Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

06 Nisan 2008

Konya-Balkanlar Hattı

07.04.2008 09:06:36

Konya’nın, dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan Müslüman halklara, özelliklere Müslüman soydaşlarımıza ilgisi hemen herkesin malumudur. Söz konusu Balkanlar olunca hassasiyetimizin daha fazla önem kazandığı vakıasını “bilenler” bunu elbette onaylayacaklardır. Makedonya'da Konçi (Konya) adında bir köy mevcut. Bosna Savaşı yıllarında Konya’nın türlü büyük desteklerine şahidiz. O dönemde nakdi yardımları bizzat almaya gelen Bosnalı komutanları ve savaş sonrasında da Gazi Aliya İzzetbegoviç’i –Allah onlara rahmet etsin- burada görüp dinlemek bu satırların yazarına da kısmet oldu. Şehir büyüklüğünde adı Bosna Hersek olan bir mahallemiz var. Saraybosna kardeş şehrimiz. Balkan ülkelerinden Konya’ya gelip öğrenim gören çok sayıda genç kardeşimiz var. Konyalı bir çiftin başkanlıklarını yaptığı Balkanevi Derneği ile Toplumsal Gelişim Derneğinin Türkiye (Konya)-Balkanlar hattında güzel çalışmaları mevcut.

Osmanlının Balkan siyasetinin bir sonucu olarak, özellikle Konya ve Karaman’dan Rumeli’ye göçtürülen Müslüman Türkler sayesinde Balkanlar’ın büyük bir kısmı Türk yurdu haline geldi. Bazı tarihçiler, neden Konya ve Karaman sorusunu, bu yörelerde yaşayan halkın Anadolu’nun Müslüman ve geleneksel yaşam biçimini bütün saflığı ile temsil etmiş olmasıyla açıklıyorlar. Bir başka deyişle, Konya’da görülen örf ve âdetin benzerlerini Balkanların kimi köy, kasaba veya şehirlerinde de bulmak imkânı var. 23 Mart günü Balkanevi Derneği’nin düzenlediği “Baharda Balkan Esintisi” adlı programında gördük ki, merasimler aynıdır. Türkiye’de öğrenim gören Romanya vatandaşı soydaş öğrencilerin sahnelediği yeni doğan çocuğa ad koyma, Bosnalı öğrencilerin sahnelediği kız gelin etme ve diğerlerindeki bütün detaylarda Anadolu âdetlerinin tıpkıları vardı.

Programın açılışında kürsüye gelen Makedonyalı İsmail Ali şöyle demişti tertemiz Türkçesiyle: “Bu topraklardan giden akıncı beylerinin torunları olarak Rodoplardan, Kosova’dan, Drina’dan Taşköprü’den, Makedonya’dan, Gagauz Eli’nden selamlar getirdik. Selam sizlere.”

O gün MKM’de İsmail Ali gibi ecdadının kökleri unutturulmayan, kim olduklarını asla unutmayacak çok sayıda genç vardı. Bize ibretli, kulağımıza küpe olacak etkili mesajlar gönderdi sözlerine şöyle devam ederek: “Bizler, sizlerin uzaklardaki yakınlarıyız. Balkanlara dair izlediğiniz yahut duyduğunuz haberlerde bizi iki kere düşünün. Bizim oralarda rahat uyuyabilmemiz için sizin burada güçlü olmanız lazım.”

Yoruma hacet bırakmayacak kadar açık bu mesajın ne büyük sorumluluk gerektirdiğini içimizde hissettik. Lakin eyleme geçmeyen hislenmenin kime ne faydası olur? Biz bu hislenmeyi zamanında yaşamış ve gereklerini devlet-millet eliyle topyekün yerine getirmiş olsa idik, katillerin vahşet gösterilene dönüşen savaş sahnesi olmazdı Bosna. Mostar Köprüsü’nün hazin sonuna şahit olunmaz, II. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşen en büyük insan kıyımı yaşanmazdı Srebrenitza’da. Üç yıldan fazla süren kirli savaşta 312 bin kişi hayatını kaybetmezdi. Türkiye artık, dışarıdan bakanların gözünde Balkanlarda yaşayan Müslümanların gerçek hâmisi, kucaklayan babası olmalı. Kendi ülkelerinin esintilerini sahnelemeden önce söz alan grupların sözcüsü gençlerin ortak mesajıydı İsmail Ali’nin dedikleri. Güçlü bir Türkiye bizim kadar onları da alakadar ediyor.

Bugün için Türkiye’nin Balkanlarda olası hareketlenmelere karşı nasıl bir ağırlık koyabileceğini zaman gösterecek. Her şeye rağmen, bizi Balkanların geleceğine dair ümitvâr kılacak güzel gelişmeler bulunduğunu, programda söz alan Toplumsal Gelişim Derneği Başkanı Abdullah Uluyurt’tan öğrendik. 1994 yılından itibaren Bosna’dan Türkiye’ye üniversite eğitimi için gelen 700 kadar öğrenci, bugün ülkelerinde devlet adamı, bürokrat yahut vekil olmak suretiyle yetkili makamlarda söz sahibi olmuşlar. Sadece Balkanlar değil, diğer ülkelerden gelerek aynı amaçlarla eğitim gören çok sayıda gencin hassasiyetlerimiz konusunda açılan kapılar, geçilen köprüler olacağını sevinçle şimdiden görebiliyoruz.

Gelecek Temmuz ayındaki “Sancak Oyunları”na Konyalılar özellikle davet edilmişler. Buradan duyurmuş olalım. Önümüzdeki yaz aylarında şartların elverişli hale gelmesi halinde Bulgaristan-Şumnu’da, Nurten Remzi Hanım’ın rehberliğinde bir dizi etkinliğe katılacağız. Geçtiğimiz haftalarda ciddi bir ameliyat geçirip sağlığına kavuştuğunu öğrendiğim Şumnu Kültür Evi Müdiresi Nurten Remzi’ye bilvesile sağlıklı bir ömür dilerim. Kendi deyişiyle gurbette Türk olmak çok zor.

Avrupa’da, Balkanlarda, Asya’da kısaca dünyanın neresinde olursa olsun bütün dünyada yaşayan Müslümanlara, soydaşlarımıza kol kanat gerecek kararlılık ve erk bizde. Memleket insanına, gurbet insanına sonsuz güven veren bir Türkiye işte şuracıkta; Konya’da, Karaman’da, Sivas’ta…

http://www.hakimiyet.com/article.php?id=2175


31 Mart 2008

Mehmet Ali Uz’a 50. Yıl Şükran Gecesi

31.03.2008 09:36:19

Şair demiş ki:

“Sağlığında nice ehli hünerin //

Bir tutam tuz bile yoktur aşına //

Öldürürler evvel onu açlıktan //

Sonra türbe dikerler mezar taşına”

Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin “Sanatının 50. yılında Erdem Bayazıt”a, ardından da Konya Aydınlar Ocağı’nın Konya’nın Kültür Hâdimi Mehmet Ali Uz Beyefendi’ye “50. Yıl Şükran Gecesi” tertiplemiş olmasını takdirle karşıladık. Bu tür programların, “ehl-i hüner” hala hayatta iken yapılmasını ve daim olmasını dileriz.

