Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

15 Temmuz 2008

Yaşayan Müze Beypazarı






15.07.2008
Bir şehrin yazılacak şeyleri olması ne güzeldir. Görülesi güzellikleri, dinlenesi masalları, kalınası konakları, tadılası lezzetleri ve mütebessim insanları bir arada bulursunuz oralarda. Evliya Çelebi boşuna uğramamış, laf olsun diye yazmamış diye düşünürsünüz. Beypazarı böyle yerlerdendir.

İlk adı Lagania imiş. “Kaya Doruğu Ülkesi demekmiş Lagania. Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve nihayet Osmanlı görmüş. Yakın zamanlara kadar Anadolu’nun orta yerinde kendi halinde bir yer iken, farkına varanlarca adeta yeniden keşfedilmiş Beypazarı. Şehrinizin kültürel değerlerini bilinçli bir yenilemeyle diriltmeye talip olanlardan iseniz bunun mükâfatını er-geç alırsınız. Bununla ne demek istediğimi Eskişehir Odunpazarı gezisinden sonra detaylarıyla yazmış ve karşılığını gören örnek çalışmalardan söz etmiştim.

Beypazarı, kendi nimetinin çok önceden farkına varmış. Didinip çalışmış insanlar. Kendine özgü mimarisi restorasyonlarla gün yüzüne çıkmış. İnözü Vadisi’nin serin bahçelerinde ve şehrin konaklarında tadabileceğiniz Beypazarı güveci, etli dolma, höşmerim Beypazarı kurusu ve 80 katlı baklava gibi yöresel lezzetler marka olmuş. Hemen herkesin bu nimetin ekonomik getirilerinden nasiplenmek için işe koyulduğunu görüyorsunuz. Hanımlar evlerinde ürettiklerini satmak üzere pazaryerinde müşteri bekliyorlar. Çok da güler yüzlüler. Beypazarlılar hep öyleler zaten. Huriye Kaya Hanım’ın tezgâhından erişte alışveriş yapıyor, kartvizitini cüzdanıma koyuyorum. Yüzlerce aile turizm gelirlerinden ekmek yiyor. Milli gelir bakımından Beypazarı çoktan AB’ye girmiş. Yerel yönetimin, yılda bir milyon yerli, 50 bin yabancı turist hedefi azımsanacak gibi değil. Bu işleri başarıp deyim yerindeyse yoktan var edenleri kutlamak lazım.

Doğa Derneği Şubesi’ne kısa bir göz atışın ardından, Özel İdare’nin denetiminde olan “Beypazarı Kültür ve Tarih Müzesi’ni ziyaret ediyorum ilkin. Hafız Mehmet Nurettin Karaoğuz tarafından hibe edilmiş. 1997 yılından beri de müze olarak hizmet veriyor. Beypazarı ve civarının kültür ve sanatını yansıtan eserler ile geçmişi Roma dönemine kadar uzanan eserler sergileniyor burada. Köst Dağında bulunan 25 milyon yıllık deniz midyesi bile mevut. Bina, tipik Beypazarı evi. Geleneğe göre Beypazarlılar dünyada yapacak bir şeylerinin kaldığını vurgulamak için üst katlarının bir kısmını ya da tamamını işlemeden bırakırlarmış. Buna yerel dilde Çandı yada Çantı deniyor. Konakların ikinci katının ortasında yükselen kapısız üçüncü katın adı “guşgana”. TYB’nin Beypazarı gezi yazılarını okurken Ali Işık Beyefendinin bu guşgana ile ilgili yorumu hoşuma gitti. Rehberin: “Kuş yuvasından esinlenilerek inşa edilen bu bölüm konağın kileri gibidir” sözüne; kelimenin etimolojisini “kuş” ve “konak”la ilintilendiriyor. Olabilir, lakin niçin “köşkhane” veya “köşkane” olmasın demek geliyor içimden; kuş ve konağa halel mi gelir? yorumunu yapmış Ali Işık Hocam.

“Yaşayan Müze” hakkında aslında ayrı bir yazı yazmak lazım. Proje sorumlusu bir doktora öğrencisi. Konak kapısından içeri adım attığınızda büyük bir heyecanla sizi karşılayan birini gördünüz mü? İşte o Kültür Bilimci Sema Demir’dir. Beypazarı Belediyesi’nin maddî, Çekül Vakfı, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinin ise akademik anlamda destek verdikleri somut olmayan kültürel mirasın korunmasına hizmet eden bir kurum burası. Bildiğiniz müzelerden sanıyorsanız yanılıyorsunuz. “Neden yaşayan müze, size onun hakkında bilgi vereceğim. Amacımız geleneksel sanat ve değerlerimizi korumak” diye başlayan genç akademisyen, ziyaretçilerin ilgisini şu sözlerle çekiyor: “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler Masalını biliyor musunuz?” Evet diyor ziyaretçiler. Peki, “Nardaniye Hanım masalını biliyor musunuz?” Hayır. O zaman doğru üst kata. Orada bir “masal ebesi” var…

Her hafta değişik kültürel etkinlikler yapılıyor ve siz de katılabiliyorsunuz. Bugün ebru sanatı günü imiş. Bir başka gün perdede Karagöz-Hacivat oynatabilir, ıhlamur baskı yapabilir veya muhtelif tadlarda Türk kahvesi içebilirsiniz. Üst katta Masal Ebesi Kezban Koçak ile tanışıyorum. Sehpanın üstündeki şekerlikten şeker ikram ediyor önce. Eline bastonunu alıp anlatmaya başlarken, canlı müzeden canlı bir belgem olsun diye çekim yapıyorum. Bu sırada oda yeni gelenlerle dolmaya başlıyor. Yaşlı zengin adamla üç oğlunun masalını anlatıyor. Kaç masal bildiğini soruyorum Masal Ebesine. 65 tane biliyorum hepsini ninemden öğrendim diyor. Ben çocuk olsam her gün buraya masal dinlemeye gelmez miyim hiç?

Konağa çıkan merdivenleri tırmanırken sol tarafta olduğu yerde dönen bir tarafı açık iki katlı bir dolap dikkati çekiyor. Bu dolaba yiyecek konup döndürülür, ihtiyacı olan diğer taraftaki diğerinin kim olduğunu görmeden alırmış. Hey gidi bizim sadaka anlayışımız. Müzenin detaylarına
www.yasayanmuze.net adresinden ulaşmanız mümkün.

Paşa Mahallesi’nde bulunan Sultan Alaaddin Camii, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat zamanında 1221-1225 yılları arasında inşa edilmiş. Tek minaresi olan cami, Selçuklu mimarisinin tipik özelliklerini taşıyor. Ahşap özellikleriyle çok benzemese de Beyşehir Eşrefoğlu ve Afyon Ulu Camii ile mukayese edebilirsiniz.

Konaklarıyla ünlü Beypazarı’nda Cumartesi gecesini Cırcırların Konağı’nda geçirdim. Konak personeli pek ziyade memnun etmişlerdir. Tarihi Taş Mektep, Mevaların Konağı, Müftüzade Hoca İzzet Efendi Konağı, Bey Konak, Değirmencioğlu Konağı, İnceefendi Konağı ve Omar Ağa Konağı görülecek yerlerden. İnözü Vadisi, Baypazarı’nın yanı başında bağ evleri ve akbabalarıyla şöhretli bir vadi. Doğa Derneği’nden aldığım broşürde, Türkiye’deki 305 önemli doğa alanından biri olduğunu öğreniyorum. 100’den fazla kuş ve 60’tan fazla kelebek türü bulunan bölgede nesli tehlikede olan kara leylek, küçük akbaba ve bıyıklı doğan vadinin sarp kayalıklarına ürüyormuş. Zindancık dinlenme yerinde akşam sonrası bulunduğumdan vadideki detayları görme fırsatım olmuyor.

Güleç yüzlü değerli dostum Beypazarlı Mustafa Kurtuluş’a konukseverliği için teşekkür ediyorum. Yeni ve görülmedik duyulmadık hiçbir özelliğini kaçırmak istemediğim bir başka Beypazarı gezisinin planlarını şimdiden kuruyorum. Sebebi galiba Beypazarı’na ait her şeydir.

04 Temmuz 2008

Güneydoğu'da Dört Gün Yahut Abgar ve İsa'nın Mendili

Geçtiğimiz güz, Halfeti ve Rumkale’de Fırat kıyısında iki gece üç gündüz geçirdiğim keyif dolu, bilgi dolu geziden dönerken (Halfeti Ulusal Fotoğrafçılar Buluşması), Hasankeyf, Urfa ve Mardin’de olabilmeyi de içimden çok geçirmiştim. Çok istemekten vazgeçmemeye bir kez daha inanmış buldum kendimi. Vesilesi, TYB Konya’nın güzide yönetimi ve onun “yazılacak çok şeyimiz var” programlı gezileridir. Kendi imkân ve girişimleri ile şehirlerin, beldelerin ve kadim mekânların kültürünü, sanatını, coğrafyasını ve tarihini yakından görmek, belgelemek ve belki de daha önemlisi coğrafyalar arasında gönül köprüleri oluşturmak fırsatı veriyor bize.

