Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

Dr.M.ULUTÜRK

31 Mayıs 2011

Erbil Gezi Notları

Nisan’da görmeli asıl Doğuyu, Güneydoğu’yu. Fırat ve Dicle kıyılarında baharın en görkemli zamanlarına tanıklık etmeli insan. En güzel süslerini takınmış mevsimin Nisan sonu. Turabdin coğrafyasının bir ucundan diğer ucuna, Cizre’ye oradan Habur’a doğru yol alırken, geçip gittiğim yolu hiç bu kadar güzel görmediğimi söylemeliyim.
Tarih Bölümünden bir grup Yüksek Lisans öğrencimle Kuzey Irak’a, önce Erbil’e, vakit kalırsa Süleymaniye ve Kerkük’e gideceğiz. Ortalama 7 saati bulacak yolculuk için Batman’dan bindiğimiz ve her gün Erbil seferi yapan yolcu otobüsünde bütün koltuklar dolu.  

Habur’dan üçüncü geçişim olacak bu. Önceki, geçen yılın baharındaydı yine. Daha önceki ise yıllar evvel lise öğrencisiyken. İran-Irak savaşı devam ediyordu ve Bağdat ve Kerbela harap haldeydi. Habur sınırı bana hep zahmetli geçişleri anımsatır. Kilometrelerce uzayan kamyon kuyruklarına bu defa yüzlerce küçük araç eklenmiş. 2,5 saatlik bir bekleyişin ardından sınıra yakın Zaho’ya ulaşıyoruz. Burası Kürdistan Bölgesel Yönetimine bağlı 100 bin nüfuslu bir şehir. Bana Türk mallarının toptancı deposu gibi gelir hep. Habur Çayı ikiye ayırıyor. Sınırdan itibaren evlerin, işyerlerinin balkonlarında, çatılarında Kürdistan bayrağı dalgalanıyor. Bütün yerleşim yerlerinde çok sayıda bayrak görebiliyorsunuz.
Sonraki durağımız Duhok. Her geçen gün gelişip büyüyen bir şehir burası. Milyonluk  nüfusa sahip. Adını verdiği üniversiteden şehri temaşa etmek mümkün. ABD’nin Irak’ı işgaliyle başlayan kuzeye göçten hayli etkilenmiş. Çarşı pazarında otantik mekanlar bulma imkanı yok. Uzakdoğudan gelen mallarla tıka basa dolu dükkanlar.
Bozuk yollardan yavaş ilerleyen otobüsümüzle akşam sonrası Erbil’e ulaşıyoruz. Neredeyse 10 saattir yoldayız. Konuk olacağımız arkadaşlar bizi karşılıyorlar. Hoş bir sohbetin ardından sabah için dinlenmeye çekiliyoruz.  
Dohuk Üniversitesi
Asurlular zamanında Arba-ilu, Arbela; eski İran kaynaklarında Arbira olarak geçen ve gelişmiş bir kent olan Erbil, Aşağı ve Yukarı Zab suları arasında kurulmuş. Musul, Altınköprü, Bağdat-Basra yollarının kavşak noktasında bulunan şehir, Irak Selçukluları idaresinden sonra 1144 tarihinden itibaren Beytekin hanedanından Küçük Ali’nin ve Erbil Atabeklerinin başkenti olmuş. Kökböri’nin evlâdı olmadığından, vasiyeti üzerine Abbasî halifesine kalan Erbil, Moğol istilâsından sonra uzun müddet karışık ve sıkıntılı dönemler yaşamış. 1731’de, Nadir Şah’a karşı uzun süre dayanan kale, şehrin düşmesinden sonra harabe haline gelmiş ve 1849’da esaslı bir şekilde tamir edilmiş. Erbil, Osmanlı döneminde, 19. yy. başlarına kadar Bağdat'a bağlı bir kaza merkezi olarak idare edilmiş. Muzafferüddin Kökböri devrinde (1136-1190) imar edilmiş bir şehir Erbil. Kökböri, devleti ve saltanatı küçük olmasına rağmen, İslâm dünyasında büyük bir üne kavuşmuş. Aşağı Erbil’de yüksek minareli bir ulu cami, bir medrese, 4 dârûl-aceze, dul ve yetim yurtları ile ribatlar yaptırarak şehri mimarî eserlerle donatmış.
Erbil, Kürdistan Bölgesel Yönetiminin başkenti. Kuzey Irak’ta olmak, yaşanan birtakım talihsizlikler sonucu bilmeyenlerin nezdinde ürkütücü geliyor. Bölgeye gideceğimi duyan eş dostun aman dikkat edin sözleri beni gülümsetiyor. Bütün şehir ve çevresi müthiş bir hızla büyümeye devam ediyor. Üç milyona yakın nüfusa yeni göçler ekleniyor. Batıdaki şehirleri aratmayan yapıları, alışveriş merkezleri ve tahminlerin çok ötesindeki asayişi ile görülmeye değer. Hiçbir emniyet sorunu yok. Suç oranı çok düşük. Gayet dindar bir halkı var şehrin. Etnik ve dini unsurlar fazlaca. Asuri, Kürt, Türkmen, Ezidi, Süryani, Arap bir arada yaşıyor. Yollarda sıkça pasaport kontrolleri can sıkıcı olsa da, şehre girdikten sonra Türkiye’den geldiğinizi duyan halkın ilgisi sevdiriyor Erbil’i.
Erbil Kalesi içi
Yakın bir tarihte Uluslararası Erbil Havaalanı’na Türkiye’den direkt uçuşların başlaması, konsolosluk ve Türk bankalarının açılması, sınırdan günübirlik ticaretin yoğun olması bölgeye gidenlerin sayısını arttırmış. İstanbul, Adana, Ankara, Mardin, Gaziantep, Diyarbakır ve Batman’dan otobüslerle direkt Erbil’e gidebilirsiniz. Dilerseniz Silopi’den sınıra kadar dolmuş taksilerle, sınırdan sonra da yine dolmuş taksiler ile geçişinizi yapabilirsiniz. 15 günlük ücretsiz vize ile birbirine fazla uzak olmayan şehirleri gezebilirsiniz.
Kaptanımız Mecid bizi gezdiriyor. Caddelerdeki bütün arabalar yepyeni. Cuma günü tam, Cumartesi yarım gün resmi tatil. Konsolosluklar var işlek caddeler üzerlerinde. İş yeri ve kurum levhaları Arapça ve Kürtçe.     
Yukarı Erbil olarak bilinen Erbil Kalesi ve kale içinde şimdilerde boşaltılan mahalle, köni şeklinde yığma bir tepe üzerinde bulunuyor. 15 m. yüksekliğinde surlarla çevrili olan Erbil Kalesi, XIX. yy. da savunmadan çok yerleşme alanı olarak kullanılmış. Geniş duvarların üst kısımları geriye doğru daralan asma katlar şeklinde konak, ev, depo gibi yapılar şekline dönüştürülmüş. Erbil’e gidenlerin uğrak yeri burası. Kale içinde kısa bir tur attıktan sonra müze olarak düzenlenen eski bir Erbil evine uğruyoruz. Prof. Dr. İhsan Doğramacının dedesine ait bir konak mevcut burada. Erbil kalesinde eskiden yerleşim varmış.  Kale içinin turizme kazandırılması amacıyla boşaltılmış durumda. Fakat bir restorasyon faaliyeti göze çarpmıyor.
Düzenlemesi tamamlanan Erbil Meydanı bütünüyle gözler önünde. İbn el-Mustavfî olarak da bilinen ve Sultan Kökböri döneminin Erbil Valisi, Tarihçi Mübarek bin Ahmed Şerafeddin’in (1169-1239) çok büyük bir heykeli bulunuyor kalede. Burada herkes fotoğraf çektiriyor. Bir grup küçük kız öğrenci grubu duvara oturmuş sohbet ediyorlar. Onlardan beni izleyen birine “kız yoksa okuldan mı kaçtınız” diye soruyorum. “valla kaçmadık, okuldan çıktık şimdi” diye atılıyor birisi. Kimi Türkmen, kimi Kürt öğrencilerin arasına girip fotoğraf çektiriyorum. 
Çay ocağının sahibi Türkmen Halil Dede ve çalışanları
Oradan Kayseri Pazarı’na geçiyoruz. Türkiye’ye göre ucuz fiyata elektronik eşya almak isteyen gruptan birkaç kişi ile ayrılıp fotoğraf çekmek için Osmanlı çarşısına giriyorum. Halep’te, Şam’da gördüğüm bedestenlerin aynı burası. Gezmekten, esnafla hoşbeş etmekten çok keyif alırım. Selamımıza içtenlikle mukabeleler alıyoruz. Çarşı içinde terziler, kasaplar, kumaşçılar, hediyelik eşyacılar ne ararsanız var. İşte tam burada çay içmek için kendimize yer ararken Türkmen Halil Dede ile karşılaşıyoruz. 80’lik Dede, Türkiye’den geldiğimiz öğrenince keyifleniyor. L şeklindeki kahvenin duvarları çerçevelenmiş fotoğraflarla dolu. Barzani’nin desteğiyle restore edilmiş dükkan. Sokak içindeki taburelere oturuyoruz. Halil Dede bize Bakan Davudoğlu ile birlikte çektirdiği fotoğrafı gururla gösteriyor. Ardından da, “Tayyip Erdoğan hoş çocuk” diyerek güldürüyor bizi. Bütün Erbil  bir yana asırlık çaycı Halil Dede’nin mütevazı dükkanında çay yudumlamak her şeye değiyor. Titreyen elleriyle bizzat getiriyor arka arkaya içtiğimiz çayları. Ayrılırken para da kabul etmiyor, misafirden para alınır mı hiç diyerek. Her yerde Dolar ve Türk Lirası kullanılabiliyor. Bankacılık sistemi gelişmediğinden kredi kartıyla alışveriş imkanı yok henüz.
Erbil’in modern yüzü düzenli, yemyeşil büyük parklarla da göze çarpıyor. Bunlardan biri de Minare Park. Adını XI. Yüzyılda yapılmış ve hala dimdik ayakta duran bir Selçuklu minaresinden alıyor. Hemen yanında bir teleferik istasyonu bulunuyor.
Erbil Kalesi Önünde
Vakit darlığından çok da uzak olmayan Süleymaniye şehrine, şiddet olayları sebebiyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi sınırları içinde olmayan Kerkük’e gidemiyoruz. Irak’ta şiddetin son bulmasını ümit edip başka sefere diyerek Erbil’den ayrılıyoruz.
Yrd. Doç. Dr. Muammer ULUTÜRK

