Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

05 Ağustos 2008

Kültür Sanat Kimin İçin

07.07.2008
Bütün ülkenin anlamakta, kavramakta zorlandığı günlerden geçerken, bu şehrin kültür-sanat meselelerini söz konusu etmenin tabirim uygun görülsün doğrusu herkesi ırgalamadığının farkındayım.
Lakin böyledir diye de yazacaklarımdan tasarruf edecek değilim. Memleketin bitmek bilmeyen malum vakıalarına takılıp kalacak olursak neyi halletmiş olacağız?

Konya’da kültür sanat etkinliklerinin en yoğun, en disiplinli ve en verimli merkezidir Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi. Hatta TYB şubelerinin içinde en aktif olanıdır. Cumartesi günleri, bahçesinin ikindi serinliğinde kültür sanat adamlarını bir araya getiriyor, takvimli programlar dâhilinde gerçekleştirilen paneller, konferanslar, sohbetler ve sergilerle göz dolduruyor. Kurslar düzenliyor. Tertiplediği gezilerle mensuplarının bilgi dağarcığına katkılar yapıyor ve şehirler arasında gönül köprüleri kuruyor.

Devletten maaşlı onlarca görevlinin çalıştığı kurum ve kuruluşların bir türlü bitiremediği, başaramadığı hatta cesaret bile edemediği programları iki-üç kişi ile organize edebiliyor (Mukayese için bkz. TYB Konya etkinlikleri vd.). Fakat ne yazık ki, Kültür Bakanlığına ilettiği projeler karşılık görmüyor. İlgili bakanlık bizim bunca öne çıkan özelliğimize rağmen niçin ilgilenmez, niçin taleplerimizi değerlendirmez? TYB Konya’sız bu şehrin kültür-sanatı sağırdır, dilsizdir.

Bunları ilgisi olan herkes biliyor zaten. İlgisi olması gerekenler ortalıkta görünmüyorlar nedense. Bu şehri yönetenler, özellikle kültür-sanat kurum ve kuruluşlarının başında resmi sıfatlarla bulunanlar, üniversite mensupları, basın camiası yahut kısaca bu yazdıklarıma muhatap olması gerekenleri TYB Konya’da görmek mümkün olmuyor. Bunların istisnaları yok değil. Vekillerimizden Prof. Dr. Sami Güçlü ile Mustafa Kabakçı Beyefendiler programlara sıkça iştirak ederler. Selçuklu Belediye Başkanı Doç. Dr. Adem Esen’i gördüğümüz olur ara sıra. Diğer belediyelerin reislerini ve kamunun diğer yöneticilerini görmüşlüğümüz yoktur. Bizim bilmediğimiz sebepler söz konusu olduğundan mı iştirakleri yoktur diye düşünmeden edemiyoruz. Üniversite camiasına diyecek söz zaten yok. Muhtemelen işleri çoktur.

Vekilimiz Sayın Mustafa Kabakçı’ya özellikle teşekkür etmek isterim. KONFAD’ın yılın son Cuma programına iştirakinden mutlu olduk. Yeni sezon açılışına, fotoğraf sanatına ilgisini bildiğimiz sayın vekilimizin bir gösterisi ile başlayacağımızı buradan duyurmuş olalım. Özellikle şehir dışı fotoğraf gezilerinin gerçekleştirilmesi için elinden geleni yapacağına dair söz vermesi bizi memnun etmiştir.

Cumartesi akşamı çınar altında, TYB Konya ve KONFAD işbirliği ile KONFAD üyelerinin çalışmalarından oluşan bir Karma Fotoğraf sergisi açıp iki saydam gösteriyi izleyenlerin beğenisine sunduk. İki güzide kültür sanat kuruluşunun da üyesi olmak sıfatıyla bu serginin hazırlanmasında emeklerimiz geçti. Sergi ve sonrasındaki fotoğraf gösterilerinin güzel olması için elimizden gelen çabayı sarf ettik. Açılışımızda hazır bulunanların sayısı iki pilav sofrasını geçmeyecek kadardı. İyi de evvelen kendi üyeleriniz gelmemiş ki, diyecek olanlar için söyleyecek sözüm de yok maalesef. Özellikle bu son cümlenin yaralayıcı bir etkisi söz konusu. Zamanlaması uygun değildi itirazına karşı serginin Çarşamba gününe kadar açık olduğunu hatırlatalım.

Bu tür durumlar için söz ustaları hemen bir kemmiyet/keyfiyet cümlesi irad ederek vakıayı doğru tespit etmiş, gerilimi azaltmış olurlar. Öyle de oldu. Sessiz sedasız bir açılış yaptık. Kırıldık da biraz. Lakin marifet iltifata tâbidir vakıasına takılıp kalmadık. İmkân oldukça daha yeni ve daha güzellerini sanatseverlerin beğenisine sunmaya çalışacağız.

Bu serginin bir başka yönü, “internetteki fotoğraf paylaşım sitelerinin fotoğraf sergilerine etkileri” başlıklı bir yazı için bizi dürtüklemesi olmuştur diyebilirim. Bunu zamanı gelince bir fotoğraf amatörü olarak dile getirebiliriz.

Söz bitmez. Bu ve benzeri serzenişlerimizin sebebini kısaca yazarak yazımızı nihayete erdirelim: Yaptığımız iş üzerinde yaşadığımız toprakları önemseyen tavrımızdandır sadece. Bunu, “kültür sanat karın doyurur mu?” cinsinden algılamalarla irtibatlandırmak abestir, yanlıştır, üzücüdür. Şairin dediği gibi: “Devler gibi eserler bırakmak için, karıncalar gibi çalışmak lazım.” Yapmaya çalıştığımız budur.

Moriskolar’dan Medeniyetler İttifakına

28.07.2008

İki gün evvel, Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden Doç. Dr. Mustafa Demirci’yi konuk ettik çınar altında.

TYB Konya Şubesi’nin bana göre en isabetli seçimlerinden biriydi Mustafa Bey ve “Endülüs’ün Dramı (1492-1610) ve Moriskolar’ın Hazin Sonu” başlıklı konuşması.

Programın nihayetinde Endülüs Müslümanları konusunda bilimsel ciddi araştırmalara ihtiyaç duyulduğu aşikâr oldu. İspanyolca bilmenin, İspanya’ya gitmenin, Avrupa’nın en uç noktasından Cebel-i Tarık’a, Kuzey Afrika’ya oradan Atlas Okyanusu’na nazar etmenin, Moriskolar’ın öykülerini oralarda da dinlemenin gereği çıktı ortaya.

Katolikleri; yarımadadaki tarihleri boyunca insanlığa faydalı olmaktan başka ameli olmayan Müslümanlara düşman eden şeyi anlamak için İspanya’da bulunmak fikri geçti zihinlerden. Dile de geldi hatta. TYB Konya, böyle bir tarih yolculuğuna ne der acaba? Ayrıca, Başbakan Erdoğan ile İspanya Başbakanı Zapatero’nun, felâket tellalı Samuel Huntington’un iddiasının antitezi olarak üretilen “Medeniyetler İttifakı” adında ısrarlı bir projeleri mevcut. Beni buradan kimler duyar bilemem ama, içi doldurulması pek müşkül bu ittifak arayışında biz TYB Konya üyeleri olarak pekâlâ bulunabilir, dolup dolmayacağı, olup olmayacağı konusunda gözlemlerimizle bu projeye katkıda bulunabiliriz. Şu halde ben buradan böyle bir talebimiz olduğunu, lakin mevcut imkânlarımızla, İspanya’dan sürgün edilen Seferad Yahudileri ile Moriskoların bir kısmının Osmanlı Devleti tarafından iskân edildiği Selanik’e bile gidemeyeceğimizi evvelen duyurmuş, görevimi yapmış olayım.

Bizde Endülüs Müslümanları hakkında bilinenin şiirlere konu olmaktan öteye gitmediği gerçeğini hatırlattı değerli Hoca. Konuşmasına böyle bir giriş yaptı nitekim. Yahya Kemal’in “Endülüs’te Raks” şiiri hatıra geldi. Moriskolar’ın hazin hikâyesini anlatmıyordu şiir elbette. Anlatılan, bir medeniyete kastın hikâyesiydi.

“Morisko”, İspanyol hâkimiyeti altında yaşamış, Hıristiyan olmaya zorlanmış ve bu hususta akla hayale gelmeyen sistematik işkencelere maruz bırakılmış Müslümanlara verilen ad. “Moro” kelimesinin günümüze kadar uzanan ilginç öyküsünü dinledik. Ortaçağda Moro, İspanyollarca Müslüman anlamında kullanılırken sonradan –isco eki ile Müslümanlara ait/mensup demek olmuş. Günümüz İspanyolcasında Moro; Müslüman, Faslı (Fas’a Morocco denmesinden hatırlayın), vaftiz edilmemiş, kâfir, zındık anlamına geliyor. Benzer anlamlar bizi Muare/Moritanya yerlisi ve hatta Filipinler’de mücadele veren Moro İslamî Özgürlük Cephesi’ne kadar götürüyor. Anlamı böylesine geniş bir coğrafyaya sirayet eden Endülüs Müslümanları hakkında yapılacak araştırmalar artık zaruret değil de nedir?