Davetlerine icabet ettiğimiz yörelerde gönülleri bizimle aynı teli çalan, cömert, memleket sevdalısı dostlarla hayatı paylaşıyoruz öncelikle. Urfa kapı komşumuz, Mardin yan taraftaki sokağımız, Güneydoğu mahallemiz oluyor söz gelimi.

Müze şehir Urfa konuk ediyor bizi ilkin. Kendim gördüklerimi söylemeden evvel, Pirimiz Evliya Çelebi neler demiş Urfa’ya dair, Seyahatname’sine bakıyorum. Dediğine göre şehir, Nuh tufanından sonra Rohay adında bir hükümdar tarafından kurulmuş. Şehrin adı Roha, Reha derken Urfa oluvermiş. Sonra ilahlık iddiasında bulunan Nemrud, buranın su ve havasından hoşlanıp kendine mesken tutmuş. Evliya Çelebi, Hz. İsa’nın buraya gelip bir kiliseye misafir olması sebebiyle “Dir-i Mesih” dediklerini, havarilerin burada İncil’i gayet hazin bir sesle okumalarından o makama “Revahî” adını verdiklerini yazmış. Kanonik ve apokrif (sahih-sahih sayılmayan) Hıristiyan kaynaklarından Hz. İsa’nın buralara hiç gelmediğini öğrenmiş biri olarak, Evliya Çelebi’nin, İsa Peygamberin buraya gelişine dair bilgiyi nerden öğrendiğini merak ettim doğrusu.

Eski adı Edessa diye de bilinen Urfa, bana İsa Peygamberin havarisi Taday’ı (Taddeus) ve ona atfedilen “Apokrif Taday’ın İşleri” kitabında geçenleri hatırlatıyor. Hikâyeyi merak edenler için anlatalım:

“Hz. İsa’nın öğretisi ve gösterdiği mucizelerin şöhreti Filistin’e çok uzak yerlerde bile yayılmış bulunmaktadır. Bunları işitip hayretler içinde kalan Abgar, Mesih’i görmeyi çok arzu eder ancak şehrini bırakacak durumda da değildir. Yahudilerin kendisini hedef alan tepkilerin yoğun olduğu bir dönemde çaresiz bir hastalığa yakalanan Abgar, habercisi Ananias vasıtasıyla bir mektup gönderir. (Mektup metni uzun olduğundan hikâyeyi kısa geçiyorum.) Ananias, Hz. İsa ile görüşür. Hz. İsa, kendisine verilen bir mendili yüzüne sürer, yüzünün şekli kumaşa geçer. Bu mendili havarisi Taday ile Abgar’a gönderir. Bu sırada Abgar çoktan iyileşmiş, hastalıktan kurtulmuştur. Taday, Abgar ve ailesi başta olmak üzere Edessalıları, Suriyelileri ve Ermenileri vaftiz eder, Abgar ile birlikte putlarla dolu tapınakları yıktırıp kiliseler yaptırır. Beş yıl boyunca Edessa’da kalan Taday, buradan ayrılmadan evvel şakirtlerinden birini inşa ettirdiği kiliselerden birine halef tayin eder. Dir-i Mesih diye bilinen bu kilise muhtemelen adı sonradan “Kızıl Kilise”ye çevrilen bugünkü “Ulu Camii” olmalıdır. Bu mendilin (Mandylion) Abbasilere kadar burada muhafaza edildiği ve Hıristiyan sanatında ve Bizans-İslam ilişkilerinde önemli rol oynadığı bilinmektedir.

Urfa’nın narı ve üzümü yoğun göçle birlikte tarih olmuş. Evliya Çelebi, “burada yetişen narın her birinin bir okka ve bazen beş yüz dirhem gelip insan kellesi kadar olduğunu” ve “en-nâr-u fakilemü’ş-şita” yani “ateş kışın meyvesidir” denildiğini de kaydetmiş.

Rehberimiz İl Kültür Müdür Yardımcısı Şair-Yazar Mehmet Kurtoğlu, tabir caizse Urfa’nın kurdu olmuş. Karış karış detay atlamadan, bıkmadan heyecan içinde anlatıyor şehrini. Ben böyle memleket sevdalılarını çok tutarım. Sevdim bu adamı. Güleç yüzlü, dost canlısı, gönülleri açık TYB Urfa’nın bize merhaba diyen, konukseverlikten öte tavırlarıyla bizimle olan diğer üyelerini de. Hepsi de bu kadim şehre çok yakışıyorlar.

Hikâyesini zikrettiğim Ulu Camii görülmeye değer. Avlu duvarları, bazı sütunlarından bazıları ve minare olarak kullanılan çan kulesi halen ayakta. Cümle kapısının solunda yer alan küçük mezarlığın mezar taşları dikkat çekiyor. Buradaki yer alan küçük türbenin Türkçe kitabesinde şöyle yazılı: “Mevlana Halid Bağdadi Oğlu Şehabeddin Ahmed M. 1823”. Geçen Ekim sonundaki Şam ziyaretimizde Babası Mevlana Halid’in Kasyun Dağı’ndaki türbesine giderek dualar etmiştik. Baba oğlu kader nasıl da uzak diyarlara yollamış.

Terör girmediğinden son 15 yılda dağı taşı binalarla dolmuş. Buna rağmen eski Urfa’ya musallat olmamış imar faaliyetleri. Mesela Gümrük Hanı saatlerce oturulmaya değer. Ecdadımız, camileri, hanları dolaşıp içlerinden geçen ırmaklar yaparak ilginç bir su hizmeti gerçekleştirmişler. Avlusundan Halilürrahman Gölü’nün suyu geçiyor. Burada iki ayrı vakitte dinlenme imkânı buluyor, fotoğraflar çekiyoruz. Avlusu her vakit dolu olan handa çoğu yöresel kıyafetli müdavimlerin en büyük keyfi domino ve dama oynamak. Bize seyretmek düşüyor göz ucuyla. 1566 yılında Behram Paşa tarafından yaptırılan tarihi Kervansaray’ın, Urfa ekonomisi ve sosyal hayatı üzerinde önemli ve olumlu etkileri bulunan tescilli bir kültür varlığı olduğunun altını çizmem gerekiyor. Oldukça da temiz.

Halep’te, Şam’da daha evvel benzerlerini gördüğüm sokaklara saçılıyoruz adeta. Eski yeni iç içe girmiş. Fotoğrafçılar için anlatılmaz bir platform buralar. İstisnası ise duvarlardaki elektrik kabloları…Bunları salkım saçak daha beteriyle Afyonkarahisar’ın kale önündeki eski mahallelerinde de görürsünüz. Yerin altına alınamaz mı bunlar?

Akşam sonrası ikincisi yapılan Balıklıgöl Şiir Akşamları’nda Konya ve Urfalı şairler buluşup gönül köprülerinin birini daha inşa etmiş oluyorlar.

Ve Harran. Sabah vakitlerinde oradayız. Tevrat’a göre, İbrahim Peygamberin yurdu olan Ur Şehrinin ticari bir kolu olarak kurulmuş. Dünyanın ilk şehirlerinin, ilk mâbedlerinin bulunduğu ve tarımın ilk başladığı önemli bir bölgede inşa edilmiş Harran. Moğollar tarafından yıkılan dünyanın en eski üniversitesi de bu şehirde. Eski dinlerinin son sığınağı. Anadolu’nun ilk kilisesi ve ilk camisi burada inşa edilmiş. Antik Dönem, Med, Pers, Yunan, Roma, Hıristiyanlık ve Sabiilik, ardından İslam medeniyetini görmüş bir yer olarak çok özel. Turistik biçimde aslı korunmuş bir Harran evinde uzunca ve keyifli bir mola veriyor, günün akşamında sıra gecesi için bir konakta bir araya geliyoruz ki anlatılmaz yaşanır…

Ertesi gün Mardin yolundayız. Programda var mıydı hatırlamıyorum. Bir Eyyübnebi Beldesi var. Urfa-Mardin karayolunun solunda kalıyor. 16 km.lik taşlı tozlu berbat bir yoldan beldeye ulaşıyoruz. Bu yol nasıl ihmale uğratılmış öyle? Eyyüb ve Elyesa Nebilerin kabirlerine ziyaretin ardından, nev-i şahsına münhasır Belde Başkanı Mustafa Çiftçi’nin misafiri oluyoruz. Yüreğini açıyorlar bize. Anlıyoruz ki bir daha, bu memleketin doğusu batısı diye bir şey yoktur.

