Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

03 Ocak 2010

Yılbaşı Neyiniz Olur?



Hıristiyan dünyada bütün kutlamalar, İsa Nebinin kimliği etrafında şekillenir ve kilise sakramentleri, törenler ve geleneksel kutlamalar bu çerçevede yapılır. Bütün bunların ortaya çıkışında üç temel hadiseyi görürüz; babasız doğumu, çarmıhta ölümü ve üç gün sonra dirilişi. Doğum tarihi konusunda, doğu ve batı kiliseleri arasındaki farklı tarihler, temel bilgi kaynağı olması gereken Yeni Ahit rivayetlerinin tutarsızlığı ve meselenin sonraki asırlar içinde paganist-mitolojik boyut kazanmasından kaynaklanır.


Konunun yer aldığı, açık ve net bir tarih görmediğimiz Matta ve Luka’dan gelen rivayetler, birbirini tutmaz. Matta’ya göre (2:1) İsa, M.Ö. 37 ila M.Ö. 4 yılları arasında Filistin’i Roma adına yöneten Antipater oğlu Kral Büyük Hirodes zamanında Yahudiye Beytlehem’inde dünyaya gelir. Gökte İsa’nın yıldızını gördüklerini söyleyip Doğudan Kudüs’e gelen müneccimler onu hararetle ararlar. Bunu duyan Hirodes, gelecekte Yahudilerin kralı olacak kişinin kendi saltanatını ortadan kaldıracağı korkusuyla, Beytlehem ve bütün Filistin’de iki yaşından küçük erkek çocukları katlettirir. Melek Cebrail, rüyada Yusuf’a görünerek anası Meryem ile çocuğu Mısır’a kaçırmasını söyler. Yusuf, bir gece vakti denileni yapar ve kalkıp Mısır’a gider, Hirodes’in ölümüne kadar Filistin’e dönmez. Buna göre İsa, Hirodes’in saltanatının en geç M.Ö. 4. Yılında veya bundan birkaç yıl önce doğmuş olmalıdır. İsa’nın doğumunun Hirodes’in saltanatının hangi yılında doğduğu bilgisi bulunmadığından, burada zikredilen bilgiye bakarak bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.


Luka’nın rivayetine göre ise İsa, Roma İmparatoru Augustus’un Suriye Valisi olan Kirinius’un idareciliği döneminde yapılan genel nüfus sayımında dünyaya gelir. Matta ve Luka’da anlatılan bu iki bilgi birbiriyle uyuşmaz. Çünkü iki tarih arasında oldukça farklı bir zaman söz konusudur. Luka’daki bilgiler, İsa’nın doğumunun, Yahudiye ve Samariye bölgesinin idaresinin Suriye’deki Roma Valisinin hakimiyetine geçtikten sonra, yani M.S. 6 yılında veya bundan sonraki bir tarihte olmasını gerektirmektedir. Ayrıca Luka, Yahya’nın ana rahmine düşüşünü anlatırken, hem Matta hem de, az önceki kendi rivayetiyle çelişir. Luka, Yahya’nın annesinin Hirodes zamanında Yahya’ya hamile kalışının 6. ayında melek Cebrail’in Meryem’e görünerek İsa ile müjdelediğini anlatır. İsa’nın bu müjdelemeden altı ay sonra doğması gerektiği düşünülürse, İsa, Kirinius zamanında değil, Hirodes’in saltanatı zamanında veya ondan en geç bir yıl kadar sonra Hirodes’in oğlu Arhelas ‘ın hükümranlığının ilk yılında doğmuş olması gerekmektedir. Bu bilgiler ve İsa’nın doğum tarihini araştıranlar, İsa’nın miladın başlangıcı olarak gösterilen tarihten birkaç yıl önce, M.Ö. 4 yılında veya bu tarihten iki-üç yıl kadar önce doğmuş olabileceğinin tahminini yapmaktadırlar.


Bütün bunlara ilaveten, İsa’nın kış mevsiminde doğmadığı kesin görünmektedir. Çünkü Luka’ya göre, İsa doğduğu zaman çobanlar çayırlarda sürülerini otlatmakta idiler (2:8). Eski Ahit, kış mevsiminin çobanların açık havada barınamayacak kadar yağışlı olduğunu (Ezra 10:9, 13), söylemektedir. Çobanlar, Ekim ayının en geç ortasında sürülerini yüksek otlaklardan indirmekte idiler. Ayrıca, Yahya’nın Yahudi Fısıh bayramında doğduğuna ve fısıh bayramının 15 Nisan’da kutlandığına bakarak, Yahya’dan altı ay sonra doğan İsa’nın Ekim ayı içinde doğmuş olması gerektiği, hesaba uygun düşmektedir. Sonuç olarak İsa’nın doğum tarihini tesit etmek mümkün değildir.
Doğu kiliselerince 6 Ocak, batı kiliselerince 25 Aralık olarak gösterilen tarihin de İsa’nın doğum günüyle ilgisi bulunmamaktadır. 6 Ocak tarihi, putperest Greklerin zaman tanrısı Aion anısına kutlanan bir bayrama, 25 Aralık da, Roma putperestlerinin güneş tanrısı anısına kutlanan bir bayrama dayanmaktadır. İsa’nın doğum gününün eski dünyada kış gündönümü olarak bilinen 21 Aralık değil de, 25 Aralık tarihine atfedilmesi, ayrı bir tarih hatasıdır.


İsa’nın doğumu anısına kutlanan bayramlarla ilgili en eski tarihin 325 veya 336 yılı olduğu belirtilmektedir. Buna göre Noel, İmparator Konstantin’in saltanatının sonundan itibaren kutlanmaya başlanmıştır. 354 yılına gelindiğinde, dönemin Papası Liberius, 24 Aralık’ı 25 Aralık’a bağlayan geceyi İsa’nın doğum günü ilan etmiştir. M.S. 4. asırda Myra, bugünkü Kale ilçesinde yaşadığına inanılan Aziz Nikolas’ın doğal olarak İsa’nın doğumuyla hiçbir ilgisi yoktur. Geçmiş kültürlerden gelen Noel kutlamalarına, sonradan pagaist unsurlar ilave edilerek bir Noel ağacı eklenmiştir. Buradaki ağaç figürü, kaynağını meşe, defne ve çam gibi yapraklarını dökmeyen ve ebedi gençlik ve yaşam sembolü sayılan ağaçlardan almaktadır. Noel ağacının süslenmesi geleneği de kelt rahiplerinin tanrılarına astıkları armağanlardan, çam kesme işi de, Baltık kökenli Tötonlar’dan kalmıştır.
Günümüz Hıristiyanlarının kahir ekseriyeti, geçmişteki gibi İsa’nın doğum günü arefesinde oruç tutmamakta, doğum gününün gecesini de ibadetle geçirmemektedirler. Bütün bunların ışığında, Hıristiyanlıkla da ilgisi olmayan Noel kutlamalarının Müslüman ülkelerde ne hakla kutlandığını anlamak kabil değildir.
Geride kalan hicri yılbaşınızın, aşuranızın ve şimdiden yeni takvimle gelecek olan 2010 yılının hayırlara vesile olmasını dilerim.

Mesnevi’yi Okumamış Olanlar İçin


                                                                       
Doç. Dr. Derya Örs ve Doç Dr. Hicabi Kırlangıç tarafından, tercümesi 3 yıllık bir çalışma sonunda tamamlanıp 2007 yılında Konya Kültür A.Ş. tarafından yayınlanan Mesnevi’yi okuma fırsatım oldu. Eserin 1, 5 ve 6. Defterleri Derya Örs, 2, 3 ve 4. Defterleri Hicabi Kırlangıç tarafından Türkçeye çevrilmiş. Mütercimlerin ortak bir çeviri diline ulaşma çabası sonuçsuz kalmamış. Gayet akıcı ve anlaşılır bir Türkçe çeviriye sahip eser küçük boy 7 ciltten oluşuyor.
“Çeviriye Dair Birkaç Söz”de, utangaç bir eda ile, “piyasada bunca Mesnevi çevirisi varken, yeni bir çeviriye ihtiyaç var mıydı?” sorusuna cevap olarak, “Mesnevi’yi Türkçesi ile birlikte aynı zamanda aslından, yani Farsça metninden takip edebilen dikkatli okuyucunun mevcut çevirileri birbiri ile kıyaslayarak bizzat verebileceği” şeklinde bir açıklama yapmış mütercimler.
Okurken altını çizdiğim yerlerden oldu. Bunlardan çoğu öykü sonlarına düşen özlü cümleleri değerli okur ile paylaşmak istedim.