06 Şubat 2011

Meramlı Bir Portre/İğneci Bedriye


Köy ve şehir özelliklerini birlikte görebileceğiniz bir yerde çocukluk günlerini geçirmenin farklı yanları az değil. Bundan zaman zaman bahsediyorum.
70’li yıllar... Bedriye Abla, çocukluğumda korkuyla karışık saygı duyduğum nadir kişiliklerdendi. Yaz kış kimin hastası varsa, kime iğne yapılacaksa çıkar gelirdi evinden. Kalın ve sert ses tonuyla emreder gibi konuşurdu karşısındakiyle. Kısa boylu, orta yaşı çoktan aşmış harbi bu kadını tanımayanımız yoktu. Pazen pantolon giyerdi Bedriye. Üzerinde pantolon gördüğüm ilk kadındı. Elinde kocaman bir fortmen çanta. Fortmen çanta ne demekse...

Biz onu İğneci Bedriye olarak bilirdik. Bazen evinden alır gelirlerdi. Çoğu zaman da iş ortağı Süleyman motosikletinin ardına atar, Bedriye iğnesini yapana kadar dışarıda beklerdi. Ara sıra bozuşurlardı.
Çantasından gereçlerini çıkarırken evin hanımı piknik tüpünü çoktan hazır ederdi yanında. Tüpün olmadığı günlerde gaz ocağı ile kaynardı edevat. Sonraları ispirto ocağı çıktı. Bedriye söylenir dururdu kendinize bakmazsınız, sonra da yersiniz iğneyi diye. Metal şırınga kutusunu açar, uygun iğneyi bulur sonra da kocaman enjeksiyon takımını içi su dolu kapta kaynatırdı. Bu steril işlem bana bir tür cerrahi müdahale gibi gelirdi. Meraklı gözlerim kaçırmamaya çalışırdı olup biteni. Sonra Bedriye kırk yılın başında ikram edilen çay ya da kahveyi içer hızla giderdi evine. Konya’dayken bir ara gördüm onu Meram’da. Sağ mıdır bilmem.  

