da yenilenmiş, kararlı, etkili proje ve programlarla fotoğraf severlerin karşısına çıkacak.

Yönetim Kurulu Üyesi olmak sıfatıyla ayrıca keyif duyduğum Konfad, 19 Eylül Cuma günü Mimarlar Odası’nın ev sahipliğinde 2008-2009 sezonuna merhaba demiş oldu. Ramazan akşamı olmasına rağmen, Mimarlar Odası’nın salonu açılışa gelenleri almaya yetmedi. Salon doldu taştı.

Geçen dönemin son programına misafir olan Konya Milletvekili Mustafa Kabakçı’dan yeni sezon açılışında kendi çalışmalarından oluşan bir saydam gösteri için söz almış, memnuniyetle gelmek istediğini ifade etmişti. Sayın Kabakçı, kendisi gibi Konya’daki kültür sanat etkinliklerinin müdavimi olan Selçuklu Belediye Başkanı Adem Esen ile birlikte geldi açılışa. “Fotoğraf sanatının, hayatı detaylarıyla görmeye imkân tanıyan bir sanat dalı olduğunu” vurguladı konuşmasında. Gerçekten de öyledir. Fotoğrafçı, başkalarının görmekte zorlanacağı hatta hiç görmeyeceği detayları görebilen kimsedir bana göre de. Bunun ne anlama geldiğini, fotoğraf sanatıyla ciddi anlamda gündeminize aldığınızda fark edebilirsiniz.

Sayın Vekil’in herkes tarafından beğenildiğini düşündüğüm portfolyosunda neler yoktu ki? Anadolu’nun Doğusundan Batısına, Avrupa’dan Amerika’ya kadar farklı coğrafyalarda çekilmiş onlarca güzel fotoğraf. Bu ülkenin meclisinde acaba kaç vekilin böyle bir uğraşı var diye merak ettim doğrusu, şu yukarıda yazdığım “detay görme” vakıasını düşünerek. Elbette görmek yetmez insanlarının sorumluluğuna talip olanlar için. Eylem gerekir. Lakin göremezseniz neyin eylemini harekete geçirebilirsiniz?

Sayın Kabakçı, saydam gösterisi ile KONFAD’dan tam not almıştır. Bununla birlikte, yeni sezon içerisinde yapmayı planladığımız il dışı fotoğraf gezileri için vakti olması halinde bizimle olmasını yürekten isteriz. Bu, bir davetiye kabilinden sayılsın. Açılışa gelerek onurlandırdığı için kendisine teşekkürü borç biliriz. Açılışta bizi yalnız bırakmayan Memleket Gazetesi Yazarları Murat Güzel arkadaşımız ile sevgili ağabeyim İsmail Desteli ile muhabbet etmeyi ihmal etmedik. Yüreklerine sağlık ikisinin de.

Yeni sezon hazırlıkları için yaz boyunca çalışmalar yaptı KONFAD’ın değerli Yönetim Kurulu. Sevgili Başkanımız Turgay Bilge, aksama olmasın diye koşturup durdu. Onca işinin arasında bir de kalkıp TFSF adına FİAP Genel Kurulu için Türkiye’yi temsilen Slovakya’ya gitti. Yönetimden diğer arkadaşlarımız Mustafa Karaçelebi, Ahmet Seven, Günseli Demirok, Hacer Türktemiz ve Mustafa Sütiçen, onca meşguliyetlerine rağmen kendi sorumlulukları altındaki konularda ciddi çalışmalar yaptılar. Web sayfası, sevgili Kazım Kuyucu’nun büyük özverisiyle yayına girdi. İlk defa yaptığımız yıllık program taslağını web sayfamızda yayınladık. Bütün bu çalışmaların fedakarlık ve diğergâmlıkla doğru orantılı olduğunu bilenler bilirler. Kendilerine çok teşekkür ediyorum.

Benim, Sayın Mustafa Kabakçı’dan bu yazı vesilesiyle acizane bir dileğim olacak. Bizim gibi kültür-sanat kuruluşları ciddi parasal sorunlarla karşı karşıyalar. Üye aidatları giderleri karşılamaya yetmiyor. Acaba, söz gelimi Belediye eliyle toplanan vergilerin küçücük bir kısmı bizim gibi çalışan derneklere aktarılamaz mı? Kira ve yakıt bedelini karşılasın yeter.

Yeni sezonda bütün fotoğraf severleri derneğimize bekliyoruz.
http://www.konfad.org.tr/

15 Eylül 2008

Misafir Bereket Demek

İşte geldi bile misafir.
Bugün 1 Ramazan 1424.

İslam coğrafyalarına Ramazan, on bir ay özlenesi sükûn ve sadeliğini yanına alarak gelir.
Kendini karşıdakinin yerine koymak duygusu zirve yapar. Oruç tutmasa da, davranış ölçülerine her zamankinden daha fazla dikkat kesilir kimileri. Yeni ve alışılmamış neyi getirirse getirsin modern zamanlar, mütedeyyin insanların ümidi istikbale dair, kavi hale gelir. Mübarek ayın farkında olanların tavrıdır bu.

Müslüman Türk milleti, empati sınırlarını, ülkeler ötesine, ismi az bilinen diyarlara büyük bir şevk ve aşkla taşır. Asya içlerinde, Uzakdoğu’da bunun adı zekat, fitre/digergâmlık olur. Bunu öylesine layıkıyla yapar ki, Ramazan ve orucun şöhreti Avrupa’da Avusturyalıların, Fransızların yahut Almanların kent meydanlarına kurduğu iftar çadırları ile karşılık bulur. Düsseldorf’ta iftar yaklaşırken trafik bile sıkışır. Londra ve Stocholm’ün kiliselerden çevrilmiş camilerinde mukabeleler okunur. Yeni Müslüman olmuş Batılılar, sahurun sona ermesini istemezler bir türlü. Hollanda’da Protestan bir aile, sırf Müslüman ailenin Ramazan hassasiyetini görmek, yaşamak ve hissetmek için onları sofralarına davet eder.

İşte, Avrupa’da ilk Ramazan çadırının öyküsü:
Hollandalı bir öğretmen bundan dört sene önce turist olarak Türkiye’ye gelir. Ramazan ayıdır. Akşam olduğunda insanların büyük meydanlarda kurulmuş çadırlara girip çıktığını, yemek yediğini görünce, bunun yılın her günü yapılan normal bir şey olduğunu düşünür, parasını hazırlar ve yemek yemek için çadıra yanaşır. Güler yüzlerle karşılanır, yemek ikram edilir, üstelik para da alınmaz. Düşünüp taşınır böyle bir şeyin nasıl olabileceğini. Aklı almaz bir türlü. Öğrenir ki Ramazan ayına has bir gelenektir Ramazan çadırları... Hollanda’ya döner ve orada tanıdığı birkaç Türk’e yaşadıklarını anlatır. Der ki; “Ben burada hiç böyle bir şey görmedim, siz niye Ramazan’da iftar çadırı kurmuyorsunuz?

Hollandalının öneri ve girişimleriyle Avrupa’da ilk Ramazan çadırı Hollanda’nın kadim şehri Haarlem’de üç yıl önce kurulur. İlk çadırın kurulmasına vesile olan bu bayan kısa süre sonra adeta kendisini büyüleyen Ramazan ayının etkisiyle İslam’a yaklaşır araştırır, inceler ve Müslüman olur.

Ramazanda bizim anlatılmaya değer öyle çok iyi işimiz olur ki aslında…
İftar vakitleri geldiğinde digergâm bir eda ile aç açıkta kalanı sorarız yanımızdakilere. Elimizden gelse dünyaları paylaşmak isteriz. Bazen, başkasına yardım etme fırsatı verdiği için ahbabımıza minnettar oluruz. Kavga ortamlarına “oruçlu olmak” engel olur. Mukabeleler okur, duasız gün geçirmeyiz. Teravih, en mühim namazlarımızdan biri olur. Bayram gelince merhamet ve şefkat libası giyeriz.