• Akıllılar sabra iştahlıdırlar, helvaysa çoluk çocuğun arzusudur.
• Bilgi ve hikmet, helal lokmadan doğar. Aşk ve incelik helal lokmadan meydana gelir.
• Bahar yağmurunun yararı pek şaşırtıcıdır. Güz yağmuru bahçeye sıtma gibi gelir.
• Bizim uyumamız ve uyanmamız, ölümün ve mahşerin varlığına iki tanıktır.
• Bu dünyayı kendisi için ab-ı hayat görene, ölüm, başkalarından daha çabuk gelir çatar.
• Her malın değerini bilirsin de, kendi değerini bilmezsin. İşte bu ahmaklıktır.
• Düşüncen gül ise gül bahçesisin. Eğer dikense külhan yakıtısın.
• Ben dünyayı araştırdım da, iyi huydan güzel yetkinlik görmedim.
• Kulak çöpçatandır, göz ise vuslata eren. Göz gönül ehlidir, kulaksa söz ehli.
• Önce düşünce, sonra eylem gelir. Bil ki, ezelden beri dünyanın temeli böyledir.
• Kötü huyla bir araya gelmiş güzel yüz, beş para etmez.
• Akıl sahibinden cefa gelmesi, cahillerin vefasından iyidir.
• Çirkini güzelden ayırt edebilmen için gönül aynan temiz olmalı.
• Bu dünya dağdır. Sözlerin yankılanıp sana gelir.
• İşler konusunda danışmak vâciptir. Böylece işin sonunda pişman olma riski azalır.
• Ömür yüz yıl mühlet de verse, o her gün önüne yeni bir bahane koyar.
• Can her geceyi denesin diye, geceler içinde gizli kadir gecesidir hakikat.
• Söz yuva gibidir, anlam kuş gibi. Beden ırmak, ruh da akarsu gibi.
• Kaya ve mermer taşı bile olsan, bir gönül sahibine ulaşınca mücevher olursun.
• Umutsuzluk semtine gitme, umutlar var. Karanlığa doğru gitme, güneşler var.
• Ok gibi doğru ol da, yaydan fırla. Çünkü hiç kuşkusuz yaydan her doğru olan fırlar.
• Konuşmak için önce dinlemek gerekir. Konuşma semtine dinleme yolundan gir.
• Ucuza alan ucuza verir. Çocuk, bir inciyi bir somun ekmeğe verir.
• Toprak ol da, rengarenk çiçekler bitiresin.
• Şekillere takılıp kalırsan puta tapıcısın. Şekli bırak da anlama bak.

Üst fotoğraf: Hamit Yalçın

01 Aralık 2009

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak


Dün öğrendim Yönetmen Ahmet ULUÇAY'ın vefat haberini. Haber şöyleydi:
"Çocukken tutulduğu sinemaya olan aşkını ömrü boyunca koruyan, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmi ile adını hafızalarımıza kazıyan, yönetmen Ahmet Uluçay, tedavi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yaşama veda etti."

Kütahya'nın Tepecik köyünde çocukken yakalandığı sinema aşkından asla vazgeçmeyen Türk sinemasının son dönem önemli isimlerinden yönetmen Ahmet Uluçay hayata gözlerini yumdu.

Ahmet Uluçay'ın cenazesi, dünyaya geldiği Kütahya'nın Tavşanlı ilçesi Tepecik köyünde kılınacak ikindi namazının ardından toprağa verilecek. Uluçay için ayrıca Beyoğlu Emek Sineması'nda bir tören düzenlenecek.

Yaşamına köyünde devam eden ve tüm imkansızlıklara rağmen sinema yapmaktan asla vazgeçmeyen yönetmen Uluçay, bizlere son yılların en iyi yapımları arasında gösterilen, bir anlamda sinema aşkını gözler önüne seren “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmini armağan etmişti. Yönetmen 2007'den bu yana “Bozkırda Deniz Kabuğu” adlı yeni filmi üzerinde çalışıyordu.

Uluçay, uzun süredir rahatsızlığı nedeniyle tedavi görüyordu.


Ahmet Uluçay kimdir?

1954 yılında Kütahya'da doğdu. Sinemayla 1960 yılında, ilkokul sıralarındayken köye gelen bir seyyar sinemacı sayesinde tanıştı. 12 yaşındayken arkadaşı İsmail Mutlu ile sinema makinesi yapmak için yola koyuldu. 3 yıl uğraşarak “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filminde de anlattığı gibi bir ahırda köylülerine film göstermeye başladı.

Köyde tavukçulukla uğraşan arkadaşı İsmail Mutlu ve maden işçisi arkadaşı Şerif Akarsu ile ''Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu''nu kuran Uluçay, ilk filmi ''Optik Düşler''i (1992) arkadaşlarıyla Almanya'da yaşayan bir gurbetçiden aldıkları VHS kamerayla çekti. Uluçay, ilk kez 1994 yılında 6. Ankara Uluslararası Film Festivali'ne katılarak ''Optik Düşler'' ve ''Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak'' isimli filmleriyle tanındı.

Yıllarca geçinmek için kamyon şoförlüğü, inşaat işçiliği, tavukçuluk gibi pek çok işte çalışan Uluçay çocukken tutulduğu sinemadan asla vazgeçmedi. Çocukluğundan esinlendiği ilk uzun metrajlı filmi ''Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak''ı çekerken geçimini sağlamak için yem fabrikasında hamallık yaptı. Uluçay bu filmiyle Türkiye'de ve yurtdışında 40'a yakın ödül aldı.

2 çocuk babası olan Uluçay, “Bozkırda Deniz Kabuğu” filminin çekimlerine 2007 yılında başladı, ancak sağlık ve maddi sorunlar nedeniyle filmi tamalayamadan Uluçay yaşama veda etti.

Alıntı:http://www.sinema.com/makale/1-8384/sinema-askini-karpuz-kabugundan-gemiler-yapmak-filmiyle-hepimize-kanitlayan-yonetmen-ahmet-ulucay-vefat-etti

Filmin Künyesi:
Yönetmen : Ahmet Ulucay
Senaryo Yazarı : Ahmet Ulucay
Müzik : Ender Akay, Alper Tunga Demirel
Yapımci : Serdar Tahiroglu, Diloy Gülün ( IFR )
Tür : Duygusal
Oyuncu : Ismail Hakki Taslak, Kadir Kaymaz, Gülayse Erkoc, Boncuk Yilmaz, Hasbiye Günay, Mustafa Coban, Fizuli Caferof, Ayse Yilmaz, Ahmet Ulucay