25 Aralık 2010

Minimalist sinema


Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sektörleşmeye başlayan sinemada, belli biçemlerin dayatılmasına bir tepki olarak çeşitli akımlar ortaya çıkmıştır. Minimalizm de belli bir kronolojik süreç geçirip kendisinden önceki kimi akımlarla etkileşime girerek olgunlaşmış bir sanat anlayışıdır. Doğmasında öncülük eden sanat akımlarının ortak özelliği, gerçekçilik, nesnellik, işlevsellik, sadecilik gibi oluşumlardan beslenmeleridir.
Ortaya çıkışı ve duruşu ile avant-garde/öncü bir sanat akımı olarak kabul edilen Minimalizm, "şeyler"in özünü araştırır, saf ve deneysel olandan yana tavır koyar. Nesnelliği ve öze yönelik bir formalizmi önceleyen bu akım, bilhassa biçimselliği ve estetizmi gözetmektedir. Bu anlamda aşırı kuralcı bir yapı söz konusu olduğu söylenebilir. Akımın ortaya koyduğu temiz, arı, yalın estetik anlayışı, 60'larda "Sanat sanat içindir" ilkesini yüceltmiştir. Aşırıya varan bir tüketim toplumu ruhuna karşı ortaya çıktığı görülen minimal akım, günümüz yaşam tarzlarında ve sanatta kendine ait yalın yeri korumaktadır. Minimalist sinemanın da, daha saf ve katışıksız bir sinema arayışının ürünü olduğu söylenebilir. Gereksiz eklentilerden arınmış, yeteri kadarı ile görsel ve öyküsel anlatımını kurmaya çalışan bir sinemadır bu. Anlatması gerekenden fazlasını anlatmayı, göstermesi gerekenden fazlasını göstermeyi gereksiz bulan bir görüşü temsil eden akım, "seçkin bir sadecilik" olarak nitelendirilebilir.

Minimalist Sinemanın temel özellikleri şu şekilde sıralanır:

- Amatör oyuncu kullanımı öncelenir. Profesyonelliğin sebep olduğu aşırı mimikli oyunculuktan kaçınılır.
- Oyunculukta sadelik ve doğaçlama tercih edilir.
- Bir oyuncu bir karakteri karşılar. Birkaç oyuncu aynı tipi oynamaz.
- Dekor ve objeler olabildiğince sade ve işlevseldir.
- Mümkün olduğunca doğal ışık kullanılır.
- Sabit kamera açıları ve uzun planlar tercih edilir.
- Yapay efektlere başvurulmaz.
- Dublaj yerine sesli çekim yapılır.
- Dış müzik gibi destek öğelere yer verilmez.

Gerçeği Gerçekle Düzeltmek

Sanat dilinin dolaysızlığı ile rağbet gören Minimalist Sinema, gerçekçi bir duruşun ifadesidir. Sadeci, kim zaman da belgeci bir tutumun, yaşamla paralel gelişen bir filmsel yapının oluşumudur. Yapay efektler ve bol aksiyonla yoğrulmuş sinema anlayışına karşın hayatın bir parçası gibi duran filmler üretmeye çalışan Minimalist yönetmenler, "gerçeği gerçekle düzeltmek" adına arındırılmış bir estetik anlayışı gözetmektedirler. Muhtevası en aza indirgenmiş bir sanata ulaşmanın hedeflendiği bu akımda, biçim içeriğe tekabül eder.

Bresson'un deyimiyle "bir kemanın yettiği yerde ikincisini kullanmamak" gerektiğini düşünen Minimalistler, kendiliğindenlik, tazelik ve yalınlık peşinde olmuşlardır. Hakikiyle sahtenin karışımının sahteyi verdiğini düşündüklerinden bu ikisini ayırma ihtiyacı hissetmişlerdir. Fakat hakikate dair bakış açılarının salt biçimsel bir titizlikle örülü olması, beraberinde bazı problemleri de getirmiştir.

Gerçekliğin parçalanıp yeniden kurgulanmasıyla elde edilen bir yapının, hakikati perdelediğini gören Minimalistler, "zaten güzel olan gerçeğe ek bir güzellik katmaya çalışmanın" gereksizliğini imleyen bu düşünceyi alternatif olarak sunmuşlardır. Fakat eleştirdikleri hataya düşerek oluşturdukları yapı, gerçekliğin hiç olmadığı kadar sıradan ve yoksunlaştırılmış bir başka türevidir. Zira gerçeğin kendisi, hatalı buldukları tarzlardaki kadar atraksiyon ve gösterişe yaslanmamakla beraber, onların savunduğu kadar durağan bir çizgi de takip etmeyebilir. Böylece damıtmaya çalıştıkları sanatı, farkında olmadan yoksullaştırdıkları görülür.

Minimalizmin salt formel yönünü sahiplenerek içini doldurabilmek pek mümkün görünmemektedir. Bu akımı sahiplenenlerin bazı kurallar belirlemeleri önemli bir seçkinciliği simgelemekle beraber bu durum, bir süre sonra kendilerini fazla sınırlıyor olmalarına sebep olmuştur. Resim sanatında hiçbir şey anlatmayan, konuyla ilişiği olmayan figürasyonlara, müzikte notasız ve sessiz eserlere imza atan minimalistler, sinemada ise mahrem olanın alanına girerek bu sanatı sırf izlenimci ve ifşa edici bir boyuta indirgerler. Sınırları zorlayarak gerçekliği değiştirmeye çalışanlara tepki vermek isterken, kendileri de bir başka sınır boyunda seyreder hale gelmişlerdir.

Minimalizm, onca şaşaa, süs ve blöfe aslında hiç de gerek olmadığının, hatta bu abartının sinemayı deforme ettiğinin fark edilmesi açısından önemli bir karşı duruştur. Gerçekliğin görkemde değil, küçük ve sade hayat tarzlarında olduğu fark edilmiş, sadeliğin gerçekliği seçkin bir dille ve fazlalıklardan kurtularak ortaya konmuştur. Ancak salt minimal akımdan hareketle bir sinematografi oluşturmaya çalışmak, faktörlerden kurtulamamaya ve sanatın özünden uzaklaşmaya sebep olabilmektedir. Minimalizm bir amaç değil, bir "sonuç" olabildiğince yaratıcılığı tetikleyecektir.

"Minimalist Yönetmenler" ya da...

Bu akımın bir sonuç olarak ele alınması gereği sebebiyle herhangi bir yönetmenin "minimalist" olarak tanımlaması, sınırlayıcı bir konum arz eder. Bu sebeple, "Minimalist yönetmenler" yerine, "filmlerinde minimal unsurlara rastlanan yönetmenler" şeklinde bir ifade kullanmak daha isabetli olacaktır. İlk olarak 30'larda, usta yönetmen Yasujiro Ozu?nun filmlerinde rastlanan bu üslup, Fransız yönetmen Robert Bresson?un yalın tarzı ve arınmış sinematografisinde de fazlasıyla görülmektedir. Müzikli ve danslı Hint filmleri arasından sıyrılıp kendi gerçekçi tarzını oluşturabilen bir yönetmen olan Satyajit Ray de bu grup içerisinde anılır.