Ne ki, bayram sona erer de, Şevval’in dördüncü günü gelir, bir tuhaf oluruz.
Şevval’de de Ramazan ruhunun eksilmemesi dileğiyle…

(Bilvesile özellikle Kafkasya, Doğu Türkistan, Filistin ve Afrikalı Müslümanlar için de Ramazan bereketinin daim olması yürekten niyaz ederim. Cümlesine selamlar…)

Şiir Akşamı Karatay’a Yakıştı

Konya’da adına ister şölen ister akşam deyin, uzun zamandır bir şiir etkinliği görmüyorduk. Benim takip ettiğim en son şiir şöleni Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından “6. Kültür Sanat ve Spor Etkinlikleri” adıyla, 5 Ağustos 2000 Cumartesi akşamı Tarihi Dede Bahçesi’nde yapılmıştı. O günden bugüne Konya’da bir şiir etkinliği olup olmadığını hatırlamıyorum. Aradan tam sekiz sene geçmiş.

İster istemez, Feyzi ve Fevzi Halıcı Beyefendiler’in zamanın kıt imkânlarına rağmen Konya’da düzenledikleri kültür sanat faaliyetleri hatıra geliyor. Doğru dürüst iletişimin, internetin ve sair haberleşme vasıtalarının olmadığı senelerde ne büyük işler başarmışlar. Âşıklar bayramı, gül ve yıldız yarışmaları, Konya yemekleri yarışmaları… Hz. Mevlana’yı anma törenlerini onlar başlatmışlardı. Çocukluğumda âşıklar bayramlarından birine ev ahalisinin elimden tutup götürdüğünü hatırlarım. İleriye gideceğimize hayli gerilemişiz.

2000 yılında yapılan o şiir şöleni anısına bastırılan ve katılan şairlerin eserlerinden oluşan şiir seçkisi diğer şiir kitaplarımın arasında durur. Ara sıra elime gelir okurum. O akşam kimler misafir olmuşlar, hazır yeri gelmişken isimlerini hatırlatayım: A. Vahap Akbaş, Kamil Aydoğan, Mikail Bayram, Rahmetli Zemçi Çetinkaya, İbrahim Demirci, Nurettin Durman, Ahmet Efe, Feyzi Halıcı, Murat Kapkıner, M. Atilla Maraş, M. Önal Mengüşoğlu, Ahmet Mercan, M. Tahir Sakman, Mustafa Özçelik, Bülent Sönmez ve Mehmet Atar.

Geçtiğimiz Cumartesi akşamı, Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi ile Karatay Belediyesi’nin ortak çalışmasının ürünü “Karatay Şiir Akşamı”na izleyici sıfatıyla katıldık. Karatay Belediye Başkanı Mehmet Hançerli, TYB Konya’yı kabul ederek bu çalışmayı sahiplenmemiş olsa başka yaz akşamlarını çok beklerdik. Açılış konuşmasını yaparken bunun devamı gelsin ve bu akşamki etkinliğin adı “1. Karatay Şiir Akşamı” olsun mealinde sözler sarf etti. Bunun “verilmiş söz” olduğunu buraya not ediyorum. Alanı dolduran kalabalık izleyici topluluğunun, ev sahipleri tarafından “tahmin ötesi” şeklinde değerlendirilmiş olma ihtimalidir sanıyorum Başkanı gayrete getiren. Bir de şiir seçkisinin ön sözünde Başkan’ın; şehirleri donatabilirsiniz fakat sanatçıları, münevverleri yoksa onların bir üstünlüğünden söz edemezsiniz şeklinde yazdıkları. Sözler, yazılar unutulmasın.

Şiir akşamına katılan şairlerin neredeyse tamamı Konyalı, Konya doğumlu dostlarımız. Bu program, yukarıdaki listeye bakıldığında yerel gibi görünse de şairler ve eserlerinin gücü göz önüne alındığında hiç de öyle değil. Ahmet Efe, İbrahim Demirci, M. Tahir Sakman ve Bülent Sönmez onca sene sonra seslendirdikleri şiirleriyle renk kattılar. Mehmet Uğurlu, Şaban Çalış, Mehmet Solak, Osman Özbahçe, Murat Güzel, M. Akif Kuruçay, M. Ali Köseoğlu ve Atilla Yaramış programın diğer şairleri olarak şiirlerini sundular.

Konya’nın ulusal çapta adından söz ettirecek bir edebiyat sanat dergisi bile yok. Mevcut olanları yaşama savaşı veriyorlar. Mesela bunlardan Zeki Oğuz’un Çalı Dergisi 100. sayıya ulaşmışken ara vermek zorunda kaldı. Sebep malum. Oysa bana göre bu şehrin yeterli sayılabilecek potansiyeli var. TYB Konya Şubesi’nin müdavimleri muhtemel bir dergi için ellerinden gelen desteği vereceklerdir. Lakin iş eninde sonunda paraya dayanıyor.

Başta Karatay Belediye Başkanı Mehmet Hançerli ve TYB Konya yönetimi olmak üzere şiir akşamına emek veren herkesi takdir ve tebrik ediyorum.

11 Ağustos 2008

Gevne Vadi’sine Yolculuk

29.07.2008
Bu yazıyı çoktan yazmış olacaktım aslında. Hadim Balcılar’daki felaket sebebiyle elim bir türlü varmadı. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Oralarda eyleşmiş, suyunu, ayranını içmiş, insanlarla muhabbet etmiştik gün boyu. Acılı ailelere en güzel sabır dilesem, bir yaraya merhem bile olamam ki…

Gevne Vadisi, Yörük Pazarı, Yörük Beyi Kuş Ali ve obası, Toros yaylaları ve daha pek çok şey…
Zeki Oğuz’un dilinden düşmeyen şu Yörükler.
Zeki Oğuz, Ali Işık ve Mustafa Karaçelebi ile birlikte sabahın erken saatlerinde yola koyuluyoruz Hadim-Taşkent’e doğru.

İlk molamızı İçeriçumra’da verdikten sonra Apa istikametinde ilerliyoruz. Rotamız Dinek, Dineksaray, Çiçekköy, Sarıoğlan, Yeniköy, Bağbaşı, Hadim, Taşkent ve oradan Sarıveliler-Başyayla yol ayrımındaki Yörük Pazarı. Eğitse Deresi’ne kadar yolda sorun yok. Buradan sonrası şoförlere Allah sabır versin cinsinden.

Taşkent yolunda, sürücüsü üzerinde adeta kaybolmuş bir bisiklet önümüze çıkıyor. Arabayı durdurunca o da duruyor. Maceracılığı bizi yüzlere katlamış bir yabancı bu. Selam verip tanışıyoruz. Michael’miş adı. Fransa’da başlayıp İran’da bitecek bir yolculuğa çıkmış. Yalnız olup olmadığını soruyorum. Eşim biraz daha ileride diyor. Bisiklet çok ilginç. Direksiyonunun üstünde ayakla çevrilen bir pedalı var. Uzunca da bir selesi. Rampa çıkarken ayaklar uzatılıp rahatça ilerleme imkânı veriyormuş. Hizarcı Michael ile dağ rehberi eşi Nathalie ilk defa böyle büyük bir tura çıkmışlar. İleride onu beklerken buluyoruz. Üç haftadır yoldalarmış. Edirne’den İran sınırına kadar gidecekleri güzergâhı atlamadan sıralıyor. Yüzü, bacakları meşin gibi olmuş. Ne cesaretli bir maceradır bu.