16. ve 17. yüzyıl İspanya tarihinde müstesna bir yeri olan Moriskolar, hakimiyetleri altına girdikleri bütün İspanyol kralları ve özellikle Papalık tarafından İspanya Engizisyonu’na görevli olarak gönderilen Rahip Lorenzo zamanında (1481-1517), büyük bir öfke ve şiddetle karşılaşmışlar. Günümüz Müslüman coğrafyasının maruz kaldığı kimi zulümlerin akıl babalarının bunlar olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Şeytana pabucunu ters giydiren uygulamalardan bazıları şöyle olmuş Endülüs’te:
İslami usullere göre kesim yapan kasap dükkânları kapatılmış.
Arapça konuşmak, Arap isim ve unvanları vermek, çocukları sünnet ettirmek ve Arapça kitap bulundurmak yasaklanmış.
Cuma günü beden veya ev temizliği yapılması, bir Müslüman’ın ağzından Allah, Muhammed lafızlarının çıkması şehirlerde kurulan engizisyonlara şikâyet sebebi olmuş.
Normal zamanlarda yahut Ramazan Ayında, domuz eti hediye edilmek suretiyle Müslümanlar sınanmış, kabul etmeyenler yasakların takibini yapan bu engizisyonlara şikâyet edilmişler. Bu zulümden domuz eti yemeyen Yahudiler de fazlasıyla nasiplerini almışlar.
Çocuklar vaftize zorlandıkları gibi, ailelerinden koparılarak kiliselerde yetiştirilmek üzere götürülmüşler.
Cenaze merasimlerinin Hıristiyan geleneğine uygun yapılması şart koşulmuş.
II. Felipe döneminde (1567) çıkarılan fermanla Müslümanların İspanyolca öğrenmeleri, kadınlarının Hıristiyan kadınları gibi giyinmeleri ve çocukların öğrenimlerini kiliselerde sürdürmeleri ilan edilmiş. Bir Müslüman kadının yerlerde süründürülerek örtüsünün zorla açılması bardağı taşıran son damla, Endülüs isyanının sebebi olmuş. Gaziantep’i ve 21 Ocak 1920 Cuma günü, 14 yaşındaki Mehmet Kâmil’in annesinin örüsünü açmak isteyen Fransız askerinin süngüsüyle şehit edilişini hatırladınız mı? Şu bizim üniversitelerdeki yasakçı ihtiyarların zihin soyu bunlardan mı gelir?

Osmanlı Devletinin Kanuni döneminde ulaştığı güç, Moriskoları heyecanlandırsa da, 1571’deki son isyan başarısızlıkla sonuçlanınca, üç yüz bin Müslüman’ın beş yıl sürecek (1609-1614) sürgün macerası başlamış. Buraya kadar zikrettiklerimiz hocanın konuşmasından anladığım kadarıyla, 1492’de Osmanlı eliyle İspanya’dan gemilerle getirilip Selanik’e iskân edilen Seferad Yahudileri ile Moriskoların bir kısmının haricinde İspanya’da yaklaşık 100 yıl daha devam eden Müslüman varlığını ortaya çıkarıyor.

Yukarıda zikrettiğimiz yasaklar neticesinde, tıpkı Sabataistlerde görülen biri açık diğeri gizli iki kimlik ortaya çıkmış. Kimlik gizleme tarihinin yani takıyyenin başlangıcı İspanya’daki olaylardır diyen Doç. Dr. Demirci, bilinmeyen bir hususa açıklık getirmiş oldu böylece. Lakin Selanik’teki dönmelerin, Osmanlı’nın Yahudiliğe engel olmayan uygulamalarına rağmen niçin benimsendiğinin anlaşılmadığını da…

İspanya’da parlak bir medeniyete imza atan Moriskolar’ın, medeniyet düşmanı geri zekalı din zihniyetlerinin kurbanı olduğunun “tembel İspanyol” tamlaması ile dillendirildiğini de öğrenmiş olduk. İspanya’da zıraati, okulu, bilimi, estetiği, insanlığı, mimariyi, felsefeyi çekip çeviren Moriskolar’dan başkası değil yani. Moriskolara ettiğini bırakmayan İspanyollar sonradan şunu seslendirmişler: “Peki şimdi tarlaları kim ekip biçecek?”

Sadece Moriskolar’a bela olmakla kalmayıp, Yeni Dünyanın ve Afrika’nın yerlilerini, kaynaklarını, dinini, inancını, kültürünü yiyip bitiren İspanyollar hangi hakla “Medeniyetler İttifakı”nda yüzleri kızarmadan yer alacaklar? Mustafa Demirci’nin talebinin yanındayım ben de. Bütün İspanyollar ve Haçlı zihniyetinin mimarı Vatikan, önce Müslümanlardan sonra da bütün dünyadan özür dilemeliler. Buradan Değerli Hocaya verdiği bilgiler sebebiyle teşekkür ediyorum. Kendisi, içimizden kimilerini İspanya konusunda dürtüklemiş, merak uyanmasına vesile olmuştur.


Toprak Gönüllüler


21.07.2008

“Toprak Gönüllüler”, Duran Çetin’in yayımlanmış dokuzuncu kitabı. Bu toprakların, hayat öyküleri çok da parlak olmayan insanını anlaşılır bir dil ile kaleme alan yazar, okuyucusuna yaşanmış olaylar örgüsüyle ulaşmış. Şehirde yahut taşrada yaşayan sıradan insanımızın kendini görebileceği bir roman Toprak Gönüllüler.


Eserlerinde iyi insan olmanın hayırlı akıbetine vurgular yapmayı özellikle seçtiğini düşündüğümüz yazar, bu romanında köy kızı Hanife’nin hayatla mücadelesini anlatırken dini hassasiyetin gerekliliğini önceleyen sahneler sunmuş. Üstelik romanın kahramanları yanı başımızdakiler. Karaman’a, Konya’ya, Mevlana’ya akraba, onun tanıdıkları, bizim yahut sizin de bildiğiniz, yaşamak ve geçinmek derdinde, kanaatkâr, yalın ancak problemlerine çözüm üretmeyi başarabilmiş kimseler.

Kullandığı sade ve akıcı dil, roman okuyucusunun alışık olduğu cinsten türlü karmaşık olaylar ve sahnelerin ağır, bulanık tasvirleri arasında kaybolup gitmesini engelliyor. Kahramanlar arasında cereyan eden konuşmalarda anlatılmak isteneni anlaşılmaz kılacak, mekan ve zamanı birbirinden koparacak sahneler yer almıyor romanda. Bol grenli ve gizemli siyah beyaz fotoğraf karelerinden fırlamış görüntüler yok romanda.

Karşı tarafa mesaj vermeyi roman boyunca ısrarla sürdüren yazarın bu eğilimini eğitimci tarafıyla ilişkilendirmek mümkün. Böylece siz, sanatın hayat için ancak bir vasıta olduğunu savunan kanaate ram olmuş bir yazar yakalamakla kalmıyor, hikmetin başının Allah korkusu ile kaim olduğuna kendinizi bir kez daha inandırmış oluyorsunuz anlattıklarıyla.

Yazar, bu romanı hakkında yaptığı bir söyleşide; “Kitaplarınızda mesaj verme kaygısı çok belirgin. Edebiyat anlayışınız bu noktadan mı neşet ediyor? sorusuna: “Düşüncenizde haklı olduğunuz taraf var. Aslında yazmaya başlarken illa ki şu mesajı vermeliyim gibi bir peşin kanaat söz konusu değil, ama genel itibarı ile yazdıklarımın bir yere dayanması gerektiği düşüncesinden de uzak kalamıyorum. “Hayır” söylemeyi, “iyi insan” olmak uğrunda yapılması gerekenleri yazmaktan hoşnut olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Mesaj kaygısı taşımamak ne kadar tabii ise bu kaygıyı taşımak da o kadar tabiidir.” cevabını vererek aldığı eğitimi, hayat tarzını ve ne için yazdığını böylece ortaya koymuş. (Söyleşi: Abdullah Harmancı, Gönülleri Toprak Gibiydi). Toplumsal sorumluluğun kendi zaviyesinden yansıyan yönünü tarif etmiş değerli yazar.

Romanda dikkat çeken detaylardan biri kahramanlara modellik eden şahıslar. zamanın çoğu yazar ve sinema yönetmenleri tarafından sahtekarlık libası giydirilmiş hoca ve hoca adayı modelinin yerinde, Hanife ve çevresindekilere dini doğru kaynaklardan doğru yaklaşımlarla aktaran aklı başında adamlar hayırlı akıbetin yolunu göstermekle meşguller. Hoca Dayı ile müstakbel ilahiyatçı Celal böyleler söz gelimi. Okuyucu kendi zâviyesinden elbette başka detaylar bulacaktır.

Olup bitenlere sabrı kuşanarak bir yol bulunabileceğini sıkça dile getiren konuşmalara bakarak, bu romanın esas vurgusunun sabır olduğunu söylemek mümkün.

Okurken duygulanacağınız, kahramanlarını ibretle izleyip kendinize göre onlara yol tarifleri yapmak telaşına bile düşeceğinizi düşündüğüm Toprak Gönüllüler, gönlü toprak gibi bir yazarın ürünü. Ben özellikle yetişme çağındaki gençlere tavsiye ediyorum.