Abbas Kiyarüstemi, Bahman Gobadi, Cafer Penahi gibi yönetmenleri barındıran İran Sineması ise sade anlatımı ve yapay olandan arındırılmış hikâye örgüsü ile bu akımın merkezinde yer alır. Dardanne Kardeşler, Kaurismaki Biraderler, Jim Jarmush gibi isimlerin de dâhil edilebileceği bu listenin Türkiye?deki en önemli temsilcisinin ise Nuri Bilge Ceylan olduğu söylenebilir. 
Alıntı: http://www.facebook.com/group.php?gid=37114722466

KAYNAKÇA:

Pelin Özdoğru, Minimalizm ve Sinema, Es Yayınları, 2004.
Robert Bresson, Sinematograf Üzerine Notlar, Nisan Yayınları, 2000.
İlhami Çiçek, Satranç Dersleri, Edebiyat Dergisi Yayınları, 1972.
Cahit Koytak, İlk Atlas, Yazı Yayıncılık, 1990.

21 Kasım 2010

Gezdiğim Yerlerden Tavsiye Lokantalar

Vakit oldukça bu bölümde güncellemeler de yaparak beğendiğim, nereye gidelim, nerede gezelim, ne yiyelim gibi sorularınıza cevap olacak tavsiyeler sayfası burası. Beğenmek elbette göreceli bir kavram...

1) Diyarbakır, Mustafa'nın Kahvaltı Dünyası: 
Diyarbakır Hasanpaşa Hanı içerisinde, 2. katta. Telefonu: 0 412 228 93 45.
Mekanı fevkalade güzel bulacağınızdan eminim. Ben çok sevdim. Bir hafta sonu erkenden rezervasyonu da ihmal etmeden burada olun derim. Ve kitapseverler; sonra da hanın alt katındaki kitapçıya uğrayın muhakkak. Kahvaltı ve kitapla bir tam gün bile geçirebilirsiniz. 
İşletmenin web adresi şöyle: http://mustafaninkahvaltidunyasi.net/



2.Urfa, Çardaklı Köşk (Eski Urfa Evi): 
Balıklıgöl karşısında pek otantik bir restoran burası. Telefonu: 0 414 217 10 80.Sıra gecesi ve grup yemeklerine uygun. Damak tadına uygun leziz yemekler bulabilirsiniz. Yemek sonrası bir yudum mırrayı unutmayın. 
web adresi: www.cardaklikosk.com


3. Batman, Ğalo Heyran:
Batman'ın hatta Türkiye'nin en lezzetli ciğercisi. Engin ve Yalçın Usta bu işin piri olmuşlar. Ailenizi de alıp yemeğe gidebilirsiniz. Yeni Mahalle 1008. sokak no: 15. Telefonu: 0 542 631 33 25.


4. Urfa Aziz Usta'nın Yeri:
Balıklıgöl'e çok yakın. Ciğerci Ustanın işyeri sabahın 06:00'sından akşama kadar hizmet veriyor. Ocakbaşında sıcakkanlı ustalarla sohbetler eşliğinde yemek yiyebilirsiniz. Öyle restoran, lokanta tarzında düzenli bir yer değil. Önünüzde sepetler dolusu soğan, biber. Urfa'ya yolum düştükçe uğramayı düşünüyorum.
Telefonu: 0 414 216 68 86

5. Konya Bolu Lokantası:
Konya’da etliekmek sadece burada yenir. 30 yıllık müşterisiyim. İstanbul Caddesi’nden Aziziye Camii’ne giden caddenin solunda. 70′li yıllarda bu lokanta yolun sağ alt kısmında kalırdı. Ortasında bir havuz, botanik bahçesi gibi rengarenk saksılar ve kaytan bıyıklı bir şefi vardı. Öğleye doğru açılır, ikindi vakti kapanırdı o zamanlar. Şimdi akşamları da açık. Adının Bolu olduğuna bakmayın.  Uzun incecik ekmek üzerine muhteşem kıymalı iç ile
odun ateşinde pişirilir. Başka yerde bu kadar güzel yapana rastlayamazsınız.
Mönü; Etliekmek, Konya böreği, karışık pide ve ayran.
Telefonu: 0332 352 45 33
Edit: Eskisi gibi değil. Serenad varken buraya gidilmez. Notlarım aşağıda..
 

 6.Diyarbakır Onur Ocakbaşı
 1964 yılında Hacı Vahit GÜNAYDIN tarafından kurulan işletme, hizmet bayrağını oğlu Vedat GÜNAYDIN'a teslim etmiş. Diyarbakır kebap mutfağının otantik bütün lezzetlerini ocakbaşı tarzında ve üstün kaliteli hizmet standartlarında sunuyorlar. Lezzetleri denemek lazım.
Gazi Cad. S. Nazif Sok. Suriçi/DİYARBAKIR. Tel : (0412) 224 14 05


7.Kebapçı Rıdo
1920’lerin başında rahmetli Rıdvan Örük tarafından açılan Rıdo, bugün Rıdvan beyin ailesi tarafından devam ettiriliyor. Oğlu Mehmet Örük, yeğeni Şeyhmus Örük ve diğer aile fertleri işin başında. 1920’lerde ilk kurulan dükkanda işletme bugün de devam ediyor.
Hararetle tavsiye ederim. Mardin'e yolu düşenler mutlaka uğramalılar.
13 MART MAH. 2011. SOK. 47200  MERKEZ-MARDİN (0482) 212 98 15


 8.İstanbul BB. Haliç tesisleri
İstanbul’un en önemli sembollerinden biri olan Galata Kulesini, Haliç Tersanesini, Kasımpaşa İskelesini ve deniz üzerinde uçan martıların kanat çırpışlarını seyre dalmak mümkün.
Millet kuyrukta yemek sırası bekliyor. Ailelerin tercih ettiği mekanda her tür lezzet var. Temizliği takdire değer. Gerçi bütün BB tesisleri böyle. İlgililere takdirlerimi ilettiğim tesislerden..
İletişim: 444 10 34






9. Ciğerci Hacı Baba (Diyarbakır)
Ciğer konusunda ezberim bozuldu diyebilirim. Türkiye'de eşi yok. Diyarbakır'a gelince ciğer için adres aramayın derim.
Adresi şöyle: 5 Nisan Mah. Öğretmenler Cad. Baran 3 Apt. Altı Bağlar Diyarbakır


 10. Batman TPAO Kristal Park
Tüm zamanların en temiz ve lezzetlerle dolu restoranı. Haftada bir akşamları gittiğimiz yer. Doyurucu mönüleri fevlakade hesaplı. Çocuklar için oyun alanı vs vs her birşey  mevcut. Batman'a geldiğinizde yemek için uğrayacağınız ilk adres.