Öğle vaktinde ulaştığımız Mardin bizi çarpıyor, büyülüyor. Artuklu taş işçiliğinin görkemli eserlerinin birinden çıkıp diğerine koşar adımlarla uğruyoruz. Fotoğrafçılar olarak ekibin hep gerisinde kalırken, birbirine çok yakın abbaraların (konak), camilerin, Kiliselerin ve taş duvarlarla çevrili eski sokakların arasında soluk soluğa kalıyoruz çoğu zaman. Aramızda konuşuyoruz; bu Mardin’den bir haftada çıkılmaz diye. Mardin’in her yerinden görünüyor uçsuz bucaksız Yukarı Mezopotamya Ovası. Abdüllatif Camii, Şehidiye Medresesi, Melik Mahmut Camii, Sıtti Radviye Hatuniye Medresesi, Kasımiye Medresesi, Şahse Han gibi eserleri bir çırpıda görüvermekten pek de mutlu değiliz lakin zamanımızın elvermediğinin de farkındayız.

Süryani Deyruzzaferan Manastırı, görmeyi en çok istediğim yerlerden biriydi. Adını rivayete göre binanın yapılışı sırasında harcına safran katılmasından aldığı söyleniyor. Süryaniler, ataları Aramilere uzanan ve çoğunluğu Ortadoğu'da yaşayan Semitik Hristiyan halkı. M.S. 37 - 43 yılları arasında Havari Petrus tarafından Antakya’da kurulmuş. Kilisenin ve bazı mensuplarının kullandığı dil İsa’in de konuştuğu Süryanice (Aramice). Patriklik merkezi 1963 yılından beri Suriye’nin başkenti Şam’da bulunuyor. Manastırın genç görevlisi eşliğinde bize gösterilen yerlerini ziyaret ediyoruz. Dara Antik şehri ziyaretimizin sonu oluyor ki sayfalara sığmaz. Akşama yakın Mardin’e dönerek Polisevinde ikram edilen yemek sonrası upuzun yola revan oluyoruz.

Bu gezinin gerçekleşmesinde emeği olan herkese, TYB Konya yönetimine, TYB Şanlıurfa yönetimine, Şanlıurfa ve Mardin Valiliklerine teşekkürlerimi arz ederim. Bu etkinliklerin memleket insanının kaynaşmasına, kültürlerin tanınıp tanıtılmasına bilvesile belki kollanmasına ne kadar büyük hizmet ettiğinin farkındayım. Henüz farkında olmayanların da uyanmalarını dilerim.



Dara'da yaşlı bir kadın

30 Haziran 2008

Bu Çabayı Anlamak Gerek

Bilenler için, Ümit Burnu’ndan Moğol steplerine, Çin’den Maçin’den Aztek topraklarına kadar, çağdaş alperenlerin destansı hikâyelerini yazmaya koyulmak ne zor iştir. Lisanımız, murad edileni vücudun yardımıyla şöyle yahut böyle anlatır da, onu sayfalara dizmek o kadar kolay olmaz.

Tuttuğum notları, edindiğim gözlemleri tarihe kayıt düşmek bize de kısmet olsun diyerek kendimce yazmaya çalışacaktım Türkiye’ye döndükten sonra. Çağdaş alperenlerin hizmet serüveninin aşk ile vücud bulduğunu fark ettikten beri, hiçbir şeyin hissiyat kadar muteber olmadığını anladım.

Batum’da, Kutaisi’de ve Tiflis’te geçirdiğim her gecenin ardından, kaldığım odaların pencerelerini açıp, gözümde giderek büyüyen ülkeme selamlar yolladım. Adını hiç duymadığı, haritada yerini hiç gösteremediği ülkelere akıl ve samimiyet götüren insan evlatlarının hâlisâne gayretlerini, kalpleri mühürlü adamların bir gün olup anlamalarını diledim.

Yüreklerin kadim fetih tarihlerinin en muhtasar tezahürlerini bugüne tebdil ederek, yeryüzünün istikbalini karartan perdelerin yakın zamanda yırtılıp yok olacağına kanaat getirdim. Hâl ile, uzak ülkelerin muhtelif sıfat sahibi yüksek idarecilerinin kalplerine girmeyi başarmış çağdaş alperenlerin her edâ ve tavrı, Alparslan zamanlarının kutlu erenlerinde görülürdü ancak.

Bu kez onlar, Altaylardan Andlara bulutların üstünde, Diyar-ı Şâm’dan Cebel-i Tarık’a denizlerin üzerinde gidiyorlardı. Akif’in, “Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sudan’a; / Yeni bir medrese tesis edelim Urban’a” temennisi çağı aşıyor, kara oğlanlarla çekik gözlü kızların boy hizalarında, okul koridorlarının duvarlarına asılmış tabelalardan yansıyordu.

Uçsuz bucaksız steplerin bağrında, Orhun Kitabeleri’nin hemen yanı başında yatıyordu biri. Diğeri Dar-es Selam’da bir ağacın altında. Hak vâki olunca başka vasiyetler, başka kutlu hikâyeler de duyacağız belli ki çağdaş alperenlere dair. Demek destanlar böyle yazılırmış. Destanlara konu olan yiğitlerin serencamı böyle olurmuş.

Olup bitenlerin tesadüflerle ilgisi yoktu hiç. İşittiklerinizi ancak tevafukların, ezelde yapılmış planların neticeleridir diye izah edebilirdiniz. Akif’in sözünü ettiğim öngörüsüyle birlikte, Yahya Kemal’in “ses bayrağım” dediği Türkçe, bakınız ki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2008’i Yahya Kemal Yılı ilan ettiği şu zamanda tam 113 ülkede ay-yıldızlı bayrağın sesi oluyordu. Şeyh Sanan Tepesi’nden yankılanan seda, Kura Nehri’nin sularına karışıp Hazar’a ilerliyordu. Bir akşam sonrası karanlığın yuttuğu Azeri köy evinde; akrabamız Hacı Hasret’in evinde muhabbetin bitmemesine duacı oluyorduk.

Gürcistan’ın yemyeşil dağlarından Sarp sınırına doğru akarken arabamız, ufkumuzu alabildiğince genişletiyor, üç kıtayı birden kaostan kurtaracak erkin içimizdeki sulh gayretinin meyvelerinden neşvünema bulacağını fısıldıyorduk birbirimize.

28 Mayıs 2008

Küllerinden Yeniden Doğan Şehir: Odunpazarı

28.05.2008

Şehir tıpkı insan organizması gibidir. Başınızı meydanı, ayaklarınızı caddeleri, kollarınızı sokakları, gövdenizi mahalleleri, kalbinizi abideleri gibi düşünebilirsiniz. Bir şehri değerli kılan, gören gözlerin onu ihmal etmeyen mesaisinden başka ne olabilir?

Odunpazarı’nın yenilenmiş sokakları ile adam edilmiş tarihi evleri arasında gezerken, tıpkı benzerleri gibi kadim bir şehri kimler niçin ihmale uğratır sualine dair bir sürü cevap aradım. Konu Eskişehir olunca, bunların içinde aklımdan kovmaya muvaffak olamadığım “bizden olanı peşin kabulle red” cevabı ağır bastı. Burada elbette şehir sakinlerini kastetmiyorum. Sözüm elindeki nimetin farkında olmayan yerel yönetimler içindir.

Artık tarih olacağına inandığım türlü reddi miras yargıları, şehirlerin imarında orijinaliteyi esas alan çalışmalara da yenik düşecek gibi görünüyor. Bununla birlikte hangi zihniyetten olursa olsun, tarihi dokuyu kentsel dönüşümlere kurban eden istişaresi az, işgüzarlığı çok yerel yönetimlerin azaldığını görmek, benim gibi fotoğraf meraklıları için bir başka keyif vesilesidir.

2008 yılı benim için, dostların dediği gibi “leyleği havada görmek” deyimiyle örtüşecek bu gidişle. Gerek KONFAD, gerekse TYB ile hesapta olan olmayan birkaç yurt dışı ve onlarca yurt içi gezilerinden bazılarını şimdiden gerçekleştirme yolunda hızla ilerliyorum. Geçen hafta Suriye’den döndük. Siz bu yazıyı okurken ben Gürcistan’da olacağım muhtemelen.

Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi olarak, 2008 yılında da “yazılacak çok şeyimiz var”dı ve biz anlatılmaya, yazılmaya değer işler başaran Odunpazarı Belediye Başkanı güzel insan Burhan Sakallı’nın misafiri idik. Geçtiğimiz yıl Konya Şubemizi ziyaret ederek bitmez bir heyecanla bizi bilgilendiren değerli Başkan’a sempatim ne kadar arttı anlatamam.