“Bu memlekette hayatı boyunca dokuz kitap okumamış milyonlara bakarak…” cümlemi tekrar etmekten rahatsızlık duymuyorum yine. Dokuz eserini dokuz çınar gibi gördüğüm sevgili Duran Çetin’in asil çabasını yürekten kutluyorum.

Beka yayınları, İstanbul 2008,

15 Temmuz 2008

Yaşayan Müze Beypazarı




15.07.2008
Bir şehrin yazılacak şeyleri olması ne güzeldir. Görülesi güzellikleri, dinlenesi masalları, kalınası konakları, tadılası lezzetleri ve mütebessim insanları bir arada bulursunuz oralarda. Evliya Çelebi boşuna uğramamış, laf olsun diye yazmamış diye düşünürsünüz. Beypazarı böyle yerlerdendir.

İlk adı Lagania imiş. “Kaya Doruğu Ülkesi demekmiş Lagania. Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve nihayet Osmanlı görmüş. Yakın zamanlara kadar Anadolu’nun orta yerinde kendi halinde bir yer iken, farkına varanlarca adeta yeniden keşfedilmiş Beypazarı. Şehrinizin kültürel değerlerini bilinçli bir yenilemeyle diriltmeye talip olanlardan iseniz bunun mükâfatını er-geç alırsınız. Bununla ne demek istediğimi Eskişehir Odunpazarı gezisinden sonra detaylarıyla yazmış ve karşılığını gören örnek çalışmalardan söz etmiştim.

Beypazarı, kendi nimetinin çok önceden farkına varmış. Didinip çalışmış insanlar. Kendine özgü mimarisi restorasyonlarla gün yüzüne çıkmış. İnözü Vadisi’nin serin bahçelerinde ve şehrin konaklarında tadabileceğiniz Beypazarı güveci, etli dolma, höşmerim Beypazarı kurusu ve 80 katlı baklava gibi yöresel lezzetler marka olmuş. Hemen herkesin bu nimetin ekonomik getirilerinden nasiplenmek için işe koyulduğunu görüyorsunuz. Hanımlar evlerinde ürettiklerini satmak üzere pazaryerinde müşteri bekliyorlar. Çok da güler yüzlüler. Beypazarlılar hep öyleler zaten. Huriye Kaya Hanım’ın tezgâhından erişte alışveriş yapıyor, kartvizitini cüzdanıma koyuyorum. Yüzlerce aile turizm gelirlerinden ekmek yiyor. Milli gelir bakımından Beypazarı çoktan AB’ye girmiş. Yerel yönetimin, yılda bir milyon yerli, 50 bin yabancı turist hedefi azımsanacak gibi değil. Bu işleri başarıp deyim yerindeyse yoktan var edenleri kutlamak lazım.

Doğa Derneği Şubesi’ne kısa bir göz atışın ardından, Özel İdare’nin denetiminde olan “Beypazarı Kültür ve Tarih Müzesi’ni ziyaret ediyorum ilkin. Hafız Mehmet Nurettin Karaoğuz tarafından hibe edilmiş. 1997 yılından beri de müze olarak hizmet veriyor. Beypazarı ve civarının kültür ve sanatını yansıtan eserler ile geçmişi Roma dönemine kadar uzanan eserler sergileniyor burada. Köst Dağında bulunan 25 milyon yıllık deniz midyesi bile mevut. Bina, tipik Beypazarı evi. Geleneğe göre Beypazarlılar dünyada yapacak bir şeylerinin kaldığını vurgulamak için üst katlarının bir kısmını ya da tamamını işlemeden bırakırlarmış. Buna yerel dilde Çandı yada Çantı deniyor. Konakların ikinci katının ortasında yükselen kapısız üçüncü katın adı “guşgana”. TYB’nin Beypazarı gezi yazılarını okurken Ali Işık Beyefendinin bu guşgana ile ilgili yorumu hoşuma gitti. Rehberin: “Kuş yuvasından esinlenilerek inşa edilen bu bölüm konağın kileri gibidir” sözüne; kelimenin etimolojisini “kuş” ve “konak”la ilintilendiriyor. Olabilir, lakin niçin “köşkhane” veya “köşkane” olmasın demek geliyor içimden; kuş ve konağa halel mi gelir? yorumunu yapmış Ali Işık Hocam.

“Yaşayan Müze” hakkında aslında ayrı bir yazı yazmak lazım. Proje sorumlusu bir doktora öğrencisi. Konak kapısından içeri adım attığınızda büyük bir heyecanla sizi karşılayan birini gördünüz mü? İşte o Kültür Bilimci Sema Demir’dir. Beypazarı Belediyesi’nin maddî, Çekül Vakfı, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinin ise akademik anlamda destek verdikleri somut olmayan kültürel mirasın korunmasına hizmet eden bir kurum burası. Bildiğiniz müzelerden sanıyorsanız yanılıyorsunuz. “Neden yaşayan müze, size onun hakkında bilgi vereceğim. Amacımız geleneksel sanat ve değerlerimizi korumak” diye başlayan genç akademisyen, ziyaretçilerin ilgisini şu sözlerle çekiyor: “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler Masalını biliyor musunuz?” Evet diyor ziyaretçiler. Peki, “Nardaniye Hanım masalını biliyor musunuz?” Hayır. O zaman doğru üst kata. Orada bir “masal ebesi” var…

Her hafta değişik kültürel etkinlikler yapılıyor ve siz de katılabiliyorsunuz. Bugün ebru sanatı günü imiş. Bir başka gün perdede Karagöz-Hacivat oynatabilir, ıhlamur baskı yapabilir veya muhtelif tadlarda Türk kahvesi içebilirsiniz. Üst katta Masal Ebesi Kezban Koçak ile tanışıyorum. Sehpanın üstündeki şekerlikten şeker ikram ediyor önce. Eline bastonunu alıp anlatmaya başlarken, canlı müzeden canlı bir belgem olsun diye çekim yapıyorum. Bu sırada oda yeni gelenlerle dolmaya başlıyor. Yaşlı zengin adamla üç oğlunun masalını anlatıyor. Kaç masal bildiğini soruyorum Masal Ebesine. 65 tane biliyorum hepsini ninemden öğrendim diyor. Ben çocuk olsam her gün buraya masal dinlemeye gelmez miyim hiç?

Konağa çıkan merdivenleri tırmanırken sol tarafta olduğu yerde dönen bir tarafı açık iki katlı bir dolap dikkati çekiyor. Bu dolaba yiyecek konup döndürülür, ihtiyacı olan diğer taraftaki diğerinin kim olduğunu görmeden alırmış. Hey gidi bizim sadaka anlayışımız. Müzenin detaylarına http://www.yasayanmuze.net/ adresinden ulaşmanız mümkün.

Paşa Mahallesi’nde bulunan Sultan Alaaddin Camii, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat zamanında 1221-1225 yılları arasında inşa edilmiş. Tek minaresi olan cami, Selçuklu mimarisinin tipik özelliklerini taşıyor. Ahşap özellikleriyle çok benzemese de Beyşehir Eşrefoğlu ve Afyon Ulu Camii ile mukayese edebilirsiniz.

Konaklarıyla ünlü Beypazarı’nda Cumartesi gecesini Cırcırların Konağı’nda geçirdim. Konak personeli pek ziyade memnun etmişlerdir. Tarihi Taş Mektep, Mevaların Konağı, Müftüzade Hoca İzzet Efendi Konağı, Bey Konak, Değirmencioğlu Konağı, İnceefendi Konağı ve Omar Ağa Konağı görülecek yerlerden. İnözü Vadisi, Baypazarı’nın yanı başında bağ evleri ve akbabalarıyla şöhretli bir vadi. Doğa Derneği’nden aldığım broşürde, Türkiye’deki 305 önemli doğa alanından biri olduğunu öğreniyorum. 100’den fazla kuş ve 60’tan fazla kelebek türü bulunan bölgede nesli tehlikede olan kara leylek, küçük akbaba ve bıyıklı doğan vadinin sarp kayalıklarına ürüyormuş. Zindancık dinlenme yerinde akşam sonrası bulunduğumdan vadideki detayları görme fırsatım olmuyor.

Güleç yüzlü değerli dostum Beypazarlı Mustafa Kurtuluş’a konukseverliği için teşekkür ediyorum. Yeni ve görülmedik duyulmadık hiçbir özelliğini kaçırmak istemediğim bir başka Beypazarı gezisinin planlarını şimdiden kuruyorum. Sebebi galiba Beypazarı’na ait her şeydir.

Yaşayan Müze Beypazarı






15.07.2008
Bir şehrin yazılacak şeyleri olması ne güzeldir. Görülesi güzellikleri, dinlenesi masalları, kalınası konakları, tadılası lezzetleri ve mütebessim insanları bir arada bulursunuz oralarda. Evliya Çelebi boşuna uğramamış, laf olsun diye yazmamış diye düşünürsünüz. Beypazarı böyle yerlerdendir.