İlim ve kültür adamlarının kadr-u kıymetini bilmeyip de, ölümlerinin ardından methiyeler düzmeyi âdet edinmiş bir geleneğimiz var. Şair boşuna dememiş. Son iki program, alışılagelmiş vefat yıldönümlerini olması gerekene tebdil edeceğe benzer.

Geçtiğimiz Cumartesi akşamı Aydınlar Ocağı, Onursal Başkanına büyük bir jest yaparak KTO’nun salonunda bir araya gelen seçkin hâzırûna, Konya’nın kültür hâdimlerinden Avukat M. Ali Uz ve onun hizmetlerini anlatan hoş bir gece yaşattı. Açılış konuşmasını yapan Dr. Mustafa Güçlü Ağabey’den, yönetim kurulu kararınca Sayın Uz’a “Şeyhü’l-Muharrirîn” ünvanı verildiğini öğrendik. Türkiye’de bildiğim kadarıyla bu unvan sadece Merhum Ahmet Kabaklı’ya ait. Ne güzel olmuş. Bu duruş, Aydınlar Ocağı’nın yönetimi ile onun başkanı mümtaz aydın, gerçek ağabey Dr. Mustafa Güçlü’nün kadirşinas tarafını ne güzel yansıtmış.

Vefanın, layık olana değer vermenin azaldığı, ya da moda tabirle hala prim yapmadığı günümüzde kültür adamı olmanın yegâne izahı “gönül adamlığı”ndan başka ne olabilir? Cumartesi akşamı programın tertiplendiği salonda çoğu Sayın Uz’un dostu, ahbabı olan çok sayıda gönül adamı da vardı. Milli değerlerimiz üzerine titreyen, bununla birlikte Konya’nın kültür ve sanatını geçmişinden günümüze aktarma, diriltme ve yaşatma mücadelesi veren abide adamlar ordaydı ve kadim arkadaşlarının yanı başındaydılar.

Milli Kültüre hizmet gerçekten de gönül işidir, aşk işidir. Kendiliğindendir. Davasına sımsıkı sarılanların heyecanlı amelidir. Herkesin harcı değildir. Ucunda maddi beklentilerin bulunmadığı, makam ve mansıp sağlamadığı herkesin malumu işlerdendir.

Sayın Uz, yarım asırdan beri yaptığı değerli çalışmalarla doğup büyüdüğü coğrafyanın hakkını verme konusunda üzerine düşeni yapan o gönül erlerinden biridir. Hukukçu kimliği, ilim ve kültür adamlığı, eğitimciliği ve birçok kurum ve kuruluşa liderlik eden yönüyle Selçuklu Payitahtı’nın ak yüzlülerindendir. “Akademik Sayfalar”ın özel sayısında hakkında kaleme alınan yazıların her birinde bir başka Mehmet Ali Uz gördüm.

Yeşilay, Türk Ocağı ve Aydınlar Ocağı Konya şubeleri ile Türk Anadolu Vakfı’nın kurucu üyelikleri ve başkanlıklarını yürüterek toplumsal sorumluluklar üstlenmesi, yaptığı araştırmalarla onlarca kitap, yüzlerce makale ve köşe yazısına imza atmış olması, yukarıda altını ısrarla çizdiğim gönül adamlığının o başka tezahürlerindendir.

Şimdi ben, o şükran gecesinden neşet eden bu yazı vesilesiyle orada bulunanların da ortak görüşü olduğunu düşündüğüm şeyi dile getireyim. Âdemoğlu öldükten sonra yapıp ettiğini anmanın, hatırlatmanın, hakkındaki rivayetin doğrusu bir değeri yok. Biz esasen sadece onlu yıllarla biten zamanların şükranlarını gerçekleştirmekle kalmamalıyız. Hayırlı çabalarıyla iz bırakan, bırakma yolunda gayreti olan insanımıza zamanında sahip çıkarak, destek olarak çorbada tuz misali bile olsa biz buradayız demeliyiz. Hizmete talip olanın sayısı elbette bir madendeki elmas sayısı kadar az, lakin değerli olacak. Biz Cumartesi gecesi, Mustafa Ağabey’in dediği gibi büyük uyku tulumu futbol sahasındaki derbi maçın izleyicisi olmadık. Bu memlekette kaç Şeyhü’l-Muharrirîn vardı ve kaç kişiye bir kültür hâdiminin hizmetinin 50. yılını görmek nasip olurdu?

Yolun açık olsun 73’lük delikanlı. Mevla sana sağlıklı bir ömür versin.

23 Mart 2008

Konya Ansiklopedisi Üzerine

24.03.2008 09:28:14

Konya kültürüne ciddi emekleri bulunan Prof. Dr. Saim Sakaoğlu Hoca’nın, “Akademik Sayfalar”da yayınladığı 7 Haziran 2006 tarihli “Konya Ansiklopedisi Hazırlanabilecek mi?” başlıklı yazısının ilgilisine dokunduran mesajlarını çok manidar buldum. Kültür adamlarının emeklerini görmezden gelen muhataplarına sitem dolu ve haklı göndermeler var bu yazıda.

Türkiye’nin kendine mahsus kronik krizli gündemlerinin arasında, şehrin kültür sanat meselelerini söz konusu etmenin iki elin parmakları kadar kişiyi ilgilendirdiğini peşinen kabul ediyorum. Ne yapalım, görmeyi arzu ettiğimiz şeyleri hiç değilse kendi gündemimize taşımaktan sarf-ı nazar edecek de değiliz. Netice itibarıyla “hacı hacıyı Mekke’de” buluyor.

Şehir ansiklopedisi” kavramına ülke olarak yabancıyız. Bütün Türkiye’de sadece dört ilin ansiklopedisi; sekiz ciltlik İstanbul, üç ciltlik Bursa, tek ciltlik Kayseri ve düzenlenip basılmayı bekleyen 10 ciltlik Konya Ansiklopedileri mevcut.

Merhum Selçuk Es tarafından hazırlanıp yıllarca “Anadoluda Hamle” ve “Yeni Konya” gazetelerinin sayfaları arasında kalan Konya Ansiklopedisi’ni eksiksiz olarak Koyunoğlu Kütüphanesi’nde bulabilirsiniz. Yazar, “Büyük Konya Ansiklopedisi” adını verdiği bu muazzam eserinin birinci cildine şu notu düşmüş: “18.05.1968 tarihinden itibaren (Anadolu’da Hamle) Gazetesi’nde günlük olarak yayınlamaya başladığım (Büyük Konya Ansiklopedisi) yazı serisi halen tapaj edilmemiş durumda (Z) harfine kadar hazırlanmış vaziyettedir. Ansiklopedinin bugüne kadar 30X21 boyutunda sekiz yüz sahifede altı harfi yayınlanmıştır. Bu altı harften (E) harfinin tamamlanmasına 5-6 gün kalmış vaziyette iken Hamle Gazetesi yayınını tatil etmiştir. Bu yazı serisini takip eden resmi müesseseler ile özel kişilerin koleksiyonunda noksanları bulunmaması için kalındığı yerden bu defa Yeni Konya’da yayınlanmasını uygun bularak bugünden itibaren sayın Yeni Konya Gazetesi okuyucularının bilgilerine sunuyorum.”