İki günlük gezinin ilk durağı Odunpazarı Evleri oldu. Alaaddin Camii’nden tarihi evlere doğru yokuş boyunca uzanan meydanda ilerlerken Burhan Bey’den bu bölgenin yenileşme serüveni bu kez yerinde dinledik. Burada kurulan şirin pazaryerinde el emeği ürünlerini kendileri için satışa sunan ev hanımlarıyla hasbihal ettim. Fahriye Hanım mutfağında ürettiği mantı ve makarnaları, emekli El Sanatları Öğretmeni Fatma Kocabıyık Hanım ise el işlerini satarak aile bütçelerine katkıda bulunduklarını anlatırken, sayın Başkan’a minnet duyduklarını söylemeyi ihmal etmediler. Meydanın tam karşısında lokanta olarak hizmet veren üç katlı Beyzade Yemek ve Kahve Evi’nin sahibesi Selma Candemir, hoş bir misafirseverlik göstererek bizi işletmesine davet etti. Turizm Otelcilik mezunu olmasına rağmen ilk defa burada kendi işini yaptığını ve Başkan’ın özellikle hanımları teşvik etmesinden memnuniyet duyduğunu söyledi. Yolunuz düşerse bu şirin kahve evine uğrayın derim.

Burhan Bey’in, Odunpazarı Evlerinin yenileştirilmesi üzerine sarf ettiği iki cümle kaldı hafızamda: Biri “küllerimizden yeniden doğuyoruz”, diğeri “hayal projesi”. Konya’da sergiledikleri eski/yeni Odunpazarı Evleri fotoğraf sergisini görmüş olsaydınız, buraya gelmeden de ortaya çıkan eseri hemen kavrayabilirdiniz. Kentsel dönüşüm adıyla eski ne varsa ortadan kaldırmayı marifet bilen işbitiricilerin teklifleri olmuş proje başlamadan önce. Hepsini reddedip zoru başarmayı seçmiş değerli Başkan. Kamu yönetimi okumak yahut inşaatçılıktan anlamak şehri kavramaya yetmiyor. Ben burada ikamet eden halkın çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Zihniyet olarak yaşadığı yerin farkında olmayan bir yönetici seçmiş olsaydınız; söz gelimi, beton mamulü filanca kattaki dairenizin balkonunda hava alırken şayet bulabilirseniz mahallenizin, sokağınızın yahut evinizin sararmış fotoğraflarına bakarak çocuklarınıza geçmişin hikâyelerini anlatıyor olacaktınız. 20 sokak ve 100 evi yoktan var edercesine ayağa kaldırmak acayip bir öngörüdür. Gezimiz süresince vatandaşın Burhan Bey’e ilgisini yakından gördük. Sosyal belediyecilik olgusu sokakta kendini bir başka yüzüyle gösteriyordu. Yaşlı bir amca, biz Eskişehir’de Burhan Bey gibi sokağımıza, mahallemize, aramıza gelip hal hatır soran, elimizi sıkan başkan görmedik sözüyle bunu doğruluyordu âdeta.

Tarihe hürmetten neşet eden yenileştirme programı, burada ciddi bir turizm potansiyeli oluşturmuş. Kimsenin bilmediği Odunpazarı’na yılda 20 bin turistin geliyor olması bunun açık örneği. Proje başlangıcında, turist otobüsleri için yer tahsis eden Başkan’a “buraya turist mi gelir ki, park yeri yapıyorsun?” eleştirileri gelmiş. Bizim 40 kişi ile geldiğimiz otobüsümüz söz konusu yerde park etti işte. İsteyince neler yapılmaz.

Akşam saatlerinde, bir Eskişehir hanımefendisi olan gül yüzlü Gülşen Hanım’ın kafe olarak düzenlenmiş şirin evinin bahçesinde, Başkanın da eşlik ettiği koyu sohbetler başlarken, fotoğraf makinemi alıp sokaklara daldım… Tripotumu keyifle kurup cumbalı evlerin, yeni de olsalar kapı tokmaklarının, akşam muhabbeti için ev önlerinde sohbete dalmış mahalle sakinlerinin fotoğraflarını çekip emeği geçenlere dualar ettim.

Geceyi Bozüyük’teki bir otelde geçirdik. Sabah yeniden Eskişehir’e dönüp Yediler’de, tarihi Alaaddin Camii’nin hemen önündeki lokantada kahvaltımızı yaptık. Eski bir mezarlıkmış burası. Yedi yatırdan almış adını. 50li yıllardan sonra tamamen kaldırılmış ortadan. Bir zamanlar adı kötüye çıkmış park şimdilerde bakımlı ve yemyeşil haliyle şehrin orta yerinde gülümseyip duruyor.

Yunus Emre Kültür Merkezi’ne uğrayıp lületaşı müzesini gezdik. Dünyadaki ikinci lületaşı müzesinin Viyana’da olduğunu öğrendik. Başkan, ilerleyen zamanlarda bu müzeyi Kurşunlu Külliyesine taşımak arzusunda olduklarını ifade etti. Kültür merkezi komple kültür sanat faaliyetleri için kullanılıyor. Burada dört dörtlük tiyatro salonu da bulunuyor.

Eskişehir’in ayakta kalan en önemli tarihi eseri 16.yy. Osmanlı yapısı olan Kurşunlu Camii ve Külliyesi bir sonraki durağımız oldu. Çoban Mustafa Paşa tarafından 1525’de Mimar Melek Mustafa Paşa’ya yaptırılmış. Külliyede kütüphane, kervansaray, aşevi ve Mevlevihane bulunuyor. Bir bölümü de sevgili şair dostumuz Tayyip Atmaca’nın nikâh kıydığı daire olarak hizmet veriyor. Mekan çok hoş.

Yeri gelmişken Paşa kimmiş yaptığımız kısa alıntıya bir bakalım.

Çoban Mustafa Paşa, 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman ile katıldığı Belgrad Seferi’nden sonra etkisini ve ününü arttırarak Anadolu’ya geri döner. Etkili bir kişi olmasından dolayı mı yoksa bizzat Kanuni’nin emrinden dolayı mı bilinmez ama Osmanlı belki de Eskişehir’e vefa borcunu ödemek ister. Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Beyin üzerinde büyük emekleri olan Şeyh Edebali’nin türbesinin yakınına Kurşunlu Külliyesi inşa emri 1525 yılında verilir. Tüm dünyanın bugün bile hayranlıkla eserlerini yerinde gördüğü bir dev Mimar Sinan tarafından kentin güney yamaçlarına inşa edilir.

Bu arada, Bediuzzaman Said Nursi’nin Eskişehir ikameti sırasında kaldığı eve, güleç yüzlü ev sahibesinin izniyle yaptığımız kısa ziyaretimizi eklemiş olalım.

Gezinin son uğrak yeri Atlıhan’da uzun bir molamız oldu. 168 metrekarelik alana oturan Atlıhan’da 23 adet dükkân mevcut. Mahvolmuş bir mekân diriltilip yöresel el sanatlarının işlendiği sanat atölyeleri, teşhir ve satış dükkânları ile hayat bulmuş. Ev yemekleri yapan Hacer Hala’nın lokantası burada. Otantik avluda keyif çıkarabilirsiniz. Atölyesinde ata mesleği lületaşı işleyen beşinci kuşak Besim Aktaş, lületaşının geleceği hakkında umutlu olmadığını fakat Burhan Başkan sayesinde üreticilerin önünün açılacağına inandığını belirtti. Buraların bu hale geleceğini bilsem çocuklarıma ata mesleğini öğretmeyi ihmal etmezdim dedi.

Odunpazarı yakın gelecekte, çarşıları, hanları, alışveriş merkezleri, kıraathaneleri, lokantaları, kültür merkezleri, otelleri, sokakları ve mimari dokusuyla ilgi odağı haline gelecek, hak ettiği yere ulaşacaktır.

Hangi dünya görüşünden olursa olsun herkesin gıptayla izlediği, bağrına bastığı Burhan Başkanıma yitik bir şehri dirilttiği ve bizi misafir etmek nezaketinde bulunduğu için, Sosyal ve Kültür İşleri Müdürü İsmail Köse ve Basın Yayın Şefi Ercan Özen’e bizim kahrımızı çektikleri için, TYB Konya Şubemize de gezi imkânı sundukları için ayrı ayrı teşekkür ederim.

11 Mayıs 2008

Sultaniye Yahut Karapınar



09.05.2008 09:10:41
Doğudan batıya, kuzeyden güneye tarihi, kültürel ve coğrafî bakımdan eşsiz özelliklere sahip kocaman bir ülkemiz, gidilip görülecek, hakkında yazılar yazılacak müstesna yörelerimiz var. Fırsatlar bizi buldukça yahut biz onları yakaladıkça bahar mevsiminin ayağımızı yorgandan çıkaran kışkırtıcılığına kapılarak koşturup duruyoruz. İyi de yapıyoruz hani.