11 Ekim 2009

Milli Mücadele Yıllarında Konya



24 Nisan 1919 tarihinde Konya istasyonunda başlayan İtalyan işgali günlerinde, Konya’da 1600 İtalyan askeri vardır. İşgalci askerler silahlı gruplar halinde gezmekte, halkı da türlü hareketlerle aşağılamaktadırlar. Bunlardan 6 asker, bir çeşme başında su içmek isteyen bir genci taciz ederler. Yüzüne, üstüne başına su atarlar. Tepki gösteren ve ateşli silahı olmayan delikanlı palasını çıkarınca, askerler kaçarlar. Genç de kaçar. Onu yakalamak için Konya emniyet güçlerine emir verilir. Fakat genç, Muhacir Pazarı’nda bulunan Söylemez Konağı tarafındaki Konya Kuvay-i Milliyecileri tarafına çoktan geçmiştir. İtalyan karargahı Eski Gazi Lisesi’nin içerisindedir. Birbirine yakın bu iki yer bir tür sınır teşkil etmektedir o günlerde. Milli kuvvetlerin baskısı sonucu İstanbul’a kaçmak zorunda kalacak olan Vali “Artin Cemal”in -Damat Ferit Hükümetinde kısa bir süre Dahiliye Nazırlığı görevinde bulunacaktır- emriyle, İtalyan askerlerinin karargahı Gazi Lisesi’ne taşınmış, okul da kömür işletmesinin bulunduğu yere nakledilmiştir.
İtalyanlar, Çiftemerdiven mahallesi gibi Rum ve Ermenilerin çokça bulunduğu mahallelerde dolaşmayı tercih ederler. Delikanlının palası gibi yeni bir tepkiden korktukları için bu bölgenin dışına çıkmayı düşünmezler. Konya’da İtalyan işgali bir yıl sürer.
30 Ekim 1918, büyük bir savaşın büyük bir yorgunlukla sona erme tarihidir. Canhıraş bir çaba vardır fakat Çanakkale hariç galip geldiğimiz hiçbir cephe de yoktur. İzmir’in işgal edilmesi, Konya’da büyük bir tepkiye sebep olur. Konya’da Kuvay-i Milliye’yi tetikleyen en önemli unsur İzmir’in işgalidir. Konya basını bu duruma geniş yer ayırır. “İzmir’de neler oldu”, “İzmirde vahşet” başlıklı ardı ardına haberler yayınlanır. 2. Ordu Konya’da, 7. Kolordu Ankara’dadır. İç taraflardaki ordu birlikleri boşalır ve bunlar Kuvay-i Milliye’ye Katılırlar. Çünkü bunlar için bir hareket serbestisi söz konusu olmuştur.
Müderris Sivaslı Ali Kemalî Efendi’nin* Konya Kuvay-i Milliye örgütlenmesinde rahmetle anıyoruz– rolü büyük olur. İtalyanlara karşı miting fikri ilk ondan çıkar. “Koca Konya 1600 İtalyan’a boyun eğerse bu vatan nasıl kurtulur!” diyerek hareketin ateşini yakar. Hükümet meydanında büyük mitingler yapılır. Bir İngiliz generalinin isteği üzerine “Öğüt Gazetesi” kapatılır. Bu gazete, ekipmanlarını Söylemez Konağı’nın yanındaki Söylemez Türbesi’ne taşır. Konya’nın dünya ve Türk tarihindeki ilklerinden biri, bir gazetesinin türbe içinde çıkarılmış olmasıdır. Türbenin üç beş metrekarelik alanında matbaa kurulur. Türbe, Kuvay-i Milliyeciler tarafında olduğundan İtalyanlar buraya ilişemezler. 1920’ye kadar günlük olarak çıkan “Öğüt Gazetesi”, Konyalılara müthiş bir bilinç aşılar. O yılların diğer bir gazetesi “Babalık” da üzerine düşeni layıkıyla yapar.
İtalyan işgali Konya’da, diğer şehirlerdeki gibi sert geçmez. Çünkü işgalcilerin Ege ve Marmara şehirlerindeki ortak çıkarı daha fazladır. Konya’da bir tür uyutma taktiği uygulanmaktadır.
Konyalı kadınlar, “Anadolu Kadınları Müdafa-i Vatan Cemiyeti”nin Konya Şubesi”ni kurarlar. Büyük bir “Kadınlar Mitingi” yapılmasını sağlarlar. Şehrin muallime ve diğer okumuş kadınları, o günün tâbiriyle “postnişinin haremi şerifi” (eşi) de dahil bu cemiyette örgütlenirler. 8 ocak 1920 tarihinde 5 bin Konyalı kadın, (1923’te şehrin merkez nüfusu 53 bindir) şehitler için Şerafettin Camii’nde mevlit okuturlar. Alaaddin Tepesi’nde miting ve konuşmalar yapar, işgalci güçlerin komutanlıklarına telgraflar çekerler. Yabancı devletlere de protestolarını ulaştırırlar.
Konya’da bu ruhun uyanmasında sinemanın da rolü vardır. Sanayi Mektebi’nin teşhir salonunda, Almanların çektiği Çanakkale Savaşı sahneleri ile şehit görüntüleri gösterilir. Çini mürekkeple yazılmış Eski Türkçe metinler, film makinesinin önüne tutularak seyirciye izlettirilir. Sahnenin hangi görüntüye ait olduğu amaçlanır bununla. Bu görüntüler tahminlerin ötesinde etkili olur. Sanayi Mektebi’ne gündüzleri kadınlar, geceleri erkekler gelirler. Bir taraftan gazeteler, bir taraftan sinema ile uyanış devam eder. Halk içinde bilinçlendirme çalışmaları yapılır. Konya’nın her semtinde Milli bilinç uyandırılır.
Konya, düşman işgalinin sınırı olarak, cephe gerisini turan en önemli şehir olur. Başkent İstanbul, Marmara ve Ege şehirleri işgal altındadır. Cumhuriyeti kurma işi bozkırlara düşer, Anadoluya düşer ve nihayet Konya’ya düşer. Afyon cephesi, Akşehir ve Polatlı sınırdır Konya’ya. Cihanbeyli’nin Böğrüdelik Köyü yakınlarına kadar gelir Yunanlılar. Konya bu haliyle, cephelere asker sevk eden en önemli şehirdir. Kasaba ve köylerinden tabur tabur asker toplanır ve Batı cephelerine buralardan asker sevkiyatı yapılır. Asker elbiseleri halktan temin edilir. Cami önlerinden toplanan gençler “hey on beşli”yi söyleyerek giderler. Bu türkü bir ağıttır aslında. (Bu “on beşliler”, 1 Haziran 1897 ile 22 Mayıs 1898 arasında doğan ve tam 18 yaşını doldurmuş olan gençlerdir.) Okullar kapanmıştır. Sadece kız çocukları kalmıştır buralarda. Konya içinde top atışı, Alaaddin’de talimler yapılır. Yaralılar cephelerden Konya hastanelerine getirilir. İstasyon insanlarla dolup taşmaktadır.
Konya, Milli Mücadelede, Cumhuriyetin kuruluşunda ve vatanın kurtarılmasında çok büyük katkılarda bulunmuştur. Şehir ve ilçeler genelinde şehit sayısı 26 bindir. En çok şehit veren ildir Konya. Buna mukabil hakkı en çok yenen şehirdir de. Bir delibaşı olayı 3 gün sürmesine rağmen, şehir cüzzamlı bir hasta gibi anılır olmuştur sonraları. Binbaşı rütbesi verilip kılıç takılan ve her gelişinde törenle karşılanan –vali tarafından şımartılan- Mehmet Ağa, aslıda asker toplamakla görevlidir Kuvay-i Milliye adına. İşi budur. İsyanın bütün Konya’ya mal edilmesi yanlıştır, ayıptır. Olayı çıkaran şahısla halk arasındaki alaka nedir? 26 bin şehit veren halk nasıl isyancı olabilir?
Bu şehir, ilk günden Milli Mücadeleye katkıda bulunup, cephe gerisini tutmuş, lojistik destek vermiş, asker göndererek görevini yapmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, Konya’ya 13 defa gelmiştir. Konya’ya gizli gelişleri hariç, İstanbul ve Ankara dışında başka bir yere bu kadar çok gitmemiştir. Sonuçta şehir, Delibaş İsyanı ile cezalandırılan bir şehir haline gelir. Okullar nakledilir. Hak edilen hizmetler Cumhuriyet sonrası bu sebeple gelmez. Oysa, kadını, çocuğu, genci ve ihtiyarıyla Konya, diğer Anadolu kentleri gibi fiilen çabalamıştır.
Milli Mücadelenin 90. Yılı münasebetiyle, TYB Konya Şubesi’nin programında, S.Ü. İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı’nın dedikleriydi yazdıklarım. Konuşmayı özetlemeye çalıştım fakat başaramadım. Her Konyalının bilmesi ve paylaşması gerektiğine inandığım gerçeklerdi bunlar. Yakın tarihin Konya’sına ışık tutmaya devam eden değerli hocamıza teşekkür etmek borçtur.