 11.Konya Çini Ali Köftecisi
Konya'nın tartışmasız en iyi köftcisi. Aziziye Cami yanınaki Tellal pazarına gidip afiyetle yiyebilirsiniz. İkindiden sonra köfte kalmayabilir.




12.Batman Kıvanç Izgara
Giderayak keşfim. Demokrasi Bulvarı, Eflatun sokakta salaş bir yer. Izgarasını beğendim.


13.Konya Serenade Etliekmek
Serenade adını nereden bulmuşlarsa! Etliekmekçinin adı serenad mı olur yahu? 30 yıldır müşterisi olduğum Bolu Lokantasının etliekmeğini yemiyorum artık. Kaliteyi düşürdüler. Havzan Etliekmek ve Cemo'ya da gitmiyorum. Etliekmek öyle metreyle olmaz. Boyu posu bellidir. Serenad yeni keşfim. Bana hayli uzak olsa da yolumu düşürüyorum arada bir. Bu fırın da salaş kategorisinde ama lezzeti mükemmel.
Kamyon Garajı karşısındaki fırının adresi şöyle:
Musalla Bağları Mahallesi, Elmalı Caddesi, No 254, Selçuklu, Konya


29 Ekim 2010

Kısa Notlar


Cumartesi günü şafakla uyandım otobüste. Orta Torosları çoktan aşmışız. Sisli, yağmurlu, soğuk bir sonbahar günü. Aracın penceresine vuran yağmur damlalarından nerde olduğumuzu kestirmem zor. Muavine soruyorum. Pozantı’yı geçtik diyor. İyi diyorum, 14 saatlik yolun çoğu gitmiş. Bir gün önce gezdiğim, gezdikçe başımı döndüren Hasankeyf’i düşünüyorum.
Ne çok gezmişim öyle. Ne çok notlar almışım gezilere dair. 
***
Benim gibi yeri dar adamların yazdıkları umumiyetle kültür-sanat konularıdır. Yazılarımı okuduğunu söyleyen bir ahbabım sordu geçenlerde. Yahu o ne öyle yazdıklarınız? Memleketin hangi yarasına şifadır bunlar? Dedim ki; Muhterem, ne dediğini anladım ben. Birincisi benim yerim dar! İkincisi biz kültür sanat camiasının içinde öyle ya da böyle bulunan kimseleriz. Herkes en iyi bildiği alanı yazar. Sanırım mesele anlaşılmıştır.
***
Elimde 40 yıllık bir Orhan Veli şiir kitabı var okuduğum. “Uyku” şiirinde şunları demiş:
Üzerinde beni uyutan minder                        Sırça tastan sihirli su içilir,
Yavaş yavaş girer ılık bir suya.                      Keskin sırat koç üstünde geçilir,
Hinde doğru yelken açar gemiler,                 Açılmayan susam artık açılır
Bir uyku âlemine doğar dünya.                     Başlar yolu cennete giden rüya…

***
Şunlar ne imiş bakalım…
1-İNFORMAL LİDER : grupta herkesin kendisine danıştığı , iyi anlaştığı , profesyonel kimse.
2-BEDAVA YOLCULUK YAPMAK : grup üyeleri azami güçle çalışırlarken , bazılarının hiçbir şey yapmadan yükselmeleri.
3-HUYSUZ İHTİYAR: geçmişini doyumla geçirememiş ihtiyar. Huysuzluğu bastırılmış duygularından kaynaklanır.
4-GENÇLERLE ANLAŞMA KURALI: onların deneyimlerini paylaş-sizin deneyimlerinizi öğrenmelerine izin ver.

30 Ağustos 2010

Bir Şehrin Hikayesi Yahut Hatırla Ey Şehir

“Hatırla Ey Şehir”, sevgili Ağabeyim İsmail Detseli’nin Konya ve Meram’ın geçmiş yaşantılarını anlatan pek değerli kitabının adı. Uzun zaman sonra elime geçtiğinden hakkında ancak yazabildim. Kitap, muhtevası itibarıyla şehir tarihçilerine, belgeselcilere, kültür ve sanat insanlarına kaynaklık etmekle kalmayacak, yazarın yaşadığı coğrafyayı bir zaman sonra ele alacak olanların başvuru kitaplarından biri olacaktır.

Kaybolup gitmesin diye köy ve şehir kültürünü yazı ve sohbetleriyle şevkle kollama derdinde olan başka birini tanımadım. Çocukluk ve gençlik yıllarında olup biteni bütün detaylarına kadar hatırlayan bir başkasını da. Sade, yalın ve abartısız eski köy yaşantılarından yakın geçmişin şehir hayatına ulaşır İsmail Detseli. Modern zamanlar insana ait olanı kolaylaştırsın lakin dejenere etmesin ister. İyilikler artsın, kötülükler hızla yok olsun, yapay yaşamlar insan geleceğini bunaltmasındır felsefesi. Belki de yazıyı sırf bu sebeple yazar, şiiri bu sebeple çağırır yüreğinden.

Kitabında anlattıklarından bir kısmına yetiştiğimi düşünüp mutlu oldum. Çok önemsedim bu sebeple. Bağbozumu zamanları düştü aklıma.  Dutlu ve Hocacihan’daki bağlarımızdan evimize at arabalarında taşıdığımız üzüm  küfelerinin arasında kaybolduğum günleri hatırladım. Detseli ile aynı coğrafyanın çocuğu olmak, yazdıklarını ziyadesiyle kolay anlamamın vesilesi oldu. Onunla aynı yüreği hissedip aynı lisanı konuşmak duygusuna karışarak dünyaya daha erken gelip, bu şehrin “bir zamanlar”ını yazabilmeyi istedim.

Eli kalem tutan ve yöresel geçmişin izlerini sürmeye merakı olanların, coğrafyalarına vefalarını ödemek adına borçları vardır. İsmail Detseli, kendisini çocuklar gibi sevindirdiğini söylediği “Hatırla Ey Şehir”le borcunu ödemiştir bana göre. Sehavet ehlinin sofralarını kimler bilir şimdi? Ya yokluk zamanlarında mis gibi kokan tam okka şehir ekmeğinin yanında ak helva yiyebilmenin anlatılmaz hazzını? Dağ alıcının, kuru erik ve kayısının uzun, karlı  kış gecelerine eşlik ettiği günleri ya? Şimdi birer masal sahnesi olup gitti herşey. Bir kısmını hatırlayabildiğim o günlerden kalanlar, Detseli’nin işitip derlediği masallar gibi hatırlanacak zamanı geldiğinde. Elbette eskinin her işinin faziletlerle dolu olduğunu söyleyenlerden değilim. Detseli’nin yokluk zamanlarına denk gelen çocukluk ve gençlik dönemlerini  kaleme aldığı yaşanantılardan zorluklarla dolu olanı bugün hiç kimse yaşamak istemez. Lakin yazılmalı, söylenmelidir ki bugünle geride kalan zaman için bir mukayese imkanı olabilsin. Kitapta geçen eski zaman sahnelerinden böyle olanlarına okuyucu tebessüm edecektir.