Pazar günü Belediye Başkanı Mehmet Mugayıtoğlu ve Bizim Karapınar Gazetesi’nin misafiri olarak 1934 yılına kadar “Sultaniye” adıyla maruf Karapınar’daydık. Geldiğimden beri kulağımda hoş tınılar bırakan bu adın neden değiştirildiğini düşünüp duruyorum. Sultaniye, sultana ait, sultana has demek. Karapınar’a sultaniye denmesi, sanıyorum Anadolu Selçukluları dönemi ile Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim’in Konya Valiliği sırasında buranın imarına önem verilmesinden kaynaklanıyor. O dönemde, şimdilerde restorasyonunun büyük bir kısmı tamamlanmış 39 dükkânlı bir bedesten, Selimiye Camii, kervansaray, han, hamam, 2 yel değirmeni ve 5 çeşme inşa edilmiş. 1868 yılında ilçe olan Karapınar’da 1882’de ilk belediye teşkilatı kurulmuş ve benim serzenişime konu olan ismi de 1934’de değiştirilmiş.
Belediye Başkanı Mehmet Mugayıtoğlu ile Bizim Karapınar Gazetesi’nden Hikmet Peker ve Mithat Korkusuz, Konya’dan gelen kalabalık bir basın grubuna kusursuz ev sahipliği yaptılar. Yerel yönetimlerin ciddi tanıtım eksiklikleri bulunduğunu öteden beri yazıyorum. Saklı doğal güzelliklere, tarih ve kültür mirasına sahip onca yöremiz var. Görsel ve yazılı basının desteğini kullanmadan bunların tanıtımını tek başınıza kotarmanız zor iştir. Elbette sözüm söz konusu değerlerin farkında olan yönetimler içindir. Çağrımı yenilememde fayda var: Sizin anlatılmaya değer yerleriniz; yazarları, fotoğraf dernekleri, bilim adamları ve kültürel kuruluşları ile Türkiye standartlarının çok üstünde olan bir Konya var yakınınızda.
Karapınar’ın bilinen en önemli özelliği erozyon gerçeği. Türkiye’de erozyona maruz kalan 510 bin hektar alanın 103 bin hektarı burada. Bu rakam ülke genelinin % 27’sine karşılık geliyor. Erozyon önleme bölgesinin hakim tepesi Kartalyuvası’ndan geniş bir alana bakıyoruz. Erozyonla mücadelenin en yoğun geçtiği 1962-1972 yıllarından günümüze, toprakla buluşan fidanın ormana dönüşme yolunda olduğunu memnuniyetle görüyoruz. Son yıllardaki yağış düzensizliği baharlık bitkilerin çimlenmemesine yol açmış. Karapınarlı Zıraat Mühendisi Mustafa Okur, arge-özel sektör işbirliğinin çalışmaları güçlendirdiğini ifade ederek, bölgedeki sorunu şöylece özetliyor: “Çok ağaç, az erozyon.” Buradaki problem nasıl çözülür diye soruyorum, “personel sayısının arttırılması ve yeni sulama teknikleri” diyerek cevaplıyor. “Burada çalıştığım seneler boyunca binlerce fidan diktim, adam çalıştırdım, işten hiç yılmadım” diyen rahmetli Kayınpederim Zıraat Teknisyeni Ahmet Demirhan aklıma düşüyor.
Aynı bölgede, 1959 yılında büyük kum fırtınalarının ardından çöl halini alıp terk edilen 165 bin dekarlık “Gındam Yaylası”na uğruyoruz. Güneydoğunun kimi köylerini andıran kerpiç yapılı ve artık harabeye dönmüş evler var burada. Küresel iklim değişikliğine örnek gösterildiğini öğrendiğim yayla, adeta bir ibret manzumesi gibi karşımızda duruyor. Baharın diriltici mucizesi, kesif kekik kokuları ile rengârenk çiçekleri bir araya getirmiş.
Başkan Mugayıtoğlu, oturulur durumdaki 336 konutluk Toki’yi göster, ikinci etabın çalışmaları hakkında bilgi veriyor otobüsün en ön koltuğundan. Kısa şehir turunda başkan, yaptıkları icraatları sıralarken Karapınar’ın emin ellerde olduğuna kanaat getiriyorum.
Karapınar’a hakim “Ali Tepesi”ndeki çevre düzenleme çalışmalarını yerinde görüp “Meke”ye hareket ediyoruz. Google’dan arama yapmak için kutucuğa “meke gölü” yazdığınızda karşılaştığınız sonuç sayısı 34 bin civarında. Bu, Meke’nin ne kadar ünlü olduğunu göstermeye yetiyor. Özellikle yabancı turistlerle fotoğraf sanatçılarının gözdesidir Meke. Su yok denecek kadar az. Nazar boncuğuna nazar değmişler. Bir Meke hatırası fotoğrafı sonrasında “Acıgöl”e doğru yola koyuluyoruz. Bu gezinin doğal güzelliklerle ilgili detaylarını bir gezi yazısı olarak düşündüğümden kısa geçiyorum.
Ereğli güzergâhından otobüsle ilerleyip Oymalı Köyü yoluna dönüyoruz. “Oymalı Akören Yeraltı Şehri”ne de bir hayli yürüyüşten sonra ulaşıyoruz. Ardımızda bıraktığımız dümdüz, uçsuz bucaksız Ereğli Ovası. Yeraltı Şehri, sanıyorum ilk kez bu geziye katılanların yazılarına konu olacak.
Bahar güneşiyle başlayıp güz yağmurlarıyla sona eren gezilerimizin en güzellerinden biri oldu bu. Başta Başkan Mehmet Mugayıtoğlu, Hikmet Peker ve Mithat Korkusuz olmak üzere bize görmediklerimizi izleme fırsatı verenlere teşekkürlerimi sunuyorum.

21 Nisan 2008

Beyşehir'in Nimetleri


21.04.2008 09:06:06 Bahar mevsimi kendine has mecrasında doludizgin ilerliyor. Konya Fotoğraf Amatörleri Derneği (KONFAD) olarak henüz planlama aşamasında olan fotoğraf gezilerimiz söz konusu.
Baharın renklerini, böcü börtüsünü, yağmurunu, memleketimin dağını yaylasını, köyünü, insanını velhasıl kadraja girmeye aday ne varsa, havalar iyice ısınmadan önce yerinde görüp fotoğraf üretmek en keyifli işlerimizden olacak. Bunlara ilaveten aşağıda okuyacağınız gibi, memleket hayrına olan konuları yetkili mercilere hatırlatarak yurttaşlık görevimizi yerine getireceğiz. TYB Konya Şubemizin “yazılacak çok şeyimiz var” gezilerinin de en kısa zamanda başlamasını bekliyoruz. Bu gezilerin bize öğrettiğini anlatmaya sözler yetmez. Özellikle TYB şubemizin gezilerine katılan yazarlarımızın izlenimlerini gazetelerden, web sayfalarından keyifle okuyor, yenilerini sabırsızlıkla bekliyoruz.
Yakın çevremizde görülmeye değer yüzlerce yer ve yerleşim alanı mevcut. Konya’nın bu konuda çok şanslı olduğunu her fırsatta dile getirenlerdenim. Yaşadığınız coğrafya hakkında bilgilenmenin sağlam ve isabetli yoludur “orada olmak”. Bunu, en iyi fotoğraf sanatçısı-yazar Zeki Oğuz Ağabey’den öğrenirsiniz. O, usta bir yazar olduğu kadar mahir bir fotoğrafçıdır çünkü. Ekiple fotoğraf gezisine çıkmanın bağlayıcılığını bildiğinden alır başını tek başına gider. Yazı ve fotoğraflarında kâh dağ başındaki çobanın güncesini, kâh yörük çadırında geçen bir geceyi bulursunuz. Bahar çiçeklerini, çağıldayan dereleri, dağları anlatır kimi yazılarında hiçbirini görmediğiniz. Bazen yetkililere çağrıda bulunur ilgilenilmeyeceğini bile bile. Filan yerdeki sorunların çözülmesine dair bıkmadan yazılar yazar. Ben Zeki Ağabeyi çok iyi anladığımı düşünürüm. Onunla birlikte, Eski Garaj’dan sabah saatlerinde kalkan bir köy minibüsüne atlayıp dere tepe düz gitmek niyetimi bir türlü gerçekleştiremediğimden dem vururum.
Üyesi bulunduğum iki kuruluşumuzun gezi programlarından evvel doğrusunu söylemek gerekirse yerimizde duramadık. Geçen hafta, KONFAD’dan birkaç dost ile yaptığımız istişare sonucu rotamızı belirleyip Pazar sabahı yola koyulduk. Beyşehir Gölü merkez olmak üzere çevre köy ve kasabalara uğrayıp günü en verimli şekilde değerlendirmekti amacımız. Bir köy kahvesinde mola verip ihtiyarları dinlemek, memleketi problemlerden acilen kurtaracak çözümler üretmek her daim mümkün. Yeter ki, oralarda olun. Hele gittiğiniz dağ köylerindeki ikramlar da cabası olacaktır.
Ani bir karar vererek Beyşehir-Isparta karayolu yerine, Seydişehir-Antalya karayolunu tercih ettik. İyi ki de öyle yapmış ve Mustafa Karaçelebi dostumuzu dinlemişiz. Seydişehir’i Beyşehir’e ulaştıran yolun 14. kilometresinde “Kavak” adında bir köy var. Bu yazının asıl konusu bu köy aslında. Şimdi ben bu yazıyı vesile kılarak ilgilenenlere bir çağrıda bulunacağım. Mustafa Bey’den bu köyün üstünde yer alan tepeliğinde maden suyu olduğunu öğrendik. Kavak köyünün birkaç km. ilerisindeki çeşme başına ulaştığımızda başıboş akan maden suyu ile karşılaştık. Market raflarını dolduran maden suyu işte bildiğiniz. Motosikletiyle oradan geçmekte olan bir Kavak köylüsü hemen yanımıza gelip bu köyün “etrafındaki nimetler” hakkında bilgi vermek istediğini ifade etti. Mermer ocağında aşçı olarak çalıştığını belirten Ahmet Güneş, duyarlı vatandaş ciddiyetiyle bize üç şeyden söz etti: Yanında durduğumuz maden suyu, az ilerideki termal su ve buraya yakın mermer yatakları. Maden suyu çok eskiden beri yaz-kış akar eksilmeden durumda imiş. Bizi oradan birbirine çok yakın üç termal su kaynağına götürdü. Bundan dokuz yıl önce köylü kendi imkanlarıyla iki kuyu kazdırmış. Bunlardan biri 87 metre derinliğinde ve 47 derece, diğeri 225 metre derinliğinde ve 37 derece ile ölçülen sıcak suya sahip. M.T.A. tarafından kapatılan bu iki kaynak yerine 180 metre derinlikte 38 derece sıcaklığa yeni bir kaynak bulunmuş. Birkaç kilometre ötede, Karakaya mevkiinde nadir cinsten mermer yatakları bulunuyor. Kavak ile Kızılcaköy arasında barit madeni de mevcut dedi, Ahmet Güneş.
Bu üç nimet hakkındaki bilgilerden üç sonuca ulaşıyoruz elbette. Maden suyunun şişelenmesi, termal tesis kurulması ve mermer yataklarının değerlendirilmesi. Gördüklerimiz orada öylece duruyorlar. Duyarlı vatandaşa soruyorum, bunların harekete geçirilmesi ihtimalinden beklentin nedir diye? İş, aş ve memleket hayrı diye cevap veriyor.
Benden hatırlatması.