*10 Temmuz 1909’da İttihat ve Terakki’nin Konya Teşkilatı’nı kuranlar arasında bulunan Ali Kemali Efendi, 8 Ekim 1919’da kurulan Konya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin başkanlığına getirildi. Ali Kemali Efendi, dönemin Konya Valisi tarafından asker toplama izni verilen Delibaş Mehmet’in, 1920’de çıkardığı ayaklanmada, Piri Mehmet Paşa Mahallesi’ndeki evinden alınarak Arslanlı Kışla civarında şehit edilmiştir.

04 Ekim 2009

Erkek Yazar Kadın Okurdu

Fransız Yazar Monteigne demiş ki; “kadın için en önemli bilim, ev bilimidir.” Kadın, evinde oturup dışarıya çıkmasın demeye mi getirmiş sözünü? Kız çocuklarının erken ölümlerini yaşamış bir babanın tecrübesi gibi geldi bana dediği. İlk kızı iki ay, dördüncü kızı üç ay, beşinci kızı beş ay, altıncı kızı da doğumundan birkaç gün sonra ölen bir baba halet-i ruhiyesinin, evde anne rolünü tanımlaması diye düşünmeden edemedim.

Montaigne’in sözünü aktaran Prof. Dr. Emine Yeniterzi, “Kadın Yazar Ne Yazar” başlıklı panelin ilk konuşmacısıydı. Panel’in diğer katılımcıları Nazife Şişman ve Fatma K. Barbarosoğlu’nun mazeret beyan ederek gelemedikleri duyuruldu. TYB Konya Şubesi’nin oldukça ilgi gören programlarından olan bu panelde, Prof. Yeniterzi ile birlikte Vakit Gazetesi Yazarı Avukat Sibel Eraslan ve Yazar Hüzeyme Yeşim Koçak Hanımefendileri dinleme imkânı bulduk.

Prof. Yeniterzi, “kadın yazar” demekle yapılanın pozitif ayrımcılık içerdiğine vurgu yaparak, panelde konuşan diğer kadın yazarların sözlerinin arasında da bir şekilde geçen bu tamlamaya pek razı olmadı bana göre. Cinsiyet ayrımcılığı kaynağının makablini de ihmal etmeden aslında kabahatin kadınlarda olduğunu söyledi. Türk Edebiyatına izler bırakmış münevver kadınlardan bazılarını eskiden yeniye eserleriyle birlikte zikrederken, Osmanlı ve öncesinde şiir yazma cesareti bulabilmiş kadınlarının ortak paydasının mensup oldukları sosyal sınıf olduğuna işaret etti. Okur-yazar sayısının fazla olmadığı dönemlerde, klasik şiirin üretildiği alanın imparatorluğun yüksek sınıfına mensup insanlarla sınırlı kaldığı, doğal olarak da kadın edebiyatçının neden yetişmediğini kolayca anlaşılıyor.

Halen Vakit Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan Sibel Eraslan heyecanlı, iyi bir hatibe. Hukuk tahsili sonrası avukatlık yapmaya zamanı az olmuştur sanıyorum. Onu daha çok kadın hareketleri içinde ve yazarlık yönüyle tanıyoruz. Bir grup edebiyatçı hanımla birlikte gerçekleştirdikleri projelerden söz etti. Kadının eve hapsedilip hayattan koparılmasına tepki verenlerden biri Eraslan. Panel sonrası kendisine yöneltilen dini içerikli sualleri, ilahiyatçı olmadığı gerekçesiyle -haklı olarak- geçiştirdi. Kadına düşen mirasın şer’i taksimi konusunda ne düşündüğünü sormak yerine alanıyla ilgili sorular gelmiş olsa daha iyi olurdu. Bu ülkenin kendisi gibi aksiyoner, cesur kadınlara ihtiyacı var.

Hüzeyme Yeşim Koçak, TYB Konya Şubesi’nin en aktif yazarlarından. Öykü, roman ve denemelerinde kendine has edebi üslup ve dil bulduğumuz Hüzeyme Hanım, 2003 yılından itibaren on kitaba imza attı. Naif şahsiyeti ile örnek bir insan. Son derece bilimsel, bir o kadar da anlaşılır lisan ile aktardığı konuşmasını çok beğendiğimi söylemem gerekiyor. Konuşmasının bir bölümünü, kadın neden yazar sorusuna ayırdı. Küresel depresyonu bertaraf etmek, kaybolup gitmemek, ayrıntıları üçüncü şahıslara göstermek, acı çekenlerle özdeşim kurmak, toplumsal olayların etkilerini aktarmak türünden tecrübelerin okuyan kadını yazmaya yönelttiğini anlattı. Panelin başlığına uygun orijinal tespitler sıralayan ve yazmak yaşamaktır, hayata kayıtsız kalmamaktır diyen değerli yazar, dindar kadın yazarlarla diğerleri arasındaki alanın, geçmişinden gocunmayan, yeniye sahiplenen, bu sebeple de geniş bir zeminde hareket etme rahatlığını yaşayan dindar kadın yazarlar lehine geliştiğini ifade etti. Feminist yazarların 28 Şubat sonrası, sosyal-toplumsal anlatıma yönelmelerinin dikkat çekici olduğunu belirtmesi, yazarın dikkatli bir okuyucu olduğunun da işaretlerini vermiştir sanıyorum.

Öyküleri, makaleleri, kitapları, köşe yazarlığı ve televizyon programları yanında başarılı bir iş kadını olan panel yöneticisi Melahat Ürkmez Hanım’ı ayrıca kutluyorum.

Farklı hayat görüşlerine sahip “yetmiş kadın yazar” sayısı –70 rakamı Hüzeyme Hanım’a ait ve doğru işittimse- yetmiş milyonluk Türkiye için, kadın yazar ne yazardan çok, hatta kadın neden yazmazdan çok, “bu ülkenin kadını ve erkeği neden okumaz” sorusuna mantıklı bir anlam yüklemekle doğru orantılı gibime geliyor.

30 Eylül 2009

SÖZLER

Herkes tarafından doğru kabul edilen şeyler büyük olasılıkla yanlıştır.
Paul Valery


Başarının sırrını bilmiyorum ama başarızılığın yolu herkesi memnun etmeye çalışmaktan geçer.
Bill Cosby


Bir araya gelmek bir başlangıçtır, beraberliği sürdürmek bir ilerleme... Beraber çalışmaksa gerçek başarıdır.
Henry Ford


Akıllı adamlar söyleyecek sözleri olduğu için, aptallar illa konuşmak zorunda oldukları için konuşurlar.
Plato


Politika politikacılara bırakılmayacak kadar önemli bir konudur.
Charles De Gaulle


Oyun bittiğinde Şah ve piyon aynı kutuya girer.
İtalyan atasözü


İyi olduğunuz için herkesin size adil davranmasını beklemek, vejetaryan olduğunuz için boğanın saldırmayacağını düşünmeye benzer.
Dennis Wholey


Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır, zaman insanları değil armutları olgunlaştırır.
Peyami Safa


Tecrübe çok acımasız bir öğretmen; önce sınavı yapıyor, dersi sonra öğretiyor.
Vernon Law


Teknoloji sayesinde insanlar, teknolojinin kendisi hariç her şeyi kontrol edebilecek güce sahip oldular.
John Tudor


Erkek çocuk ile babası arasındaki tek fark oyuncaklarının fiyatıdır.
Jurg Weber


İnsanın tüm evrende kesin olarak düzeltebileceği tek bir şey vardır: kendisi.
Aldous Huxley


Bu dünyaya istediğimiz gibi gelmedik, bu dünyadan istediğimiz gibi gidemeyiz.
Ömer Hayyam


Hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez.
Montaigne


Okul hayatımın eğitimime karışmasına izin vermedim.
Mark Twain
Güzellik fazlalıktan arınmışlıktır.
Michelangelo


Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.
Gazali


Geçici bir güven uğruna temel özgürlüklerinden vazgeçenler, ne özgürlüğü hak ederler ne de güveni.
Benjamin Franklin


Ne kadar çok insan, ne kadar az insaniyet var.
Robert Zend


Gelecek, bugünden ona hazırlananlara aittir.
Malcolm X


Olgun bir adamı dost edinmek isterseniz, eleştirin; basit bir adamı dost edinmek isterseniz methedin.
Şeyh Said Şirazi