Bir kitabın elde tutulacak hale gelmesi türlü sebeplerle kolay iş değildir. Günümüzde ticari avantajı bulunduğu düşünülmeyen çalışmalara prim veren olmuyor. Bu sebeple, kitabın yayınını gerçekleştiren Memleket Gazetesi, yazarına vefa göstermiş yerel kültüre de katkıda bulunmuş olmakla tebriki hak etmiştir.

Değerli ağabeyimin birikimini yeni kitaplarda görmekten son derece mutlu olacağım. “Hatırla Ey Şehir”le başlattığı geçmiş zaman yolculuğu devam etsin. Elleri dert görmesin.

Bu Cephede Değişen Birşey Olmalı

Cumhuriyetin ilk yıllarından onlarca yıl geçmesine rağmen, Türkiye’deki her iyi niyet ve faydalı girişiminin altında, umumiyeti Batı uşaklığı, CİA raporları, Fulbright, Rockefeller, Eisenhower, yahut Ford vakfı burslarıyla okumuş siyaset bürokrasi kadrolarının zararlı/gizli faaliyetleri, Batı destekli cemaat/cemiyet yapılanmaları, ecnebi okulları, misyonerler vs.den oluşan korku çemberlerinin içinde yaşayarak geldik bugünlere. Sorulmaz, sorgulanamaz rejimlerini kuranlarla onların ardından gidenler değil de sanki başkaları getirmişlerdi vatandaşa sirayeti bitip tükenmek bilmeyen korkuları. Türkün türkten başka dostu yoktu, bir Türk dünyaya bedeldi. Sınırlar için verilen sözler anlaşmalara bağlı olarak öylece kalmalıydı. Etrafta olup bitenler bizi hiç mi hiç ilgilendirmezdi. İhtiyacımız olan şeyler soylu kanlarımızda idi. Hiç inanmadığım şeylerdendir; biz kendi kendine yetebilen bilmem sayılı kaç ülkeden biriydik.

1930'ların Türkiyesi’nde şeflik rejimi ihdas edip kendilerini ölümsüz lider ilan etme uğraşı verenlerle onların çevresinde peyk olan yalaka güruhları, sol hareketlere katılıp geçmişlerini inkar etmeyi erdem sayanlar, liberalizmi ilericilik sanarak yıllarca ABD’nin kucağına oturanlar; halkı ahmak yerine koyan, kovuldukça geri dönen türlü zihni yapıya sahip iktidarlar Türkiyenin çok daha ileride olması gereken bir konuma gelememesinde önemli roller oynadılar. Batı  ülkelerine paranın yok zamanında gençlerini gönderenlerin niyeti de bozuktu, gidenlerin de. Gidenler döndüklerinde çoktan kültürel tecavüze uğramışlardı. Bilim getirmesi planlananlar, oralardan gelirken ifsadı bir asır önce tamamlanmış kavramların, ideolojik izahların, felsefenin taşıyıcıları oldular. Bilim öğrenip memlekete faydası dokunacaktı bunların. Bir halt yememiştir çoğu. İdealleri ülke kalkınması değildi ki getirsinlerdi. Milli manevi değerleriyle mücadele etmeyen yoktu aralarında. Kendileri solcu-ilerici, muhalifleri sağcı-gerici, geri kalanları da haindiler. Batı solculuğu, yaşadığımız ülkede gericilik, Batı sağcılığı da faşizm olmaktan kurtulamadı senelerdir. (Ne ilginç, eskiden sol eğilimler için muhafazakar/milliyetçi algı asla gerici diyemezdi, çünkü gerici olan kendileriydi!)

Türkiye'nin özünden kökünden getireceği bir idealizmi, enerjisi, bir mefkuresi kalmamıştı da ondan mı bize ait olmayan tanımsız kavramlarla aramızda bir mücedeledir sürüp giderdi?

Bizim ülkemizde çok ciddi okuma/anlama/algılama ile birlikte önyargılardan örülü zihin sorunları vardır. En önemli meselelerimizden biridir bu. Şucular- bucular, filancalar-falancalar niçin öyle oldukları konusunda kendilerine ölene kadar soru sormazlar. Türkiyenin oy depoları, babalarından gördüklerini sorgusuz tekrar etmeyi iş, hatta bir iman meselesi zannetmişlerdir de, İslamköylü bu sebeple defalarca gelip gitmiştir. Oy potansiyellerinin sayesinde dini siyasete alet etmiş en mühim demogog ve yalancı politikacılar sağcılardan, dini değerlerden tırsarak şefli yılların halkı perişan eden günlerine hararetle özlem duyan özüne yabancılar solculardan çıkmıştır.

Anlama problemine net bir örnek 12 Eylül 2010’da yapılacak anayasa referandumu. Hayır diyecek olanlar, hazırlanan metni ülkenin bekası, hak ve özgürlükler açısından yetersiz mi bulduklarından hayır diyecekler, yoksa muhalif buldukları partiye atfen mi yapacaklar itirazlarını? Evet diyecek olanların beklentileri ne peki? Bir sonraki adımda baştan yeni bir anayasanın tesisi mi yoksa muhalif buldukları parti/ler mi?

08 Haziran 2010

Kuzey Irak İzlenimleri

Kuzey Irak’a geçmeden önce Cizre’den kısaca bahsetmek yerinde olacak. Cizre’nin en eski ismi Kardu Gazarta. Persler Gazarta ve Bazibda, Akkoyunlular Cizre’ye Ceziretuşşeref demişler.
Cezire Arapça’da “ada” anlamında. Dicle nehri burada kıvrılıp su adası gibi bir alan oluşturuyor. Cudi Dağı, Fizikçi ve Makine mucidi “Ebul-iz İsmail Bin Rezzez El Cezeri (1153-1233) Türbesi, Cizre Kalesi, Sarayburnu Kapısı, Mem û Zîn Türbesi, Belek Burcu, Hamidiye Kışlası, Nuh Peygamber Camii ve Türbesi, Kırmızı Mederese ve Şeyh Ahmet El-Cezeri Türbesi, Ulu Camii ve Abdaliye Medresesi gibi çok sayıda tarihi eseri barındırıyor. Vakit elverdiğince gezip fotoğraf çektim. En son 24 yıl önce gördüğüm Cizre’de şehrin enine boyuna büyümesi dikkat çekiyor. Restorasyonu tamamlanmış Ulu Camii görülmeye değer. Özel izin dışında girilemeyen Hamidiye kışlası boşaltılmış. Belek Burcu’ndan Dicle’yi temaşa edebiliyorsunuz. Burası acil bir çevre düzenlemesine ihtiyaç duyuyor.