06 Nisan 2008

Konya-Balkanlar Hattı

07.04.2008 09:06:36

Konya’nın, dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan Müslüman halklara, özelliklere Müslüman soydaşlarımıza ilgisi hemen herkesin malumudur. Söz konusu Balkanlar olunca hassasiyetimizin daha fazla önem kazandığı vakıasını “bilenler” bunu elbette onaylayacaklardır. Makedonya'da Konçi (Konya) adında bir köy mevcut. Bosna Savaşı yıllarında Konya’nın türlü büyük desteklerine şahidiz. O dönemde nakdi yardımları bizzat almaya gelen Bosnalı komutanları ve savaş sonrasında da Gazi Aliya İzzetbegoviç’i –Allah onlara rahmet etsin- burada görüp dinlemek bu satırların yazarına da kısmet oldu. Şehir büyüklüğünde adı Bosna Hersek olan bir mahallemiz var. Saraybosna kardeş şehrimiz. Balkan ülkelerinden Konya’ya gelip öğrenim gören çok sayıda genç kardeşimiz var. Konyalı bir çiftin başkanlıklarını yaptığı Balkanevi Derneği ile Toplumsal Gelişim Derneğinin Türkiye (Konya)-Balkanlar hattında güzel çalışmaları mevcut.

Osmanlının Balkan siyasetinin bir sonucu olarak, özellikle Konya ve Karaman’dan Rumeli’ye göçtürülen Müslüman Türkler sayesinde Balkanlar’ın büyük bir kısmı Türk yurdu haline geldi. Bazı tarihçiler, neden Konya ve Karaman sorusunu, bu yörelerde yaşayan halkın Anadolu’nun Müslüman ve geleneksel yaşam biçimini bütün saflığı ile temsil etmiş olmasıyla açıklıyorlar. Bir başka deyişle, Konya’da görülen örf ve âdetin benzerlerini Balkanların kimi köy, kasaba veya şehirlerinde de bulmak imkânı var. 23 Mart günü Balkanevi Derneği’nin düzenlediği “Baharda Balkan Esintisi” adlı programında gördük ki, merasimler aynıdır. Türkiye’de öğrenim gören Romanya vatandaşı soydaş öğrencilerin sahnelediği yeni doğan çocuğa ad koyma, Bosnalı öğrencilerin sahnelediği kız gelin etme ve diğerlerindeki bütün detaylarda Anadolu âdetlerinin tıpkıları vardı.

Programın açılışında kürsüye gelen Makedonyalı İsmail Ali şöyle demişti tertemiz Türkçesiyle: “Bu topraklardan giden akıncı beylerinin torunları olarak Rodoplardan, Kosova’dan, Drina’dan Taşköprü’den, Makedonya’dan, Gagauz Eli’nden selamlar getirdik. Selam sizlere.”

O gün MKM’de İsmail Ali gibi ecdadının kökleri unutturulmayan, kim olduklarını asla unutmayacak çok sayıda genç vardı. Bize ibretli, kulağımıza küpe olacak etkili mesajlar gönderdi sözlerine şöyle devam ederek: “Bizler, sizlerin uzaklardaki yakınlarıyız. Balkanlara dair izlediğiniz yahut duyduğunuz haberlerde bizi iki kere düşünün. Bizim oralarda rahat uyuyabilmemiz için sizin burada güçlü olmanız lazım.”

Yoruma hacet bırakmayacak kadar açık bu mesajın ne büyük sorumluluk gerektirdiğini içimizde hissettik. Lakin eyleme geçmeyen hislenmenin kime ne faydası olur? Biz bu hislenmeyi zamanında yaşamış ve gereklerini devlet-millet eliyle topyekün yerine getirmiş olsa idik, katillerin vahşet gösterilene dönüşen savaş sahnesi olmazdı Bosna. Mostar Köprüsü’nün hazin sonuna şahit olunmaz, II. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşen en büyük insan kıyımı yaşanmazdı Srebrenitza’da. Üç yıldan fazla süren kirli savaşta 312 bin kişi hayatını kaybetmezdi. Türkiye artık, dışarıdan bakanların gözünde Balkanlarda yaşayan Müslümanların gerçek hâmisi, kucaklayan babası olmalı. Kendi ülkelerinin esintilerini sahnelemeden önce söz alan grupların sözcüsü gençlerin ortak mesajıydı İsmail Ali’nin dedikleri. Güçlü bir Türkiye bizim kadar onları da alakadar ediyor.

Bugün için Türkiye’nin Balkanlarda olası hareketlenmelere karşı nasıl bir ağırlık koyabileceğini zaman gösterecek. Her şeye rağmen, bizi Balkanların geleceğine dair ümitvâr kılacak güzel gelişmeler bulunduğunu, programda söz alan Toplumsal Gelişim Derneği Başkanı Abdullah Uluyurt’tan öğrendik. 1994 yılından itibaren Bosna’dan Türkiye’ye üniversite eğitimi için gelen 700 kadar öğrenci, bugün ülkelerinde devlet adamı, bürokrat yahut vekil olmak suretiyle yetkili makamlarda söz sahibi olmuşlar. Sadece Balkanlar değil, diğer ülkelerden gelerek aynı amaçlarla eğitim gören çok sayıda gencin hassasiyetlerimiz konusunda açılan kapılar, geçilen köprüler olacağını sevinçle şimdiden görebiliyoruz.

Gelecek Temmuz ayındaki “Sancak Oyunları”na Konyalılar özellikle davet edilmişler. Buradan duyurmuş olalım. Önümüzdeki yaz aylarında şartların elverişli hale gelmesi halinde Bulgaristan-Şumnu’da, Nurten Remzi Hanım’ın rehberliğinde bir dizi etkinliğe katılacağız. Geçtiğimiz haftalarda ciddi bir ameliyat geçirip sağlığına kavuştuğunu öğrendiğim Şumnu Kültür Evi Müdiresi Nurten Remzi’ye bilvesile sağlıklı bir ömür dilerim. Kendi deyişiyle gurbette Türk olmak çok zor.