İlk adı Lagania imiş. “Kaya Doruğu Ülkesi demekmiş Lagania. Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve nihayet Osmanlı görmüş. Yakın zamanlara kadar Anadolu’nun orta yerinde kendi halinde bir yer iken, farkına varanlarca adeta yeniden keşfedilmiş Beypazarı. Şehrinizin kültürel değerlerini bilinçli bir yenilemeyle diriltmeye talip olanlardan iseniz bunun mükâfatını er-geç alırsınız. Bununla ne demek istediğimi Eskişehir Odunpazarı gezisinden sonra detaylarıyla yazmış ve karşılığını gören örnek çalışmalardan söz etmiştim.

Beypazarı, kendi nimetinin çok önceden farkına varmış. Didinip çalışmış insanlar. Kendine özgü mimarisi restorasyonlarla gün yüzüne çıkmış. İnözü Vadisi’nin serin bahçelerinde ve şehrin konaklarında tadabileceğiniz Beypazarı güveci, etli dolma, höşmerim Beypazarı kurusu ve 80 katlı baklava gibi yöresel lezzetler marka olmuş. Hemen herkesin bu nimetin ekonomik getirilerinden nasiplenmek için işe koyulduğunu görüyorsunuz. Hanımlar evlerinde ürettiklerini satmak üzere pazaryerinde müşteri bekliyorlar. Çok da güler yüzlüler. Beypazarlılar hep öyleler zaten. Huriye Kaya Hanım’ın tezgâhından erişte alışveriş yapıyor, kartvizitini cüzdanıma koyuyorum. Yüzlerce aile turizm gelirlerinden ekmek yiyor. Milli gelir bakımından Beypazarı çoktan AB’ye girmiş. Yerel yönetimin, yılda bir milyon yerli, 50 bin yabancı turist hedefi azımsanacak gibi değil. Bu işleri başarıp deyim yerindeyse yoktan var edenleri kutlamak lazım.

Doğa Derneği Şubesi’ne kısa bir göz atışın ardından, Özel İdare’nin denetiminde olan “Beypazarı Kültür ve Tarih Müzesi’ni ziyaret ediyorum ilkin. Hafız Mehmet Nurettin Karaoğuz tarafından hibe edilmiş. 1997 yılından beri de müze olarak hizmet veriyor. Beypazarı ve civarının kültür ve sanatını yansıtan eserler ile geçmişi Roma dönemine kadar uzanan eserler sergileniyor burada. Köst Dağında bulunan 25 milyon yıllık deniz midyesi bile mevut. Bina, tipik Beypazarı evi. Geleneğe göre Beypazarlılar dünyada yapacak bir şeylerinin kaldığını vurgulamak için üst katlarının bir kısmını ya da tamamını işlemeden bırakırlarmış. Buna yerel dilde Çandı yada Çantı deniyor. Konakların ikinci katının ortasında yükselen kapısız üçüncü katın adı “guşgana”. TYB’nin Beypazarı gezi yazılarını okurken Ali Işık Beyefendinin bu guşgana ile ilgili yorumu hoşuma gitti. Rehberin: “Kuş yuvasından esinlenilerek inşa edilen bu bölüm konağın kileri gibidir” sözüne; kelimenin etimolojisini “kuş” ve “konak”la ilintilendiriyor. Olabilir, lakin niçin “köşkhane” veya “köşkane” olmasın demek geliyor içimden; kuş ve konağa halel mi gelir? yorumunu yapmış Ali Işık Hocam.

“Yaşayan Müze” hakkında aslında ayrı bir yazı yazmak lazım. Proje sorumlusu bir doktora öğrencisi. Konak kapısından içeri adım attığınızda büyük bir heyecanla sizi karşılayan birini gördünüz mü? İşte o Kültür Bilimci Sema Demir’dir. Beypazarı Belediyesi’nin maddî, Çekül Vakfı, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinin ise akademik anlamda destek verdikleri somut olmayan kültürel mirasın korunmasına hizmet eden bir kurum burası. Bildiğiniz müzelerden sanıyorsanız yanılıyorsunuz. “Neden yaşayan müze, size onun hakkında bilgi vereceğim. Amacımız geleneksel sanat ve değerlerimizi korumak” diye başlayan genç akademisyen, ziyaretçilerin ilgisini şu sözlerle çekiyor: “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler Masalını biliyor musunuz?” Evet diyor ziyaretçiler. Peki, “Nardaniye Hanım masalını biliyor musunuz?” Hayır. O zaman doğru üst kata. Orada bir “masal ebesi” var…

Her hafta değişik kültürel etkinlikler yapılıyor ve siz de katılabiliyorsunuz. Bugün ebru sanatı günü imiş. Bir başka gün perdede Karagöz-Hacivat oynatabilir, ıhlamur baskı yapabilir veya muhtelif tadlarda Türk kahvesi içebilirsiniz. Üst katta Masal Ebesi Kezban Koçak ile tanışıyorum. Sehpanın üstündeki şekerlikten şeker ikram ediyor önce. Eline bastonunu alıp anlatmaya başlarken, canlı müzeden canlı bir belgem olsun diye çekim yapıyorum. Bu sırada oda yeni gelenlerle dolmaya başlıyor. Yaşlı zengin adamla üç oğlunun masalını anlatıyor. Kaç masal bildiğini soruyorum Masal Ebesine. 65 tane biliyorum hepsini ninemden öğrendim diyor. Ben çocuk olsam her gün buraya masal dinlemeye gelmez miyim hiç?

Konağa çıkan merdivenleri tırmanırken sol tarafta olduğu yerde dönen bir tarafı açık iki katlı bir dolap dikkati çekiyor. Bu dolaba yiyecek konup döndürülür, ihtiyacı olan diğer taraftaki diğerinin kim olduğunu görmeden alırmış. Hey gidi bizim sadaka anlayışımız. Müzenin detaylarına
www.yasayanmuze.net adresinden ulaşmanız mümkün.

Paşa Mahallesi’nde bulunan Sultan Alaaddin Camii, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat zamanında 1221-1225 yılları arasında inşa edilmiş. Tek minaresi olan cami, Selçuklu mimarisinin tipik özelliklerini taşıyor. Ahşap özellikleriyle çok benzemese de Beyşehir Eşrefoğlu ve Afyon Ulu Camii ile mukayese edebilirsiniz.

Konaklarıyla ünlü Beypazarı’nda Cumartesi gecesini Cırcırların Konağı’nda geçirdim. Konak personeli pek ziyade memnun etmişlerdir. Tarihi Taş Mektep, Mevaların Konağı, Müftüzade Hoca İzzet Efendi Konağı, Bey Konak, Değirmencioğlu Konağı, İnceefendi Konağı ve Omar Ağa Konağı görülecek yerlerden. İnözü Vadisi, Baypazarı’nın yanı başında bağ evleri ve akbabalarıyla şöhretli bir vadi. Doğa Derneği’nden aldığım broşürde, Türkiye’deki 305 önemli doğa alanından biri olduğunu öğreniyorum. 100’den fazla kuş ve 60’tan fazla kelebek türü bulunan bölgede nesli tehlikede olan kara leylek, küçük akbaba ve bıyıklı doğan vadinin sarp kayalıklarına ürüyormuş. Zindancık dinlenme yerinde akşam sonrası bulunduğumdan vadideki detayları görme fırsatım olmuyor.

Güleç yüzlü değerli dostum Beypazarlı Mustafa Kurtuluş’a konukseverliği için teşekkür ediyorum. Yeni ve görülmedik duyulmadık hiçbir özelliğini kaçırmak istemediğim bir başka Beypazarı gezisinin planlarını şimdiden kuruyorum. Sebebi galiba Beypazarı’na ait her şeydir.

04 Temmuz 2008

Güneydoğu'da Dört Gün Yahut Abgar ve İsa'nın Mendili

Geçtiğimiz güz, Halfeti ve Rumkale’de Fırat kıyısında iki gece üç gündüz geçirdiğim keyif dolu, bilgi dolu geziden dönerken (Halfeti Ulusal Fotoğrafçılar Buluşması), Hasankeyf, Urfa ve Mardin’de olabilmeyi de içimden çok geçirmiştim. Çok istemekten vazgeçmemeye bir kez daha inanmış buldum kendimi. Vesilesi, TYB Konya’nın güzide yönetimi ve onun “yazılacak çok şeyimiz var” programlı gezileridir. Kendi imkân ve girişimleri ile şehirlerin, beldelerin ve kadim mekânların kültürünü, sanatını, coğrafyasını ve tarihini yakından görmek, belgelemek ve belki de daha önemlisi coğrafyalar arasında gönül köprüleri oluşturmak fırsatı veriyor bize.

Davetlerine icabet ettiğimiz yörelerde gönülleri bizimle aynı teli çalan, cömert, memleket sevdalısı dostlarla hayatı paylaşıyoruz öncelikle. Urfa kapı komşumuz, Mardin yan taraftaki sokağımız, Güneydoğu mahallemiz oluyor söz gelimi.