Etkinliğin son günü (16 Mayıs 2010), Şırnak’taki sempozyuma gelen kalabalık katılımcı grubu ile Habur sınır kapısındaydık. Çıkış kapılarının bize ait taraflarındaki bekleme eziyeti burada da devam etti. Resmi bir ziyaret olmasına rağmen uzunca bir bekleyişten sonra Zaho’ya ulaşabildik. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Irak’ın kuzeyinde yer alan özerk bölgenin adı. Kürtler, Asuriler ve Süryaniler bu bölgede yaşıyorlar. Hatırlanacağı üzere, Birinci Körfez Savaşı öncesi ve savaş sırasında Saddam Hüseyin’den kaçan on binlerce Kürt Türkiye Cumhuriyeti’ne sığınmış ve Türkiye tarafından kurulan kamplarda Kürt mültecilere sağlık, barınma ve giyim yardımları yapılmıştı. 83 bin kilometrekareden oluşan bölgesel yönetimin nüfuz alanında 8 milyonu insan yaşıyor. Bölge halkının çoğu Sünni ve Şafii mezhebinden. Katolik, Ortodoks, Süryani, Ermeni ve Keldani kiliselerine bağlı Hıristiyan azınlık ve Yezidi dini mensupları da mevcut. 100 bin nüfuslu Zaho, Irak’a giren Türk mallarının deposu gibi. Bizim sınırın 5 km. ilerisinde olan Zaho’da benzin 850, mazot 650 kuruş. Zakkumların eşlik ettiği duble Zaho-Duhok yolu üzerinde ekinler çoktan hasada girmiş.

Ekibin Duhok’a gidiş amacı buradaki Üniversite ile Güneydoğu’da yeni kurulan üniversiteler arasında bir dizi işbirliği yapılmasıydı. Duhok Üniversitesi 90’lı yılların başında kurulmuş. Kampüste yeni fakülte binalarının yapımı devam ediyor. Oldukça sıcak karşılandık. Öğle yemeğinin ardından birkaç fakülteye inceleme ve tanışma ziyareti yapıldı. Üniversitenin öğretim dili Kürtçe. 30 kadar Amerikalı’nın İngilizce dersleri verdiklerini otobüse katılan jeoloji mühendisi rehberden öğrendik. Kampüs temaslarının ardından Duhok şehir merkezine tuttuğumuz bir taksi ile gittik. Şehir içi ulaşımda makul fiyatlarla çalışan taksiler kullanılıyor. Gittiğim yabancı bir şehirde insanların çehrelerine bakarım hep. Herkes işinde gücünde fakat yüzlerden mutsuzluk aksediyor gibi. Orta yaşın üzerindekiler geleneksel kıyafetler giyiyorlar. Tek başınıza gitmişseniz, yanınızda Kürtçe bilen biri olmadan alışveriş, gezi ayrı bir dert. Türk Lirasına pek rağbet ettiği yok esnafın. Amerikan Doları pek muteber buralarda. Duhok, içerisinde kadim eserler taşıyan bir şehir değil. En azından ben öyle gördüm. Çin başta olmak üzere yabancı ürünleri her yerde bulabiliyorsunuz. Bölgeye son birkaç yıldır, Türkiye’nin ticari ve sosyal iletişim anlamında yoğun ilgisi mevcut. Türk müteahhit firma, mühendis ve işçileri konut atağına girmişler. Habur’dan sonra Duhok’a kadar yollarda güvenlik sorunu yok. Bölgesel yönetimin diğer iki önemli şehri Süleymaniye ve Erbil ile Kerkük kısa sayılacak ziyaret programında yoktu. Başka bir zamanda güneyi de görmenin Kuzey Irak hakkında tam bir fikir oluşturacağı muhakkak.

25 Mayıs 2010

Uluslararası Şırnak Sempozyumunun Ardından

14-15 Mayıs 2010 tarihlerinde Şırnak’ta düzenlenen “Uluslararası Şırnak ve Çevresi Sempozyumu”na katıldım. Cuma sabahı başlayan sempozyum Cumartesi günü değerlendirme oturumu, ardından da birkaç tarihi eser ziyaretiyle sona erdi. Sempozyumun hem uluslararası olması, hem de Pazar günü  Kuzey Irak’ın Dohuk şehri ile Dohuk Üniversitesi’nde bir dizi inceleme turunu da ihtiva ediyor olması, katılımın beklenenden fazla ilgi görmesine sebep oldu.