Avrupa’da, Balkanlarda, Asya’da kısaca dünyanın neresinde olursa olsun bütün dünyada yaşayan Müslümanlara, soydaşlarımıza kol kanat gerecek kararlılık ve erk bizde. Memleket insanına, gurbet insanına sonsuz güven veren bir Türkiye işte şuracıkta; Konya’da, Karaman’da, Sivas’ta…

http://www.hakimiyet.com/article.php?id=2175


31 Mart 2008

Mehmet Ali Uz’a 50. Yıl Şükran Gecesi

31.03.2008 09:36:19

Şair demiş ki:

“Sağlığında nice ehli hünerin //

Bir tutam tuz bile yoktur aşına //

Öldürürler evvel onu açlıktan //

Sonra türbe dikerler mezar taşına”

Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin “Sanatının 50. yılında Erdem Bayazıt”a, ardından da Konya Aydınlar Ocağı’nın Konya’nın Kültür Hâdimi Mehmet Ali Uz Beyefendi’ye “50. Yıl Şükran Gecesi” tertiplemiş olmasını takdirle karşıladık. Bu tür programların, “ehl-i hüner” hala hayatta iken yapılmasını ve daim olmasını dileriz.

İlim ve kültür adamlarının kadr-u kıymetini bilmeyip de, ölümlerinin ardından methiyeler düzmeyi âdet edinmiş bir geleneğimiz var. Şair boşuna dememiş. Son iki program, alışılagelmiş vefat yıldönümlerini olması gerekene tebdil edeceğe benzer.

Geçtiğimiz Cumartesi akşamı Aydınlar Ocağı, Onursal Başkanına büyük bir jest yaparak KTO’nun salonunda bir araya gelen seçkin hâzırûna, Konya’nın kültür hâdimlerinden Avukat M. Ali Uz ve onun hizmetlerini anlatan hoş bir gece yaşattı. Açılış konuşmasını yapan Dr. Mustafa Güçlü Ağabey’den, yönetim kurulu kararınca Sayın Uz’a “Şeyhü’l-Muharrirîn” ünvanı verildiğini öğrendik. Türkiye’de bildiğim kadarıyla bu unvan sadece Merhum Ahmet Kabaklı’ya ait. Ne güzel olmuş. Bu duruş, Aydınlar Ocağı’nın yönetimi ile onun başkanı mümtaz aydın, gerçek ağabey Dr. Mustafa Güçlü’nün kadirşinas tarafını ne güzel yansıtmış.

Vefanın, layık olana değer vermenin azaldığı, ya da moda tabirle hala prim yapmadığı günümüzde kültür adamı olmanın yegâne izahı “gönül adamlığı”ndan başka ne olabilir? Cumartesi akşamı programın tertiplendiği salonda çoğu Sayın Uz’un dostu, ahbabı olan çok sayıda gönül adamı da vardı. Milli değerlerimiz üzerine titreyen, bununla birlikte Konya’nın kültür ve sanatını geçmişinden günümüze aktarma, diriltme ve yaşatma mücadelesi veren abide adamlar ordaydı ve kadim arkadaşlarının yanı başındaydılar.

Milli Kültüre hizmet gerçekten de gönül işidir, aşk işidir. Kendiliğindendir. Davasına sımsıkı sarılanların heyecanlı amelidir. Herkesin harcı değildir. Ucunda maddi beklentilerin bulunmadığı, makam ve mansıp sağlamadığı herkesin malumu işlerdendir.

Sayın Uz, yarım asırdan beri yaptığı değerli çalışmalarla doğup büyüdüğü coğrafyanın hakkını verme konusunda üzerine düşeni yapan o gönül erlerinden biridir. Hukukçu kimliği, ilim ve kültür adamlığı, eğitimciliği ve birçok kurum ve kuruluşa liderlik eden yönüyle Selçuklu Payitahtı’nın ak yüzlülerindendir. “Akademik Sayfalar”ın özel sayısında hakkında kaleme alınan yazıların her birinde bir başka Mehmet Ali Uz gördüm.

Yeşilay, Türk Ocağı ve Aydınlar Ocağı Konya şubeleri ile Türk Anadolu Vakfı’nın kurucu üyelikleri ve başkanlıklarını yürüterek toplumsal sorumluluklar üstlenmesi, yaptığı araştırmalarla onlarca kitap, yüzlerce makale ve köşe yazısına imza atmış olması, yukarıda altını ısrarla çizdiğim gönül adamlığının o başka tezahürlerindendir.

Şimdi ben, o şükran gecesinden neşet eden bu yazı vesilesiyle orada bulunanların da ortak görüşü olduğunu düşündüğüm şeyi dile getireyim. Âdemoğlu öldükten sonra yapıp ettiğini anmanın, hatırlatmanın, hakkındaki rivayetin doğrusu bir değeri yok. Biz esasen sadece onlu yıllarla biten zamanların şükranlarını gerçekleştirmekle kalmamalıyız. Hayırlı çabalarıyla iz bırakan, bırakma yolunda gayreti olan insanımıza zamanında sahip çıkarak, destek olarak çorbada tuz misali bile olsa biz buradayız demeliyiz. Hizmete talip olanın sayısı elbette bir madendeki elmas sayısı kadar az, lakin değerli olacak. Biz Cumartesi gecesi, Mustafa Ağabey’in dediği gibi büyük uyku tulumu futbol sahasındaki derbi maçın izleyicisi olmadık. Bu memlekette kaç Şeyhü’l-Muharrirîn vardı ve kaç kişiye bir kültür hâdiminin hizmetinin 50. yılını görmek nasip olurdu?

Yolun açık olsun 73’lük delikanlı. Mevla sana sağlıklı bir ömür versin.

23 Mart 2008

Konya Ansiklopedisi Üzerine

24.03.2008 09:28:14

Konya kültürüne ciddi emekleri bulunan Prof. Dr. Saim Sakaoğlu Hoca’nın, “Akademik Sayfalar”da yayınladığı 7 Haziran 2006 tarihli “Konya Ansiklopedisi Hazırlanabilecek mi?” başlıklı yazısının ilgilisine dokunduran mesajlarını çok manidar buldum. Kültür adamlarının emeklerini görmezden gelen muhataplarına sitem dolu ve haklı göndermeler var bu yazıda.

Türkiye’nin kendine mahsus kronik krizli gündemlerinin arasında, şehrin kültür sanat meselelerini söz konusu etmenin iki elin parmakları kadar kişiyi ilgilendirdiğini peşinen kabul ediyorum. Ne yapalım, görmeyi arzu ettiğimiz şeyleri hiç değilse kendi gündemimize taşımaktan sarf-ı nazar edecek de değiliz. Netice itibarıyla “hacı hacıyı Mekke’de” buluyor.

Şehir ansiklopedisi” kavramına ülke olarak yabancıyız. Bütün Türkiye’de sadece dört ilin ansiklopedisi; sekiz ciltlik İstanbul, üç ciltlik Bursa, tek ciltlik Kayseri ve düzenlenip basılmayı bekleyen 10 ciltlik Konya Ansiklopedileri mevcut.

Merhum Selçuk Es tarafından hazırlanıp yıllarca “Anadoluda Hamle” ve “Yeni Konya” gazetelerinin sayfaları arasında kalan Konya Ansiklopedisi’ni eksiksiz olarak Koyunoğlu Kütüphanesi’nde bulabilirsiniz. Yazar, “Büyük Konya Ansiklopedisi” adını verdiği bu muazzam eserinin birinci cildine şu notu düşmüş: “18.05.1968 tarihinden itibaren (Anadolu’da Hamle) Gazetesi’nde günlük olarak yayınlamaya başladığım (Büyük Konya Ansiklopedisi) yazı serisi halen tapaj edilmemiş durumda (Z) harfine kadar hazırlanmış vaziyettedir. Ansiklopedinin bugüne kadar 30X21 boyutunda sekiz yüz sahifede altı harfi yayınlanmıştır. Bu altı harften (E) harfinin tamamlanmasına 5-6 gün kalmış vaziyette iken Hamle Gazetesi yayınını tatil etmiştir. Bu yazı serisini takip eden resmi müesseseler ile özel kişilerin koleksiyonunda noksanları bulunmaması için kalındığı yerden bu defa Yeni Konya’da yayınlanmasını uygun bularak bugünden itibaren sayın Yeni Konya Gazetesi okuyucularının bilgilerine sunuyorum.”

Müellif, tek başına ve hiç kimsenin yardımı olmaksızın Konya kent merkezi başta olmak üzere, o günün on sekiz ilçe, kırk dört nahiye ve dokuz yüz elli köyünde ele almaya değer ne varsa belgeye dayandırmak suretiyle binlerce madde yazıp büyük iş başarmış. Kendi ifadesi ile “mahalle, sokak, yer adları, akıllısı delisi, türküleri, âdetleri, görenekleri, yetiştirdiği büyükleri, yemekleri, folkloru” vs. ile memleket coğrafyasında adım atmadığı yer bırakmamış. Derlediği maddeleri Sicil-i Osmanî’den mecmua koleksiyonlarına, salnamelerden muhtelif araştırma kitaplarına kadar geniş bir arşivden yararlanarak zenginleştirmiş.