Müellif, tek başına ve hiç kimsenin yardımı olmaksızın Konya kent merkezi başta olmak üzere, o günün on sekiz ilçe, kırk dört nahiye ve dokuz yüz elli köyünde ele almaya değer ne varsa belgeye dayandırmak suretiyle binlerce madde yazıp büyük iş başarmış. Kendi ifadesi ile “mahalle, sokak, yer adları, akıllısı delisi, türküleri, âdetleri, görenekleri, yetiştirdiği büyükleri, yemekleri, folkloru” vs. ile memleket coğrafyasında adım atmadığı yer bırakmamış. Derlediği maddeleri Sicil-i Osmanî’den mecmua koleksiyonlarına, salnamelerden muhtelif araştırma kitaplarına kadar geniş bir arşivden yararlanarak zenginleştirmiş.

Söz gelimi, Konya eski su değirmenleri ile ilgilenen biri olarak, “Midilli” olarak bildiğim değirmenin adının “Dimille” olduğunu, bunun 1435 yılında Sultan II. Bayezid döneminden kaldığını ve yarı gelirinin Sadreddin Konevî Vakfı’na ait bulunduğunu malumatını bu ansiklopedi vesilesiyle öğrenince hayranlığım kat kat arttı.

Geçtiğimiz hafta içinde Mehmet Ali Uz Beyefendi ile Koyunoğlu Müzesi’nde karşılaştığımda bu konudaki düşüncesini sordum. Bir muhtasar Konya Ansiklopedisi hazırlamak düşüncesinde olduğunu, Selçuk Es’in sözünü ettiğim ansiklopedisini kullanılır hale getirmek niyetiyle birlikte muhtemel bir Konya ansiklopedisine öncülük etmek istediğini ifade etti. Konya’da bu işi kotaracak güç bulunduğunu fakat bütün meselenin finansman bulmakla çözülebileceğini belirtti.

Böyle bir proje için elbette ki ciddi emek, zaman ve en önemlisi para kaynağı gerekli. Bu tür bir iş, Saim Hoca’nın yazısında dediği gibi “enayilik ile ölçülen fahri yazarlık” yoluyla olacak şey değil. Evvelen ehil bir sekreterya oluşturacaksınız. Ansiklopedi maddeleri, sekreterya tarafından ister sıfırdan belirlenerek, isterse Selçuk Es’in ansiklopedisi esas alınarak uzmanlarına dağıtılacak. Tabii ki ücreti mukabilinde. Öyle bedava olmayacak bu. Bizce Büyükşehir Belediyesi, İlçe Belediyeleri, Ticaret Odası ve Sanayi Odası finans kaynakları olabilirler. Netice itibarıyla kurum ve kuruluşların bulundukları şehre kültürel hizmet kabilinden ödevleri var.

Zahmeti bol lakin tamamlandığında anıt niteliğine sahip olacak bir çalışmanın hayalini zorladığımın farkındayım. Zamanımızın türlü teknolojik kolaylık ve hızına bakarak, merhum Selçuk Es’in büyük bir eser bırakma çabasını anlatmaya da gücüm yetmiyor. Selçuk Es hakkında detaylı bilgi için (kendisi hakkında özel sayı) Merhaba Gazetesi’nin kültür sanat eki Akademik Sayfalar’ın 15 Eylül 2004/129 numaralı fasikülüne bakılabilir.

16 Mart 2008

Bu Şehirden Güzel Adamlar Geçti



17.03.2008 10:33:03

TYB Konya Şubesi’nin bu seneki takvimli programlarının ilki için Ticaret Odası’nın salonuna girdiğimde içimden geçen “eyvah” incinmesini, yönetimden diğer arkadaşların çehresinde buldum.

Ya da bana öyle geldi. Şair Erdem Bayazıt ile birlikte, haliyle Efsane Edebiyat Dergisi Mavera anlatılacaktı da salonun yarısından fazlası boştu. Söz sırası Şair Arif Ay’a geldiğinde, çoktan dolmuş olan salonun arka sıralarına bir kez daha bakarak eyvahı maşallaha tebdil ediverdim. Sözünün başında, “Konya gibi bir yerde böyle bir salonun dolmuş olması gerekirdi” tarzında sitem etmeyi ihmal etmemişti çünkü… TYB’nin işi neticede programı en iyi şekilde organize etmek. Öyle de oldu.

Bu şehrin, öğrenci sayısının çokluğuyla övünülen bir üniversitesi ve çok sayıda sivil toplum kuruluşu var. Bu tür etkinliklere özellikle icabet etmesi gereken insanları da. Sonraki programlara bir davet kabilinden sayılsın ve TYB Konya Şubesi’nin kıymeti bilinsin diyedir bu yazdıklarım.

Programı yöneten ve konuşmasına “sohbette mülâzemet vardır” diyerek başlayan Prof. Turan Koç, bu sözün “arkadaşlar muhabbette daimdirler” anlamına geldiğini belirttiğinde, tamam işte dedim. Bu ülkenin şehirlerinde kaç aklı başında adamın sohbette mülâzemeti kaldı ki? İşte biz buradayız. Siz de öyle. Zarifoğlu’nun “Yedi Güzel Adam” dediklerinden biri; Rasim Özdenören şuracıkta, karşımızda. Allah şifa versin diye dua edip adına program düzenlediğimiz Erdem Bayazıt’ın kalbi muhakkak burada olmalı. Cahit Zarifoğlu ve M. Akif İnan merhumlar ötelerden selam ediyorlardır.

Vaktiyle “Mavera”yı kuranlar, “bir yaşama biçimi halinde öz uygarlığımızı yeniden yürürlüğe koyma davasını güdenlerin edebiyat alanındaki bir buluşma yeridir” diyerek açıklamışlar manifestolarını. Günümüz Türkiye’sinde aynı çizgide eser üretenlerin yeni nesil kılavuzları onlar.

“Ses, müzik ve ritm itibarıyla irfanî bilginin bir aracı olarak tezahür etmiştir bizim şiirimiz, Erdem Bayazıt’ta olan budur işte” dedi Turan Koç.

Rasim Özdenören, kelimesi 1 kuruş, 1 sayfa 200 kelime hesabıyla, birkaç sayfa için 4-5 lira telif ücretini yeniden Mavera kasasına, oradan da ağabeyleri olarak ihtiyaç sahibi gençlere harçlık vermek, misafirlere harcamak suretiyle iade ettiklerini anlattı. Büyüklerimizden böyle görmüştük dedi. 1990 yılının yaz mevsimi başında bir gece hasta olduğunu telefonla haber veren Erdem Bayazıt’ın geniş bir çevre ve sülaleye sahip olmasına rağmen doğrudan kendisini aramasının bir anlamı olduğunun altını çizdi. Turan Koç’un, mülâzemet dediği şey geldi benim aklıma. Hayatta dost azdır demeye getirdi. İlk defa 1955 yılında Maraş Lisesi’nin birinci sınıfında bir araya gelmiş ikili. Özdenören lise ikide, Bayazıt lise birde okurken, Urfa Lisesi’nde öğrenci olan M. Akif İnan bir öğretmeniyle sorun yaşadığı için Maraş Lisesi’ne naklen gelerek onlara katılmış. İki sene sonra da Cahit Zarifoğlu. Yedi Güzel Adam’dan dördü aynı şehirde böyle bir araya gelmiş ilkin. Okulun orta kısmında bile edebiyata meftun olan çocuk yaştaki öğrencilerle birlikte mahalli gazetelerde yazılar yazıp sanat-edebiyat sayfaları düzenlemişler. Bu satırların yazarı bir eğitimci olarak şimdi ne desin sınavlarla boğuşan öğrencilere bakarak? Bir dönemin edebiyat dünyasına damgasını vuran bu güzel adamların küçük bir şehrin lisesinde birbirini bulmaları tevafuk mudur? Daha sonra İstanbul’da yeniden bir araya gelmiş bu genç insanlar büyük ideallerle.