Yol boyu yazın kavurucu sıcağı ile kuraklığa teslim olmuş ekin tarlaları…Ellerinde oraklarla kadınlar, erkekler… Fotoğraf makineleriyle tarlanın birine giriyoruz. Hangi televizyon kanalından geldiğimizi soruyorlar önce. Bu tür sorularla hep karşılaşırız. Hasattaki yaşlı kadınlardan biri genç kızların fotoğrafını çekmememiz şartıyla izin veriyor. Ekin yok doğru dürüst, güneş tepemize gelmek üzere. Birkaç kare ile yetinip ayrılıyoruz Bolay Yaylası’na doğru…

Rehberimiz Zeki Oğuz’un, günümüzün Karacaoğlanı dediği Hacıahmet Kıraslan’ın evi Bolay Yaylası’nda. Kışları İzmir’de geçirip yaz gelince yayladaki evine göçen Hacıahmet, Hadim’e gittiği için görüşemiyoruz. Sarıveliler-Başyayla yol ayrımındaki Yörük Pazarı’nın birkaç km. ilerisindeki vadi boyunca uzanan yörük obaları ilk uzun durağımız. Burası Anamur’a 150 km. uzaklıktaki Barcın Yaylası. Obaları tek tek ziyaret edip sohbetler ediyoruz. Vadinin sakinleri çocuklar, genç kızlar ve yaşlı kadınlar. Çocuklar etrafımızda halka olup merakla bizi izliyorlar. Herkes misafire çok ilgili. İkram ettikleri ayranları afiyetliyoruz. Vadide öyle fazlaca koyun, keçi yok. Çehrelerde gerginlik, huzursuzluk yok. Fotoğraf için izin almamıza bile gerek yok. Çocukların tamamı Anamur’daki okullarda öğrenim görüyorlar. Genç kızlardan biri üniversite sınavlarına hazırlanıyormuş, biri de lise son sınıfa geçmiş. Obanın yaşlılarından Emine Nine yaptığım onca pazarlığa rağmen, eliyle dokuduğu kilim çantayı 20 YTL’ye satıyor bana. Olsun, amacım ihtiyaçtan satın almak değil zaten.

İkinci durağımız Alanya yolu üzerinde Gevne Vadisi tepelerinin ardındaki Kuş Ali’nin (Uçar) obası. Topraklı tozlu bir patikadan ilerleyip tepeyi aşıp Küçüklü Yaylası’na ulaşıyoruz. Yörük Beyi ile karısı Hatice Keçimen’e bir iş için gitmişler. Zeki Emmi’nin (küçük Fatma öyle diyor) bahsettiği develer ortalıkta yok. Mahmut otlatmaya götürmüş. İki oğlundan diğeri Bayram, sekiz kızından üçü Emine, Kezban, Gülcan ve Fatma bizi sevinçle karşılıyorlar. Zeki Emmi’yi buralarda tanımayan yok. Kıl çadırda obanın büyük kızı Emine bulgur pilavı için hemen kolları sıvıyor. (ah, annem burada olmalıydı şimdi. Gözyaşlarını tutamazdı eminim).

Kıl çadır beş direkli. Sol tarafta yatak yorgan, karşı tarafta mutfak gereçleri, sağ tarafta da üç ayaklı basit bir düzenek var. Emine bunun altına odun atıp yakıyor. Pilav birazdan yer sofrasında hazır olacak. Allahım diyorum çıplak, tek bir ağaç olmayan iki tepenin orta düzlüğünde iki kıl çadır.! Bizim olmazsa olmazlarımız yok ortalıkta. Oba sakinlerinin çehrelerine bakıyorum. Huzur, sükunet, hiç eksilmeyen tebessümler...Buradan gitmeye niyetim yok benim. Zeki Emmi’ye diyorum; “bu yolculuk bir güne sığmaz”. Masmavi gözlü küçük kız Fatoş, Emmi’sinin dizinin dibinden ayrılmıyor. Bu sırada Cumhuriyet gezi ekinde oba hakkında Zeki Bey’in iki sayfalık yazısını okuyor ve fotoğraflara bakıyoruz.

Bayram’a Bozyazı-Küçüklü istikametinde nerelerde konakladıklarını soruyorum. O anlatıyor, ben not alıyorum. “Nisan ortalarında kışlak dediğimiz Bozyazı’dan çıkarız yola” diyor ve sıralıyor: Gülnar Söğüthanifeler Yaylası, Gülnar Kumkonak Yaylası, Gülnar Bardat Yaylası, Gülnar Eriklidere Yaylası, Ermenek Mazıbelen Yaylası, Ermenek Görmeli Köprüsü, Ermenek Sultanalanı Yaylası, Ermenek Üçpınar Yaylası, Ermenek Altıntaş Yaylası, Konya-Balcılar Usutaşı Yaylası, Sarıveliler Yörükpazarı, Avşar Hamboynu Yaylası ve bulunduğunuz Küçüklü Yaylası”.

Kuş Ali Obası’nın uzun yolculuğu Nisan-Kasım arası gerçekleşiyor. Kışlak dışında yaylalarda konaklama süresi iki gün ile bir hafta arasında değişiyor. 300 kıl keçi, 160 koyun, 4 köpek, 25 deve ve 10’u çocuk 12 kişi sekiz ay boyunca yollarda. Bayram kardeşlerini sayarken, Zeki Emmi’ye göz ucuyla bakıyorum: “Çocuk lazım tabii işler için” cevabını veriyor. Karşılıklı gülümsüyoruz. Emine’nin pilavı hazır. Lezzeti bir başka. Yemeğin ardından kıl çadırın dışına çıkıyoruz. Ağustos sıcağı kavuruyor ortalığı. Obanın kızları kendilerine has ıslıklar, bağırış-çağırışlarla keçi sürüsünü sağılmak üzere üç tarafı duvarla çevrili açık alana alıyorlar. Gülcan iki keçiyi sakalından tutarken Emine ile Kezban büyük bir ustalıkla sağım yapıyorlar. Öteki çadır oturma odası gibi düzenlenmiş. Ön kısmında bir kilim tezgâhı var. Herkes çok marifetli.

Zaman az, bu günübirlik gezide alınacak yol çok. Hiç içimden gelmiyor buradan gitmek. Emmi’sinin yanından ayrılmayan Fatoş ağlamaklı sesiyle “gitme Zeki Emmi. Kal burada” diyor. Bir başka sefere diyerek obadan ayrılıyor, aile büyüklerine selamlarımızı bırakıyoruz.

Gevne Vadisi üzerinden Keşefli’ye ulaşıyoruz biraz sonra. Yayla iki ayrı yere oturmuş. Yüzlerce metre aşağıda yer alan Aşağı Keşefli cennet gibi adeta. Göksu’nun kollarından biri yaylayı ikiye bölüyor. Yaylanın sakinlerinden Mehmet Aladağ, hangi dönemin eseri olduğu konusunda kararsız kaldığımız kaya mezarları ve özenle oyulmuş kayaları gösteriyor. Defineciler talan etmişler burayı da. Alanya’da muz seracılığıyla uğraşıyormuş Mehmet Bey. İkindi namazından çıkan cemaati gölgelik yerde çay hazırlığında buluyoruz. Bizim için hazırlamışlar. Burada hoş-beşten sonra Konya’ya doğru yola koyuluyoruz.

Şam’te bir yudum mırra, Batum-Sputnik’ten Karadeniz’e içli bir nazar, Harran evinde tavşankanı çay, Urfa konaklarında doyumsuz sohbet, Mardin abbaralarında serinlik, Odunpazarı sokaklarında keyif, Beypazarı’nda guşganalı Konaklar derken, Gevne Vadisi’nde bir kıl çadıra misafir olmak da varmış ömürde…

Şiir Akşamı Karatay’a Yakıştı

10.08.2008
Konya’da adına ister şölen ister akşam deyin, uzun zamandır bir şiir etkinliği görmüyorduk. Benim takip ettiğim en son şiir şöleni Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından “6. Kültür Sanat ve Spor Etkinlikleri” adıyla, 5 Ağustos 2000 Cumartesi akşamı Tarihi Dede Bahçesi’nde yapılmıştı. O günden bugüne Konya’da bir şiir etkinliği olup olmadığını hatırlamıyorum. Aradan tam sekiz sene geçmiş.