Bilgili bir ahmak, cahil bir ahmaktan daha çok ahmaktır.
Moliere


Kaptanın ustalığı deniz durgunken anlaşılmaz.
Lukianos


İdealler yıldızlara benzer. Onlara ulaşamazsınız, ama size yol gösterirler.
Waldo Emerson


Dünyanın en güç işi bir şeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan seyretmektir
Mevlana


Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır.
Honore de Balzac


Bir insanın hayatının ikinci yarısı, ilk yarıda kazanılan alışkanlıkların sürdürülmesinden ibarettir.
Dostoyevski


Demokrasi, hakettiğimizden daha iyi yönetilmeyeceğimizi garanti eden bir sistemdir.
George Bernard Shaw


İyi kararlar tecrübeden kaynaklanır. Tecrübeler ise kötü kararlardan...
Barry LePatner


Uzman, dar bir alanda yapılabilecek tüm hataları yapmış kişiye denir.
Niels Bohr

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider.
C. Bruno


En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir.
Cicero


Hakları ve zevkleri ellerinden alınan gençler, onların yerine daha gizli ve tehlikeli olanlarını koyar.
J. J. Rousseau


Sağlıklı olmak, hayat kavgasında başarının birinci şartıdır.
Ahmet Mithat


İnsana: "Kendini bil!" denilmesi, yalnız gururunu kırmak için değil, değerini de bildirmek içindir.
Cicero


Bütün bildiklerini söyleme, ama söylediğin her şeyi bil.
Matthias Cladius


Hiçbir şey umduğumuz kadar basit değildir.
Jim Horning


Yönetici dediğin karar veren kişidir. Kimi zamanlar doğru karar verebilir ama mühim olan her zaman karar vermesidir.
John Patterson


İnsanlar konusunda daha az, fikirler konusunda daha çok meraklı olun.
Marie Curie


Saldırganca aptallık kadar kötü bir şey yoktur.
Goethe


Geçmişi hatırlamayan onu tekrarlamaya mahkumdur.
George Santayana


Gerçeği arayanlara inanın. Bulduklarını iddia edenlerden çekinin.
Andre Gide


Çözümde görev almayanlar problemin bir parçası olur.
Goethe


Olmadığın biri olarak sevilmektense, olduğun biri olarak nefret edilmek daha iyidir.
Andre Gide


Aşık olamayan adem benzer yemişsiz ağaca.
Yunus Emre

Hayat da masal gibidir; ne kadar uzun olduğu değil, ne kadar iyi olduğu önemlidir.
Seneca


Kişilikli olmak, kimse görmediği zaman da doğru olanı yapmaktır.
J. C. Watts


Gülmek iki insan arasındaki en yakın mesafedir.
Victor Borge


Bilgisayarlardan değil, onların eksikliğinden korkuyorum.
Isaac Asimov


En güçlü beyinler, en yüce erdemlere olduğu kadar en korkunç ahlaksızlıklara da muktedirdir.
Rene Descartes


Büyük adım atmaktan korkmayın, uçurumu küçük sıçramalarla geçemezsiniz.
Anonim


Şen adam güneşe benzer, girdiği yeri aydınlatmış olur.
Cenap Şahabettin


Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir.
Eflatun


Kendine bir anlam arayan tek varlık insandır.
Albert Camus


Köhne fikirler paslı çivilere benzer. Kolay kolay yerlerinden sökülmez.
Cenap Şahabettin


Çok dinlememiz, az konuşmamız için iki kulağımız ve bir dilimiz vardır.
Diyojen


Hepimizin aynı fikirde olması iyi bir şey değildir. Yaratıcılığı ortaya çıkaran fikir ayrılıklarıdır.
Aldous Huxley


Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır, biz onu öldürmedikçe.
Balzac


Bir adam yetiştirirsen bir kişi yetiştirmiş olursun, bir kadın yetiştirirsen bir aile yetiştirmiş olursun.
Afrika Atasözü


Eğer yürüdüğümüz yolda hiçbir engel yoksa, o yol sizi hiçbir yere götürmez.
Bernard Shaw

Dün ile bugün arasında bir kavga çıkarsa, yarın kaybeder.
Churchill


Yapılırken heyecan duyulmayan işler başarılamaz.
Emerson


İnsanoğlunun yapacakları, hayal ettikleri ile sınırlıdır.
Arthur C. Clarke


Gerçeğe ancak tek yoldan gidilir, ama ondan uzaklaştıran binlerce yol vardır.
La Bruyere


İnsan özgür olmadan mutlu olamaz.
Dante


Her şeyin ölçüsü insandır.
Pisagor


Gelecek için yapılan en iyi hazırlık, bugünden mükemmele ulaşmaktır.
Sir William Osler


Güzellik, kısa süren bir saltanattır.
Victor Hugo


Akıllı kimdir? Herkesten öğrenen. Kuvvetli kimdir? Hırslarını yenen. Zengin kimdir? Halinden memnun olan.
Meksika Atasözü


Her zaman güvensizlik göstermek, her zaman güvenmek kadar büyük bir yanlışlıktır.
Goethe


Her şeyin değeri zorluğundadır.
Ovidius


Hayatta herkes yanlışlık yapar, ne var ki ahmaklar yanlışlıklarında ısrar eder.
Çiçero


Ne yazık ki, vücudun çökmesi, zekanın olgunluk zamanına rastlar.
Ahmet Haşim


Sonsuz yaşayacakmış gibi öğrenin, yarın ölecekmiş gibi yaşayın.
Mahatma Gandhi


Kendinizi yönetirken kafanızı, başkalarını yönetirken kalbinizi kullanın.
Bussy

Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, işitenin yararlandığı sözdür.
Aristo


Bazen iyi bir öğüt, pahalı bir armağandan daha değerlidir.
Montaigne


Gençlikte sevmek için yaşarız, yaş ilerledikçe yaşamayı severiz.
Saint Euremond


Dünyada insana yardım eden şey raslantı değil, azim ve sebattır.
Samuel Smiles


Bilgi para gibidir, elde ettikçe daha çok istersin.
Josh Billings


Dürüstlük, bilgelik kitabının ilk dersidir.
Thomas Jefferson


Günümüzde insanlar, yalnızca fiyatı biliyorlar, değeri değil.
Oscar Wilde


Neden zevk alındığını anlamaya çalışmak, zevki kaçırır.
Bernard Shaw


Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.
John Lennon


Boş zaman yoktur boşa geçen zaman vardır.
Tagore


Uygarlık giydiğimiz şeydir. Kültür onun altından görünen şey.
Robert Launlake


Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret edemeyen insan yeni okyanuslar keşfedemez.
Andre Gide


Yavaş konuş ama hızlı düşün.
Çin Atasözü


Akıllı insan düşündüğü her şeyi söylemez. Ama her söylediğini düşünür.
Aristoteles


İyi bir gezginin amacı bir yere varmak değildir.
Lao Tzu

Sıkıcı olmanın yolu her aklına geleni söylemektir..
Voltaire


Silgi kullanmadan resim yapma sanatına hayat denilmektedir.
John Christian


Çocukluğunu tam yapmamış insan, kolay kolay tam bir insan olamaz.
Hölderlin


Kaderini değiştiremiyorsan tutumunu değiştir.
Çin Atasözü


Düşünmeye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir, bu ise, rüzgarı zaptetmekten daha zordur.
Gandhi


Güzel olan sevgili değil, sevgili olan güzeldir.
Tolstoy


Her insan, yapmadığı tüm iyiliklerden suçludur.
Voltaire


Hiçkimseye güvenmeyen bir insana güvenilmez.
Jerome Blattner


Sağlığını korumanın tek yolu istemediğini yemek, sevmediğini içmek yapmak istemediğini yapmaktır.
Mark Twain


Eğitim, öğrenilen her şey unutulduktan sonra geriye kalandır.
B. F. Skinner


Az konuşmaktan pek az, çok konuşmaktan sık sık pişman olunur.
Konfiçyus


İş hayatı bisiklete binmek gibidir; ya sürekli pedal çevirirsiniz ya da düşersiniz.
Anonim


Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur.
P. Drucker


Gerçek başarı, başarısız olma korkusunu yenebilmektir.
Paul Sweeney


Herkesin üç kişiliği vardır: Ortaya çıkardığı, sahip olduğu, sahip olduğunu sandığı.
Alphonse Karr

Başkaları için kendinizi unutun, o zaman sizi de hatırlayacaklardır.
Dostoyevski


Bir insanın zekası, vereceği cevaplardan değil, asıl soracağı sorulardan anlaşılır.
De Levis


Dil, vücut dediğimiz geminin dümenidir.
Thomas Fuller


Deha, satışa çıkarılan ürünün üstüne konulan markadır.
Jack London


Tembel bir dimağ şeytanın çalışma odasıdır.
Samuel Smiles


Alışkanlık, anahtarı kaybolmuş bir kelepçedir.
Amos Parrish


İnsanın aklı çoğaldıkça can sıkıntısı artar.
Dostoyevski


Açlık, en akıllı balıkları bile oltaya getirir.
Goethe


Eğer yürüdüğünüz yolda güçlük ve engel yoksa, bilin ki o yol sizi bir yere ulaştırmaz.
Bernard Shaw


Düşmanın hata yaparken onu rahatsız etme.
Napoleon


Küstahlık, zayıf insanın güçlü olma taklididir.
Eric Hoffer


Hareketi asla eylemle karıştırmayın.
Ernest Hemingway


Hayatta en büyük eğlence başkalarının "yapamazsın" dediğini yapmaktır.
Walter Bagehot


Mutluluğu açgözlülükle arama ama mutluluktan da korkma.
Lao Tzu


Sağlığı olanın umudu, umudu olanın herşeyi vardır demektir.
Arap Atasözü

Bilge olmak, nelere göz yumulacağını bilmektir.
William James


Bir gemiyi iki reis batırır.
Anonim


Ömrümün özeti şu üç sözden ibarettir: Hamdım, piştim, yandım.
Mevlana


Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.
Çin Atasözü


Geçmişi hatırlamayanlar, geçmişi tekrarlamaya mahkumdur.
George Santayana


İyiliği yalnız iyiler anlar, kötülüğü herkes.
Cenap Şahabettin


Hayat ancak geriye doğru baktığında anlaşılabilir ama hep ileriye doğru yaşanır.
Soren Kierkegaard


Eğitimin amacı boş bir zihni açık bir zihinle değiştirmektir.
Malcolm Forbes


Yaşlılar her şeye inanır, orta yaşlılar her şeyden şüphelenir, gençler her şeyi bilir.
Oscar Wilde


Yalnızca gerçek dostlarınız size yüzünüzün ne zaman kirlendiğini söyler.
Sicilya Atasözü


Yalnızca bir deli, suyun derinliğini iki ayağıyla anlamaya kalkar.
Afrika Atasözü


İnsanlar başaklara benzer. İçleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.
Montaigne


Nankör insan, her şeyin fiyatını bilen fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen kimsedir.
Oscar Wilde


Ümit, mutluluktan alınmış bir miktar borçtur.
Joseph Joubert

Biri sizi bir defa aldatırsa suç onundur. İkinci defa aldanırsanız bilin ki suç sizindir.
Sarah Berhardt


Dünyanın gerçek gizemi görünmeyende değil, görünendedir.
Oscar Wilde


Her şeyi elde edebilirsin. Ama aynı anda değil!
Oprah Winfrey


Arkadaşlık kuvvetli bir bağdır. Paraya ihtiyaç olunca başvurulmazsa, ömür boyu sürer.
Mark Twain


Eğer insanlar hiç salakça şeyler yapmasaydı, akıllıca işler yapılamazdı.
Ludwig Wittgenstein


Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir.
Edward Newton


Başarı, istediğini elde etmek, mutluluk ise, elde ettiğini sevmektir.
Brawn


Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl için ise insanları eğitin.
Huang-Çe


Kadın kocasını daha az sevmeli, fakat daha çok anlamalı; erkek, karısını daha çok sevmeli, fakat anlamaya çalışmamalıdır.
Oscar Wilde


Kaplumbağaya dikkat et! Ancak kafasını çıkarıp risk aldığında ilerleyebilir.
James B. Conant

Alıntı:http://entertainment.tr.msn.com/quoteoftheday.aspx?imageindex=10

11 Eylül 2009

108 Yıl Sonra Gelen Deprem



Konya'da bin yıldır yıkıcı bir deprem yaşanmamış. Kandilli Rahathanesi verilerine göre şehirde 1901 yılından bu yana 4,7'den büyük deprem olmamış. Dün saatler 21.29'u gösterirken 4.5, sabaha karşı da 4.7 büyüklüğünde bir deprem yaşadık. Şehir merkezinin bazı yerlerinde (bizim de o sırada bulunduğumuz Gedavet Parkı'nda) elektrikler kesilince büyük panik oldu. Daha büyük bir sarsıntıda neler olur tahmin etmek kolay diye düşünüyorum.

İşe yarar bilgilerdir aşağıda okuyacaklarınız.

Depremde nerede durmalı

Adım Doug Copp.Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslar arası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır. 875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum, ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket 'azaltma' uzmanıydım. 1985'ten beri aynı anda gerçekleşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım. 1996'da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar.

İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket 'çömel ve korun' metodunu uygularken, 10 maket 'hayat üçgeni' metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik.

Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dahilinde direk olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film 'çömelip korunan/saklanan' kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu.

Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu. Bu film Türkiye'de ve Avrupa'nın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerika'da RealTV programında izlendi.

Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu 'ayıptı, gereksizdi' ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum.

Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim 'hayat üçgeni' dediğim alandır. Nesne ne kadar büyük ve ne kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir.

Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Heryerdeler.
Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.

Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfuslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir:

'Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan 'hayat üçgeni' içinde hayatta kaldım.

Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detayları anlatıyor). Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım 'çömel ve korun' örnekleridir.

DOUG COPP'UN ÖNERİLERİ
1) 'Binalar çökerken basitçe 'çömelen ve korunan' kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.

2) Kediler, köpekler ve bebekler'in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.

3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenli yapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.

4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.

5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..

6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür...Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!

7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir 'frekans aralığına' sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı
gerçekleşene kadar. Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır. Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.

8) Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.

9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Francisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü.
Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu.

10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını /ezilmediğini keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.