Özdenören’den sonra söz alan Prof. Ramazan Kaplan, Erdem Bayazıt’ın şiirinin, Sezai Karakoç ile Cahit Zarifoğlu arasında yer alan özelliği bulunduğunu düşündüğünü belirtti. İkinci Yeni şiirinin dilce etkilerinin yoğun olduğu günlerde yazılan şiirle veya slogancı sosyalist şiirle alakası yoktur onun dedi. Anlamı önemseyen, dilsel bir çaba ile meramını anlatmaya çalışan, bununla birlikte şiirde tembel olduğunu söyleyen bir şairdir ilavesiyle. Zarifoğlu’nun okuyucuya kendini kapatan şiirinin görülmediği, imge gücü yüksek, metafizik yönelişe sahip, bozulan değerler ve yaşama biçimlerine tepki koyan şiirinin bir tavrı ve gelecek planları mevcuttur diyen Kaplan, şairin tipik yaklaşımlarına izahlar getirdi kendi yorumuyla. Kendisinden sonrakilere katkısının; düşünce ile dili doğru kullanan, modern, yerli düşüncenin sanatta nasıl değerlendirilebileceğinin örneklerini ortaya koyan bir tavıra sahip olduğunu söyleyerek sözlerine nokta koydu.

Şair Arif Ay’ın; “fakültede Ahmet Muhip Dranas’tan şiir okurken öğrenciler bana bön bön bakıyorlar, ortalıkta yeşil pencere mi kaldı, on sekizinci kattan atılan gül nereye düşer? İşte bu modernitenin her şeyi bitirmesi anlamına gelir” serzenişine bakarak ben, Maraş’ın bir lisede ortak ideallerle bir araya gelen gençleri aklıma düşürdüm.


“Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri akdeniz gibi geniş, soluğu afrika gibi sıcak
Göğüsleri çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.”

Uzun ve sağlıklı bir ömür dilerim Erdem Bey’e.


10 Mart 2008

İsrail Terörünü Oluşturan Efsaneler

10.03.2008 10:40:42

1) “Efsaneyi tarih gibi gösteren” yorum,

2) “Vahye dayalı metinleri entegrist (dinde hiçbir değişikliği onaylamayan) bir yorumla okuyarak saldırganlıkları ilahi bir boyutla haklı göstermeye çalışan” azgın siyasetçiler,

3) “Hz. İbrahim’in kayıtsız şartsız Tanrı’nın iradesine teslimiyetinin yüce sembolünü, yeryüzündeki bütün toplumlara olan lütfunu sadece İsrailoğullarına indirgeyen” radikal hahamlar,

4) “Mezopotamya, Hitit ve Mısır halklarında görüldüğü gibi ele geçirilen toprakları vaad edilen topraklarmış gibi algılayan” siyonist bir ordu,

5) “İsrail Devletini İsrail Tanrısının yerine koyan” siyasi siyonizm.

İsrail niçin bir terör devletidir sorusunun genel cevaplarıdır bunlar. Siyonist her bireyin bunlardan birine ilişkin herhangi bir ameli kendi inançlarına göre sevaba vesile olurken, bitmek bilmeyen Müslüman kıyımının da temel sebeplerini oluşturuyor.

Tırnaklar arasındaki izahlar “İsrail Siyasetini Oluşturan Efsaneler” kitabının sahibi R. Garaudy’e ait. Ben, siyaset kelimesinin yerine terör kelimesini koydum sadece. 1996 yılında “Les Mythes fondateurs de la Politique israélinne” ismiyle Fransa’da yayınlanıp sonra da Gayysot Kanunu diye bilinen bir kanuna muhalefet suçu işlediği gerekçesiyle yasaklanan bu kitap, yazarının başını hayli belaya sokmuş.

İsrail’i zulüm abidesi yapan; hahamları, politikacıları, orduyu zülme teşvik eden efsanelerin detaylarına gelince;

Vaat Efsanesi: “Senin çocuklarına veriyorum bu ülkeyi, Mısır’ın nehrinden, büyük nehire, Fırat nehrine kadar” (Tekvin, 16/18).

Politik siyonizmin bu cümlelere entegrist bir yorumu bakın ne kadar ilginç gerçekleşmiş: 4 Kasım 1994’te, Batı Şeria’yı Araplara terk eden İzak Rabin öldürülmek suretiyle cehenneme mürd olmuş. Sebep; vaat edilmiş toprakları terk edenin kim olursa olsun öldürülmesi.

Seçilmiş Halk Efsanesi: “Ve Tanrı şöyle buyurur: Benim ilk doğan evladım İsrail’dir” (Çıkış, 4/22)

Bunun entegrist yorumu, Haham Cohen’in La Talmud kitabına (Payot Yayınları Paris, 1986, s. 104) şu cümlelerle girmiş: “Yeryüzünün bütün insanları İsrail ve bir bütün halinde diğerleri olmak üzere ikiye ayrılmıştır. İsrail seçilmiş bir halktır.”

“Joşua Efsanesi” yahut etnik arındırma: “Joşhua ve onunla birlikte bütün İsrail, Lakiş’ten Hebron’a geçti. Yahve, Lakiş’i İsrail’in ellerine sundu. Onu kuşattılar ve hiçbir canlı bırakmadan kılıçla bölüp geçtiler…Joşhua ve kendisiyle birlikte bütün İsrail, Eglon’dan Hebron’a çıktı.” (Yeşu, 10/34)

Bunun entegrist yorumu bir katliamla sonuçlanır. 9 Nisan 1948’de Menahem Begin, Irgun birlikleriyle Deir Yasin kasabasındaki 254 kişiyi çoluk çocuk, kadın erkek demeden katleder.

Altı Milyon Efsanesi yahut Holokost: Kurban-Soykırım.

Bunun entegrist yorumu, daha önce ve bugünlerde Filistin’de yapılagelen soykırımın adı.

Topraksız bir halk için halksız bir toprak efsanesi: Filistin halkı diye bir şey yoktur.

Bunun entegrist yorumunu Golda Meir 15 Haziran 1959’da Sunday Times’e bir demeç vererek yapmış: “Bizim gelip yurtlarını ellerinden alıp dışarı attığımız anlamda değil ama gerçekten var olmadıkları için Filistin halkı diye bir şey yoktur. ” Bu yorum sürekli bildiğiniz gibi.

İsrail Mucizesi Efsanesi: İsrail’in dış kaynaklı gelirleri.

Bunun entegrist yorumunu bilmeyen var mı? Biz söyleyelim; Yahudi gücü ve azgınlığı tamamen ABD doları ve himayesinden.

Efsaneler bitmiyor daha...

Netice şu: Efsane biçim ve şekil değiştirerek zulme dayalı bir amaca hizmet eder hale getirilirse inancın bütün taraftarları, tıpkı bir İsrail askeri gibi zulüm makinesine dönüşebilir. Allah hepsinin belasını versin.