İster istemez, Feyzi ve Fevzi Halıcı Beyefendiler’in zamanın kıt imkânlarına rağmen Konya’da düzenledikleri kültür sanat faaliyetleri hatıra geliyor. Doğru dürüst iletişimin, internetin ve sair haberleşme vasıtalarının olmadığı senelerde ne büyük işler başarmışlar. Âşıklar bayramı, gül ve yıldız yarışmaları, Konya yemekleri yarışmaları… Hz. Mevlana’yı anma törenlerini onlar başlatmışlardı. Çocukluğumda âşıklar bayramlarından birine ev ahalisinin elimden tutup götürdüğünü hatırlarım. İleriye gideceğimize hayli gerilemişiz.

2000 yılında yapılan o şiir şöleni anısına bastırılan ve katılan şairlerin eserlerinden oluşan şiir seçkisi diğer şiir kitaplarımın arasında durur. Ara sıra elime gelir okurum. O akşam kimler misafir olmuşlar, hazır yeri gelmişken isimlerini hatırlatayım: A. Vahap Akbaş, Kamil Aydoğan, Mikail Bayram, Rahmetli Zemçi Çetinkaya, İbrahim Demirci, Nurettin Durman, Ahmet Efe, Feyzi Halıcı, Murat Kapkıner, M. Atilla Maraş, M. Önal Mengüşoğlu, Ahmet Mercan, M. Tahir Sakman, Mustafa Özçelik, Bülent Sönmez ve Mehmet Atar.

Geçtiğimiz Cumartesi akşamı, Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi ile Karatay Belediyesi’nin ortak çalışmasının ürünü “Karatay Şiir Akşamı”na izleyici sıfatıyla katıldık. Karatay Belediye Başkanı Mehmet Hançerli, TYB Konya’yı kabul ederek bu çalışmayı sahiplenmemiş olsa başka yaz akşamlarını çok beklerdik. Açılış konuşmasını yaparken bunun devamı gelsin ve bu akşamki etkinliğin adı “1. Karatay Şiir Akşamı” olsun mealinde sözler sarf etti. Bunun “verilmiş söz” olduğunu buraya not ediyorum. Alanı dolduran kalabalık izleyici topluluğunun, ev sahipleri tarafından “tahmin ötesi” şeklinde değerlendirilmiş olma ihtimalidir sanıyorum Başkanı gayrete getiren. Bir de şiir seçkisinin ön sözünde Başkan’ın; şehirleri donatabilirsiniz fakat sanatçıları, münevverleri yoksa onların bir üstünlüğünden söz edemezsiniz şeklinde yazdıkları. Sözler, yazılar unutulmasın.

Şiir akşamına katılan şairlerin neredeyse tamamı Konyalı, Konya doğumlu dostlarımız. Bu program, yukarıdaki listeye bakıldığında yerel gibi görünse de şairler ve eserlerinin gücü göz önüne alındığında hiç de öyle değil. Ahmet Efe, İbrahim Demirci, M. Tahir Sakman ve Bülent Sönmez onca sene sonra seslendirdikleri şiirleriyle renk kattılar. Mehmet Uğurlu, Şaban Çalış, Mehmet Solak, Osman Özbahçe, Murat Güzel, M. Akif Kuruçay, M. Ali Köseoğlu ve Atilla Yaramış programın diğer şairleri olarak şiirlerini sundular.

Konya’nın ulusal çapta adından söz ettirecek bir edebiyat sanat dergisi bile yok. Mevcut olanları yaşama savaşı veriyorlar. Mesela bunlardan Zeki Oğuz’un Çalı Dergisi 100. sayıya ulaşmışken ara vermek zorunda kaldı. Sebep malum. Oysa bana göre bu şehrin yeterli sayılabilecek potansiyeli var. TYB Konya Şubesi’nin müdavimleri muhtemel bir dergi için ellerinden gelen desteği vereceklerdir. Lakin iş eninde sonunda paraya dayanıyor.

Başta Karatay Belediye Başkanı Mehmet Hançerli ve TYB Konya yönetimi olmak üzere şiir akşamına emek veren herkesi takdir ve tebrik ediyorum.

05 Ağustos 2008

Kültür Sanat Kimin İçin

07.07.2008
Bütün ülkenin anlamakta, kavramakta zorlandığı günlerden geçerken, bu şehrin kültür-sanat meselelerini söz konusu etmenin tabirim uygun görülsün doğrusu herkesi ırgalamadığının farkındayım.
Lakin böyledir diye de yazacaklarımdan tasarruf edecek değilim. Memleketin bitmek bilmeyen malum vakıalarına takılıp kalacak olursak neyi halletmiş olacağız?

Konya’da kültür sanat etkinliklerinin en yoğun, en disiplinli ve en verimli merkezidir Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi. Hatta TYB şubelerinin içinde en aktif olanıdır. Cumartesi günleri, bahçesinin ikindi serinliğinde kültür sanat adamlarını bir araya getiriyor, takvimli programlar dâhilinde gerçekleştirilen paneller, konferanslar, sohbetler ve sergilerle göz dolduruyor. Kurslar düzenliyor. Tertiplediği gezilerle mensuplarının bilgi dağarcığına katkılar yapıyor ve şehirler arasında gönül köprüleri kuruyor.

Devletten maaşlı onlarca görevlinin çalıştığı kurum ve kuruluşların bir türlü bitiremediği, başaramadığı hatta cesaret bile edemediği programları iki-üç kişi ile organize edebiliyor (Mukayese için bkz. TYB Konya etkinlikleri vd.). Fakat ne yazık ki, Kültür Bakanlığına ilettiği projeler karşılık görmüyor. İlgili bakanlık bizim bunca öne çıkan özelliğimize rağmen niçin ilgilenmez, niçin taleplerimizi değerlendirmez? TYB Konya’sız bu şehrin kültür-sanatı sağırdır, dilsizdir.

Bunları ilgisi olan herkes biliyor zaten. İlgisi olması gerekenler ortalıkta görünmüyorlar nedense. Bu şehri yönetenler, özellikle kültür-sanat kurum ve kuruluşlarının başında resmi sıfatlarla bulunanlar, üniversite mensupları, basın camiası yahut kısaca bu yazdıklarıma muhatap olması gerekenleri TYB Konya’da görmek mümkün olmuyor. Bunların istisnaları yok değil. Vekillerimizden Prof. Dr. Sami Güçlü ile Mustafa Kabakçı Beyefendiler programlara sıkça iştirak ederler. Selçuklu Belediye Başkanı Doç. Dr. Adem Esen’i gördüğümüz olur ara sıra. Diğer belediyelerin reislerini ve kamunun diğer yöneticilerini görmüşlüğümüz yoktur. Bizim bilmediğimiz sebepler söz konusu olduğundan mı iştirakleri yoktur diye düşünmeden edemiyoruz. Üniversite camiasına diyecek söz zaten yok. Muhtemelen işleri çoktur.

Vekilimiz Sayın Mustafa Kabakçı’ya özellikle teşekkür etmek isterim. KONFAD’ın yılın son Cuma programına iştirakinden mutlu olduk. Yeni sezon açılışına, fotoğraf sanatına ilgisini bildiğimiz sayın vekilimizin bir gösterisi ile başlayacağımızı buradan duyurmuş olalım. Özellikle şehir dışı fotoğraf gezilerinin gerçekleştirilmesi için elinden geleni yapacağına dair söz vermesi bizi memnun etmiştir.