30 Ağustos 2009

Çavuş Beldesi ve Bozkırlı Hoca Memiş Efendi



Çavuş Beldesi, Konya-Seydişehir karayolunun 70. Km.sinde. Yıllardır gelip geçtiğim yoldur burası. Zaman ayırıp gezmek ve Memiş Efendi’nin türbesini de ziyaret etmek imkânı bu yaz ortasına kısmet oldu. Kendine özgü coğrafyasından getirdiği bir mimarisi var Çavuş’un. Yakın köyler Hasan Şeyh ve İnlice de böyledir. Çayları birlikte yudumladığımız eşraf, benim alternatif ziraat uygulamaları konusundaki sözlerime hak vermişler, lakin eski usül işlerden de vazgeçmeyeceklerinin mesajını iletmişlerdi tavırlarıyla. Çavuş kasabasının kahvesinde, cana yakın ve misafire ilgili köylünün alternatif kalkınmasına yönelik bir dizi tavsiye ve istişarenin ardından beldeyi dolaşmaya çıktım. Yol üzerinde iseniz ve zamanınız da varsa ziyaret edin derim. Çünkü burada Bozkırlı Hoca Memiş Efendi medfun. Memiş Efendi Türbesine Türkiye’nin farklı yerlerinden binlerce ziyaretçi akın ediyor.
Hakkında şu bilgilere rastlıyoruz:
Şeyh Memiş Efendi (Muhammet Kudsi Bozkıri), Miladi 1784 yılında Bozkır’ın Aliçerçi Köyü’nde dünyaya gelir. İlim sahibi bir aileye mensup olan Memiş Efendi’nin babası Mustafa Efendi, annesi ise Halime Hanım’dır. İlk tahsilini Bozkır’ın Karacahisar Köyü’nde akrabalarından Şeyh İbrahim isimli zattan, aynı zamanda Şeyh İbrahim’in oğlu ve Hadimi Hazretleri’nin çırağı Muhammed Efendi isimli zattan ilim tahsil eder. Daha sonra Kayseri, buradan da Tarhala adıyla bilinen yerde tahsil etmek için izin alarak ayrılır. Eğitimini Hadim’de sürdürür. Daha sonra Alanya’da hadis-i şerif tahsil ederek icazet alır. Mevlana Halidi Bağdadi’yi ziyaretten dönerken Hadim’e ve oradan da Karacahisar’a uğrayan Ödemişli Hasan Kudsi Efendi, beş altı gün Karacahisar’da kalır ve Memiş Efendi’ye Halidi Bağdadi’nin sohbetlerine devam etme izni verir. Memiş Efendi, Şam’a gider ve orada 40 gün kalarak sohbetlerinde bulunur. Daha sonra Halidi Bağdadi’den ders almış olarak Bozkır’ın Karacahisar Köyü’ne döner. Bölgede kendisini çekemeyenlerin çoğalması üzerine şahsına defalarca kendisine suikast düzenlenir. Karacahisar’dan Bozkır’ın Hocaköyü’ne hicret eder. Bu köyde 17 yıl irşad ve müderrislik görevini yürütür. Hocaköyü’nde de kendisini çekemeyenlerin çoğalması üzerine Seydişehir’e gider. Orada da beş ay kaldıktan sonra Çavuş’a yerleşir. Zira bu nahiyede kardeşi İsa Efendi ve onun çocukları bulunmaktadır.
Bozkır ve Hocaköy ahalisi yaptıklarından büyük pişmanlık duyarak 500 kişilik bir heyetle özür dilemeye gelirler. Fakat Memiş Efendi, Bozkır veya Hocaköy’üne dönmesinin mümkün olmadığını belirtir. 1852 yılı Muharrem ayının 13’üncü günü 71 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Vefatından sonra, yetiştirdiği talebeler, Anadolu’ya yayılarak 93 Harbi, Balkan, Çanakkale, 1. Dünya ve Kurtuluş Savaşı’na katılıp kahramanlıklar gösterirler. Oğullarından Muhammed Bahaüddin Efendi tarafından tercüme edilen Şems-üş Şümûs (Güneşlerin Güneşi) adlı kitapta kendisi ve hizmetlerinden söz edilmektedir.
Hamiş: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölümü’nden mezun İlknur Candan isimli bir öğrenci, Memiş Efendi’yi bazı belgelerle birlikte lisans tezi olarak incelemiş. Meraklısına…

28 Temmuz 2009

Güneydoğulu Tarım İşçileri



1944 Brezilya doğumlu fotoğraf sanatçısı Sebastiao Salgado; “Sadece bir fotoğraf çekmek için gitmezsiniz. Amacınız bir öykü oluşturmaktır. Ben güzel bir fotoğraf çekmeye gitmem. Güzel bir fotoğraf çekmek nedir ki ayrıca? Hayır. Ben öykünün içinde yaşamak için giderim. Neler olup bittiğini anlamak için, fotoğraflarını çektiğim insanlara yakın olmak için ve bir şeyler iletebilmek, bir bilgi akışı oluşturabilmek için...” der fotoğrafına dair. Belgesel fotoğrafa ilgi duyanlar onu, ABD başkanı Reagan’a düzenlenen suikast girişimini fotoğraflamasından tanırlar. Mülteciler, işçiler, yoksulluk ve üçüncü dünya insanlarını konu alan fotoğrafları zihinlerde yer etmiştir.

Benim gibi, bir gezi dönüşü fotoğrafı yazıyla bütünleştirmek çabasında olanlar için hoş bir izahtır Salgado’nun dedikleri. Bir öykünün içinde olmak, onu yaşamak esasen, güzel fotoğraflarla dönmektir de. İyi bir fotoğraf, iyi bir öykü kadar değerlidir. Emek ister, keskin göz ister. Kadraja girecek sağlam bir kompozisyonun acelesi vardır. Etkili fotoğrafın bir öykü kadar zamanı yoktur. Parmakla deklanşör sesi arasındaki zamanda bile kaçırılmış nice karelere tanık olursunuz.

Bu yıl kış mevsiminin başından beri fotoğraf gezilerine aralıklı da olsa devam ediyorum. Yol arkadaşlarım Gezgin-Yazar Zeki Oğuz ve Eğitimci Ali Işık’la birlikte Çumra tarafına gittik bu defa. Güneydoğulu tarım işçilerinin yerleştikleri alanlara uğrayıp fotoğraf çekmekti isteğimiz. İlk uğradığımız yer Fethiye köyü yakınlarında bir çadır-köy oldu. Bir önceki gün yağan şiddetli yağmur, yüzlerce insanın barındığı alanda gelişigüzel kurulmuş çadırları sersefil etmişti. Göçerleri rahatsız etmemek ve fotoğraf çekmeye izin almak için “çavuş” adını verdikleri ağanın çadırına uğradık ilkin. Güler yüzle buyur edilip sabah çayına ortak olduk kalabalık ailenin. Bir süre de sohbet ettik.



Dışarıya çıktığımızda meraklı gözlerle izlenip durduk. Yarı aç yarı tok çocuklar, sonra kadınlar ortalığa serpildiler. Kadınlardan kimi taşlardan çattığı ocaklarda bulaşık çamaşır yıkıyor, kimileri bakınıyorlar öylesine. Peşimize takılan çocukların dışında keyifsizlik hakim çadır-köyde. Yanımdan ayrılmayan Medine, Urfa’daki okulunda 4. sınıfa geçmiş. Sırtına sardığı iki yaşındaki kardeşi ile gezinip durdu. Temmuz günü alışılmadık bir serinlik var ortalıkta. “Çocuk hasta olacak” diyorum. Omuzlarını silkip “bir şey olmaz” diyor. Çadırlar açıldı tek tek sonra. “Çekin şu sefaleti, geceden ıslanmayan bir şey kalmadı, aç susuz ne olacak halimiz” serzenişleri yayıldı ortalığa. Nereye uğradıysak benzer yakınmalar işittik. Bazıları uzun zamandır işverenden paralarını alamamışlar. Mayıs-Eylül arası binlerce insan bu tarafa çalışmaya geliyor, iş bitince dönüyorlar yurtlarına. Aileler çok çocuklu ve olumsuzluklardan en çok etkilenenler de yalın ayak dolaşan çocuklar. Ötede bir çadırdan çağırıyorlar bizi. 18 yaşındaki genç anne, 10 günlük bebeği Filiz’i sezeryanla doğurmuş Çumra’daki hastanede. Mama, süt istiyor. Fotoğraf çektirmek isteyenlerin sayısı artıyor lakin bende çoğalan keyifsizlik içime sızıp duruyor. Sebastiao Salgado, benim burada gördüklerimin bin katı çaresizlikleri gördü de ondan mı öykünün parçası olmayı tercih ettiğini söyledi acaba? Öyle olmalı. Fotoğraflarına yeniden bakıyorum Salgado’nun yazımı yazarken. Burada savaş yok, bunlar mülteci de değil. Yaşam şartları yaşanacak cinsten de değil. Orta yaşı geçmiş olanlar çoktan alışmışlar göçerliğe. Gençlerin çoğu aynı görüşte değiller.