17 Şubat 2008

“Düşdi cemre lâle seyre çıhdı yâ ol çemen - Sadr-ı Ulı Türkden açupdur ulı yâsemen”



“Düşdi cemre lâle seyre çıhdı yâ ol çemen - Sadr-ı Ulı Türkden açupdur ulı yâsemen”
2008-02-17 20:24:00
Bizim Yasemin dünyaya gözünü açalı bir hafta oldu. Niğde Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden kadim ahbabım Ziya Beğ, bebeğin doğumu sebebiyle zahmet buyurmuş ve bir beyit ile tarih düşmüş. Bana göndermekle kalmadı detaylı açıklama da yaptı. Böyle bir doğum hediyesi almak -hediye niyetiyle yazmamıştı tabii ama ben öyle kabul ettim- aklımın ucundan geçmezdi. Ziya’cığıma ziyadesiyle teşekkür ederim.

Şöyle demiş:
“Düşdi cemre lâle seyre çıhdı yâ ol çemen
Sadr-ı Ulı Türkden açupdur ulı yâsemen”

Ve ilave etmiş:
“3 failatün1 failün (vezni).
Hicri 1429.
Esas tarih dizesi ikinci mısrâdır.
İlk mısra tarihin ne şekilde düşüleceğini gösterir ya da doldurma mısrâdır.
Şimdi ikinci mısrâda ebced 1439 çıkıyor.
Halbuki 1429 olması lazım, eh biz de zor olanı deneyip eksiltmeli tarih düştük.
Dikkat edersen: “Düşdi cemre lale seyre çıhdı ya ol çemen” dizesinde hem lale cemrenin düşmesiyle uyuyan mevsimi uyandırmak için seyre çıkıyor. Hemi de “çıhdı yâ” yani aşağıdaki toplam ebcedden bir “ya” harfi çıkarın ey ahali yoksa tarihi bulamazsınız diyor. Zira “ya” harfinin ebced karşılığı 10 yani; 1439-10=1429 diye oturdu tarih.”

Bunun ardından fakülte koridorunda Ziya’cığımdan hoş bir avaz çıkasıymış.
Bu tarihi bir hat sanatçısına götürüp yazdırmak gereği ortaya çıktı.

Ziya kardeşimin beyiti ile lösemi sebebiyle 2001’in 14 Şubat’ında beş yaşında iken bir hastane odasından cennete uğurladığımız ilk evladımız Hasan Duha’nın ardından yazdığım ve aşağıya kısaltarak aktaracağım şiirin denk düşeceğinin hesabı yoktu bende. Yaseminin doğumu 11 Şubat, Hasan Duha’nın vefatı 14 Şubat. Rabb’imize tevekkülümüzün hiç bitmemesine duacıyız.

ÜÇ PHİLEDELPHİA

İçimde bir dizi heyecan,
isyansız ...
Melekü’l-mevte pek yaklaşmıştım
bir hastane odasında.
Gözlerim gözlerindeydi oğulcuğum.
Yüreğindeydi.
Diri bir yangın ateşi vardı içeride
soğuk duvarlara yansıyan.
Eyyub’un sabrı
benim alnımın çizgilerinde
uzuyordu biteviye.
İbrahim’in metaneti
gül yüzünde senin.

Ankara yollarında kalıyordu hasbihalimiz.
Otel odalarının yalnızlığına
hiç benzemiyordu
caddelerin, sokakların, gece yarısı sonraları

Yedi kat semanın masumiyeti
bin yıllık mesafeden görülürdü
çehremizde ikimizin.
Yamandı acı gülüşümüz.
Sahiciydi
yüreğimizde şahlanan sayhalar.

Biz ikimiz
buz gibi bir kış günü
on dört şubat günü
öğle vakti
damarlarımızda çılgınlaşmış
bir demet philedelphia’ya yenik düştük.
………….
Şubat 2001 Cuma 12:45

Rabbim herkesin evladına hayırlı ömürler ihsan etsin.

13 Şubat 2008

Ümit Bey’in Mesajı

2008-02-10 19:16:00
Türkiye’nin gerçek gündemi aslında terör, işsizlik, geçim sıkıntısı. Bir defa bunu iyi görmek lazım. Günlerden beri büyük tartışmalara sahne olan malum mevzu ise bitecek gibi de görünmüyor. Muhtelif görüş ve düşüncedeki medya ve çalışanları bu işten iyi ekmek yedi. Köşe yazarlarına sonu olmayan konular çıktı. Vekiller sabahlara kadar uykusuz kalmayı göze aldılar. Dernekler harıl harıl çalıştılar. Barolar birbirine girdi. Üniversite yönetimleri işlerini bırakıp ülkenin istiklali hususunda endişelere düştüler. Çağdaş kimseler miting alanlarına ibadet duygusuyla koştular. Sivil toplum örgütleri ardı ardına açıklamalar yaptılar. Halk adına benzersiz korku duyanlar oldu. Bütün bunlar oldu da, bu işlerden bir tek vatandaş panik olmadı. Ben şahsım adına olup bitenlere ve şu yukarıda yazdıklarıma bakarak, her şeye rağmen aklıselim bir halk kitlesinin arasında bulunmaktan kıvanç duydum. Ya bir de memleketin kahir ekseriyeti bu tartışmaların odağında olsaydı kim bilir neler olurdu?Ülkenin kalkınması adına bu kadar hassasiyet gösterilmiş olsaydı birkaç ciddi mesele galiba vuzuha kavuşurdu. Bu konuda tüketilen nefesin artık bitmesine duacı olmak elzem görünüyor. Yetti artık. Sokaktaki insana ait olmayan bir meselenin, “problem” haline getirilmesini isabetli bulmayanlara gönülden katılıyor ve mühim bir konuya geçiyorum.Bunaltıcı gündemler, sıkıcı rutin günlük hayat, alışkanlıklar insan yaşadığı müddetçe dozajı ayarlı ayarsız devam edecek. Buna itirazımız yok. Lakin bazen, sıradanlığını aşacak güzel işlerin peşinde olmalı insan. Sevdiği, beğendiği, becerikli olduğu konulara emek vererek hayatı daha anlamlı kılacak işlere meyletmeli. Küçük yaşlardan itibaren kendi yetenekleri ve ferdi farklılıkları hakkında uyandırılmayan bir toplumuz. Her bireyin ötekine göre gelişmiş özellikleri olduğu vakıasını eğitim anlayışımıza henüz yerleştirmeye başladık (galiba). Yeteneklerini şaç-sakal ağarmasına rağmen bilmeyen kitlelerin, kahvehaneleri dolduranların ta kendisi olduğunu ise hala bildiğimiz yok. Türkiye’deki kahvehane sayısı ile kişisel beceriksizlik arasında bir orantı kurmaya çalışıyorum. Mesela koca koca adamlar, kızların başlarını bağlarken ne tür bir metot uygulaması gerektiğine kafa yoracaklarına, söz gelimi müstakbel yaşlı neslin kahvehanelere meyletmesinin önüne geçecek çözüm önerilerine kafa yorsalardı ne kadar hayırlı bir iş yapmış olurlardı. Altmışını devirmiş emekli bir beyefendinin, müdavimi olduğum fotoğraf sitesinde kendini tanıtan kısa yazısını görünce malum gündem, kahvehanelerdeki doluluk ve zamanı nitelikli kullanma arasında hemen bir ilişki kurarak, bu yazı vesilesiyle ilgilisine faydalı olmayı seçtim bir eğitimci olarak. Çocuk yetiştirenlere çok ciddi bir önerim var. Eğer çocuklarınızın yeteneklerini keşfedip onların bunu geliştirmesine zemin hazırlarsanız çocukluk ve gençlik zamanlarında, haklarındaki türlü şikâyetlerinizi en aza indirmiş olacaksınız. Muhtemel gelişim streslerini aşağıya çekecek, sosyalleşmelerini hızlandıracak, belki işsizlik sorunu yaşamayacak ve en önemlisi zaman hakkında aklını kullanan bir nesle sahip olacaksınız. Ümit Bey’in buraya yazmamdan rahatsız olmayacağını düşündüğüm tanıtım yazısı aynen şöyle: “1957 İstanbul doğumluyum. Emekli memurum. Fotoğrafa 2002 yılında başladım. İstanbul Kuş Gözlem Topluluğunun üyesiyim. Fotoğrafla uğraşmanın, çekmenin, dostlarla paylaşmanın birçok hastalığın tedavisinde, ciddi olarak önerilmesinde ısrarlıyım. Benim için bir çuval ilaca bedel. Bana bu güzel uğraşı aşılayan arkadaşlara müteşekkirim. Olmazsa olmazlarım spor, müzik, kuşlar, bol sevgi, sevgi, sevgi…”Ümit Bey’in yazdıklarını ciddiye alın derim.