Cumartesi akşamı çınar altında, TYB Konya ve KONFAD işbirliği ile KONFAD üyelerinin çalışmalarından oluşan bir Karma Fotoğraf sergisi açıp iki saydam gösteriyi izleyenlerin beğenisine sunduk. İki güzide kültür sanat kuruluşunun da üyesi olmak sıfatıyla bu serginin hazırlanmasında emeklerimiz geçti. Sergi ve sonrasındaki fotoğraf gösterilerinin güzel olması için elimizden gelen çabayı sarf ettik. Açılışımızda hazır bulunanların sayısı iki pilav sofrasını geçmeyecek kadardı. İyi de evvelen kendi üyeleriniz gelmemiş ki, diyecek olanlar için söyleyecek sözüm de yok maalesef. Özellikle bu son cümlenin yaralayıcı bir etkisi söz konusu. Zamanlaması uygun değildi itirazına karşı serginin Çarşamba gününe kadar açık olduğunu hatırlatalım.

Bu tür durumlar için söz ustaları hemen bir kemmiyet/keyfiyet cümlesi irad ederek vakıayı doğru tespit etmiş, gerilimi azaltmış olurlar. Öyle de oldu. Sessiz sedasız bir açılış yaptık. Kırıldık da biraz. Lakin marifet iltifata tâbidir vakıasına takılıp kalmadık. İmkân oldukça daha yeni ve daha güzellerini sanatseverlerin beğenisine sunmaya çalışacağız.

Bu serginin bir başka yönü, “internetteki fotoğraf paylaşım sitelerinin fotoğraf sergilerine etkileri” başlıklı bir yazı için bizi dürtüklemesi olmuştur diyebilirim. Bunu zamanı gelince bir fotoğraf amatörü olarak dile getirebiliriz.

Söz bitmez. Bu ve benzeri serzenişlerimizin sebebini kısaca yazarak yazımızı nihayete erdirelim: Yaptığımız iş üzerinde yaşadığımız toprakları önemseyen tavrımızdandır sadece. Bunu, “kültür sanat karın doyurur mu?” cinsinden algılamalarla irtibatlandırmak abestir, yanlıştır, üzücüdür. Şairin dediği gibi: “Devler gibi eserler bırakmak için, karıncalar gibi çalışmak lazım.” Yapmaya çalıştığımız budur.

Moriskolar’dan Medeniyetler İttifakına

28.07.2008

İki gün evvel, Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden Doç. Dr. Mustafa Demirci’yi konuk ettik çınar altında.

TYB Konya Şubesi’nin bana göre en isabetli seçimlerinden biriydi Mustafa Bey ve “Endülüs’ün Dramı (1492-1610) ve Moriskolar’ın Hazin Sonu” başlıklı konuşması.

Programın nihayetinde Endülüs Müslümanları konusunda bilimsel ciddi araştırmalara ihtiyaç duyulduğu aşikâr oldu. İspanyolca bilmenin, İspanya’ya gitmenin, Avrupa’nın en uç noktasından Cebel-i Tarık’a, Kuzey Afrika’ya oradan Atlas Okyanusu’na nazar etmenin, Moriskolar’ın öykülerini oralarda da dinlemenin gereği çıktı ortaya.

Katolikleri; yarımadadaki tarihleri boyunca insanlığa faydalı olmaktan başka ameli olmayan Müslümanlara düşman eden şeyi anlamak için İspanya’da bulunmak fikri geçti zihinlerden. Dile de geldi hatta. TYB Konya, böyle bir tarih yolculuğuna ne der acaba? Ayrıca, Başbakan Erdoğan ile İspanya Başbakanı Zapatero’nun, felâket tellalı Samuel Huntington’un iddiasının antitezi olarak üretilen “Medeniyetler İttifakı” adında ısrarlı bir projeleri mevcut. Beni buradan kimler duyar bilemem ama, içi doldurulması pek müşkül bu ittifak arayışında biz TYB Konya üyeleri olarak pekâlâ bulunabilir, dolup dolmayacağı, olup olmayacağı konusunda gözlemlerimizle bu projeye katkıda bulunabiliriz. Şu halde ben buradan böyle bir talebimiz olduğunu, lakin mevcut imkânlarımızla, İspanya’dan sürgün edilen Seferad Yahudileri ile Moriskoların bir kısmının Osmanlı Devleti tarafından iskân edildiği Selanik’e bile gidemeyeceğimizi evvelen duyurmuş, görevimi yapmış olayım.

Bizde Endülüs Müslümanları hakkında bilinenin şiirlere konu olmaktan öteye gitmediği gerçeğini hatırlattı değerli Hoca. Konuşmasına böyle bir giriş yaptı nitekim. Yahya Kemal’in “Endülüs’te Raks” şiiri hatıra geldi. Moriskolar’ın hazin hikâyesini anlatmıyordu şiir elbette. Anlatılan, bir medeniyete kastın hikâyesiydi.

“Morisko”, İspanyol hâkimiyeti altında yaşamış, Hıristiyan olmaya zorlanmış ve bu hususta akla hayale gelmeyen sistematik işkencelere maruz bırakılmış Müslümanlara verilen ad. “Moro” kelimesinin günümüze kadar uzanan ilginç öyküsünü dinledik. Ortaçağda Moro, İspanyollarca Müslüman anlamında kullanılırken sonradan –isco eki ile Müslümanlara ait/mensup demek olmuş. Günümüz İspanyolcasında Moro; Müslüman, Faslı (Fas’a Morocco denmesinden hatırlayın), vaftiz edilmemiş, kâfir, zındık anlamına geliyor. Benzer anlamlar bizi Muare/Moritanya yerlisi ve hatta Filipinler’de mücadele veren Moro İslamî Özgürlük Cephesi’ne kadar götürüyor. Anlamı böylesine geniş bir coğrafyaya sirayet eden Endülüs Müslümanları hakkında yapılacak araştırmalar artık zaruret değil de nedir?

16. ve 17. yüzyıl İspanya tarihinde müstesna bir yeri olan Moriskolar, hakimiyetleri altına girdikleri bütün İspanyol kralları ve özellikle Papalık tarafından İspanya Engizisyonu’na görevli olarak gönderilen Rahip Lorenzo zamanında (1481-1517), büyük bir öfke ve şiddetle karşılaşmışlar. Günümüz Müslüman coğrafyasının maruz kaldığı kimi zulümlerin akıl babalarının bunlar olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Şeytana pabucunu ters giydiren uygulamalardan bazıları şöyle olmuş Endülüs’te:
İslami usullere göre kesim yapan kasap dükkânları kapatılmış.
Arapça konuşmak, Arap isim ve unvanları vermek, çocukları sünnet ettirmek ve Arapça kitap bulundurmak yasaklanmış.
Cuma günü beden veya ev temizliği yapılması, bir Müslüman’ın ağzından Allah, Muhammed lafızlarının çıkması şehirlerde kurulan engizisyonlara şikâyet sebebi olmuş.
Normal zamanlarda yahut Ramazan Ayında, domuz eti hediye edilmek suretiyle Müslümanlar sınanmış, kabul etmeyenler yasakların takibini yapan bu engizisyonlara şikâyet edilmişler. Bu zulümden domuz eti yemeyen Yahudiler de fazlasıyla nasiplerini almışlar.
Çocuklar vaftize zorlandıkları gibi, ailelerinden koparılarak kiliselerde yetiştirilmek üzere götürülmüşler.
Cenaze merasimlerinin Hıristiyan geleneğine uygun yapılması şart koşulmuş.
II. Felipe döneminde (1567) çıkarılan fermanla Müslümanların İspanyolca öğrenmeleri, kadınlarının Hıristiyan kadınları gibi giyinmeleri ve çocukların öğrenimlerini kiliselerde sürdürmeleri ilan edilmiş. Bir Müslüman kadının yerlerde süründürülerek örtüsünün zorla açılması bardağı taşıran son damla, Endülüs isyanının sebebi olmuş. Gaziantep’i ve 21 Ocak 1920 Cuma günü, 14 yaşındaki Mehmet Kâmil’in annesinin örüsünü açmak isteyen Fransız askerinin süngüsüyle şehit edilişini hatırladınız mı? Şu bizim üniversitelerdeki yasakçı ihtiyarların zihin soyu bunlardan mı gelir?