Müze şehir Urfa konuk ediyor bizi ilkin. Kendim gördüklerimi söylemeden evvel, Pirimiz Evliya Çelebi neler demiş Urfa’ya dair, Seyahatname’sine bakıyorum. Dediğine göre şehir, Nuh tufanından sonra Rohay adında bir hükümdar tarafından kurulmuş. Şehrin adı Roha, Reha derken Urfa oluvermiş. Sonra ilahlık iddiasında bulunan Nemrud, buranın su ve havasından hoşlanıp kendine mesken tutmuş. Evliya Çelebi, Hz. İsa’nın buraya gelip bir kiliseye misafir olması sebebiyle “Dir-i Mesih” dediklerini, havarilerin burada İncil’i gayet hazin bir sesle okumalarından o makama “Revahî” adını verdiklerini yazmış. Kanonik ve apokrif (sahih-sahih sayılmayan) Hıristiyan kaynaklarından Hz. İsa’nın buralara hiç gelmediğini öğrenmiş biri olarak, Evliya Çelebi’nin, İsa Peygamberin buraya gelişine dair bilgiyi nerden öğrendiğini merak ettim doğrusu.

Eski adı Edessa diye de bilinen Urfa, bana İsa Peygamberin havarisi Taday’ı (Taddeus) ve ona atfedilen “Apokrif Taday’ın İşleri” kitabında geçenleri hatırlatıyor. Hikâyeyi merak edenler için anlatalım:

“Hz. İsa’nın öğretisi ve gösterdiği mucizelerin şöhreti Filistin’e çok uzak yerlerde bile yayılmış bulunmaktadır. Bunları işitip hayretler içinde kalan Abgar, Mesih’i görmeyi çok arzu eder ancak şehrini bırakacak durumda da değildir. Yahudilerin kendisini hedef alan tepkilerin yoğun olduğu bir dönemde çaresiz bir hastalığa yakalanan Abgar, habercisi Ananias vasıtasıyla bir mektup gönderir. (Mektup metni uzun olduğundan hikâyeyi kısa geçiyorum.) Ananias, Hz. İsa ile görüşür. Hz. İsa, kendisine verilen bir mendili yüzüne sürer, yüzünün şekli kumaşa geçer. Bu mendili havarisi Taday ile Abgar’a gönderir. Bu sırada Abgar çoktan iyileşmiş, hastalıktan kurtulmuştur. Taday, Abgar ve ailesi başta olmak üzere Edessalıları, Suriyelileri ve Ermenileri vaftiz eder, Abgar ile birlikte putlarla dolu tapınakları yıktırıp kiliseler yaptırır. Beş yıl boyunca Edessa’da kalan Taday, buradan ayrılmadan evvel şakirtlerinden birini inşa ettirdiği kiliselerden birine halef tayin eder. Dir-i Mesih diye bilinen bu kilise muhtemelen adı sonradan “Kızıl Kilise”ye çevrilen bugünkü “Ulu Camii” olmalıdır. Bu mendilin (Mandylion) Abbasilere kadar burada muhafaza edildiği ve Hıristiyan sanatında ve Bizans-İslam ilişkilerinde önemli rol oynadığı bilinmektedir.

Urfa’nın narı ve üzümü yoğun göçle birlikte tarih olmuş. Evliya Çelebi, “burada yetişen narın her birinin bir okka ve bazen beş yüz dirhem gelip insan kellesi kadar olduğunu” ve “en-nâr-u fakilemü’ş-şita” yani “ateş kışın meyvesidir” denildiğini de kaydetmiş.

Rehberimiz İl Kültür Müdür Yardımcısı Şair-Yazar Mehmet Kurtoğlu, tabir caizse Urfa’nın kurdu olmuş. Karış karış detay atlamadan, bıkmadan heyecan içinde anlatıyor şehrini. Ben böyle memleket sevdalılarını çok tutarım. Sevdim bu adamı. Güleç yüzlü, dost canlısı, gönülleri açık TYB Urfa’nın bize merhaba diyen, konukseverlikten öte tavırlarıyla bizimle olan diğer üyelerini de. Hepsi de bu kadim şehre çok yakışıyorlar.

Hikâyesini zikrettiğim Ulu Camii görülmeye değer. Avlu duvarları, bazı sütunlarından bazıları ve minare olarak kullanılan çan kulesi halen ayakta. Cümle kapısının solunda yer alan küçük mezarlığın mezar taşları dikkat çekiyor. Buradaki yer alan küçük türbenin Türkçe kitabesinde şöyle yazılı: “Mevlana Halid Bağdadi Oğlu Şehabeddin Ahmed M. 1823”. Geçen Ekim sonundaki Şam ziyaretimizde Babası Mevlana Halid’in Kasyun Dağı’ndaki türbesine giderek dualar etmiştik. Baba oğlu kader nasıl da uzak diyarlara yollamış.

Terör girmediğinden son 15 yılda dağı taşı binalarla dolmuş. Buna rağmen eski Urfa’ya musallat olmamış imar faaliyetleri. Mesela Gümrük Hanı saatlerce oturulmaya değer. Ecdadımız, camileri, hanları dolaşıp içlerinden geçen ırmaklar yaparak ilginç bir su hizmeti gerçekleştirmişler. Avlusundan Halilürrahman Gölü’nün suyu geçiyor. Burada iki ayrı vakitte dinlenme imkânı buluyor, fotoğraflar çekiyoruz. Avlusu her vakit dolu olan handa çoğu yöresel kıyafetli müdavimlerin en büyük keyfi domino ve dama oynamak. Bize seyretmek düşüyor göz ucuyla. 1566 yılında Behram Paşa tarafından yaptırılan tarihi Kervansaray’ın, Urfa ekonomisi ve sosyal hayatı üzerinde önemli ve olumlu etkileri bulunan tescilli bir kültür varlığı olduğunun altını çizmem gerekiyor. Oldukça da temiz.

Halep’te, Şam’da daha evvel benzerlerini gördüğüm sokaklara saçılıyoruz adeta. Eski yeni iç içe girmiş. Fotoğrafçılar için anlatılmaz bir platform buralar. İstisnası ise duvarlardaki elektrik kabloları…Bunları salkım saçak daha beteriyle Afyonkarahisar’ın kale önündeki eski mahallelerinde de görürsünüz. Yerin altına alınamaz mı bunlar?

Akşam sonrası ikincisi yapılan Balıklıgöl Şiir Akşamları’nda Konya ve Urfalı şairler buluşup gönül köprülerinin birini daha inşa etmiş oluyorlar.

Ve Harran. Sabah vakitlerinde oradayız. Tevrat’a göre, İbrahim Peygamberin yurdu olan Ur Şehrinin ticari bir kolu olarak kurulmuş. Dünyanın ilk şehirlerinin, ilk mâbedlerinin bulunduğu ve tarımın ilk başladığı önemli bir bölgede inşa edilmiş Harran. Moğollar tarafından yıkılan dünyanın en eski üniversitesi de bu şehirde. Eski dinlerinin son sığınağı. Anadolu’nun ilk kilisesi ve ilk camisi burada inşa edilmiş. Antik Dönem, Med, Pers, Yunan, Roma, Hıristiyanlık ve Sabiilik, ardından İslam medeniyetini görmüş bir yer olarak çok özel. Turistik biçimde aslı korunmuş bir Harran evinde uzunca ve keyifli bir mola veriyor, günün akşamında sıra gecesi için bir konakta bir araya geliyoruz ki anlatılmaz yaşanır…

Ertesi gün Mardin yolundayız. Programda var mıydı hatırlamıyorum. Bir Eyyübnebi Beldesi var. Urfa-Mardin karayolunun solunda kalıyor. 16 km.lik taşlı tozlu berbat bir yoldan beldeye ulaşıyoruz. Bu yol nasıl ihmale uğratılmış öyle? Eyyüb ve Elyesa Nebilerin kabirlerine ziyaretin ardından, nev-i şahsına münhasır Belde Başkanı Mustafa Çiftçi’nin misafiri oluyoruz. Yüreğini açıyorlar bize. Anlıyoruz ki bir daha, bu memleketin doğusu batısı diye bir şey yoktur.

Öğle vaktinde ulaştığımız Mardin bizi çarpıyor, büyülüyor. Artuklu taş işçiliğinin görkemli eserlerinin birinden çıkıp diğerine koşar adımlarla uğruyoruz. Fotoğrafçılar olarak ekibin hep gerisinde kalırken, birbirine çok yakın abbaraların (konak), camilerin, Kiliselerin ve taş duvarlarla çevrili eski sokakların arasında soluk soluğa kalıyoruz çoğu zaman. Aramızda konuşuyoruz; bu Mardin’den bir haftada çıkılmaz diye. Mardin’in her yerinden görünüyor uçsuz bucaksız Yukarı Mezopotamya Ovası. Abdüllatif Camii, Şehidiye Medresesi, Melik Mahmut Camii, Sıtti Radviye Hatuniye Medresesi, Kasımiye Medresesi, Şahse Han gibi eserleri bir çırpıda görüvermekten pek de mutlu değiliz lakin zamanımızın elvermediğinin de farkındayız.

Süryani Deyruzzaferan Manastırı, görmeyi en çok istediğim yerlerden biriydi. Adını rivayete göre binanın yapılışı sırasında harcına safran katılmasından aldığı söyleniyor. Süryaniler, ataları Aramilere uzanan ve çoğunluğu Ortadoğu'da yaşayan Semitik Hristiyan halkı. M.S. 37 - 43 yılları arasında Havari Petrus tarafından Antakya’da kurulmuş. Kilisenin ve bazı mensuplarının kullandığı dil İsa’in de konuştuğu Süryanice (Aramice). Patriklik merkezi 1963 yılından beri Suriye’nin başkenti Şam’da bulunuyor. Manastırın genç görevlisi eşliğinde bize gösterilen yerlerini ziyaret ediyoruz. Dara Antik şehri ziyaretimizin sonu oluyor ki sayfalara sığmaz. Akşama yakın Mardin’e dönerek Polisevinde ikram edilen yemek sonrası upuzun yola revan oluyoruz.