Çumra Kaymakamlığı geniş bir çadıra anasınıfı açmış. 40 kadar çocuk iki anasınıfı öğretmeni nezaretinde eğitim görmeye başlamışlar. Öğretmenlere böyle bir yerde çalışmanın bir anlam ifade edip etmediğini soruyorum. Farkındayız diyorlar. Çeşme az ileride. Çoluk çocuk ellerinde su kaplarıyla sudan dönüyorlar. Tuvaletler gelişigüzel yerlere yapılmış. Sağlıksızlığı tasvir edecek değilim. Tarım işçiliği sadece bu bölgede değil Konya kırsalında güneydoğulu çok sayıda ailenin geçim kaynağı. Zeki Oğuz’a fısıldıyorum: Bunlar için sezon sonunda kaldırılabilir prefabrik evler yapılsa nasıl olur ki? Birbirimize bakıyoruz…

Alibeyhüyüğü’ne yakın bir başka çadır-köye uğruyoruz öğle sonrası. Burada durum daha beter. Urfa, Viranşehir, Adana ve Mersin tarafından gelmişler. Beldenin çöplüğüne bitişik yerleşim alanındaki insanların ortak şikayeti çöpten gelen sinekler. Çadırların içine su işlemiş. Yatak yorgan dışarıda kurumayı bekliyor. Burada birden fazla çavuş var. Ağzı laf yapanlar söz alıp şikâyete başlıyorlar. Haksız değiller elbette. Durumu yetkililere aktarmak için girişimde bulunacağımızı ifade edip Çatalhüyük yoluna koyuluyoruz.

Fotoğraf çekmeye gidiyorsanız benzer öykülerin parçası oluyorsunuz. Fotoğrafı, fotoğrafların öyküsünü vesile kılarak mesajınızı başkalarıyla paylaşmak hangi yaranın merhemi olur bilemem. Benim cephemden işe yarar diye düşünüyorum. Ekmek parası için böyle bir yaşam serüveninde olmak, hiç kolay değil.

18 Temmuz 2009

Sivas Gezi Notları



KONFAD’ın 2008-2009 sezon açılışını Sayın Vekilimiz Mustafa Kabakçı’nın güzel fotoğraf gösterisiyle açmıştık Mimarlar Odası’nda. On parmağında on marifet bulunan Sayın Vekilimiz, Sivas’ı özellikle de Divriği’yi görmemizi salık vermiş ve fotoğrafçıların burayı ziyaretleri için gereken desteği sağlayacağını ifade etmişti.
Sonbaharda bize mahsus türlü sebeplerin araya girmesiyle ertelediğimiz geziyi geçtiğimiz hafta sonu gerçekleştirdik. Kendisi şehir dışında olduğundan karşılaşma imkanı bulamadığımız Sivas Valisi Sayın Veysel Dalmaz’ın talimatlarıyla her bakımdan mükemmel şekilde konuk edildik. On beş yılını Konya’da geçiren Valilik Basın Halkla İlişkiler Müdürü dost canlısı sevgili Mustafa Apaydın’ın rehberliğinde Sivas il merkezini adeta karış karış gezdik.

Halısı, Kangal cinsi köpeği, çakı-bıçağı, Balıklı Kaplıcası, Aşık Veysel’i ve Tarihi 4 Eylül Kongresi ile ülkemizde müstesna bir yeri olan Sivas’ın Konya ile tarih ve kültürel doku bakımından pek çok ortak yönü mevcut. Sivas’ı gezerken bunu hissedebiliyorsunuz. Şehir, mirasına sahip çıkan diğer şehirlerde gördüğüm bir yenilenme süreci geçirmeye devam ediyor. Kadim eserlerin kiminin restorasyonu tamamlanmış, kimininki inşaat halinde. Sivas Tarihi Kent Meydanı’nın hiçbir yerde rastlanmayacak bir özelliği var. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi eserlerini bir arada görüyorsunuz. Buruciye Medresesi, Gök Medrese, Şifaiye Medresesi, Kale Camii, Eski Sivas Lisesi ve Hükümet Konağı bir arada. Eski ile yeniyi toplayan bu alan şehrin en işlek bölgelerinden. Buruciye Medresesi’nin serin eyvanında çayımızı yudumlarken, buranın Urfa’daki Gümrük Hanı kadar büyük olmasa da nispeten benzediğini fark ettim. Şimdilerde el sanatları üretilip satılan Medrese aynı zamanda çay-kahve içip dinlenebileceğiniz bir güzel yer olmuş. Abdi Ağa ve Osman Ağa Konakları sedirlerinde oturup huzur duyacağınız mekanlar. Sultan Alaaddin tarafından vakfedilen ve bir Danışmentler eseri olan Ulu Camii’ye varmadan Sivas’ı gördüm demenize imkan yok.



Pazar günü de anlatmaya kelimelerin yetmediği, Pirimiz Evliya Çelebi’nin “methinde diller kısır, kalemler kırıktır” dediği Ulu Camii’yi görmek için Divriği’deydik. Kangal-Divriği arasındaki yolun dar ve dolambaçlı oluşu sebebiyle belirlediğimiz vakitte ilçeye ulaşamadık. Sırf Ulu Camii hatırına bu yola bir çare bulunmasının elzem olduğunu düşünüyorum. Divriği Kaymakamı Sayın Önder Bakan tarafından cami önünde karşılandık. Bu muhteşem eserden öyle etkilendik ki, “aklım Mardin’de kaldı” ifadesini “aklım Divriği Ulu Camii’nde kaldı”ya tebdil etmek geldi içimden. Mustafa Apaydın söylemişti bir gün öncesi: Camiyi görünce beş dakika öylece kalacaksınız olduğunuz yerde diye. Az bile söylemiş. Caminin bilgi dolu imamı İlahiyatçı Hasan Hoca’nın sözleri kulağımızda, Daruşşifa Taç Kapısı ile caminin Kıble Kapısı arasında kalan iki duvar arasında tam bir saat boyunca gözümüzü ayırmadan seyre koyulduk bu muazzam eseri. Taşlarla şiir yazılır mı? Yazılmış işte.

Yapı, mimari özelliklerinin yanı sıra sergilediği geleneksel Anadolu taş işçiliği örneği ile de UNESCO miras listesinde korunması gerekli “Dünya Kültür Varlığı” olarak yer alıyor. Bu yönüyle Türkiye’de bir ilk. Bu unvan için hiç kimsenin çabalamasına gerek bile kalmamış. Özellikle kıble kapısının baş döndüren taş işçiliğini gören ecnebiler bu işe öncü olmuşlar. Ne yazık ki, buraya gelen bazı aklı evveller de o canım işlemelere tırmanarak çakılarla isimlerini kazımışlar. Divriği Ulu Camii ve Daru’ş-şifası adıyla dünya sanat tarihinde yer alan bu eşsiz eser, Anadolu Selçuklu Devleti Mengücek Oğulları Beyliği döneminde (1228) Mengücek Beyi Ahmet Şah tarafından, Şifahane ise Ahmet Şah’ın eşi Melike Turan tarafından yaptırılmış. Cami ve Darü’ş-şifanın dünyadaki diğer tarihi eserlerden bir takım farkları var: Böyle mükemmel üç boyutlu detaylı geometrik sitiller ve bitkisel bezemeler hiç bir yerde yok. Kapı ve duvarlara işlenen tüm motifler asimetrik ve her karede binlerce taş işlemeli motif bulunuyor. Usta, tekrardan kaçınmış, kendisini yenilemiş ve hiç bir motife bağımlı kalmamış. İşin ilginç tarafı başka bir eser de yapmamış. Bu yönüyle de tek olma özelliğine sahip. Şifahane Taç Tapısı, Cami Kuzey Taç Kapı, Cami Batı Taç Kapı ve Şah Mahfili Taç Kapısı olmak üzere dört kapısı bulunuyor. Ölmeden evvel görülmesi gereken yerlerden diyerek özetlemekte fayda görüyorum.

Fotoğraf gezilerinin fotoğraf dışında müthiş öğretici güzellikleri mevcut. Yaşamak lazım. Beni fazlasıyla etkileyen engellerim olmasına rağmen, böyle geziyi organize etmek yormuş olsa da neticesi güzel oldu. Gezinin gerçekleşmesine vesile olan Sayın Vekilimiz Mustafa Kabakçı’ya, konukseverliği için Sivas Valisi Sayın Veysel Dalmaz’a, gülümsemesi eksilmesin Valilik Basın Müdürü Mustafa Apaydın’a KONFAD Yönetim Kurulu adına şükranlarımı sunmak isterim. Sezon başında programa koymayı hiç aklımıza getirmediğimiz müstesna yurt köşelerini tanımamıza vesile oldular. Varolsunlar.