Osmanlı Devletinin Kanuni döneminde ulaştığı güç, Moriskoları heyecanlandırsa da, 1571’deki son isyan başarısızlıkla sonuçlanınca, üç yüz bin Müslüman’ın beş yıl sürecek (1609-1614) sürgün macerası başlamış. Buraya kadar zikrettiklerimiz hocanın konuşmasından anladığım kadarıyla, 1492’de Osmanlı eliyle İspanya’dan gemilerle getirilip Selanik’e iskân edilen Seferad Yahudileri ile Moriskoların bir kısmının haricinde İspanya’da yaklaşık 100 yıl daha devam eden Müslüman varlığını ortaya çıkarıyor.

Yukarıda zikrettiğimiz yasaklar neticesinde, tıpkı Sabataistlerde görülen biri açık diğeri gizli iki kimlik ortaya çıkmış. Kimlik gizleme tarihinin yani takıyyenin başlangıcı İspanya’daki olaylardır diyen Doç. Dr. Demirci, bilinmeyen bir hususa açıklık getirmiş oldu böylece. Lakin Selanik’teki dönmelerin, Osmanlı’nın Yahudiliğe engel olmayan uygulamalarına rağmen niçin benimsendiğinin anlaşılmadığını da…

İspanya’da parlak bir medeniyete imza atan Moriskolar’ın, medeniyet düşmanı geri zekalı din zihniyetlerinin kurbanı olduğunun “tembel İspanyol” tamlaması ile dillendirildiğini de öğrenmiş olduk. İspanya’da zıraati, okulu, bilimi, estetiği, insanlığı, mimariyi, felsefeyi çekip çeviren Moriskolar’dan başkası değil yani. Moriskolara ettiğini bırakmayan İspanyollar sonradan şunu seslendirmişler: “Peki şimdi tarlaları kim ekip biçecek?”

Sadece Moriskolar’a bela olmakla kalmayıp, Yeni Dünyanın ve Afrika’nın yerlilerini, kaynaklarını, dinini, inancını, kültürünü yiyip bitiren İspanyollar hangi hakla “Medeniyetler İttifakı”nda yüzleri kızarmadan yer alacaklar? Mustafa Demirci’nin talebinin yanındayım ben de. Bütün İspanyollar ve Haçlı zihniyetinin mimarı Vatikan, önce Müslümanlardan sonra da bütün dünyadan özür dilemeliler. Buradan Değerli Hocaya verdiği bilgiler sebebiyle teşekkür ediyorum. Kendisi, içimizden kimilerini İspanya konusunda dürtüklemiş, merak uyanmasına vesile olmuştur.


Toprak Gönüllüler


21.07.2008

“Toprak Gönüllüler”, Duran Çetin’in yayımlanmış dokuzuncu kitabı. Bu toprakların, hayat öyküleri çok da parlak olmayan insanını anlaşılır bir dil ile kaleme alan yazar, okuyucusuna yaşanmış olaylar örgüsüyle ulaşmış. Şehirde yahut taşrada yaşayan sıradan insanımızın kendini görebileceği bir roman Toprak Gönüllüler.


Eserlerinde iyi insan olmanın hayırlı akıbetine vurgular yapmayı özellikle seçtiğini düşündüğümüz yazar, bu romanında köy kızı Hanife’nin hayatla mücadelesini anlatırken dini hassasiyetin gerekliliğini önceleyen sahneler sunmuş. Üstelik romanın kahramanları yanı başımızdakiler. Karaman’a, Konya’ya, Mevlana’ya akraba, onun tanıdıkları, bizim yahut sizin de bildiğiniz, yaşamak ve geçinmek derdinde, kanaatkâr, yalın ancak problemlerine çözüm üretmeyi başarabilmiş kimseler.

Kullandığı sade ve akıcı dil, roman okuyucusunun alışık olduğu cinsten türlü karmaşık olaylar ve sahnelerin ağır, bulanık tasvirleri arasında kaybolup gitmesini engelliyor. Kahramanlar arasında cereyan eden konuşmalarda anlatılmak isteneni anlaşılmaz kılacak, mekan ve zamanı birbirinden koparacak sahneler yer almıyor romanda. Bol grenli ve gizemli siyah beyaz fotoğraf karelerinden fırlamış görüntüler yok romanda.

Karşı tarafa mesaj vermeyi roman boyunca ısrarla sürdüren yazarın bu eğilimini eğitimci tarafıyla ilişkilendirmek mümkün. Böylece siz, sanatın hayat için ancak bir vasıta olduğunu savunan kanaate ram olmuş bir yazar yakalamakla kalmıyor, hikmetin başının Allah korkusu ile kaim olduğuna kendinizi bir kez daha inandırmış oluyorsunuz anlattıklarıyla.

Yazar, bu romanı hakkında yaptığı bir söyleşide; “Kitaplarınızda mesaj verme kaygısı çok belirgin. Edebiyat anlayışınız bu noktadan mı neşet ediyor? sorusuna: “Düşüncenizde haklı olduğunuz taraf var. Aslında yazmaya başlarken illa ki şu mesajı vermeliyim gibi bir peşin kanaat söz konusu değil, ama genel itibarı ile yazdıklarımın bir yere dayanması gerektiği düşüncesinden de uzak kalamıyorum. “Hayır” söylemeyi, “iyi insan” olmak uğrunda yapılması gerekenleri yazmaktan hoşnut olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Mesaj kaygısı taşımamak ne kadar tabii ise bu kaygıyı taşımak da o kadar tabiidir.” cevabını vererek aldığı eğitimi, hayat tarzını ve ne için yazdığını böylece ortaya koymuş. (Söyleşi: Abdullah Harmancı, Gönülleri Toprak Gibiydi). Toplumsal sorumluluğun kendi zaviyesinden yansıyan yönünü tarif etmiş değerli yazar.

Romanda dikkat çeken detaylardan biri kahramanlara modellik eden şahıslar. zamanın çoğu yazar ve sinema yönetmenleri tarafından sahtekarlık libası giydirilmiş hoca ve hoca adayı modelinin yerinde, Hanife ve çevresindekilere dini doğru kaynaklardan doğru yaklaşımlarla aktaran aklı başında adamlar hayırlı akıbetin yolunu göstermekle meşguller. Hoca Dayı ile müstakbel ilahiyatçı Celal böyleler söz gelimi. Okuyucu kendi zâviyesinden elbette başka detaylar bulacaktır.

Olup bitenlere sabrı kuşanarak bir yol bulunabileceğini sıkça dile getiren konuşmalara bakarak, bu romanın esas vurgusunun sabır olduğunu söylemek mümkün.

Okurken duygulanacağınız, kahramanlarını ibretle izleyip kendinize göre onlara yol tarifleri yapmak telaşına bile düşeceğinizi düşündüğüm Toprak Gönüllüler, gönlü toprak gibi bir yazarın ürünü. Ben özellikle yetişme çağındaki gençlere tavsiye ediyorum.

“Bu memlekette hayatı boyunca dokuz kitap okumamış milyonlara bakarak…” cümlemi tekrar etmekten rahatsızlık duymuyorum yine. Dokuz eserini dokuz çınar gibi gördüğüm sevgili Duran Çetin’in asil çabasını yürekten kutluyorum.

Beka yayınları, İstanbul 2008,

15 Temmuz 2008

Yaşayan Müze Beypazarı




15.07.2008
Bir şehrin yazılacak şeyleri olması ne güzeldir. Görülesi güzellikleri, dinlenesi masalları, kalınası konakları, tadılası lezzetleri ve mütebessim insanları bir arada bulursunuz oralarda. Evliya Çelebi boşuna uğramamış, laf olsun diye yazmamış diye düşünürsünüz. Beypazarı böyle yerlerdendir.