Bu gezinin gerçekleşmesinde emeği olan herkese, TYB Konya yönetimine, TYB Şanlıurfa yönetimine, Şanlıurfa ve Mardin Valiliklerine teşekkürlerimi arz ederim. Bu etkinliklerin memleket insanının kaynaşmasına, kültürlerin tanınıp tanıtılmasına bilvesile belki kollanmasına ne kadar büyük hizmet ettiğinin farkındayım. Henüz farkında olmayanların da uyanmalarını dilerim.



Dara'da yaşlı bir kadın

30 Haziran 2008

Bu Çabayı Anlamak Gerek

Bilenler için, Ümit Burnu’ndan Moğol steplerine, Çin’den Maçin’den Aztek topraklarına kadar, çağdaş alperenlerin destansı hikâyelerini yazmaya koyulmak ne zor iştir. Lisanımız, murad edileni vücudun yardımıyla şöyle yahut böyle anlatır da, onu sayfalara dizmek o kadar kolay olmaz.

Tuttuğum notları, edindiğim gözlemleri tarihe kayıt düşmek bize de kısmet olsun diyerek kendimce yazmaya çalışacaktım Türkiye’ye döndükten sonra. Çağdaş alperenlerin hizmet serüveninin aşk ile vücud bulduğunu fark ettikten beri, hiçbir şeyin hissiyat kadar muteber olmadığını anladım.

Batum’da, Kutaisi’de ve Tiflis’te geçirdiğim her gecenin ardından, kaldığım odaların pencerelerini açıp, gözümde giderek büyüyen ülkeme selamlar yolladım. Adını hiç duymadığı, haritada yerini hiç gösteremediği ülkelere akıl ve samimiyet götüren insan evlatlarının hâlisâne gayretlerini, kalpleri mühürlü adamların bir gün olup anlamalarını diledim.

Yüreklerin kadim fetih tarihlerinin en muhtasar tezahürlerini bugüne tebdil ederek, yeryüzünün istikbalini karartan perdelerin yakın zamanda yırtılıp yok olacağına kanaat getirdim. Hâl ile, uzak ülkelerin muhtelif sıfat sahibi yüksek idarecilerinin kalplerine girmeyi başarmış çağdaş alperenlerin her edâ ve tavrı, Alparslan zamanlarının kutlu erenlerinde görülürdü ancak.

Bu kez onlar, Altaylardan Andlara bulutların üstünde, Diyar-ı Şâm’dan Cebel-i Tarık’a denizlerin üzerinde gidiyorlardı. Akif’in, “Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sudan’a; / Yeni bir medrese tesis edelim Urban’a” temennisi çağı aşıyor, kara oğlanlarla çekik gözlü kızların boy hizalarında, okul koridorlarının duvarlarına asılmış tabelalardan yansıyordu.

Uçsuz bucaksız steplerin bağrında, Orhun Kitabeleri’nin hemen yanı başında yatıyordu biri. Diğeri Dar-es Selam’da bir ağacın altında. Hak vâki olunca başka vasiyetler, başka kutlu hikâyeler de duyacağız belli ki çağdaş alperenlere dair. Demek destanlar böyle yazılırmış. Destanlara konu olan yiğitlerin serencamı böyle olurmuş.

Olup bitenlerin tesadüflerle ilgisi yoktu hiç. İşittiklerinizi ancak tevafukların, ezelde yapılmış planların neticeleridir diye izah edebilirdiniz. Akif’in sözünü ettiğim öngörüsüyle birlikte, Yahya Kemal’in “ses bayrağım” dediği Türkçe, bakınız ki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2008’i Yahya Kemal Yılı ilan ettiği şu zamanda tam 113 ülkede ay-yıldızlı bayrağın sesi oluyordu. Şeyh Sanan Tepesi’nden yankılanan seda, Kura Nehri’nin sularına karışıp Hazar’a ilerliyordu. Bir akşam sonrası karanlığın yuttuğu Azeri köy evinde; akrabamız Hacı Hasret’in evinde muhabbetin bitmemesine duacı oluyorduk.

Gürcistan’ın yemyeşil dağlarından Sarp sınırına doğru akarken arabamız, ufkumuzu alabildiğince genişletiyor, üç kıtayı birden kaostan kurtaracak erkin içimizdeki sulh gayretinin meyvelerinden neşvünema bulacağını fısıldıyorduk birbirimize.

28 Mayıs 2008

Küllerinden Yeniden Doğan Şehir: Odunpazarı

28.05.2008

Şehir tıpkı insan organizması gibidir. Başınızı meydanı, ayaklarınızı caddeleri, kollarınızı sokakları, gövdenizi mahalleleri, kalbinizi abideleri gibi düşünebilirsiniz. Bir şehri değerli kılan, gören gözlerin onu ihmal etmeyen mesaisinden başka ne olabilir?

Odunpazarı’nın yenilenmiş sokakları ile adam edilmiş tarihi evleri arasında gezerken, tıpkı benzerleri gibi kadim bir şehri kimler niçin ihmale uğratır sualine dair bir sürü cevap aradım. Konu Eskişehir olunca, bunların içinde aklımdan kovmaya muvaffak olamadığım “bizden olanı peşin kabulle red” cevabı ağır bastı. Burada elbette şehir sakinlerini kastetmiyorum. Sözüm elindeki nimetin farkında olmayan yerel yönetimler içindir.

Artık tarih olacağına inandığım türlü reddi miras yargıları, şehirlerin imarında orijinaliteyi esas alan çalışmalara da yenik düşecek gibi görünüyor. Bununla birlikte hangi zihniyetten olursa olsun, tarihi dokuyu kentsel dönüşümlere kurban eden istişaresi az, işgüzarlığı çok yerel yönetimlerin azaldığını görmek, benim gibi fotoğraf meraklıları için bir başka keyif vesilesidir.

2008 yılı benim için, dostların dediği gibi “leyleği havada görmek” deyimiyle örtüşecek bu gidişle. Gerek KONFAD, gerekse TYB ile hesapta olan olmayan birkaç yurt dışı ve onlarca yurt içi gezilerinden bazılarını şimdiden gerçekleştirme yolunda hızla ilerliyorum. Geçen hafta Suriye’den döndük. Siz bu yazıyı okurken ben Gürcistan’da olacağım muhtemelen.

Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi olarak, 2008 yılında da “yazılacak çok şeyimiz var”dı ve biz anlatılmaya, yazılmaya değer işler başaran Odunpazarı Belediye Başkanı güzel insan Burhan Sakallı’nın misafiri idik. Geçtiğimiz yıl Konya Şubemizi ziyaret ederek bitmez bir heyecanla bizi bilgilendiren değerli Başkan’a sempatim ne kadar arttı anlatamam.

İki günlük gezinin ilk durağı Odunpazarı Evleri oldu. Alaaddin Camii’nden tarihi evlere doğru yokuş boyunca uzanan meydanda ilerlerken Burhan Bey’den bu bölgenin yenileşme serüveni bu kez yerinde dinledik. Burada kurulan şirin pazaryerinde el emeği ürünlerini kendileri için satışa sunan ev hanımlarıyla hasbihal ettim. Fahriye Hanım mutfağında ürettiği mantı ve makarnaları, emekli El Sanatları Öğretmeni Fatma Kocabıyık Hanım ise el işlerini satarak aile bütçelerine katkıda bulunduklarını anlatırken, sayın Başkan’a minnet duyduklarını söylemeyi ihmal etmediler. Meydanın tam karşısında lokanta olarak hizmet veren üç katlı Beyzade Yemek ve Kahve Evi’nin sahibesi Selma Candemir, hoş bir misafirseverlik göstererek bizi işletmesine davet etti. Turizm Otelcilik mezunu olmasına rağmen ilk defa burada kendi işini yaptığını ve Başkan’ın özellikle hanımları teşvik etmesinden memnuniyet duyduğunu söyledi. Yolunuz düşerse bu şirin kahve evine uğrayın derim.