Söz gelimi, Konya eski su değirmenleri ile ilgilenen biri olarak, “Midilli” olarak bildiğim değirmenin adının “Dimille” olduğunu, bunun 1435 yılında Sultan II. Bayezid döneminden kaldığını ve yarı gelirinin Sadreddin Konevî Vakfı’na ait bulunduğunu malumatını bu ansiklopedi vesilesiyle öğrenince hayranlığım kat kat arttı.

Geçtiğimiz hafta içinde Mehmet Ali Uz Beyefendi ile Koyunoğlu Müzesi’nde karşılaştığımda bu konudaki düşüncesini sordum. Bir muhtasar Konya Ansiklopedisi hazırlamak düşüncesinde olduğunu, Selçuk Es’in sözünü ettiğim ansiklopedisini kullanılır hale getirmek niyetiyle birlikte muhtemel bir Konya ansiklopedisine öncülük etmek istediğini ifade etti. Konya’da bu işi kotaracak güç bulunduğunu fakat bütün meselenin finansman bulmakla çözülebileceğini belirtti.

Böyle bir proje için elbette ki ciddi emek, zaman ve en önemlisi para kaynağı gerekli. Bu tür bir iş, Saim Hoca’nın yazısında dediği gibi “enayilik ile ölçülen fahri yazarlık” yoluyla olacak şey değil. Evvelen ehil bir sekreterya oluşturacaksınız. Ansiklopedi maddeleri, sekreterya tarafından ister sıfırdan belirlenerek, isterse Selçuk Es’in ansiklopedisi esas alınarak uzmanlarına dağıtılacak. Tabii ki ücreti mukabilinde. Öyle bedava olmayacak bu. Bizce Büyükşehir Belediyesi, İlçe Belediyeleri, Ticaret Odası ve Sanayi Odası finans kaynakları olabilirler. Netice itibarıyla kurum ve kuruluşların bulundukları şehre kültürel hizmet kabilinden ödevleri var.

Zahmeti bol lakin tamamlandığında anıt niteliğine sahip olacak bir çalışmanın hayalini zorladığımın farkındayım. Zamanımızın türlü teknolojik kolaylık ve hızına bakarak, merhum Selçuk Es’in büyük bir eser bırakma çabasını anlatmaya da gücüm yetmiyor. Selçuk Es hakkında detaylı bilgi için (kendisi hakkında özel sayı) Merhaba Gazetesi’nin kültür sanat eki Akademik Sayfalar’ın 15 Eylül 2004/129 numaralı fasikülüne bakılabilir.

16 Mart 2008

Bu Şehirden Güzel Adamlar Geçti



17.03.2008 10:33:03

TYB Konya Şubesi’nin bu seneki takvimli programlarının ilki için Ticaret Odası’nın salonuna girdiğimde içimden geçen “eyvah” incinmesini, yönetimden diğer arkadaşların çehresinde buldum.

Ya da bana öyle geldi. Şair Erdem Bayazıt ile birlikte, haliyle Efsane Edebiyat Dergisi Mavera anlatılacaktı da salonun yarısından fazlası boştu. Söz sırası Şair Arif Ay’a geldiğinde, çoktan dolmuş olan salonun arka sıralarına bir kez daha bakarak eyvahı maşallaha tebdil ediverdim. Sözünün başında, “Konya gibi bir yerde böyle bir salonun dolmuş olması gerekirdi” tarzında sitem etmeyi ihmal etmemişti çünkü… TYB’nin işi neticede programı en iyi şekilde organize etmek. Öyle de oldu.

Bu şehrin, öğrenci sayısının çokluğuyla övünülen bir üniversitesi ve çok sayıda sivil toplum kuruluşu var. Bu tür etkinliklere özellikle icabet etmesi gereken insanları da. Sonraki programlara bir davet kabilinden sayılsın ve TYB Konya Şubesi’nin kıymeti bilinsin diyedir bu yazdıklarım.

Programı yöneten ve konuşmasına “sohbette mülâzemet vardır” diyerek başlayan Prof. Turan Koç, bu sözün “arkadaşlar muhabbette daimdirler” anlamına geldiğini belirttiğinde, tamam işte dedim. Bu ülkenin şehirlerinde kaç aklı başında adamın sohbette mülâzemeti kaldı ki? İşte biz buradayız. Siz de öyle. Zarifoğlu’nun “Yedi Güzel Adam” dediklerinden biri; Rasim Özdenören şuracıkta, karşımızda. Allah şifa versin diye dua edip adına program düzenlediğimiz Erdem Bayazıt’ın kalbi muhakkak burada olmalı. Cahit Zarifoğlu ve M. Akif İnan merhumlar ötelerden selam ediyorlardır.

Vaktiyle “Mavera”yı kuranlar, “bir yaşama biçimi halinde öz uygarlığımızı yeniden yürürlüğe koyma davasını güdenlerin edebiyat alanındaki bir buluşma yeridir” diyerek açıklamışlar manifestolarını. Günümüz Türkiye’sinde aynı çizgide eser üretenlerin yeni nesil kılavuzları onlar.

“Ses, müzik ve ritm itibarıyla irfanî bilginin bir aracı olarak tezahür etmiştir bizim şiirimiz, Erdem Bayazıt’ta olan budur işte” dedi Turan Koç.

Rasim Özdenören, kelimesi 1 kuruş, 1 sayfa 200 kelime hesabıyla, birkaç sayfa için 4-5 lira telif ücretini yeniden Mavera kasasına, oradan da ağabeyleri olarak ihtiyaç sahibi gençlere harçlık vermek, misafirlere harcamak suretiyle iade ettiklerini anlattı. Büyüklerimizden böyle görmüştük dedi. 1990 yılının yaz mevsimi başında bir gece hasta olduğunu telefonla haber veren Erdem Bayazıt’ın geniş bir çevre ve sülaleye sahip olmasına rağmen doğrudan kendisini aramasının bir anlamı olduğunun altını çizdi. Turan Koç’un, mülâzemet dediği şey geldi benim aklıma. Hayatta dost azdır demeye getirdi. İlk defa 1955 yılında Maraş Lisesi’nin birinci sınıfında bir araya gelmiş ikili. Özdenören lise ikide, Bayazıt lise birde okurken, Urfa Lisesi’nde öğrenci olan M. Akif İnan bir öğretmeniyle sorun yaşadığı için Maraş Lisesi’ne naklen gelerek onlara katılmış. İki sene sonra da Cahit Zarifoğlu. Yedi Güzel Adam’dan dördü aynı şehirde böyle bir araya gelmiş ilkin. Okulun orta kısmında bile edebiyata meftun olan çocuk yaştaki öğrencilerle birlikte mahalli gazetelerde yazılar yazıp sanat-edebiyat sayfaları düzenlemişler. Bu satırların yazarı bir eğitimci olarak şimdi ne desin sınavlarla boğuşan öğrencilere bakarak? Bir dönemin edebiyat dünyasına damgasını vuran bu güzel adamların küçük bir şehrin lisesinde birbirini bulmaları tevafuk mudur? Daha sonra İstanbul’da yeniden bir araya gelmiş bu genç insanlar büyük ideallerle.

Özdenören’den sonra söz alan Prof. Ramazan Kaplan, Erdem Bayazıt’ın şiirinin, Sezai Karakoç ile Cahit Zarifoğlu arasında yer alan özelliği bulunduğunu düşündüğünü belirtti. İkinci Yeni şiirinin dilce etkilerinin yoğun olduğu günlerde yazılan şiirle veya slogancı sosyalist şiirle alakası yoktur onun dedi. Anlamı önemseyen, dilsel bir çaba ile meramını anlatmaya çalışan, bununla birlikte şiirde tembel olduğunu söyleyen bir şairdir ilavesiyle. Zarifoğlu’nun okuyucuya kendini kapatan şiirinin görülmediği, imge gücü yüksek, metafizik yönelişe sahip, bozulan değerler ve yaşama biçimlerine tepki koyan şiirinin bir tavrı ve gelecek planları mevcuttur diyen Kaplan, şairin tipik yaklaşımlarına izahlar getirdi kendi yorumuyla. Kendisinden sonrakilere katkısının; düşünce ile dili doğru kullanan, modern, yerli düşüncenin sanatta nasıl değerlendirilebileceğinin örneklerini ortaya koyan bir tavıra sahip olduğunu söyleyerek sözlerine nokta koydu.

Şair Arif Ay’ın; “fakültede Ahmet Muhip Dranas’tan şiir okurken öğrenciler bana bön bön bakıyorlar, ortalıkta yeşil pencere mi kaldı, on sekizinci kattan atılan gül nereye düşer? İşte bu modernitenin her şeyi bitirmesi anlamına gelir” serzenişine bakarak ben, Maraş’ın bir lisede ortak ideallerle bir araya gelen gençleri aklıma düşürdüm.


“Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri akdeniz gibi geniş, soluğu afrika gibi sıcak
Göğüsleri çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.”

Uzun ve sağlıklı bir ömür dilerim Erdem Bey’e.