03 Şubat 2008

Başörtüsü Ve Sivasspor’un Şampiyonluk İhtimali Üzerine

2008-02-03 19:34:00
Geçen haftaki yazımda, son zamanların yoğun gündemi başörtüsü konusunu, taa Balkanlardaki hakimiyetimizden şimdinin kamusal alan diye tesmiye olunan tuhaf şeyine getirerek acı, trajik, komik, dramatik –yazacak kelime bulamıyorum- halimizi resmetmeye çalışmıştım.

Pazar günü, özgürlük düşmanı başörtüsü karşıtlarının birkaç yerde gerçekleştirdikleri mitingleri haberlerde görünce, gündemin mecliste neticelenene kadar süreceğine iyice inandım. Anıtkabir’de toplanan kadınlardan biri, bugünkü Türkiye ile Kral Şah dönemine atfen korku senaryoları seslendiriyordu kendince. İlginç bir durumdu; Krallık ve Türkiye Cumhuriyeti… Bana da ona da krallığın iyi bir şey olmadığı öğretilmişti vaktiyle oysa. Anlamak kolay değildi. Başörtüsünün üniversitede serbest bırakılmasının etkisi anaokullarına kadar ulaşacaktı da, bu sebeple bir anneanne, torununun ileride başörtüsü takmadığına dair bir fotoğrafını görsün istiyordu. Ülke elden gidiyordu çünkü. Adamın biri, annesinin çene altından bağladığı çemberine kurban oluyordu da, türban neyin nesiydi? Muhalefetsiz ülkenin yaşlı liderine göre peygamber mi gelmişti yeniden? Kanalın birine göre on binler, diğerine göre ise yüz binler toplanmıştı. Bizde böyle detaylar uzun olur hep. Benzerleri cumhuriyet mitinglerinde de görüldü. Muhtemel hükümet şöyle böyle olacaktı, rejim değişecekti…

***
Hafta içinde akşam katıldığım bir etkinlik sonrası otobüs durağındayım. Vasıtanın gelmesine daha çok var. Yakındaki bir çay ocağına gittim. Yanına oturduğum babacan bir amca tv haberinde malum meseleyi takip ediyor. Bir süre sonra bana dönüp, bak şimdi! dedi, kendinden emin bir tavır ile tane tane anlatmaya başladı;
Ben başörtüsüne taraf adamım.
Bu, başörtüsüne türlü biçim ve şekillerde alerjisi olanlara anlayışsız olmam anlamına gelmez.
Kimin ne düşündüğü, ne giydiği beni ilgilendirmez.
Lakin birinin diğeri için neyi giymemesi gerektiği konusundaki çıkışı, beni rahatsız eder mi? Evet.
Ben hiç bugüne kadar başını örtmeyen bir kadından rahatsız oldum mu? Hayır.
Bir kız çocuğunun başını filanca biçimde örterek kampüsün cümle kapısından içeri girmesi sebebiyle, rejim tehlikeye girer mi? Hayır. Kolay mı öyle canım!
Araya giriyorum: Bana bunları niçin anlatıyorsun?
Canımı sıkıyor!
Benim canım zaten sıkkın. Arabam garajda ben sokakta. Dışarıda eksi kaç derece soğuk var. Telefonumun şarjı da bitti. Muradım bir an evvel eve ulaşmak.
Ana haber bülteninin ardından bir spor haberi işitiyoruz Sivasspor hakkında. Amcaya dönüyorum. Sivasspor şampiyon olur mu?
Olsun valla, çok isterim. Ben Fenerliyim ama yeter artık. Bir de hani o çocuk var ya, takımı çalıştıran?
Bülent Uygun mu?
Bülent mi onun adı. Helal olsun. Trabzon’un bir iş yapacağı yok. Belki Konyaspor bile şampiyon olur sonraları. İyi örnek lazım bize.

***

Yaşlı dünyanın rutin işidir; doğarsınız, büyürsünüz, saatiniz gelince de minarenin birinden öldüğünüzü ilan ederler. Birkaç şey dışında, elde ettiğiniz kazanımlarınız size fayda sağlamaz. Sizden sonrakiler de, kırk yılın başında akıllarına gelirse hatırlayıp geçerler üç-beş dakikalığına. İnsanın bu muhtasar tarihçesi, dünyanın “normal şartları” içinde cereyan etmesi ihtimali bulunan olaylarına göredir elbette. Şu halde, madem ki hayat kısadır, madem ki insanoğlu ölüp gitmektedir, önemli olan hayatı adam gibi yaşarken empati kurabilmek, hayatın beklentilerini kendin için isterken başkalarını göz ardı etmemektir. Başbakan Erdoğan haber bülteninin başörtüsü kısmında karşı tarafa hitaben konuşuyordu mealen; “kendiniz gibi düşünmeyeni, kendiniz gibi giyinmeyeni reddederek asıl siz antidemokratik olmuyor musunuz?” İşte mesele bu.

Değişen hayata direnmenin bir anlamı yok. Kendi hayat biçiminizi ideal görerek, başkalarının da böyle yaşamaya zorlamanın anlamı, kişisel hayata müdahale ve insan hakkı ihlalinden başka bir şey değil. Yakında işler düzelecektir. Rejimin tehlikede olduğunu söyleyen yasakçılar sanmam ama utanırlar mı acaba yaptıklarından?

Ben bu yazıyı, ileride unutulup gidilmesi, hatırlandığında da acıyla gülünmesi muhtemel zamanlar için yazıyorum aslında. Diyorum ki, başörtüsü istisnasız serbest olsun, insanlar kişisel kanaatlerinden doğan sonuçlarla birbirinin hayatına karışmadan yaşasınlar. Bir daha gündem olmayacak şekilde Meclis, “Hakimiyetin Millette” olduğuna hükmetsin. Anayasaya öyle güzel bir Türkçe ile yazılsın ki bu, yorumu yapılamasın. Rektör denen adamlar asıl işlerine bakarak fikir üretsin, makale, kitap yazsın, bilime faydalı işler yapsın. Bir de unutmadan; Sivasspor şampiyon olsun. Bu milletin evladı dururken Carloslara, marloslara verilecek paramız olmasın.