Burhan Bey’in, Odunpazarı Evlerinin yenileştirilmesi üzerine sarf ettiği iki cümle kaldı hafızamda: Biri “küllerimizden yeniden doğuyoruz”, diğeri “hayal projesi”. Konya’da sergiledikleri eski/yeni Odunpazarı Evleri fotoğraf sergisini görmüş olsaydınız, buraya gelmeden de ortaya çıkan eseri hemen kavrayabilirdiniz. Kentsel dönüşüm adıyla eski ne varsa ortadan kaldırmayı marifet bilen işbitiricilerin teklifleri olmuş proje başlamadan önce. Hepsini reddedip zoru başarmayı seçmiş değerli Başkan. Kamu yönetimi okumak yahut inşaatçılıktan anlamak şehri kavramaya yetmiyor. Ben burada ikamet eden halkın çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Zihniyet olarak yaşadığı yerin farkında olmayan bir yönetici seçmiş olsaydınız; söz gelimi, beton mamulü filanca kattaki dairenizin balkonunda hava alırken şayet bulabilirseniz mahallenizin, sokağınızın yahut evinizin sararmış fotoğraflarına bakarak çocuklarınıza geçmişin hikâyelerini anlatıyor olacaktınız. 20 sokak ve 100 evi yoktan var edercesine ayağa kaldırmak acayip bir öngörüdür. Gezimiz süresince vatandaşın Burhan Bey’e ilgisini yakından gördük. Sosyal belediyecilik olgusu sokakta kendini bir başka yüzüyle gösteriyordu. Yaşlı bir amca, biz Eskişehir’de Burhan Bey gibi sokağımıza, mahallemize, aramıza gelip hal hatır soran, elimizi sıkan başkan görmedik sözüyle bunu doğruluyordu âdeta.

Tarihe hürmetten neşet eden yenileştirme programı, burada ciddi bir turizm potansiyeli oluşturmuş. Kimsenin bilmediği Odunpazarı’na yılda 20 bin turistin geliyor olması bunun açık örneği. Proje başlangıcında, turist otobüsleri için yer tahsis eden Başkan’a “buraya turist mi gelir ki, park yeri yapıyorsun?” eleştirileri gelmiş. Bizim 40 kişi ile geldiğimiz otobüsümüz söz konusu yerde park etti işte. İsteyince neler yapılmaz.

Akşam saatlerinde, bir Eskişehir hanımefendisi olan gül yüzlü Gülşen Hanım’ın kafe olarak düzenlenmiş şirin evinin bahçesinde, Başkanın da eşlik ettiği koyu sohbetler başlarken, fotoğraf makinemi alıp sokaklara daldım… Tripotumu keyifle kurup cumbalı evlerin, yeni de olsalar kapı tokmaklarının, akşam muhabbeti için ev önlerinde sohbete dalmış mahalle sakinlerinin fotoğraflarını çekip emeği geçenlere dualar ettim.

Geceyi Bozüyük’teki bir otelde geçirdik. Sabah yeniden Eskişehir’e dönüp Yediler’de, tarihi Alaaddin Camii’nin hemen önündeki lokantada kahvaltımızı yaptık. Eski bir mezarlıkmış burası. Yedi yatırdan almış adını. 50li yıllardan sonra tamamen kaldırılmış ortadan. Bir zamanlar adı kötüye çıkmış park şimdilerde bakımlı ve yemyeşil haliyle şehrin orta yerinde gülümseyip duruyor.

Yunus Emre Kültür Merkezi’ne uğrayıp lületaşı müzesini gezdik. Dünyadaki ikinci lületaşı müzesinin Viyana’da olduğunu öğrendik. Başkan, ilerleyen zamanlarda bu müzeyi Kurşunlu Külliyesine taşımak arzusunda olduklarını ifade etti. Kültür merkezi komple kültür sanat faaliyetleri için kullanılıyor. Burada dört dörtlük tiyatro salonu da bulunuyor.

Eskişehir’in ayakta kalan en önemli tarihi eseri 16.yy. Osmanlı yapısı olan Kurşunlu Camii ve Külliyesi bir sonraki durağımız oldu. Çoban Mustafa Paşa tarafından 1525’de Mimar Melek Mustafa Paşa’ya yaptırılmış. Külliyede kütüphane, kervansaray, aşevi ve Mevlevihane bulunuyor. Bir bölümü de sevgili şair dostumuz Tayyip Atmaca’nın nikâh kıydığı daire olarak hizmet veriyor. Mekan çok hoş.

Yeri gelmişken Paşa kimmiş yaptığımız kısa alıntıya bir bakalım.

Çoban Mustafa Paşa, 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman ile katıldığı Belgrad Seferi’nden sonra etkisini ve ününü arttırarak Anadolu’ya geri döner. Etkili bir kişi olmasından dolayı mı yoksa bizzat Kanuni’nin emrinden dolayı mı bilinmez ama Osmanlı belki de Eskişehir’e vefa borcunu ödemek ister. Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Beyin üzerinde büyük emekleri olan Şeyh Edebali’nin türbesinin yakınına Kurşunlu Külliyesi inşa emri 1525 yılında verilir. Tüm dünyanın bugün bile hayranlıkla eserlerini yerinde gördüğü bir dev Mimar Sinan tarafından kentin güney yamaçlarına inşa edilir.

Bu arada, Bediuzzaman Said Nursi’nin Eskişehir ikameti sırasında kaldığı eve, güleç yüzlü ev sahibesinin izniyle yaptığımız kısa ziyaretimizi eklemiş olalım.

Gezinin son uğrak yeri Atlıhan’da uzun bir molamız oldu. 168 metrekarelik alana oturan Atlıhan’da 23 adet dükkân mevcut. Mahvolmuş bir mekân diriltilip yöresel el sanatlarının işlendiği sanat atölyeleri, teşhir ve satış dükkânları ile hayat bulmuş. Ev yemekleri yapan Hacer Hala’nın lokantası burada. Otantik avluda keyif çıkarabilirsiniz. Atölyesinde ata mesleği lületaşı işleyen beşinci kuşak Besim Aktaş, lületaşının geleceği hakkında umutlu olmadığını fakat Burhan Başkan sayesinde üreticilerin önünün açılacağına inandığını belirtti. Buraların bu hale geleceğini bilsem çocuklarıma ata mesleğini öğretmeyi ihmal etmezdim dedi.

Odunpazarı yakın gelecekte, çarşıları, hanları, alışveriş merkezleri, kıraathaneleri, lokantaları, kültür merkezleri, otelleri, sokakları ve mimari dokusuyla ilgi odağı haline gelecek, hak ettiği yere ulaşacaktır.

Hangi dünya görüşünden olursa olsun herkesin gıptayla izlediği, bağrına bastığı Burhan Başkanıma yitik bir şehri dirilttiği ve bizi misafir etmek nezaketinde bulunduğu için, Sosyal ve Kültür İşleri Müdürü İsmail Köse ve Basın Yayın Şefi Ercan Özen’e bizim kahrımızı çektikleri için, TYB Konya Şubemize de gezi imkânı sundukları için ayrı ayrı teşekkür ederim.

11 Mayıs 2008

Sultaniye Yahut Karapınar



09.05.2008 09:10:41
Doğudan batıya, kuzeyden güneye tarihi, kültürel ve coğrafî bakımdan eşsiz özelliklere sahip kocaman bir ülkemiz, gidilip görülecek, hakkında yazılar yazılacak müstesna yörelerimiz var. Fırsatlar bizi buldukça yahut biz onları yakaladıkça bahar mevsiminin ayağımızı yorgandan çıkaran kışkırtıcılığına kapılarak koşturup duruyoruz. İyi de yapıyoruz hani.