İlk adı Lagania imiş. “Kaya Doruğu Ülkesi demekmiş Lagania. Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve nihayet Osmanlı görmüş. Yakın zamanlara kadar Anadolu’nun orta yerinde kendi halinde bir yer iken, farkına varanlarca adeta yeniden keşfedilmiş Beypazarı. Şehrinizin kültürel değerlerini bilinçli bir yenilemeyle diriltmeye talip olanlardan iseniz bunun mükâfatını er-geç alırsınız. Bununla ne demek istediğimi Eskişehir Odunpazarı gezisinden sonra detaylarıyla yazmış ve karşılığını gören örnek çalışmalardan söz etmiştim.

Beypazarı, kendi nimetinin çok önceden farkına varmış. Didinip çalışmış insanlar. Kendine özgü mimarisi restorasyonlarla gün yüzüne çıkmış. İnözü Vadisi’nin serin bahçelerinde ve şehrin konaklarında tadabileceğiniz Beypazarı güveci, etli dolma, höşmerim Beypazarı kurusu ve 80 katlı baklava gibi yöresel lezzetler marka olmuş. Hemen herkesin bu nimetin ekonomik getirilerinden nasiplenmek için işe koyulduğunu görüyorsunuz. Hanımlar evlerinde ürettiklerini satmak üzere pazaryerinde müşteri bekliyorlar. Çok da güler yüzlüler. Beypazarlılar hep öyleler zaten. Huriye Kaya Hanım’ın tezgâhından erişte alışveriş yapıyor, kartvizitini cüzdanıma koyuyorum. Yüzlerce aile turizm gelirlerinden ekmek yiyor. Milli gelir bakımından Beypazarı çoktan AB’ye girmiş. Yerel yönetimin, yılda bir milyon yerli, 50 bin yabancı turist hedefi azımsanacak gibi değil. Bu işleri başarıp deyim yerindeyse yoktan var edenleri kutlamak lazım.

Doğa Derneği Şubesi’ne kısa bir göz atışın ardından, Özel İdare’nin denetiminde olan “Beypazarı Kültür ve Tarih Müzesi’ni ziyaret ediyorum ilkin. Hafız Mehmet Nurettin Karaoğuz tarafından hibe edilmiş. 1997 yılından beri de müze olarak hizmet veriyor. Beypazarı ve civarının kültür ve sanatını yansıtan eserler ile geçmişi Roma dönemine kadar uzanan eserler sergileniyor burada. Köst Dağında bulunan 25 milyon yıllık deniz midyesi bile mevut. Bina, tipik Beypazarı evi. Geleneğe göre Beypazarlılar dünyada yapacak bir şeylerinin kaldığını vurgulamak için üst katlarının bir kısmını ya da tamamını işlemeden bırakırlarmış. Buna yerel dilde Çandı yada Çantı deniyor. Konakların ikinci katının ortasında yükselen kapısız üçüncü katın adı “guşgana”. TYB’nin Beypazarı gezi yazılarını okurken Ali Işık Beyefendinin bu guşgana ile ilgili yorumu hoşuma gitti. Rehberin: “Kuş yuvasından esinlenilerek inşa edilen bu bölüm konağın kileri gibidir” sözüne; kelimenin etimolojisini “kuş” ve “konak”la ilintilendiriyor. Olabilir, lakin niçin “köşkhane” veya “köşkane” olmasın demek geliyor içimden; kuş ve konağa halel mi gelir? yorumunu yapmış Ali Işık Hocam.

“Yaşayan Müze” hakkında aslında ayrı bir yazı yazmak lazım. Proje sorumlusu bir doktora öğrencisi. Konak kapısından içeri adım attığınızda büyük bir heyecanla sizi karşılayan birini gördünüz mü? İşte o Kültür Bilimci Sema Demir’dir. Beypazarı Belediyesi’nin maddî, Çekül Vakfı, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinin ise akademik anlamda destek verdikleri somut olmayan kültürel mirasın korunmasına hizmet eden bir kurum burası. Bildiğiniz müzelerden sanıyorsanız yanılıyorsunuz. “Neden yaşayan müze, size onun hakkında bilgi vereceğim. Amacımız geleneksel sanat ve değerlerimizi korumak” diye başlayan genç akademisyen, ziyaretçilerin ilgisini şu sözlerle çekiyor: “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler Masalını biliyor musunuz?” Evet diyor ziyaretçiler. Peki, “Nardaniye Hanım masalını biliyor musunuz?” Hayır. O zaman doğru üst kata. Orada bir “masal ebesi” var…

Her hafta değişik kültürel etkinlikler yapılıyor ve siz de katılabiliyorsunuz. Bugün ebru sanatı günü imiş. Bir başka gün perdede Karagöz-Hacivat oynatabilir, ıhlamur baskı yapabilir veya muhtelif tadlarda Türk kahvesi içebilirsiniz. Üst katta Masal Ebesi Kezban Koçak ile tanışıyorum. Sehpanın üstündeki şekerlikten şeker ikram ediyor önce. Eline bastonunu alıp anlatmaya başlarken, canlı müzeden canlı bir belgem olsun diye çekim yapıyorum. Bu sırada oda yeni gelenlerle dolmaya başlıyor. Yaşlı zengin adamla üç oğlunun masalını anlatıyor. Kaç masal bildiğini soruyorum Masal Ebesine. 65 tane biliyorum hepsini ninemden öğrendim diyor. Ben çocuk olsam her gün buraya masal dinlemeye gelmez miyim hiç?

Konağa çıkan merdivenleri tırmanırken sol tarafta olduğu yerde dönen bir tarafı açık iki katlı bir dolap dikkati çekiyor. Bu dolaba yiyecek konup döndürülür, ihtiyacı olan diğer taraftaki diğerinin kim olduğunu görmeden alırmış. Hey gidi bizim sadaka anlayışımız. Müzenin detaylarına http://www.yasayanmuze.net/ adresinden ulaşmanız mümkün.

Paşa Mahallesi’nde bulunan Sultan Alaaddin Camii, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat zamanında 1221-1225 yılları arasında inşa edilmiş. Tek minaresi olan cami, Selçuklu mimarisinin tipik özelliklerini taşıyor. Ahşap özellikleriyle çok benzemese de Beyşehir Eşrefoğlu ve Afyon Ulu Camii ile mukayese edebilirsiniz.

Konaklarıyla ünlü Beypazarı’nda Cumartesi gecesini Cırcırların Konağı’nda geçirdim. Konak personeli pek ziyade memnun etmişlerdir. Tarihi Taş Mektep, Mevaların Konağı, Müftüzade Hoca İzzet Efendi Konağı, Bey Konak, Değirmencioğlu Konağı, İnceefendi Konağı ve Omar Ağa Konağı görülecek yerlerden. İnözü Vadisi, Baypazarı’nın yanı başında bağ evleri ve akbabalarıyla şöhretli bir vadi. Doğa Derneği’nden aldığım broşürde, Türkiye’deki 305 önemli doğa alanından biri olduğunu öğreniyorum. 100’den fazla kuş ve 60’tan fazla kelebek türü bulunan bölgede nesli tehlikede olan kara leylek, küçük akbaba ve bıyıklı doğan vadinin sarp kayalıklarına ürüyormuş. Zindancık dinlenme yerinde akşam sonrası bulunduğumdan vadideki detayları görme fırsatım olmuyor.

Güleç yüzlü değerli dostum Beypazarlı Mustafa Kurtuluş’a konukseverliği için teşekkür ediyorum. Yeni ve görülmedik duyulmadık hiçbir özelliğini kaçırmak istemediğim bir başka Beypazarı gezisinin planlarını şimdiden kuruyorum. Sebebi galiba Beypazarı’na ait her şeydir.

Yaşayan Müze Beypazarı






15.07.2008
Bir şehrin yazılacak şeyleri olması ne güzeldir. Görülesi güzellikleri, dinlenesi masalları, kalınası konakları, tadılası lezzetleri ve mütebessim insanları bir arada bulursunuz oralarda. Evliya Çelebi boşuna uğramamış, laf olsun diye yazmamış diye düşünürsünüz. Beypazarı böyle yerlerdendir.