27 Ocak 2008

Rumeli’den Kamusal Alana

2008-01-27 18:10:00
Bizim bir zamanlar “Cihan Hakimiyeti Mefkûremiz” vardı. Bütün dünyayı önce insanî, sonra da cebr ve hileye başvurmaksızın kalplerin rızasına uygun şekilde Müslüman kılacak büyük ideallerimiz, dolayısıyla yeryüzünü barış ve esenlik içinde yaşatacak önemli projelerimiz mevcuttu. Hayvanat, nebatat ve hatta cemadat için hayatı yaşanır hale getirecek organik çabalarımız bile. Siz kimdiniz diye soracak olanlara, “bizden önceki hayırlı nesillere” vurgu yaptığımı ve onları hatırlarken utandığımı söylemek isterim.

Fethe gider, 5 kuruş vergiye bağladığımız ülkelere 25 kuruşluk yatırımlar yapardık. Kimsenin burnunun kanamasına izin vermezdik. İsteseydik tebaanın kiliselerini, havralarını, ibadethanelerini başlarına yıkar, inandıklarını unuttururduk. Anavatanlarını değiş tokuş yoluyla değiştirir, nesillerini birbirine katar soylarını başkalaştırırdık. Lisanlarına, alfabelerine yasaklar koyar, dünyanın ortak lisanını Türkçe yapardık. Böylece onların bugünkü nesilleri Türkçe öğrenmek için lisan kurslarına koşar, İstanbul’u görmek için can atar, sonra da “Anadolu rüyası”nı gerçek kılmak için benzincilerimizde pompacılık, lokantalarımızda bulaşıkçılık, hava alanlarında çöpçülükle başlayan iş hayatı ve öğrencilik serüvenleri olurdu. Enderun’a devşirme yolu ile değil de sınavla öğrenci alır, beyin göçü denen şeyin lehimize olacak neticelerinden limitsiz faydalar sağlardık.

Bizim iflasımızdan sonra topraklarımızda 65 devlet kurdular. Üzerlerinde hayat süren halkların tadı tuzu kalmadı. Toprakların bereketi, suyun safiyeti, delikanlılığın raconu, ilacın şifası, sanatın inceliği velhasıl her iyi iş, tarih sayfaları arasına hapsoldu. Güzel adamlar birer masal kahramanı gibi oralarda kalıverdiler.

Cihan hakimiyeti mefkûresi diye başlamıştık. Bugünün gençleri ile orta yaşı çoktan geçmişlerimizin bu üç kelimeden oluşan terkibin ne anlama geldiği konusunda ne bilmediklerini tahmin etmek pek de zor değil. Artık bugün cihan, hakimiyet ve mefkûre kelimelerinin karşılıkları için bile sözlüklere bakılması gereği hâsıl olmuştur diye düşünüyorum. Bu mesele millet, memleket ve tarih hassasiyeti olanlarımızın canını sıkacak, üzecek hatta bunalıma sokacak boyuttadır. Söz gelimi okumuş, mühim yerlere gelmiş zevatın kahir ekseriyetinin bir önceki yazıma konu olan “Rumeli” neresi sorusuna verecek cevabı olmadığına bahse girerim.

Şimdi ben buradan şuraya gelip muradım olan asıl şeyi söyleyeceğim.
Senelerden beri, kamusal alan denen ve artık çoktan kutsiyet kazandırılmış yerlerde çalışan yahut okuyan başı örtülü kadınların ve kızların bunu hangi niyetle örttükleri birtakım erkeklerin öncelikli gündemini meşgul ederken sözünü ettiğim mefkûreden kime ne? Böyle ucube bir meseleyi halledememiş bir toplumun hiç, büyük projeleri olabilir mi? Kendisiyle barışamamış insan kitlelerinin büyük hayalleri, yüksek amaçları bulunabilir mi? Böyle bir toplum hangi evrensel idealleri seslendirebilir?

Bu sorunu rejim ile ilişkilendirenlerin, siyasete alet edenlerin ve diğerlerinin performansıyla, annesini Fransız kalleşlerinin tecavüzünden korurken öldürülen Küçük Şehit Kamil’in akıbet sahnesini yan yana getiren yanım, canımı acıtıyor. Siyasi tercihini bir kenara koyarak iki dakikalığına iyi düşünsün herkes. “Başörtüsünü rejim sorunu görenlerle, Fransız askeri arasında fark yoktur” şeklindeki bir önermenin doğru/yanlış sonuçlarına ulaşmak için çıkarımlar yapsın. Geçmişin ittihatçılarının her daim hortlayıp memleket üzerine kara bulut gibi çöken zamane gölgelerinin farkına varsın. Artık bıkıp usandık ikili oyunlardan. Ya Kuzey Afrika’daki bazı harami yönetimler gibi yasaklayın toptan, yahut da bırakın bu oyunu da, millet işine gücüne baksın.

Keşke İstanbul’un yüksek zamanlarında yaşasaydım da ölüp gitseydim. Ah ben bazen boş işlere ne kadar kafa yoruyorum. Atalarla övünmenin çaresizlik, ihtimal ihtiva eden sözlerin noksanlık, mağlubiyet ve pişmanlıklarla dolu olduğunu bir türlü öğrenemedim.


24 Ocak 2008

BAK, SONUNA KADAR OKUNACAK TAMAM MI?

İlk defa, e-posta kutuma gelen bir iletiyi, sonuna kadar hak verdiğim bir "iğnelemeyi" paylaşacağım. Hepsi doğrudur ve abartı yoktur. Şöyle başlıyor:

BAK, SONUNA KADAR OKUNACAK TAMAM MI? YOK ÖYLE HEMEN PES ETMEK.....
BİZ ÖĞRETMENLERE NE GÜZEL İŞİNİZ VAR BOL TATİLİNİZ VAR, YATA YATA PARA KAZANIYORSUNUZ DİYENLER HAKLI. AŞAGIDA ÖĞRETMENLERİN YAPTIKLARI İŞLERİ OKUYUNCA ÖĞRETMENLİĞİN GAYET BASİT BİR MESLEK OLDUĞUNU SİZ DE GÖRECEKSİNİZ.

1- Toplantılara katılınacak,

2- Yıllık plan yapılacak

3- Günlük plan yapılacak

4- OGYE çalışmasına katılınacak

5-TKY çalışmalarında bulunulacak

6- Nöbet tutulacak

7- Sınıflar düzenlenip panolar hazırlanacak

8- Toplantılar hafta sonları veya ders saatleri dışında yapılacak

9- Kurumların açtığı sınavlara ucuz iş gücü olarak gidilecek,

10- Seçimlerde zorunlu olarak sandık başkanı olunacak

11- Envai çeşit tören, kutlama vb. proğrama katılınacak.

12- Her hafta tüm öğrenciler için ve tüm derslerde değerlendirme formları

doldurulacak.

13- Kişisel dosyalar her dönem sonunda doldurulacak.

14- Öğrenci tanıma fişleri doldurulacak.

15- Portfolyo dosyalarına hiçbir çalışma getirmeyen öğrencilere

çalışmalarını getirmeleri için yalvarılacak.