Pazar günü Belediye Başkanı Mehmet Mugayıtoğlu ve Bizim Karapınar Gazetesi’nin misafiri olarak 1934 yılına kadar “Sultaniye” adıyla maruf Karapınar’daydık. Geldiğimden beri kulağımda hoş tınılar bırakan bu adın neden değiştirildiğini düşünüp duruyorum. Sultaniye, sultana ait, sultana has demek. Karapınar’a sultaniye denmesi, sanıyorum Anadolu Selçukluları dönemi ile Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim’in Konya Valiliği sırasında buranın imarına önem verilmesinden kaynaklanıyor. O dönemde, şimdilerde restorasyonunun büyük bir kısmı tamamlanmış 39 dükkânlı bir bedesten, Selimiye Camii, kervansaray, han, hamam, 2 yel değirmeni ve 5 çeşme inşa edilmiş. 1868 yılında ilçe olan Karapınar’da 1882’de ilk belediye teşkilatı kurulmuş ve benim serzenişime konu olan ismi de 1934’de değiştirilmiş.
Belediye Başkanı Mehmet Mugayıtoğlu ile Bizim Karapınar Gazetesi’nden Hikmet Peker ve Mithat Korkusuz, Konya’dan gelen kalabalık bir basın grubuna kusursuz ev sahipliği yaptılar. Yerel yönetimlerin ciddi tanıtım eksiklikleri bulunduğunu öteden beri yazıyorum. Saklı doğal güzelliklere, tarih ve kültür mirasına sahip onca yöremiz var. Görsel ve yazılı basının desteğini kullanmadan bunların tanıtımını tek başınıza kotarmanız zor iştir. Elbette sözüm söz konusu değerlerin farkında olan yönetimler içindir. Çağrımı yenilememde fayda var: Sizin anlatılmaya değer yerleriniz; yazarları, fotoğraf dernekleri, bilim adamları ve kültürel kuruluşları ile Türkiye standartlarının çok üstünde olan bir Konya var yakınınızda.
Karapınar’ın bilinen en önemli özelliği erozyon gerçeği. Türkiye’de erozyona maruz kalan 510 bin hektar alanın 103 bin hektarı burada. Bu rakam ülke genelinin % 27’sine karşılık geliyor. Erozyon önleme bölgesinin hakim tepesi Kartalyuvası’ndan geniş bir alana bakıyoruz. Erozyonla mücadelenin en yoğun geçtiği 1962-1972 yıllarından günümüze, toprakla buluşan fidanın ormana dönüşme yolunda olduğunu memnuniyetle görüyoruz. Son yıllardaki yağış düzensizliği baharlık bitkilerin çimlenmemesine yol açmış. Karapınarlı Zıraat Mühendisi Mustafa Okur, arge-özel sektör işbirliğinin çalışmaları güçlendirdiğini ifade ederek, bölgedeki sorunu şöylece özetliyor: “Çok ağaç, az erozyon.” Buradaki problem nasıl çözülür diye soruyorum, “personel sayısının arttırılması ve yeni sulama teknikleri” diyerek cevaplıyor. “Burada çalıştığım seneler boyunca binlerce fidan diktim, adam çalıştırdım, işten hiç yılmadım” diyen rahmetli Kayınpederim Zıraat Teknisyeni Ahmet Demirhan aklıma düşüyor.
Aynı bölgede, 1959 yılında büyük kum fırtınalarının ardından çöl halini alıp terk edilen 165 bin dekarlık “Gındam Yaylası”na uğruyoruz. Güneydoğunun kimi köylerini andıran kerpiç yapılı ve artık harabeye dönmüş evler var burada. Küresel iklim değişikliğine örnek gösterildiğini öğrendiğim yayla, adeta bir ibret manzumesi gibi karşımızda duruyor. Baharın diriltici mucizesi, kesif kekik kokuları ile rengârenk çiçekleri bir araya getirmiş.
Başkan Mugayıtoğlu, oturulur durumdaki 336 konutluk Toki’yi göster, ikinci etabın çalışmaları hakkında bilgi veriyor otobüsün en ön koltuğundan. Kısa şehir turunda başkan, yaptıkları icraatları sıralarken Karapınar’ın emin ellerde olduğuna kanaat getiriyorum.
Karapınar’a hakim “Ali Tepesi”ndeki çevre düzenleme çalışmalarını yerinde görüp “Meke”ye hareket ediyoruz. Google’dan arama yapmak için kutucuğa “meke gölü” yazdığınızda karşılaştığınız sonuç sayısı 34 bin civarında. Bu, Meke’nin ne kadar ünlü olduğunu göstermeye yetiyor. Özellikle yabancı turistlerle fotoğraf sanatçılarının gözdesidir Meke. Su yok denecek kadar az. Nazar boncuğuna nazar değmişler. Bir Meke hatırası fotoğrafı sonrasında “Acıgöl”e doğru yola koyuluyoruz. Bu gezinin doğal güzelliklerle ilgili detaylarını bir gezi yazısı olarak düşündüğümden kısa geçiyorum.
Ereğli güzergâhından otobüsle ilerleyip Oymalı Köyü yoluna dönüyoruz. “Oymalı Akören Yeraltı Şehri”ne de bir hayli yürüyüşten sonra ulaşıyoruz. Ardımızda bıraktığımız dümdüz, uçsuz bucaksız Ereğli Ovası. Yeraltı Şehri, sanıyorum ilk kez bu geziye katılanların yazılarına konu olacak.
Bahar güneşiyle başlayıp güz yağmurlarıyla sona eren gezilerimizin en güzellerinden biri oldu bu. Başta Başkan Mehmet Mugayıtoğlu, Hikmet Peker ve Mithat Korkusuz olmak üzere bize görmediklerimizi izleme fırsatı verenlere teşekkürlerimi sunuyorum.

21 Nisan 2008

Beyşehir'in Nimetleri


21.04.2008 09:06:06 Bahar mevsimi kendine has mecrasında doludizgin ilerliyor. Konya Fotoğraf Amatörleri Derneği (KONFAD) olarak henüz planlama aşamasında olan fotoğraf gezilerimiz söz konusu.
Baharın renklerini, böcü börtüsünü, yağmurunu, memleketimin dağını yaylasını, köyünü, insanını velhasıl kadraja girmeye aday ne varsa, havalar iyice ısınmadan önce yerinde görüp fotoğraf üretmek en keyifli işlerimizden olacak. Bunlara ilaveten aşağıda okuyacağınız gibi, memleket hayrına olan konuları yetkili mercilere hatırlatarak yurttaşlık görevimizi yerine getireceğiz. TYB Konya Şubemizin “yazılacak çok şeyimiz var” gezilerinin de en kısa zamanda başlamasını bekliyoruz. Bu gezilerin bize öğrettiğini anlatmaya sözler yetmez. Özellikle TYB şubemizin gezilerine katılan yazarlarımızın izlenimlerini gazetelerden, web sayfalarından keyifle okuyor, yenilerini sabırsızlıkla bekliyoruz.
Yakın çevremizde görülmeye değer yüzlerce yer ve yerleşim alanı mevcut. Konya’nın bu konuda çok şanslı olduğunu her fırsatta dile getirenlerdenim. Yaşadığınız coğrafya hakkında bilgilenmenin sağlam ve isabetli yoludur “orada olmak”. Bunu, en iyi fotoğraf sanatçısı-yazar Zeki Oğuz Ağabey’den öğrenirsiniz. O, usta bir yazar olduğu kadar mahir bir fotoğrafçıdır çünkü. Ekiple fotoğraf gezisine çıkmanın bağlayıcılığını bildiğinden alır başını tek başına gider. Yazı ve fotoğraflarında kâh dağ başındaki çobanın güncesini, kâh yörük çadırında geçen bir geceyi bulursunuz. Bahar çiçeklerini, çağıldayan dereleri, dağları anlatır kimi yazılarında hiçbirini görmediğiniz. Bazen yetkililere çağrıda bulunur ilgilenilmeyeceğini bile bile. Filan yerdeki sorunların çözülmesine dair bıkmadan yazılar yazar. Ben Zeki Ağabeyi çok iyi anladığımı düşünürüm. Onunla birlikte, Eski Garaj’dan sabah saatlerinde kalkan bir köy minibüsüne atlayıp dere tepe düz gitmek niyetimi bir türlü gerçekleştiremediğimden dem vururum.
Üyesi bulunduğum iki kuruluşumuzun gezi programlarından evvel doğrusunu söylemek gerekirse yerimizde duramadık. Geçen hafta, KONFAD’dan birkaç dost ile yaptığımız istişare sonucu rotamızı belirleyip Pazar sabahı yola koyulduk. Beyşehir Gölü merkez olmak üzere çevre köy ve kasabalara uğrayıp günü en verimli şekilde değerlendirmekti amacımız. Bir köy kahvesinde mola verip ihtiyarları dinlemek, memleketi problemlerden acilen kurtaracak çözümler üretmek her daim mümkün. Yeter ki, oralarda olun. Hele gittiğiniz dağ köylerindeki ikramlar da cabası olacaktır.
Ani bir karar vererek Beyşehir-Isparta karayolu yerine, Seydişehir-Antalya karayolunu tercih ettik. İyi ki de öyle yapmış ve Mustafa Karaçelebi dostumuzu dinlemişiz. Seydişehir’i Beyşehir’e ulaştıran yolun 14. kilometresinde “Kavak” adında bir köy var. Bu yazının asıl konusu bu köy aslında. Şimdi ben bu yazıyı vesile kılarak ilgilenenlere bir çağrıda bulunacağım. Mustafa Bey’den bu köyün üstünde yer alan tepeliğinde maden suyu olduğunu öğrendik. Kavak köyünün birkaç km. ilerisindeki çeşme başına ulaştığımızda başıboş akan maden suyu ile karşılaştık. Market raflarını dolduran maden suyu işte bildiğiniz. Motosikletiyle oradan geçmekte olan bir Kavak köylüsü hemen yanımıza gelip bu köyün “etrafındaki nimetler” hakkında bilgi vermek istediğini ifade etti. Mermer ocağında aşçı olarak çalıştığını belirten Ahmet Güneş, duyarlı vatandaş ciddiyetiyle bize üç şeyden söz etti: Yanında durduğumuz maden suyu, az ilerideki termal su ve buraya yakın mermer yatakları. Maden suyu çok eskiden beri yaz-kış akar eksilmeden durumda imiş. Bizi oradan birbirine çok yakın üç termal su kaynağına götürdü. Bundan dokuz yıl önce köylü kendi imkanlarıyla iki kuyu kazdırmış. Bunlardan biri 87 metre derinliğinde ve 47 derece, diğeri 225 metre derinliğinde ve 37 derece ile ölçülen sıcak suya sahip. M.T.A. tarafından kapatılan bu iki kaynak yerine 180 metre derinlikte 38 derece sıcaklığa yeni bir kaynak bulunmuş. Birkaç kilometre ötede, Karakaya mevkiinde nadir cinsten mermer yatakları bulunuyor. Kavak ile Kızılcaköy arasında barit madeni de mevcut dedi, Ahmet Güneş.
Bu üç nimet hakkındaki bilgilerden üç sonuca ulaşıyoruz elbette. Maden suyunun şişelenmesi, termal tesis kurulması ve mermer yataklarının değerlendirilmesi. Gördüklerimiz orada öylece duruyorlar. Duyarlı vatandaşa soruyorum, bunların harekete geçirilmesi ihtimalinden beklentin nedir diye? İş, aş ve memleket hayrı diye cevap veriyor.
Benden hatırlatması.