Şırnak Üniversitesi tarafından organize edilen programları Şırnak Valiliği, Şırnak Ticaret ve Sanayi Odası ve Dicle Kalkınma Ajansı desteklediler. 100 kadar tebliğin sunulduğu oturumlarda Şırnak ili ve çevresinin dini, tarihi, coğrafi ve iktisadi yönleri ele alındı. İlk gün oturumlar Şırnak Üniversitesi’nde, Cumartesi oturumları Cizre Öğretmenevi salonlarında yapıldı. Eş zamanlı yürütülen oturumlardan bazılarını takip etmeye çalıştım. Sempozyum boyunca, yeni kurululan üniversiteden çok fazla beklentileri bulunan Şırnak sivil toplum kuruluş temsilcilerinin heyecanı gözlerden kaçmadı. Kapanışta söz alan bazı akademisyen ve kuruluş temsilcileri, sonraki sempozyumun bölgenin ekonomik kalkınmasına yönelik muhteva taşıması gerektiğini ifade ettiler. Programları düzenleyenler, katılımcıların rahat etmesi için ellerinden geleni yapma çabası içinde oldular.
Sokaklarda karşılaştığım Cizreliler elimde fotoğraf makinesini görünce gazeteci olup olmadığımı sordular. Gazeteci olmadığımı, misafir olarak geldiğimi söyleyince de, kimi medyaya mensup gazetecilerin olup bitenleri çarpıttığını, Şırnak adının artık terörle anılmasını istemediklerini dile getirdiler. İçlerinden biri, bu organizasyondan haberdar olmadıklarını, katılıma belli çevrelerin çağrıldığını, katılmış olsa bile kendisini dinleyen olmayacağını düşündüğünü ifade etti. Ben de, bu tür faaliyetlerin herkese açık olduğunu, bunca akademisyenin bölgenin tanıtılmasına, gelişmesine ciddi katkılar sağlayacağını ve kendisini endişelendiren hususların zaten tartışıldığını anlatmaya çalıştım. Umarım öyledir dedi. Program aralarında konuştuğum bazı tebliğ sahiplerine buraya gelme konusunda yakınlarının uyarıları olmuş. Bir sorun bulunmadığını kendileri de görmüş oldular.
Sempozyum bana göre verimli geçti. Ancak oturumların sıkışık olması, sunumların çok kısa sürmesine neden oldu. Tebliğlerin sempozyum kitabında yer alacak olması neler söylendiğini ortaya  çıkaracaktır. Tunceli, Siirt, Bitlis, Kilis, Batman ve Mardin gibi çevre Üniversitelerin rektörlerinin katılımı, pek de alışılmamış olması ile dikkate değer bir husustu. Şırnak için çok önemli olan bu sempozyumun ulusal medyada yeteri kadar ilgi görmeyeceği görüşünde olanların tespiti doğru çıktı. Şırnak’ta şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı etkinliklerden olan bu sempozyumun göz ardı edilmesinin kasıtlı olduğu görüşünde olanların sayısı bir hayli fazla.
Onlarca katılımcı gibi ilk defa geldiğim Şırnak, sırtını meşhur Cudi Dağına dayamış dağlık tepelik bir yerleşime sahip. İl merkezi nüfusu 2008 yılında 59.435 iken bu rakam 2009 yılında 63.664’e çıkmış. İl merkezinde artan nüfus oranının en büyük nedenlerinden biri üniversitenin açılması, öğrencilerin ve öğretim üyelerinin gelmesi olmuş. Üniversitenin bir şehir için ne denli öneme haiz olduğunun göstergelerinden biridir bu durum. İl merkezine dolambaçlı uzunca bir yoldan giriş yapıyorsunuz. Doğunun tipik il ve ilçelerindeki gibi canayakın ve yardımsever insan profili mevcut.
Sonraki yazımda gerek bölgeden gerekse Kuzey Irak’tan edindiğim gözlemlerimi aktarmaya devam edeceğim.

09 Mayıs 2010

Isonzo Savaşı'nın Tablosu

1929 Berlin doğumlu Alman Şair ve Yazar Günter Kunert’in (1929- ) yazdığı kısa fakat son derece etkili öyküyü okumuşsanız, gerçeği halktan kaçıran, olup biteni yok sayan, görmezden gelen yönetim zihniyetlerinin, tarihin gerçeğini saklamak çabasında olanların bu işi nasıl kotarıverdiklerinin detaylarını bulursunuz. Öykü sahnesi şöyle:
“Savaşa ressam da katılmıştı; dönünce gördüklerini gösreten bir tabl yaptı: Ön planda, yerlerde karınları deşilmiş, dışarı fırlamış barsaklarıyla ölümle pençeleşen insanlar yatıyordu. Bunların yanında, atın ve tankların altında ezilip kanlı bir hamur haline gelmiş, şurasında burasında kırık kemik parçaları gözüken cesetler vardı. Arkada, kanlı ve çamurla üniformaları içinde korkudan gerilmiş yüzleriyle iki düşman ordunun erleri kıyasıya savaşmaktaydılar. Arka planda, savaş alanı dışında subaylar vardı; bir bölümü kadın ve kızları gebe bırakmaya uğraşırken, bir bölümü konyak şişesini kafaya dikmiş kafayı çekiyor, bir başka bölümü ise, tüm bir bölüğün donanımına yetecek parayı havaya savuruyordu. Ressam bu tabloyu atölyesinin bir duvarına asmıştı. Bir gün atölyeye yaşlı bir ziyeretçi geldi. Eski bir general olduğu her halinden, her davranışından belliydi. Tabloyu görünce dehşetle irkildi. “Bu resim yalan söylüyor” diye bağırdı, “savaş asla böyle olmadı.” Gözlerini kısmış tabloyu süzüyordu. Bu sırada, param parça olmuş bir ölü kafasının ardında, başındaki miğferi çapkınca arkaya itmiş, davul çalıp şarkı söyleyerek savaş alanına doğru koşan ufak tefek bir eri keşfetti... General, ressamdan bu detayı satın aldı. O bölüm tablodan kesilip çerçevelendi. Gelecek kuşaklar bu resme bakarak Isonzo savaşı hakkında fikir edineceklerdi.” 
Türkçe çevirisi Melahat Togar’a ait Kunert’in öyküsü bu şekilde sona eriyor. Üzerinde konuşulmaya değer tarih yanıltmaları, saptırmaları ve gerçek örtmeleri üzerine giydirebileceğimiz bir öykü.
***
ERGİL VE AKÖZ’ÜN DEDİKLERİ
Geçtiğimiz hafta içinde düzenlenen iki konfesansa izleyici olarak katıldım. İlkinde Prof. Doğu Ergil, ikincisinde Sabah Gazetesi Yazarı Emre Aköz konuşmacı oldular. Ergil’in perdeye yansıyan son derece akademik sunumunda, “o ve öteki”ni ayrıştıran sebeplerle bunun sonuçlarını izaha çalışan sağlam ifadeler vardı. Baştan sona “demokrasi ve onun nimetlerinin getirisi” üzerinde duran Ergil, kavramları iyi anlamak gerektiğine dair mesajlar vererek konuşmasını tamamladı. Herhangi bir alanda uzman olmadığını, güncel gelişmeler üzerine yazılar yazdığını belirten Aköz’ü ilgiyle takip edenler kadar, tepki gösterenler de az değil. Aköz de, demokratikleşme olmadan Türkiye’nin bir yere varamayacağınına vurgular yaptı. Hukukun üstünlüğünü gerçek anlamda uygulayan, vesayet rejimini doğuran unsurlara pirim vermeyen, bürokrasinin haddini bildiği bir Türkiye görmek istediğini ifade etti. Genç nüfusa sahip Türkiye’nin, Osmanlı’dan tevarüs eden büyük enerjisinin vesayet rejimleriyle bir yere varamayacağının altını çizdi.
Doğudan batıya bütün Türkiye’nin, hukukun üstünlüğünü gerçekleştirme çabasına engel bürokratik oligarşilere, partilere ve sözde sivil toplum kuruluşlarına artan tepkisi normalleşmeyi beraberinde getirecektir.