İlk adı Lagania imiş. “Kaya Doruğu Ülkesi demekmiş Lagania. Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve nihayet Osmanlı görmüş. Yakın zamanlara kadar Anadolu’nun orta yerinde kendi halinde bir yer iken, farkına varanlarca adeta yeniden keşfedilmiş Beypazarı. Şehrinizin kültürel değerlerini bilinçli bir yenilemeyle diriltmeye talip olanlardan iseniz bunun mükâfatını er-geç alırsınız. Bununla ne demek istediğimi Eskişehir Odunpazarı gezisinden sonra detaylarıyla yazmış ve karşılığını gören örnek çalışmalardan söz etmiştim.

Beypazarı, kendi nimetinin çok önceden farkına varmış. Didinip çalışmış insanlar. Kendine özgü mimarisi restorasyonlarla gün yüzüne çıkmış. İnözü Vadisi’nin serin bahçelerinde ve şehrin konaklarında tadabileceğiniz Beypazarı güveci, etli dolma, höşmerim Beypazarı kurusu ve 80 katlı baklava gibi yöresel lezzetler marka olmuş. Hemen herkesin bu nimetin ekonomik getirilerinden nasiplenmek için işe koyulduğunu görüyorsunuz. Hanımlar evlerinde ürettiklerini satmak üzere pazaryerinde müşteri bekliyorlar. Çok da güler yüzlüler. Beypazarlılar hep öyleler zaten. Huriye Kaya Hanım’ın tezgâhından erişte alışveriş yapıyor, kartvizitini cüzdanıma koyuyorum. Yüzlerce aile turizm gelirlerinden ekmek yiyor. Milli gelir bakımından Beypazarı çoktan AB’ye girmiş. Yerel yönetimin, yılda bir milyon yerli, 50 bin yabancı turist hedefi azımsanacak gibi değil. Bu işleri başarıp deyim yerindeyse yoktan var edenleri kutlamak lazım.

Doğa Derneği Şubesi’ne kısa bir göz atışın ardından, Özel İdare’nin denetiminde olan “Beypazarı Kültür ve Tarih Müzesi’ni ziyaret ediyorum ilkin. Hafız Mehmet Nurettin Karaoğuz tarafından hibe edilmiş. 1997 yılından beri de müze olarak hizmet veriyor. Beypazarı ve civarının kültür ve sanatını yansıtan eserler ile geçmişi Roma dönemine kadar uzanan eserler sergileniyor burada. Köst Dağında bulunan 25 milyon yıllık deniz midyesi bile mevut. Bina, tipik Beypazarı evi. Geleneğe göre Beypazarlılar dünyada yapacak bir şeylerinin kaldığını vurgulamak için üst katlarının bir kısmını ya da tamamını işlemeden bırakırlarmış. Buna yerel dilde Çandı yada Çantı deniyor. Konakların ikinci katının ortasında yükselen kapısız üçüncü katın adı “guşgana”. TYB’nin Beypazarı gezi yazılarını okurken Ali Işık Beyefendinin bu guşgana ile ilgili yorumu hoşuma gitti. Rehberin: “Kuş yuvasından esinlenilerek inşa edilen bu bölüm konağın kileri gibidir” sözüne; kelimenin etimolojisini “kuş” ve “konak”la ilintilendiriyor. Olabilir, lakin niçin “köşkhane” veya “köşkane” olmasın demek geliyor içimden; kuş ve konağa halel mi gelir? yorumunu yapmış Ali Işık Hocam.

“Yaşayan Müze” hakkında aslında ayrı bir yazı yazmak lazım. Proje sorumlusu bir doktora öğrencisi. Konak kapısından içeri adım attığınızda büyük bir heyecanla sizi karşılayan birini gördünüz mü? İşte o Kültür Bilimci Sema Demir’dir. Beypazarı Belediyesi’nin maddî, Çekül Vakfı, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinin ise akademik anlamda destek verdikleri somut olmayan kültürel mirasın korunmasına hizmet eden bir kurum burası. Bildiğiniz müzelerden sanıyorsanız yanılıyorsunuz. “Neden yaşayan müze, size onun hakkında bilgi vereceğim. Amacımız geleneksel sanat ve değerlerimizi korumak” diye başlayan genç akademisyen, ziyaretçilerin ilgisini şu sözlerle çekiyor: “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler Masalını biliyor musunuz?” Evet diyor ziyaretçiler. Peki, “Nardaniye Hanım masalını biliyor musunuz?” Hayır. O zaman doğru üst kata. Orada bir “masal ebesi” var…

Her hafta değişik kültürel etkinlikler yapılıyor ve siz de katılabiliyorsunuz. Bugün ebru sanatı günü imiş. Bir başka gün perdede Karagöz-Hacivat oynatabilir, ıhlamur baskı yapabilir veya muhtelif tadlarda Türk kahvesi içebilirsiniz. Üst katta Masal Ebesi Kezban Koçak ile tanışıyorum. Sehpanın üstündeki şekerlikten şeker ikram ediyor önce. Eline bastonunu alıp anlatmaya başlarken, canlı müzeden canlı bir belgem olsun diye çekim yapıyorum. Bu sırada oda yeni gelenlerle dolmaya başlıyor. Yaşlı zengin adamla üç oğlunun masalını anlatıyor. Kaç masal bildiğini soruyorum Masal Ebesine. 65 tane biliyorum hepsini ninemden öğrendim diyor. Ben çocuk olsam her gün buraya masal dinlemeye gelmez miyim hiç?

Konağa çıkan merdivenleri tırmanırken sol tarafta olduğu yerde dönen bir tarafı açık iki katlı bir dolap dikkati çekiyor. Bu dolaba yiyecek konup döndürülür, ihtiyacı olan diğer taraftaki diğerinin kim olduğunu görmeden alırmış. Hey gidi bizim sadaka anlayışımız. Müzenin detaylarına
www.yasayanmuze.net adresinden ulaşmanız mümkün.

Paşa Mahallesi’nde bulunan Sultan Alaaddin Camii, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat zamanında 1221-1225 yılları arasında inşa edilmiş. Tek minaresi olan cami, Selçuklu mimarisinin tipik özelliklerini taşıyor. Ahşap özellikleriyle çok benzemese de Beyşehir Eşrefoğlu ve Afyon Ulu Camii ile mukayese edebilirsiniz.

Konaklarıyla ünlü Beypazarı’nda Cumartesi gecesini Cırcırların Konağı’nda geçirdim. Konak personeli pek ziyade memnun etmişlerdir. Tarihi Taş Mektep, Mevaların Konağı, Müftüzade Hoca İzzet Efendi Konağı, Bey Konak, Değirmencioğlu Konağı, İnceefendi Konağı ve Omar Ağa Konağı görülecek yerlerden. İnözü Vadisi, Baypazarı’nın yanı başında bağ evleri ve akbabalarıyla şöhretli bir vadi. Doğa Derneği’nden aldığım broşürde, Türkiye’deki 305 önemli doğa alanından biri olduğunu öğreniyorum. 100’den fazla kuş ve 60’tan fazla kelebek türü bulunan bölgede nesli tehlikede olan kara leylek, küçük akbaba ve bıyıklı doğan vadinin sarp kayalıklarına ürüyormuş. Zindancık dinlenme yerinde akşam sonrası bulunduğumdan vadideki detayları görme fırsatım olmuyor.

Güleç yüzlü değerli dostum Beypazarlı Mustafa Kurtuluş’a konukseverliği için teşekkür ediyorum. Yeni ve görülmedik duyulmadık hiçbir özelliğini kaçırmak istemediğim bir başka Beypazarı gezisinin planlarını şimdiden kuruyorum. Sebebi galiba Beypazarı’na ait her şeydir.