16- Öğretmenliği öğretmenlerden iyi bilen velilere dert anlatılacak.

17- Sosyal kulüp çalışmaları ve toplantıları yapılacak.

18- Rehberlik çalışmaları, anketleri yapılacak ve raporları tutulacak

19- Ders işlemek yerine internetteki ve kitaplardaki bilgileri bize

okuyarak 'bak okuyan toplumuz' imajı veren insanların zorunlu

seminerlerine katılınacak.

20- Pansiyonda nöbet esnasında

öğrencilerin yemek etüt, uyku, banyo, hastalık, can sıkıntısı, aileden

ayrılık sendromu, koğuş ve oda düzeni durumlarına bire-bir müdahil

olunacak.


21- Sınırsız sorumluluk, öğrenci takılıp düştüğünde polise

ifade verilecek. Hiçbir dayanağı olmaksızın dayakçı öğretmen olmakla

suçlanılacak.

22- Öğrencilere çalışma kâğıdı hazırlanacak

23- Öğrencilere yarın ne gibi etkinlikler yaptırabilirim diye düşünülecek

24- Velilerle görüşülecek

25- Teneffüslerde çocukların şikâyetleri dinlenecek

26- Panolara asılan şeyler belli aralıklarla dosyalanacak

27- Her hafta rehberlik ve sosyal etkinlikler dersi için tutanak

tutulacak

28- Toplum hizmeti için zaman yaratılacak

29- 40 dk içinde yüz kere öğretmenim diyen bücürlere efendim denilecek

30- Kavga edenler ayırt edilecek, kafası gözü yarılanlara pansuman

yapılacak,

31- Değerlendirme testleri hazırlanacak

32- Değerlendirme testleri evde değerlendirilecek,

33- Üstüne saldıran veliler ikna edilecek,

34- Bilgi yarışmalarına öğrenci hazırlanacak,

35- Öğrencilerin evlerine gidilip hal hatırı sorulacak,

36- Saha çalışması yapıp okula gelmeyen öğrencileri toplayacak ve okula

getirecek,

37- Temizlik, spor, fotokopi, demirbaş, sabun, tuvalet kağıdı için para

toplanılacak,

38- Taşımalı öğrencileri sabah servisten inerken sayıp kontrol edilecek,

39- Öğle yemeğinde listeden çağırıp sıraya koyulacak,

40- Okul çıkışı öğrenciler servislerine bindirilecek.

41- Belirli Gün ve Haftalarla ilgili program hazırlanacak,

42- Öğrencilere katılım için yalvarılacak,

43- Belirli günler ile ilgili pano hazırlanacak,

44- Panolar için yazı ve şiirler, bulunacak ya da kontrol edilecek.

45- Veliler okulda bilgilendirilip, eğitilecek

46- Kanuni hak olan sevk ve izin istenirken mahcup, hafif ve ince bir sesle

rica edilecek ve sevk dersin olmadığı bir zamana denk getirilecek,

hasta hasta derslere girilecek, bazı yerlerde muayene saati sevke

yazdırılacak (diğer çalışanlara da mesai dışında mı sevk alın deniliyor

acaba).

47- Veli toplantıları yapılacak.

48- Okul aile birliği toplantılarına katılınıp velilerin kahırları

dinlenecek.

49- Her dönem ve gerektiğinde zümre toplantıları yapılıp tutanak

hazırlanacak.

50- Yeni müfredat konusunda veliler bilgilendirilecek.

51- Gözlem dosyaları tutulacak

52- Etkinlik yaptırılacak(yapmayanlara bir şey yapılmayacak)

53- Sınıf başkanı, kitaplık görevlisi, temizlik başkanı seçilip

görevlerini yapıp yapmadıkları günlük olarak takip edilecek.

54- Hizmetlilere ya da idareye bildirilen temizlik, tamirat ve görüşler
bu

kişiler tarafından dikkate alınmayacak.

55- Gelen giden evrak defteri doldurulacak

56- Laboratuar düzenlenecek, temizlenecek

57- Müdür ve müdür yardımcılarının yapmak istemedikleri görevler

yapılacak

58- Çocukların elbise, saç, tırnak temizliği ile ilgilenilecek.

59- Deneyler, gözlemler, etkinlikler için hazırlık yapılacak.

60- Beslenme saatinde beslenme yaptırılacak.

61- Başarısızlığın sebebi

araştırılacak.

62- Mahallede kavga edenlerin aileleri okulda dinlenecek.

63- Müdür Beye hesap verilecek.

65- Dersi boş olan, derslerine branş

öğretmenleri giren (özellikle sınıf öğretmenleri) öğretmenler,

''İşlerim var şu boş sınıfa derse giriver'' diyen idarecilerin

derslerine girilecek.

66- Birilerine ek ders ücreti verebilmek için

açılan seminer, hizmet içi eğitim vb. şeylere gerçekten ihtiyacı olup

olmadığını bilmeden, sormadan zorunlu olarak ders saatleri dışında

katılmak zorunda kalınacak.

67- Sorumluluğu çok yüksek olan nöbetçilikler yapılacak.

68- Son zamanlarda artık iyice raydan çıkan eğitim sisteminde

öğretmenlikten çok dadılık yapılacak.

69- Müdür ve müdür yardımcılarının

imalı ve iğneli sözlerine kulak asılmayacak, duymazlıktan gelinecek.


70- Spor parası toplanacak.

71- Yakacak ve ihtiyaçlar için aidat toplanacak hatta vermeleri için

yalvarılacak

72- Onur kurulu ve disiplin kurulu toplantılarına katılınacak

73- Nöbet günü ve diğer günler öğrencilerin kılık kıyafet kontrolü

yapılacak

74- Nöbet defterine gelmeyen öğretmen yazılacak ve sınıf defteri

imzalanacak.

75- Zaman zaman öğrenci çantalarına arama yapılacak

76- Okula getirilmesi yasak olan eşyalar için tutanak tutulacak ve bu

eşyalar ailelerine teslim edilecek.

77- Aidat toplanacak hatta vermeleri için yalvarılacak

78- Nöbetlerde mıntıka temizliği yaptırılacak.

79- Ünitelendirilmiş Yıllık Plan Yapılan Açıklamalar

80- İş Günü Takvimi

81- Ünite Süre Çizelgesi

82- Yıllık Çalışma Programı

83- Haftalık Ders Programı

84- Ünite Çalışma Dosyası

85- Sınıf Ders Defteri

86- Deney defteri Raporu

87- Gezi Planı

88- Öğrenci Kişisel Robşayanı

89- Öğretmen Not Defteri

90- Kitaplık ve Defteri

91- Çevre İncelemesi

92- Tebliğler Dergisi Fihristi

93- Sınıf Demirbaş Listesi

94- Ders Dışı Etkinlik Dosyası

95- Yazılı Kağıt ve Cevapları

96- Ödev Listesi-Ödevler

97- Dershane Araçları

98- Koordinasyon Kurulu Kararı

a. Cümle Listesi

b. Metin Defteri

c. Metinler

d. Kontrol Tablosu

99-?????????????????????

BİR DE BİZ ÖĞRETMENLER ÇOK YORULUYORUZ DERİZ.

ŞUNCACIK İŞ YAPMAKLA HİÇ İNSAN YORULUR MU?

Böyle de sona eriyor...